Vijay Prashad: ABD arka bahçesine çekiliyor
Strateji metninin temel mesajı bu: ABD’nin artık tüm dünyayı tek başına domine edemeyeceği, önce kendi kendilerine tayin ettikleri Monroe Doktrininin Trump ilavesini işleterek arka bahçelerinde kontrolü sağlamaları gerektiği ki bu da Doktrinin daha saldırgan biçimde işletilmesi demek. Amaç toplumsal ilişkileri reddetmek ve yalnızca devlete düşman olarak bakmak olamaz; bu tür yaklaşımlar çağdışı biçimde devletin monarşiler döneminde olduğu gibi iktidarın merkezinde olduğunu sanıyorlar. Finansal sistem insanları boğarken, biz onlardan devleti ortadan kaldırmalarını istiyoruz. Oysa devlet, ne yaşanan sıkıntıların ne de sosyalizmin yaratıcısıdır; yalnızca bir araçtır.

Yusuf Tuna Koç
Hindistanlı sosyalist yazar Vijay Prashad ile ABD’nin yayınladığı son Ulusal Güvenlik Strateji metninin işaret ettiği yeni gerçekliği, Trump’ın Venezuela ve Küba’ya yönelik saldırganlığını ve Türkiye’de ‘Marx’ı aşma’ iddiasındaki sosyalizm tartışmalarıın konuştuk.
Venezuela bir süredir ABD’nin kesintisiz saldırıları altında. 21. Yüzyılın başlarındaki sivil-yargı darbeleri, ambargolar gibi dolaylı müdahalelere kıyasla sizce neden bugün Trump Latin Amerika için daha askeri bir yaklaşımda ısrarcı?
Bunun yanıtı ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinde var, bu strateji küresel ilişkilerde ve küresel ilişkileri anlama biçimimizde ciddi bir güvensizlik ortamında yayınlandı. Trump’ın yürüttüğü gümrük vergisi savaşı ve NATO’nun Pasifik ve Hint Okyanuslarındaki tahkimatı Çin’e karşı batının kolektif biçimde daha büyük bir tehdit yaratacağına işaret ediyordu ve bu yüzden de bölgede sıcak çatışma eğilimi de artıyordu. Ancak bu yeni Strateji belgesi ABD’nin Çin’in ekonomik yükselişiyle henüz yarışabilecek durumda olmadığını kabul ederek kendi bölgesine geri çekileceğine işaret ediyor. Batı Yarım Küreye odaklanma vurgusu metinde kritik önemde, ABD’nin 1823 Monroe Doktrinini yeniden diriltmenin de ötesinde Trump’ın yorumlamasıyla tüm yarım kürenin ABD’nin rezervinde olduğunu, Amerikan hükümetinin bölgedeki hegemonyasını sürdürebilmek için en ufak sorunda saldırgan biçimde müdahale edebileceğini belirtiyor. Ancak Batı Yarım Kürede dahi ABD için bir sorun var: Amerikalardaki 35 ülkenin ya en büyük ya da ikinci en büyük ticaret ortağı Çin (ABD’nin dahi önde gelen ticari ortağı Çin). Dolayısıyla Amerika kıtalarında Çin etkisini gerçekten ortadan kaldırabilmek imkansız, Pekin’in ekonomik mevcudiyeti hem mecburi hem de en derinlere kadar sirayet etmiş durumda. Örneğin Çin Arjantin, Brezilya, Şili, Panama, Paraguay ve Peru’nun en büyük ticari ortağı, tüm bu saydığım ülkeler ayrıca ABD’nin yakın siyasi müttefikleri olmalarına rağmen Çin ile ticarete bir alternatif bulamıyorlar. Bu da yalnızca Batı Yarım Küre’nin ABD malı olduğunu ve bölgedeki her türlü rakibin ortadan kaldırılacağını iddia eden bir stratejinin dahi gerçekleştirilebilmesi mümkün değil. Nihayetinde, eğer ABD faal durumda olmayan sanayi kapasitesini canlandırarak ekonomik fazla yaratamazsa, hammadde konusunda mecburi alıcı konumunda Çin’in yerini alamayacak.
Venezuela ve Küba’ya yönelik saldırganlığın ardında kıtanın ABD’nin iktidarına meydan okuyan iki parçasını ortadan kaldırmak var.
ABD ÇİN’İN BİLEĞİNİ BÜKEMEDİ
Sizin de vurguladığınız gibi, yakın zamanda yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi Latin Amerika dışındaki tüm noktalarda son derece pasifist bir görüntü çiziyor. Başta Çin ve Rusya olmak üzere mevcut emperyalist stratejiyi nasıl görüyorsunuz?
