Google Play Store
App Store

ABD başta olmak üzere her yerde refah harcamalarını ortadan kaldırmaya yönelik yoğun bir çaba var. Sosyal haklar kısılırken silahlanmaya büyük yatırım yapılıyor. ‘Vahşi kapitalizm’ günlerine geri dönülüyor.

Vahşi kapitalizme geri dönüşün ilanı
Fotoğraf: AA

Prabhat PATNAIK

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin ardından kapitalizm ciddi bir varoluşsal krizle karşılaştı, bununla mücadele edebilmek için de ikili bir strateji geliştirdi. İlk olarak, hiçbir meşruiyeti olmayan “kızıl tehdit” paranoyasını işleterek içeride işçi sınıfını sisteme razı etmek için terörize etti. İkinci olarak, çalışma biçiminde belli düzenlemeler yapmak zorunda kaldı ki sayacağım düzenlemelerden dördüncüsü özel bir dikkati hak ediyor; resmi olarak siyasal dekolonizasyon, genel oy hakkına dayalı demokratik yönetim, Keynesyenci “talep yönetiminin” kabulü ile kitlesel işsizliğin ortadan kaldırılması ve başta Batı Avrupa olmak üzere her yerde refah devleti uygulamalarına geçilmesi. Bu değişiklikler o kadar önemliydi ki “kapitalizm değişti” duygusu yaratarak sistemin artık yıkıcı kapitalizm olmaktan çıkarak, “refah kapitalizmi” olduğu yorumları yapılıyordu.

Takip eden yıllarda savaş sonrası genişlemede finans kapitalin güçlenip küreselleşmesi, ulus devletin zayıflamasını ve neoliberal rejimin tüm dünyaya dayatılmasını getirirken, bu savaş sonrası uygulamalarından da vazgeçilmeye başlandı, ancak bu vazgeçiş şu an görülmedik bir ivme kazandı.

KAPİTALİZMİN YAPISAL EKONOMİK KRİZİ

Filistinlilere yönelik açık soykırıma merkez kapitalist ülkelerin desteği, sömürge dönemlerinin vahşetine denk, neofaşizm ve burjuva otoriteryanizmin yükselişi, halka açık demokratik alanların zayıflamasına sebep oluyor. Dünya kapitalizminin ekonomik krizine ise küreselleşmiş finans hegemonyası sebebiyle artık Keynesyenci “talep yönetimi” ile karşılık verilmiyor. Şimdi ise her yerde refah harcamalarını ortadan kaldırmaya yönelik yoğun bir çaba var. Buradan alıkoyulan kaynaklar sermaye sahiplerine finansal transfer haline getiriliyor ya da askeri harcamalara ekleniyor.

Donald Trump’ın ABD’deki her iki meclisten de geçerek kanun haline gelen “büyük ve güzel tasarısı”, refah harcamalarına yönelik çok büyük bir saldırı. Amerikan hükümetinden bağımsız hesaplamalar yapan Kongre Bütçe Ofisine göre gelecek on yılda 4,5 trilyon doları bulacak toplam değerde bir vergi indirimi yapılıyor, bu indirimlerden esas faydalanacak olanlar ise zenginler. Ek olarak, askeri harcamalar yaklaşık 150 milyar dolar, “sınır güvenliği” (göçmenleri uzak tutmak için yapılan bir harcaam) 219 milyar dolar artacak. Tüm bu harcamalar ise Medicaid (Yoksullara ayrılan sağlık fonu) içinden 930 milyar dolar, Yeşil Enerjiden 488 milyar dolar, gıda yardımlarından ise 287 milyar dolarlık kesinti ile gerçekleşecek. Medicaid Amerikan toplumunun en kırılgan kesimlerine, yaşlılara, yoksullara, engellilere yardım etme amacı taşıyor ve bu kanunun yaptığı gibi kesinti yapılması da toplumun en yardıma muhtaç kesimlerini vuracak. Trump’ın “büyük güzel tasarısı” devlet desteklerinin en yoksuldan en zengine yüzsüzce transfer edilmesi.

Tabii ki vergi kesintileri yalnızca yukarıda bahsedilen harcamaların kesilmesinden ibaret değil; bu yasanın sonucunda ABD’deki bütçe açığının gelecek on yılda 3,4  trilyon dolar artması bekleniyor. Yani Amerikan hükümeti Amerikan hükümeti  kendisine borçlanacak ve Amerikan zenginlerine varlık transferi yapabilmek için sorumlu olduğu refah harcamalarını düşürecek. Bu da ekonomiyi canlandırma adı altında meşrulaştırılmaya çalışılıyor ancak eğer ki canlandırma nesnelse o zaman hükümet bizzat kendisinden aldığı borcu kendisi harcamalı, onun yerine bu harcama gücünü zenginlere teslim ediyorlar. Bu şekilde ekonomi önemli şekilde canlanmayacak, yalnızca zenginlerin varlığına cömert bir ekleme yapılmış olacak.

Burada bir soru ortaya çıkıyor. Daha büyük bir bütçe açığı, finans kapitalin hoşuna gitmiyor. Hatta bütçe açığının artması zenginlere yönelik varlık transferini fonlamak içinse bile yine de finans kapital bundan hoşlanmıyor. Ki eski Birleşik Krallık başbakanı Liz Truss’un yapmaya çalıştığı şey buydu, ancak finans bu programa o kadar büyük bir tepki verdi ki pound-sterling değer kaybetti ve Liz Truss istifa etmek zorunda kaldı. Bu süreçte 50 günlük görev süresiyle de ülke tarihinin en kısa süreli başbakanı olmuş oldu. O zaman finans kapital nasıl oldu da Donald Trump’ın zenginlere daha büyük varlık transferi yapabilmek için bu seviyede borçlanmaya girişmesine izin verdi?

