Google Play Store
App Store

İkibinlerin başında fotoğraf sanatçısı arkadaşım Erhan Şermet, elinde makinesi “hayatın anlamı”nı arıyordu. İnsanlara bu yanıtı bilinmez tuhaf soruyu soruyor, sonra da deklanşöre basıyordu. Çektiği fotoğrafları ve aldığı yanıtları daha sonra sergiledi. Hatta bir de kitabını çıkardı.

“Hayatın anlamı” herkese göre farklıydı. “İbadet etmektir” diyen bir çocuk vardı, Çetin Altan “Zamanı unutmak arzusudur” demişti, bir öğrenciye göre “Tatil yapmak”tı.

Bu soruyu sorup, fotoğrafını çekmek için “Gol Kralı” Lefter Küçükandonyadis’e gittiği gün ben de Erhan’ın yanındaydım. Onu Büyükada’da her zaman takıldığı kahvehanede bulduk. Çay içtik, sohbet ettik. Yaşlı efsane, ilk gençliğinin ışıltılı anılarını dün yaşamış gibi heyecanla anlattı. Erhan, projesinin formatı gereği büyük futbolcuya mesleğini sordu. “Su tesisatçısı” yanıtını aldık. Birbirimize baktık. Soruyu tekrar sorduk ama aldığımız yanıt değişmedi. Demek ki Lefter için futbol bir “meslek” olamamıştı.

∗∗∗

Sıra esas soruya geldi. “Sizce hayatın anlamı nedir?”

Lefter, düşünmek için izin ister gibi bir an sustu. Biz de sustuk; adada korna çalar mı?

Levent’in zalim bir trafiğinde start-stop modundayım. Klima 21 dereceye sabitlenmiş. Spotify açabilirsin, telefonla konuşabilir veya mesajlaşabilirsin. Seni sıcaktan ve gürültüden korumanın bedeli olarak hayattan yalıtan cama kafanı dayayıp trafiğin açılmasını bekleyebilirsin.

Trafik açılmaz ama sen açılırsın. İşte hiç istemediğin bir şey, gri karanlıklardan kafasını çıkarmış, ağır ağır geliyor. Bu geleni çok iyi tanıdığına ve hatta hayatta en iyi onu tanıdığına hiç şüphen yok. Yine de bu geliş hoşuna gitmez. Direksiyonu daha bir sıkı tutarsın, korna çalarsın, trafik açılsın diye dua edersin. Hiçbiri seni kurtarmaz. O çok iyi tanıdığın ve sevmediğin kişi artık

Yanında ve yapman gereken tek şey var; onunla konuşmak.

Sen konuşursun, o dinler. Bazen her sözüne bir karşılık verir. Bazen dakikalarca susar. Trafik, saatin kadranları gibi durdukça, sevmediğin kişinin daha da sevimsiz, daha da karanlık dostları da doluşur arabaya.

“Bugün bu yazıyı bitirmek gerek”, “Kimin umurunda senin yazın?”, “Bu trafiğin Allah belasını versin”, “Yemek mi yesek acaba?”, “Şu geçen kıza bak, öff”, “Sunuma üç gün kaldı.”, “Şimdi denize girmek vardı,”, “Herkes hapiste,”, “Uykun mu geldi?”

Onlarca kişi arabanın içini cehenneme çevirir. Çaresiz pencereyi açarsın ve egzoz gazlarını, Kaz Dağları’nın havasıymış gibi içine çekerek soluklanmaya çalışırsın.

Neden sonra bir şarkı yükselir, sana yeni bir konu çıkar. Kafan biraz “rahatlar”. Konuklar azalır, araba tenhalaşır; derken gündelik hayatın hırı ve gürü nasılsa içeri doluverir. Inception filminde bir sahne: “Şu anda da rüyada olduğumuzun farkında mısın?” Karşıdaki anlamaz gözlerle bakıyor. “Eğer rüyada olmasaydık buraya nasıl geldiğimizi hatırlardın. Oysa hiçbir şey hatırlamıyorsun. Rüyalar böyledir işte. Başı yoktur. Bir anda kendimizi olayların içinde buluveririz.”

Kendimi bir anda olayların içinde buluverdim. Masanın altında oynuyordum ve arkadaşım oyuncak tabancamı kırdı. Hatırladığım ilk sahne bu. Masayı hatırlamıyorum, evi hatırlamıyorum, kıran arkadaşımı bile hatırlamıyorum. Tek hatırladığım oyuncak tabanca. Sanırım lazer sesleri çıkarıyordu ve sanırım dört yaşındaydım. Sonra ilkokula gitme çabalarımı hatırlıyorum. Babamla kiraz yediğimizi... Annemin göğsünde uyuya kaldığım bir piknik vardı galiba. Ne zaman biteceğini bilemediğim gibi, ne zaman başladığını da bilmediğim bir filmin içindeyim.

∗∗∗

Lefter Küçükandonyadis, büyük golcü; müzmin su tesisatçısı... Verdiğimiz düşünme süresini sabırla kullanıyor. Hayatın anlamını ilk kez düşünüyormuş gibi öteki adalara bakıp, şükran dolu koca bir nefes alarak, “Hayat bir rüyadır” diyor sonunda.

Sürekli aslanlık günlerinden bahseden bir deve çocuğa dönüşme evresinde midir? Bu cümleyi anlayan çıkar mı? Çıksa ne çıkar? “Hayat bir rüyadır” sözü yaş ilerledikçe daha sık tekrarlanır. Yıllar biriktikçe onları dışa vurma eğilimimiz artar. Bazen başkalarının rüyaları bizim kabusumuz haline gelir ve sırf bunu bilmek bile varoluşumuzu ezer. Öyle bir noktaya gelinir ki, tek istediğimiz tüm bunlardan kurtulup, yapayalnız, başladığımız gibi bitirmek olur. Bazı yalnızlıklar çok kalabalıktır.

Bu satırları yazan ve okuyan herkesin bildiği sır: Okuyan insan yalnız kalma vasfını yitirir. Cahiller haklı: Çok okuyan delirir.

Sadece sağlıklı insanlar yalnız kalabilir: Sağlıklı, gürbüz, bomboş bir insan; imrenilecek aptallığı ve gururlu eminliğiyle bize sırıtan, üstte olduğunun bile farkında olmayan o mutlu ve “üst insan”. Belki de deve ona imreniyor. Dışarıdan yalnız gibi göründüğümüz anlar, içimizi için için yakan ve en kalabalık olduğumuz anlar. Bu şizofreni krizinden kaçmak için arabamızı son sürat sürmeye hazırız. Ah bir de trafik olmasa.

Sıkışmış trafikte arabasının penceresini açıp egzoz gazlı havayı soluyan yalnız bir sürücü görürseniz... Bilin ki o sürücü, o an, hiç de yalnız değil.