Geçen gün sosyal medyada bir videoya rastladım. İzlerken boğazıma yumru oturdu. Sokakta yapılan röportajda bir kadının “Bir daha dünyaya gelseniz eşinizle evlenir miydiniz?” sorusuna verdiği yanıt erkek şiddetinin heba ettiği yaşamların özeti gibiydi: “Ne bu dünyada ne diğer dünyada görmek isterim. 35 sene beni dövdü, ben çalıştım o yedi. Çok çektirdi bana. Çocuklarımı alıp gittim ailem beni istemedi, mecbur evlilik devam etti. Ölünce şiddetinden kurtuldum.”

Geçen pazar günü Anneler Günü sebebiyle sosyal medyada pek çok mesaj paylaşıldı. Ne çocukluğunu, ne gençliğini yaşamış kadınların ardından onların çocuklarının paylaştığı mesajların içerikleri de benzerdi.  “Benim annem de…” diye başlayan cümlelerin ortak teması; kötü muamele ile geçmiş, başkaları için tüketilmiş, esasen hiç yaşanmamış yaşamlardı…

∗∗∗

Kıymetli ozan Aysel Gürel’in 1962 senesinde yazdığı Ünzile şiirinde anlatılan o hayat hikâyesi hafızamıza kazınmış halde. 8 yaşında zorla evlendirilen Ünzile, bir kaç koyun karşılığında ‘verilmiş’, evlilik adı altında cinsel istismara maruz kalmış ve 12 yaşında çocuk doğurmuş, baskı görmüş, dayak yemiş ve yaşamı çalınmış… Şiirin yazıldığı zamandan günümüze kadar geçen sürede değişen çok şey oldu, erkek egemen toplum ise tersten boyut atladı. Malûm, erkek şiddetinin hiç bir türü hız kesmiyor. Peki ya kadınlar? Bize dair neler değişti? Özellikle son 22 senedir hayatlarımızı cendereye almaya çalışan muktedire rağmen gücümüzü ve ayakta kalmak için verdiğimiz savaşımı görmemek mümkün değil.

AKP’nin kadın ve aile politikalarının haklarımıza ve hayatlarımıza topyekûn saldırıya dönüştüğü bu iklimde; eşit, özgür, erkek-devlet şiddetinden uzak bir yaşamı hep birlikte kurmak için mücadeleyi büyüttük. Ev baskınları, tutuklamalar, kararnamelerle kapatılan dernekler, gözaltılar, polis şiddeti, sokağa çıkma yasakları hiçbiri durduramadı bizi, durduramaz da. Bizlere biçilen rollerle yaşamayı kabul etmediğimizi, kendi yolumuzu çizmeye devam edeceğimizi muktedir de biliyor. E tabii bundan da hiç hoşnut değil. O sebeple uyguladığı baskının yanında, senelerdir havalı isimlerle yasal düzenlemeler yapma gayretinde. İçinde bol bol ‘güçlendirme’ kelimesi geçen komisyonlar kuruyor, o komisyonlar raporlar çıkarıyor. Güçlendirmeden kast ettiği ise sadece aile. Ama aile içindeki şiddet sarmalını hiç mevzu bahis etmeden hazırlanan metinler bunlar. 2016’da kadın örgütleri, feministler Boşanma Komisyonu Raporu’ndaki tüm maddelere tek tek itirazlarını sunup, direniş gösterince muktedir geri adım attı. Akabinde planını başka şekillerde hayata geçirmenin yollarını aradı. Son senelerde ise vizyona takmış durumda.

