Uzun’ca bir yas günü

Prof. Dr. Ahmet ÖZER - Esenyurt Belediye Başkanı
Ölümü ölümsüzleştirip gitmek…
Yaşamın içinde ölüm, sopasını sallayarak kol gezen bir öğretmendir her daim. Ne yazık ki tüm öğrencilerini öldüren bir öğretmen... Kim ölmedi ki bu dar-ı dünyada... Onun çok sevdiği, her zaman dillendirdiği Mem ile Zîn’in ölümsüz aşkını anlatan kadim meslektaşı Ehmede Xanî mi, ölümcül ihaneti anlatan Shakespeare mi? Ölümü, bir ressamın titizliği ile nakşedip çekip gittiler bu dünyadan. Tıpkı Mehmed gibi...
O, siyasetin dışında, sanat ve edebiyatın kıyılarındaydı. Yaşam ve ölüm, aşk ve nefret, kavuşma ve ayrılık, sadakat ve ihanet, savaş ve barış, dostluk ve düşmanlık, iyilik ve kötülük ve ille de ölüm... Mehmed Uzun da bu kıvrımlardan geçti, bunlara dair şiirler okur, meseleler anlatırdı. Bunlara dair karakterler yaratıp romanlar yazdı. Hikâyeler yazdı, denemeler kaleme aldı. İnsan ruhunun gökkuşağını anlamaya ve anlatmaya çalıştı büyük bir azimle.
İnsanlığa dair her şey onun mücadelesinin, yazısının, anlatısının konusuydu. Barış, kardeşlik, iyilik ve güzellikti varmak istediği yer. Gücü yettiğince sözünü bu minval üzere söyledi, yazılarıyla ve hikâyeleriyle bunları ete kemiğe bürüdü...
Yolun yurdun olmuşsa, kalmak gurbettir...
Mala miné... 10 Ekim 2007... Mehmed de öldü... İnsan, yarattığı değerlerle yaşar. Bazıları da yaşarken değerlere dönüşür yaşadıkları ve kendisi unutulmaz bir değer olur halkın nezdinde. Mehmed’in de yaşamı, yazdıklarından daha destansıydı. Genç yaşta mahkûm edilip işkence gören; kaçan, kovalanan, ülkesini terk etmek zorunda kalan... Yolu yurdu olmuştu, kalmak gurbetti artık onun için, gitti... Sürgünde yaşadı, çok çalıştı, kansere yakalanacak kadar çok... Ama hiç umudunu kesmedi insandan, nefret etmedi kimseden, kötülüğün gölgesi düşmedi kalbine; sevgiyle baktı, hoşgörüyü kutsadı, kardeşliği savundu ömrü boyunca...
Yaşamını halkı uğruna feda eden son sürgündü o ya da son seyyah mı demeli? Yok hayır, şöyle demeli: O, halkını kendi yaşamına ihanet edecek kadar çok sevdi... Ve bir modern zaman dervişi gibi yaşadı; peşinde olduğu o büyük idea kendindeydi, buldu ve ayrıldı aramızdan. Yaşar Kemal’in deyişi ile büyük bir kapıdan geçerek göçtü bu dünyadan...
∗∗∗
İnsanlar ağaçlara benzer. Bazıları selvi gibidir, uzaktan büyük görünürler, yaklaştıkça küçülürler gözünde insanın. Bazıları da çınar gibidir, uzaktan küçük görünürler amma velakin yaklaştıkça gözünüzde büyürler... Mehmed Uzun benim için ikinci türden nevi şahsına münhasır, artık benzerlerine az rastladığımız türden bir insandı.
Ölüm haberini aldığımda derin bir hüzün kaplamıştı içimi. Son zamanlarda hastalığı ile cebelleştiği için sık görüşemiyorduk onunla ne yazık ki... Türkiye’ye geldiğinden beri hemen her sene özellikle de her yaz ya da sonbaharda bir biçimde bir araya gelirdik. Artık o, bu sonbaharda da yok... Keda bé dünyayı...
Bir film şeridi gibi geçti onca yılın dostluğu gözlerimin önünden bu hazan mevsiminde yine... Ah Keké Mehmed, ölüm sana hiç yakışmadı...
İnsanları o sabırlı insanlığınla seviyordun; sevginin bütün renkleriyle ve halleriyle... Şimdi düşünüyorum da sana ait anılarım en kıymetli olanları Keké Mehmed... Ne mutlu bana, senin dostluğuna mazhar oldum...
O kendine has gülüşünle, şakalarınla, tevazu sende başka bir hal alırdı, nükte ise yaşamın vazgeçilmez tadıydı. Seninle birlikteyken her dakika, çizdiğin dünyaya dahil olurdu insan ister istemez. Yurtsever duruşunla güzel bir konuşmacı, düşündüren filozof yanınla ‘ezilenlerin türküsünü’ söyleyip durdun ömrün boyunca... Edebiyatçı kişiliğin ve yazarlığın her türlü takdirin üstündeydi biré min...
Ve ardında güzel anıların yer aldığı derin izler bırakarak geçip gittin bu dar-ı dünyadan.
∗∗∗
Endişe etme, sen öldün ama eserlerin yaşıyor hâlâ ve yaşayacaklar ilelebet. Diyordun ya ölümsüz insan yok, doğruymuş... Diyordun ya ölümsüz eser var diye, o da doğruymuş... Ölümsüz eser, yaratıcılarını ölümsüz kılar... Bizler yaşadıkça anın içimizde yaşayacak, bizden sonra gelecek kuşaklar, eserlerini okuyup yaşatacak...
İçimizi umutla dolduran, yolumuzu aydınlatan eserlerin; barışa, özgürlüğe ve demokrasiye olan tutkunun en yakın tanıklarıydı, bugün ise senden bize yadigâr, ölümsüz satırlar...
Umut diyordun, “… imkânsız bir sevda değil, imkânsızı gerçeğe dönüştürecek yol haritasıdır.”
Sana iyi haberler verecek olamasam da ve hâlâ senin bıraktığın arafta haliyle kendi etrafında dönenip duruyorsa da dünya, sana söz Keké, sana söz; umut imkânsız bir sevda olmayacak...
İnsanlar ki...
Gelir, yaşar ve giderler. Önemli olan sadece yaşamak değil, nasıl yaşadığındır. Gittiğin yerden şöyle seslendiğini duyar gibiyim güzel dostum:
“Ölmek mi, ölürüm ama inleyerek değil!
Hapis yatmak mı, yatarım ama yakınarak değil!
Sürgün mü, giderim; çıktığım yoldan kim alıkoyabilir ki!
Bildiklerimi açıklamazsam zincire mi vuracaksınız?
Vurun!
Kimse konuşturamaz beni!
Ve ancak ayaklarıma zincir vurabilirsiniz, düşüncelerime değil!
Belki ağırdır şakırtısı ama kimseye duyurmadan çekmesini de bilirim...
Yazdım, yarattım, halkıma karşı getirdim yerine görevlerimi, rahattır vicdanım...
Geldim ve gidiyorum,
Siz, hoşça kalın...”
Bana ilk sen demiştin, “Yaz!” diye, “... bunları yaz Keké Ahmet...” O gece hiç ihtimal vermemiştim ama nereden nereye... Hiç aklıma gelmezdi, hem ‘onları’ hem de seni, anılarını ve yasını yazacağım Keké... Ne ki ateş düştüğü yeri yakmaya devam ediyor. Senden sonrası bütün mesele, ateşe duyarlı bir yer ve yüreğin olması...
Işıklar yoldaşın, ışığın yoldaşımız olsun Keké Mehmed!
Seni hiç unutmayacağız...


