Google Play Store
App Store

Amerikalı küratör Robert Storr, 52. Venedik Bienali'nin bütçesini yüzde otuz aşarak rekor kırdı. Bienale, 77 ülkeden 100 sanatçı katılıyor. Türk pavyonu 'Şikâyet Etme' diyerek bienale güzel bir ders verdi

VENEDİK
Venedik kenti, yüzlerce yalnızlıktan oluşur- bu onun tılsımıdır. Geleceğin insanının imgelerinden biri. Nietzsche'nin bu gözlemi, yalnız kalabalıklara, kolektif kaygı heyulasına ya da Po-e'nun, yığınlar arasında vekaleten bir canlılık bulan Kalabalıkların Adamı'na işaret etmiyor. Burada bir hüner olarak lüks yalnızlığına göndermede bulunuluyor: Yani tüm kentsel tasarımların en nefis ve incelikli inşası olan yalnızlığa. Kente yalnız kalmak için geliyor olabilir miyiz? Ütopyan bireyciliğin modern kentinin dile getirilmeyen öncülüğü işte bu olgudur. Yalnızlık ile tecridi kastetmiyorum. Tecrit doğal bir durumdur; yalnızlık ise kültürün işidir. Tecrit bir dayatmadır, yalnızlık ise bir tercih." (Brian Hatton, Neuroz'dan Anlatıcı'ya... Linda Broum ve Sudjic)

52. Venedik Bienali, iki yüzyıldır sanata damgasını vuran akıl ve duygu karşıtlığı üzerine kendisini inşa etti. Küratör Storr, 77 ülkeden 100 sanatçıyı 'şimdiki zamanda sanat' başlığı altında topladı. Türkiye ve Afrika ilk kez Arsenale'deki küratöryal serginin önemli birer parçası olarak bienalin ana kalbinde yerini aldı. İKSV'nin kordinasyonuyla Vasıf Kortun'un küratörlüğünde açılan Türk pavyonu dünyanın dört bir yanından bienale davet edilen ve kendi ülkelerindeki trajedileri sergilemeye özenen sanatçı projeleri arasında Şikayet Etme diyerek 'dışarıda'lığını ve 'coğrafi siyasi farklılıkları'nı sergilemeyerek farkını ortaya koydu.

İSTANBUL BİENALİ'NDEN TANIYORUZ
Hüseyin Alptekin'in bir Gürcü lokantasından esinlenerek yaptığı yerleştirmesinin içinde yer alan masa ve sandalyelere oturarak Alptekin'in öteki'nin zıttı aynı'yı sergilediği filmlerini seyredenler hem yorgunluklarını giderdiler hem de oryantalist özlemlerini bastıramayıp, eğer üçüncü dünya ülkelerinin birinden geliyorlarsa özgüvenlerini tazelediler.

Robert Storr'un merakla beklenen Arsenale'deki ana sergisinin hâkimi Çin Cum-huriyeti'nden Yang Fudong oldu. Çıplaklık, beden, feminizm, cinsiyet gibi kavramların üzerine düşündüren ve Jean Cocteau'yu çağrıştıran siyah-beyaz film, Arsenale'nin orta koridorunda farklı odalarda devam ediyordu. Kadınlık, erkeklik, hayat ve sanat arasından bocalayan entelektüel dünyaları, kapalı mekânlarda kendine has bir varoluşçulukla izlenilir kılan Fudong'un mahareti, boşluk ve hiçlik dünyasını, mekânla ve aynı zamanda karakterlerle birlikte yansıtma cesaretinde saklıydı.

Fudong'un yanı sıra İsveç'te yaşayan Felix Gmelin, 2007 tarihli yerleştirmesiyle ana serginin ağır toplarının başında geliyordu. 50. Venedik Bienali'nden aşina olduğumuz Gmelin'in işi, görsel ve işitsel bellek üzerine kuruluydu. Algının çeşitliliği ve ona yol gösteren işitsel ve tüm görsel işaretler, yerleştirmesinin temelini oluşturuyordu. Arsenale'de yer alan ana sergi, Gmelin ve Fudong'a rağmen, dünyanın dört bir yanında yaşanan, her an Herald Tribune gazetesinden ya da CNN televizyon kanalından rahatlıkla karşı karşıya geldiğimiz tatsız trajedilerin tatlı sözcülüğünü üstlenmişti. Böylelikle küratör Amerikalı Storr, dünyanın çağdaş sanat üzerinden evrensel bir kötülük haritasını çıkarmaya çalışıyordu ki... Bu harita son derece yüzeysel görünmekten kendini alamıyordu. Audre Lor-de'nun şu sözlerini çağırıyordu en çok o yüzden:

"Haritasını çıkardığınız yere zaten gitmişsinizdir. Ama gitmekte olduğumuz yerin henüz haritası yoktur..." Öte yandan bienale damgasını vuran sanatçıların çoğu 6. İstanbul Bienali'nden tanıdığımız sanatçılardı. Belçika doğumlu ama Meksika'da yaşayan Francis Alys, İsviçreli Ugo Rondino-ne, Amerikalı Kara Walker, Brezilyalı Iran Do Espırıto Santo gibi isimleri Paolo Colom-bo'nun küratörlüğünü yaptığı 6. İstanbul Bienali'nden tanıyorduk.

BU BİENAL TAM BİR KOLAJ DEĞİL
Storr, her ne kadar şimdiki zamanda sanat başlığı altında işleri toplamayı denese de, işler daha çok şimdiki zamanda dünya başlığı altında toplanılmış gibiydi. Dünyanın dört bir yanında yaşanan küreselleşme sonucu savaş, açlık, işsizlik gibi trajedilere gönderme yapan yapıtlar, siyaseten doğrucu bir çerçeve ve içerikte buluşturulmuştu.