Tabii ki henüz daha Trump’ın bu kadar büyük bir bütçe açığı ile paçayı kurtarabileceği kesin değil, finans kapital, bütçe açığını azaltması için zenginlere yönelik servet aktarımını kısmaya zorlamaz, onun yerine refah harcamalarının daha da azaltılmasıyla bu sorunun çözülmesini bekleyebilir. Ancak Trump’ın bir hareket alanı var çünkü Amerikan dolarının bugünkü durumu, o zamanki Pound Sterling’den farklı. Dünyanın en büyük servet sahipleri hala doları “altın kadar kıymetli” görüyor ve Trump’ın bütçe açığını daha da büyüttüğü bir durumda bile dolardan çıkmayı düşünmeyeceklerdir. Bu hareket alanı, İngiliz zenginlerine servet aktarımı için bütçe açığı oluşturmaya çalışan Liz Truss’ta yoktu.

PARALAR EMEKÇİYE DEĞİL SİLAHLANMAYA AKITILIYOR

Refah harcamalarının kısıtlanması şu an ABD’de gerçekleşse de merkez kapitalist dünyanın tamamında yakında benzer kısıtları göreceğiz. 24-25 Haziran’da Lahey’de gerçekleşen NATO toplantısında, tüm NATO üyesi ülkelerinin 2035’e kadar askeri harcamalarını GSYİH’lerinin %5’ine çıkarma kararı alındı. Mevcut harcamalar GSYİH’nin %2’sine denk geliyor, birçok ülkede bu kadar da değil. Özellikle Avrupa’daki NATO üyesi ülkelerin on yıl içinde askeri harcamalarını %3 oranında artırması gerekecek.

Diğer NATO ülkelerinin para birimleri Amerikan dolarıyla karşılaştırılabilecek durumda değil, bu sebeple bütçe açıklarını küresel finans kapitalin itirazlarına rağmen GSYİH bazında yükseltemezler. Üstelik Avrupalı birçok NATO ülkesi ayrıca AB üyeleri ve bütçe açıklarını GSYİH’nin %3’ünden fazla yükseltmeme mecburiyetindeler, kaldı ki çoğunda açık oranı aşağı yukarı da bu kadar. Zenginlerin vergilendirilmesi de yine finans kapitale saygıdan ötürü seçenek dışı olduğuna göre, askeri harcamaların artışı ancak bu ülkelerdeki işçi sınıfının feda edilmesi ile mümkün olacak, bu da ya işçilere daha yüksek vergilerin dayatılmasıyla ya da refah harcamalarındaki kesintilerle gerçekleşecek.

İşçiler üzerindeki yükü artırmaya yönelik iki alternatif içerisinde refah harcamalarında kesinti yapmak tabii ki daha kolay başarılabilecek bir yöntem, ancak hangisi seçilirse seçilsin sonuç her türlü işçilerin yaşam standardının gerilemesi ile sonuçlanacak. GSYİH’nin %3’ü kadar bir ek yükün işçilerin sırtına bindirilmesi çok ağır bir dayatma. Sözün özü, NATO ülkeleri artık resmi olarak, sözde “refah kapitalizmi” günlerinin geride kaldığını, dünyanın yeniden “vahşi kapitalizm” günlerine geri döndüğünü duyurmuş oldu.

NEDEN NATO’YA YIĞINAK YAPILIYOR?

Neden NATO ülkeleri askeri harcamalarını artırmaya karar verdi? Batı Avrupa’ya yönelik Rus tehdidi yine hatırlatılıyor. Ancak Soğuk Savaş’ın meşrulaştırılması için sözde Sovyet tehdidinin en çok kullanıldığı dönemlerde bile bu kadar yüksek askeri harcamalara tanık olmamıştık. Dahası, bugün Rusya’nın yıllık askeri harcaması, Avrupalı NATO üyesi ülkelerin yıllık askeri harcamalarının üçte biri dahi etmiyor, ki ABD’yi hesaba katmıyoruz. Dolayısıyla bu “Rus tehdidi” yalnızca kamuflaj. NATO ülkelerinin askeri harcamaları çok yüksek oranda artırma taahhütleri, çökmekte olan batı emperyalist düzenini, kendisine tehdit gördüğü tüm olası aktörlere karşı güç kullanma yoluyla savunabilme arzusundan kaynaklanıyor. İran’ın bombalanması da bu arzuyla gerçekleştirilmişti, gelecek yıllarda da bu türden saldırganlık örneklerine sıkça tanık olacağız.

Bu türden bir saldırganlığa hazırlık için gelişmiş ülkelerin işçilerinin bugüne kadar fayda sağladıkları tüm destekler feda edilecek. Çökmekte olan emperyalizm ise aşırı derecede tehlikeli hale geldi çünkü dünyayı tam bir yıkıma itme kapasitesi kazandı. İran’ın nükleer tesislerinin bombalanmasında gördüğümüz umarsızlık bunun kanıtı. Bu emperyalist umarsızlığa karşı tüm dünyada halkları bilinçlendirmek artık kaçınılmaz bir mecburiyet.

Kaynak: peoplesdemocracy.in

Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