Google Play Store
App Store

300 Spartalı' düpedüz faşist bir film. '300'ün gişe rekorları kırması, şaşırtıcı değil. Dünyamızın hali budur arkadaşlar: Yurtta faşizm, cihanda faşizm; yurtta militarizm, cihanda militarizm...

300 Spartah için belki de son yılların en önemli filmi demek mümkün sanırım. Hayır, büyük bir sanat eseri olduğu için değil ama büyük bir fenomen olduğu, olacağı için. '300 Spartah' düpedüz faşist bir film. '300'ün gişe rekorları kırması, şaşırtıcı değil. Dünyamızın hali budur arkadaşlar: Yurtta faşizm, cihanda faşizm; yurtta militarizm, cihanda militarizm. Bizde gişe rekorlarını nasıl 'Kurtlar Vadisi' (televizyon ve sinemada) kırıyorsa, dünyada da "300" kırıyor, kıracak.

"300"de kimin iyi kimin kötü olduğu çok belli. Spartahlar, yani Yunanlar, yani Batı uygarlığının, "özgürlük ve demokrasi" anlayışının temelinde yer aldığı varsayılan kültürün temsilcileri iyiler; Persler, yani Ortadoğulular, yani "zorbalık ve barbarhk"ın temsilcileri ise kötüler. Bugünün uygarlıklar savaşının aktörleri, 2500 yıl önce bir savaşta karşı karşıya gelmişler ve "300" bu savaşı bir Batı ya da Sparta efsanesi olarak bize sunuyor. Filmin finalinde Sparta kralı Leoni-das'ın ölüsünün aynı çarmıha gerilmiş İsa gibi duruyor olması, Hıristiyanlığın gelişini 5 asır önceden müjdeliyor.

SPARTA KRALI DEĞİL, SANKİ HİTLER

Film bize Sparta faşizminin çocuk yetiştirme tarzını anlatmakla başlıyor. Tabii çocuk, yetiştirilmeye layık bir fiziğe sahipse, bu eğitimden geçiyor. Üstün bir Sparta ırkı için, Hitler'in sonradan örnek aldığı gibi, zayıflar, hastalar doğumdan hemen sonra öldürülüyor. Bu kötü bir şey mi? Filme göre değil, çünkü Sparta kralı ve filmin kahramanı Leonidas bu eğitimin sonucunda neyse o, yani mükemmel asker oluyor. Yaşamaya layık bulunan erkek çocuk sıkı bir askeri eğitime giriyor anasının kucağından ayrılır ayrılmaz. Kural: Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir! Çıplak ayakla, karlı ormana salınan çocuk, kurtu öldürürse, yeniden şehre dönecektir... Öldüremezse zaten öldürülmüş demektir. Yani yaşamaya layık değildir.

Leonidas döner ve kral olur. Ama bir gün Persler kapıya dayanır ve Leonidas'tan kralları Zerhas'a (Kserkses ya da Heşayer Şah) biat etmesini isterler. Leonidas Pers elçisini öldürerek ne kadar adaletsiz biri olduğunu gösterir. Ama bu da sanki bir kahramanlıktır: "Burası Sparta, buradan çıkış yok!" der gibidir, Leonidas.

AUSCHWITZ'I ARATMIYOR

Sıra kahinlere ne yapılması gerektiğini sormaya gelmiştir ama düşman, kahini de satın almıştır. Bu arada değme dağcının zor ulaşacağı bir yerde hastalıklı rahiplerin nasıl yaşadığı da bir muammadır. Kahinin güzel ve yarı çıplak bir kız oluşu ve çiklet reklamındaki Azra Akın gibi spastik hareketler yapması filmin hoş sürprizlerinden biri.

Leonidas kahinleri dinlemez, karısıyla envai pozisyonda sevişir ve 300 savaşçısını alıp Persleri engellemek için bir geçidin ağzını tutar. Bu savaşçıların hepsi vücut geliştirme-ci gibidir ve siyah deri mayolarla yarı çıplaktırlar. Filmin şimdiden gay alemlerinde bir kült statüsüne eriştiğini söylemekte sakınca yok ama '300' aynı zamanda son derece ho-mofobik bir film. Leonidas, Atinalıları 'oğlancılar' diye aşağılar ama en önemlisi Pers İmparatoru Zerhas'ın halidir. Zerhas alınmış kaşları, rujlu dudakları, rimelli gözleri, çeşitli takıları ve piercing'leriyle bir travesti, bir disco kraliçesi gibidir. Ve bir İranlıdan çok bir Afrikalı zenci görünümündedir. Oysa Persler bilindiği gibi beyaz bir ırktır ve dilleri de Batı dilleriyle aynı ailedendir. Bu arada yetişkin Spartah savaşçıların kendilerine genç bir erkek sevgili edinmelerinin zorunlu olduğunu, hatta özellikle sodomiye düşkün olduklarının söylendiğini, tarihçiler (mesela Cartledge) iddia ediyor.