ABD dünya konusunda gerçekçi bir konuma geçti. Çin’in ekonomik hegemonyasının askeri güçle zayıflatmanın imkansız olduğunu ve Çin ile savaşın karlı olmayacağını fark ettiler. Çin’e yönelik tüm zorbalama girişimleri Kore’de Xi ve Trump arasında gerçekleşen ve Xi’nin galip göründüğü toplantı ile nihayete erdi. ABD için geriye kalan Ukrayna’daki savaşı sonuçlandırmak, Çin ile ilişkileri yönetmek, kendi ekonomik gücünü inşa etmek ve Latin Amerika’ya hangi gücün hakim kalacağını belirleyebilmek. Strateji metninin temel mesajı bu. ABD’nin artık tüm dünyayı tek başına domine edemeyeceğini, önce kendi kendilerine tayin ettikleri Monroe Doktrininin Trump ilavesini işleterek arka bahçelerinde kontrolü sağlamaları gerektiği ki bu da Doktrinin daha saldırgan biçimde işletilmesi demek. ABD Rusya’nın Ukrayna karşısındaki konumlanışının tamamlandığının ve -Avrupa’daki yaklaşımın aksine- Rusya’nın Avrupalı ülkeler için tehdit olmadığının farkında. Ancak Trump bu tehdit iddiasını Avrupalıların GSYİH’lerinin %5’ine kadarını savunma bütçesine harcamaya ikna edebilmek için kullanıyor, bu son derece manasız yükseklikte bir miktar. Fakat bu şekilde ABD üzerindeki yük azalacak ve Washington’un kendi askeri kaynaklarını Latin Amerika ve Karayiplere yoğunlaştırabilmesi mümkün olacak.
YALNIZCA DEVLETİ HEDEF ALAN BİR SOSYALİZM ÇAĞDIŞI
Öcalan ve Halloway’in son açıklamaları üzerinden yürütülen ve sınıf mücadelesi yerine devlet-komün çelişkisi merkezinde, Marx’ı ‘aşan’ bir sosyalizm imkanına dair tartışmalardan haberdar mısınız? Bu tür yaklaşımlara dair ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle, ‘Marx’ı aşma’ diye nitelenen ekollerin pek hayranı değilim. Marx kapitalist yapı ve sisteme dair kavramsal araçları açısından bugün hala geçerli olmaya devam eden bir eleştiri sundu. Kapitalist sistemin yeni unsurları olduğu su götürmez bir gerçek, bunların da üzerine çalışılmaları ve Marx’ın analizine yerleştirilmeleri ya da bu analizin genişletilmesi ve geliştirilmesi de gerekir. Marksistler de tam olarak bunu yapıyor ancak ‘Marx’ı aşma’ yoluna gitmiyorlar, kapitalist sisteme dair Marksist yöntemi ilerletmeye ve geliştirmeye çalışıyorlar.
İkincisi, sınıf aynı 150 yıl önce olduğu gibi bugün de dünya ekonomisini ve onun sermaye birikim biçimlerini anlayabilmek için yaşamsal önemde bir kategori olmayı sürdürüyor. İnsanlığın büyük kısmı hayatta kalabilmek için emek gücünü satmak zorunda kalıyor ve bu şekilde işçi sınıfını oluşturuyorlar. İster kurye olsunlar ister topraksız köylüler isterlerse de tuğla ocaklarında çalışsınlar, işçi sınıfına dahiller. İşsizler dahi bu yapının ve onun kurduğu gündelik yaşamın bir boyutunda var oluyorlar. Bu bir sendikanın dayattığı bir gerçeklik değil. Bir sendikanın yaptığı şey basitçe hali hazırda kendilerine dayatılan kavgaya işçileri bilinçli bir şekilde dahil etmektir. Dolayısıyla sınıf mücadelesi bir tercih değildir. Kapitalist sistemin gerçekliğidir. O yüzden de sınıf mücadelesinin yerine başka bir şey koyabilmek sizin ya da benim tercihim olamaz. Sınıf çelişkisi vardır ve gerçektir.
Üçüncüsü, devlet bizzat sınıf iktidarının merkezi değil, yalnızca sınıf egemenliğinin bir aracıdır. Devleti ortadan kaldırmak, anarşistlerin inandığı gibi mülkiyet ilişkilerini ya da toplumsal ilişkilerini dönüştürmez. Bu ilişkiler kendilerini sınıf egemenliğinin başka bir aracına evriltirler. Amaç toplumsal ilişkileri reddetmek ve yalnızca devlete düşman olarak bakmak olamaz; bu tür yaklaşımlar çağdışı biçimde devletin monarşiler döneminde olduğu gibi iktidarın merkezinde olduğunu sanıyorlar. Finansal sistem insanları boğarken, biz onlardan devleti ortadan kaldırmalarını istiyoruz. Oysa devlet, ne yaşanan sıkıntıların ne de sosyalizmin yaratıcısıdır; yalnızca bir araçtır.