∗∗∗

Üç gün önce de Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı’nı ilan etti, genelge Resmi Gazete’de yayınlandı. AKP, vizyon sahibi olmadığını İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin imzasını çekmekle kanıtlamasına rağmen hala ‘vizyon belgesi’ gibi iddialı tanımlamaları seçiyor. Esasen bu planla; kadın ile erkeğin eşit olmayacağı, fıtrata dayalı bir ilişkiyi dayatacaklarını da ilan ediyor. Aile Bakanı, “Genç ve dinamik nüfus yapısının korunmasını hedefliyoruz” sözüyle tek adamın “en az üç çocuk” buyruğu doğrultusunda gideceklerini söylüyor. “Bu planın uygulanmasıyla birlikte Türkiye’de ailelerin daha güçlü ve refah seviyesinin daha yüksek olması hedeflenmektedir” diyor. Her gün yoksullaştırıldığımız ülkemizde refah seviyesinin yükselmesinden bahsediyor. Çocukların dörtte birinin okula aç gittiğinden, okullarda bir öğün ücretsiz yemek yemeleri için Tuzluçayır Kadınları Dayanışma Derneği’nin açtığı davanın iki ay önce ret edildiğinden bihaber Bakanımız ‘güçlü aile’ diyor, memleketteki aile içi şiddetin oranından da habersiz demek ki. Vizyon sahibi bakanımız doğup büyüdüğü, milletvekilliği yaptığı Belçika’dan ülkemiz gerçeklerine gelemedi bir türlü.

Planda; kadınlar için güvencesizlik anlamına gelen aile ve iş yaşamının uyumu adı altında esnek çalışma, kadınlar için sosyal güvenceden yoksunluk, eşe-aileye bağımlı olma anlamına gelen esnek çalışmanın yaygınlaştırılması “ailelerin refah düzeyinin yükseltilmesi” hedefi altında yer almakta. AKP bu genelgeyle bir kere daha “itaatkâr, fedakâr, cefakâr” olmasını isteğini kadınların sırtına bakım emeğini de yüklediğini ilan etti. Çünkü misyonu bu! Kaldı ki son yıllarda; “ailenin güçlendirilmesi” adı altında boşanmaların zorlaştırılması, eşit yurttaşlık hakkı temelinde kadınların haklarından yararlanabilme koşullarının ortadan kaldırılması, İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi, kadınların kamusal hayatta ve ev içinde sahip olduğu hakların kısıtlanması, şiddete karşı hiçbir önlem alınmaması, kadınların bağımlı ilişkilere mahkûm edilmesinin temeli olan ekonomik sorunların derinleşmesiyle haklarımız adım adım geriletilmeye çalışılmakta.

Ne bu genelge ne de ailenin güçlendirilmesi adı altında kadın ve çocuklar için güvencesizlik getiren planları yeni. İtaat, fıtrat, emanet ekseninden ilerleyerek kadınlara biçilen roller, verilen ile yetinilmek ve ‘kabullenmek kadının fıtratında var’ zihniyeti, toplumsal cinsiyet hiyerarşisinin yarattığı iktidar ilişkisi çerçevesinde erkeklerin egemen, kadınların ise bağımlı olduğu sosyal ve toplumsal düzenin sürdürülmesi gayesi AKP iktidarının hep ajandasında. Kadının özne olmaması, sesinin çıkmaması gayelenen… Toplumsal değerler adına AKP’nin körüklediği ataerkil sistemin içine hapsolan Ünzile’ler olmasın diye mücadelemiz. Peki, ne yapmalıyız? Cevabı belli. Bizim adımıza vizyon planlarıyla karar verenlere hayatımız bizim demeye devam edeceğiz. Başka bir hayatın mümkün olması için yıllardır mücadele ediyoruz. Hayatlarımıza farklı şekillerde her gün, her an sahip çıkıyoruz. Aile içinde kadına yönelik şiddete karşı feminist politika üretmekten ya da zaten yıllardır ürettiğimiz politikaları yaygınlaştırmaya çalışmaktan vazgeçmeyeceğiz. Birçok kazanım elde ettik, elde etmeye de devam ediyoruz. AKP rejiminin makbul kadını olmayacağız. Bu hayat sizin değil, bizim!