Filmin geri kalan kısmı büyük ölçüde 300 kahraman Spartalının, Perslere direnişi etrafında dönüyor. Spartahlar, Auschwitz'i aratmayacak ceset yığınları yapıyorlar , Perslerden, Wagneryen müzikler eşliğinde. Bütün bu acımasızlık yüceltiliyor. Pers ordusu ise bir sirk gibi, içinde ne ararsan var, ucubeler, devler, filler, gergedanlar... Bir ara Perslerin orijilerinde gördüğümüz kolsuz bacaksız kadınlara ne demeli? Spartahlar, İspanyol falanjistlerinin "yaşasın ölüm" sloganına benzer bir "güzel ölüm" mevhumuna sahipler. Merakları düşman içinde onlara bu güzel ölümü bahşedecek kalibrede birilerinin olup olmadığı. Ölüm yüceltiliyor, tipik bir faşist sanat öğesi olarak. Spartahlar, Nazilerin "heil, heil, heil" diye bağırmalarına benzer biçimde, "hav, hav, hav" diye böğürüyorlar, komutanları isteyince.

BATI HEP İYİ, DOĞU HEP KÖTÜ

Leonidas tıpkı Bush gibi ağzından düşürmüyor 'özgürlük' sözcüğünü. Ama hep bir takım yasalara göre davrandığını iddia ediyor aynı zamanda. "Spartah geri çekilmez, Spartah teslim olmaz, Spartah ne için yetiş-tirildiyse onu yapar!" Spartah bir töre insanıdır yani (gerçi elçiyi öldürürken töre möre dinlemez). Filmin finalinde uygarlıklar savaşı iyiden iyiye ilan edilir: Diktatörlüğe ve mistisizme karşı, Batının savaşıdır bu. Ne kadar bugünün söylemine denk düşüyor. Bir yanda İran nükleer silahını hazırlıyor, bir yanda da ABD İran'a saldırı planları yapıyor. 2500 yıl önce Batı uygarlığını Yunanlar kurtarmıştı, şimdi sıra bizde demeye getiriyor film. Bir savaş narası olarak görülebilir '300 Spartah'. Ortadoğuluyu elinden geldiğince aşağılıyor ve Sparta militarizmini yüceltiyor.

'300 Spartalı'nın yazarı ise 'Günah Şeh-ri'nden de tanıdığımız Frank Miller. Sepya ağırlıklı renkleri, bol kanlı sahneleri ve saldırgan müziğiyle '300 Spartah' zor katlanılır bir film ama gişe rekorları kıracağı (sadece Amerika'da değil) kesin. Son sözü Hitler'e bırakalım. Hitler 50. doğum günü olan 20 Nisan 1945 'te, sığınağında subaylarına "Leonidas ve 300 Spartalıyı düşünelim" demiş. Hitler, 10 gün sonra da mevlâsına kavuşmuş.

İlk aşk, ilk ihanet
Fantastik görünümüne ya da fragmanına aldanmayın "Terabithia Köprüsü"nün. Aslında bir ilk aşk ve hatta biraz da ilk aldatma öyküsü anlatıyor film. İki aykırı genç lisede buluşuyorlar. Birisi resme, diğeri edebiyata yetenekli. Birlikte bir fantezi dünyası kuruyorlar. Ama erkek olanın bir platonik aşkı daha var: okulun müzik öğretmeni. Henüz öğretmenlerin öğrencilerini arabalarına atıp, gezdirebildikleri masum 70'lerde yazılmış bir romandan uyarlanmış film. Dolayısıyla bugünün Amerika'sında olmayacak şeyler oluyor filmde. Ve de nihayetinde yaşanan trajik olay, erkek öğrencinin suçluluk krizine girmesine ve belki de cinsellikten geri adım atmasına yol açıyor. "Terabithia Köprüsü" özellikle genç kız karakteri için izlenmeye değer.