"Bu bienal tam bir kolaj değil ama basit bir kolaj olarak da anlatılabilir. Hayati deneyimlerimizden oluşan basit bir kolaj... Sonuçta bu sergide, her yerden sanat var. Her yerden ortak noktalarımızı içeren bir sanat. Sanatın farklı boyutlarını eşzamanlı olarak anlatan, dünyanın farklı boyutlarından, dünyanın farklı bölgelerinden gelen, çağdaş bilinci oluşturan bir sanat. Gündelik hayat deneyimimizin farklı, çoklu derecelerini içeren bir bilinç bu. O gündelik hayatın içinde savaş varsa bu da o deneyimin önemli bir parçası... Örneğin bu sergide hem İsrailli hem Filistinli sanatçılar var.

HARİTANIN PARÇASI OLMAK
Onlar bizden çok farklı yaşıyorlar savaşı. O deneyimleriyle bu sergide yerlerini alıyorlar. Amerikalılar da Iraklılar da savaşı farklı yaşıyorlar..." diyen Amerikalı küratör, İtalyan Pavyonu'nda yaptığı sergisinde ise tercihini Izumi Kato, Bruce Nauman, Guillermo Kuitca, Susan Rothenberg, Ellsworth Kelly, Y.Z.Kami gibi modernlik deneyimlerine sahip sanatçılardan kullandı. Bu sergiye 2007 tarihli işleriyle Bruce Nauman ve karısı Susan Rothenberg vurdu. Nau-man'ın Venedik'ten esinlenerek ürettiği Venedik Çeşmesi yerleştirmesine hayran kalmamak imkânsızdı. Yine de Robert Storr gibi Moma'da Modernizme Rağmen Modern başlıklı sergisiyle kariyerinde doruk noktasına çıkmış bir küratörün Arsenale'nin dışında İtalyan Pavyonu'nda yaptığı sergide, bilinen Amerikalı sanatçılar Robert Ryman, Elizabeth Murray, Ellsworth'e eşlik eden Cezayirli Adel Abdessemed, Kongolu Cheri Samba, Pakistanlı Nalini Malani, Japon Izumi Kato, Storr'un farklı coğrafyalara rağmen tıpkı Arsenale'de de yakalamaya çalıştığı evrensel haritanın bir parçası olmayı deniyorlardı.

İNGİLTERE'Yİ TEMSİL EDEN ÇILGIN
Gönül isterdi ki, aynı zamanda bir ressam olan Storr keşke, yazılmamış, küreselleşme-miş Amerikalı modern'lere yer verseydi... Mesela yeni figürasyon akımından 1960'lı yılların Paul Harris'ine... Ya da yine aynı yılların Andy Warhol'un gölgesinde kaynamış tüm isimlere... Mesela yağlıboya tuvalleriyle John Paul Jones'a... Ya da Yüzler, Penguen, Parmaklar, Yapraklar ve 1968 tarihli Washington ve Dinazor isimli devrimci işleriyle tanıdığımız Joseph Raffael ve Robert Nelson'a da yer verseydi. Keşke Storr, Susan Rotherberg, Nauman ve Kelly gibi kurumlar ve sanat pazarı tarafından çoktan taçlandırılmış Amerikalı işler yerine bilinmeyen Amerikan resmini ve heykelini sergileseydi...

6. İstanbul Bienali kadrosundan aşina olduğumuz Afrikalı sanatçı Malik Sidibe, bienalin açılış günü 52.Venedik Bienali Golden Lion Hayat Boyu Başarı Ödülü'ne layık görüldü. Şimdi en iyi ulusal pavyon ödülünü kimin alacağı merak konusu. Ulusal pavyon katılımcıları arasında Türkiye'nin yanısıra Sırbistan, Almanya, İrlanda, Rusya, Güney Kıbrıs, Galler, Taiwan, İsviçre gibi katılımcılar dikkat çekti. Kapısında en çok kuyruk oluşan pavyon ise Almanya'nın yeni Rebecca Horn'u Isa Genzken'le bienale katılan Almanya pavyonuydu. Genzken'in aynalı, as-tranotlu, valizli, Rembrandt afişli yerleştirmesine ilgi İngiltere'yi bu kez temsil eden çılgın sanatçı Tracey Emin'inkinden kat kat fazlaydı. Almanlar hariç, valizler, Rembrand sergi afişleri, astranotlar ve aynalardan oluşan bu yerleştirme en çok Asyalı, AB üyesi olmayan ülkelerden geîen izleyici tarafından beğeniyle karşılandı.

BATAN KENTE RAĞMEN
Bu arada ulusal pavyonlar içinde Kuzey ülkeleri pavyonunun küratörü de Türkiye'ye yakın bir isim olan Rene Block'tu... Bir Venedik Bienali de neme, sıcağa ve ılık yağan yağmura rağmen tüm şiddetiyle hiç olmadığı kadar politik doğrucu, her zaman olduğu gibi yorucu başladı. Küratör Robert Storr, yığınlar arasındaki yalnız adama işaret etmekten çok yığınları tek adamlaştırmaya çalıştı. Venedik kentine ise bu çok yabancı ve fazla evrenselci kaçtı. Storr'un o çok arzuladığı sergisini ziyaret etmesini istediği kalabalık bundan fazlasını, çok daha fazlasını istiyordu çünkü... Onlar, batan kente rağmen yaşamı talep ediyorlardı oysa ki... Venedik'te batan kente rağmen hayatı... Venedik'te ölümü göze alarak...

(Önemli not: Bu yazıyı yazmam için bana evlerini açan değerli dostlarım Esra Ilgın ve Florian Voight'a, haber için fotoğraf çekiminde verdiği sonsuz destek için Sinem Sim Yörük'e teşekkürü bir borç bilirim...)