Rocky'nin azmi
Rocky karakteri ilk kez 1976'da karşımıza çıkmıştı. Aradan 31 yıl geçmiş. Ve Rocky yine de bir ağır siklet şampiyonuyla maç yapıyor ve de... Bakalım ne olacak? Rocky artık bir restoran işletiyor ve müşterilerini eski maceralarını anlatarak eğlendiriyor. Ama keyfi yok, çünkü eski dünyasının yok olduğunu görüyor. Oğlu ise beyaz yakalılar arasında tutunmaya çalışıyor, aşağılanmalara göğüs gererek ve babasından utanarak. Rocky ise eskisinden çok farklı değil, yine kaybedenlerin yanında, yine eski püskü bir minibüs kullanıyor. Derken televizyonda son dünya şampiyonuyla, Rocky arasında bir boks maçı simülasyonu yayımlanıyor. Ardından da bu boks maçının gerçeğinin yapılması gündeme geliyor. Tabii ki Rocky'nin rakibi, sevimsiz biri. Üstelik zenci. Ama Rocky 60 yaşında olmasına rağmen azimli. Belki hepimizin içinde bir gün, makus talihimizi yenip zirveye çıkma özlemi yatıyor. Rocky bu özlemin temsilcisi olarak bir kez daha görevini yerine getirmeye kararlı gözüküyor.

Bir bebek evini arıyor
Sherrybaby bütün oyuncularının başarısıyla parlayan bir film. Ama öykü o kadar ilginç değil. Filmin kahramanı Sherry uyuşturucu bağımlılığını finanse etmek için hırsızlık yapmaktan 3 yıl hapis yatmıştır. Çıkışının ardından iş bulmaya ve küçük kızının vesayetini yeniden kazanmaya çalışır. Ama hem kendi eski alışkanlıklarıyla hem de hayatın güçlükleriyle başa çıkmak zordur. İyi bir Amerikan bağımsız filminden bekleyeceğiniz her şey var "Sherrybaby"de. Maggie Gyllenhaal gelecek yıl Oscar'a aday gösterilirse ona da şaşırmamak lazım. Ama Amerikan bağımsızlarının "küçüklüğü de var filmde. Filmi altyazısız izlediğimi ve diyalogların tümüne vakıf olamadığımı da belirteyim. Yani haksızlık ediyor olabilirim.

İngiltere 'bitter' vatan
Umut Adası küçük bir bütçeye sahip değil, bir milyon dolar iyi para. İlk defa yönetmenlik yapacak biri için büyük şans. Fakat ne yazık ki, ortada çok zayıf bir film var. Film değişik nedenlerle İngiltere'ye giden Asil, Yusuf ve Vildan'ın hikâyesini anlatıyor. Vildan legal yollardan au pair'lik yapmak ve bu sırada dil kurslarına katılarak İngilizce öğrenmek amacıyla İngiltere'ye gidiyor. Asil bir kavgaya karıştığı için kaçıyor, Yusuf ise para kazanmak için İngiltere'ye gidiyor.

Vildan lezbiyen ev sahibesine yem olmaktan kurtuldum derken bir sabah uyandığında kendisini profesyonel hayat kadını olarak buluveriyor. İçkiyi fazla kaçırırsan böyle olur işte. Vildan bu rolü nedense hemen benimsiyor.

Yusuf da bir femme fatale'in ağına dü-şüveriyor. O da uyuşturucu bağımlısı olup çıkıyor. Bayrağına dokunanın ellerini kıran, milliyetçi Asil ise 4 ayak üstüne düşüyor ve düzgün bir kadının yardımıyla patronluğa yelken açıyor. Ne öğreniyoruz? Vatan gibisi yok, galiba...

Mutluluğun filmi
BİR Türk genci askere gitmeye görsün, hemen geride bıraktığı kadına birileri musallat olur. "Amerikalılar Karadeniz'de 2" ve "Son Osmanlı Yandım Ali"de de gördüğümüz bu vatan/namus çelişkisi "Mutluluk"ta da bir çeşitlemesini buluyor. Bir namus borcunu ödemekle meşgulken, başka bir namus meselesi yaşamak herhalde Türk'ün başına gelebilecek en kötü şey.

"Mutluluk" birçok açıdan Türkiye sinemasının klasik zaaflarını taşıyor ve şaşırtıyor da. Mesela varoluşsal bunalımlar yaşayan sosyoloji profesörü İrfan tipi 8o'ler-de kaldığını sandığımız özenti-entelektüel filmlerimizi hatırlatıyor.

İrfan'ın köydeki anasına gidip özür dilemesi, sonra karşılaştığı burjuva öğrenci kız filan ise daha da eski, 60'ların Türkiye filmlerini anımsatıyor.

İki köy kaçkınıyla, bir kent kaçkınını töre cinayeti çerçevesinde buluşturuyor "Mutluluk". İrfan tipi o kadar yapay, o kadar inandırıcılıktan yoksun ki filmin olası erdemleri de gölgede kalıyor.

Bilmiyorum sadece ben miyim, şu adamı bir güzel pataklasalar deyip durdum film boyunca. Tövbe, tövbe...