Yangına körükle giden sermaye düzeni
Bu düzen bir avuç ayrıcalıklı insanı korumak ve kendi devamlılığını sağlamak için daima halkı kurban etmeye, halkı ateşe atmaya devam edecektir. Oysaki tarihin tekerini döndüren halkın elleridir.

Ayçe Cansu Yaşar - Eğitimci
Bolu Kartalkaya’daki Grand Kartal Otel’de yaşanan yangın sonucunda 36’sı çocuk olmak üzere 78 insanımızın yaşamını yitirdiği facia makyajlı toplu kırım, özel sermayenin kâr maksimizasyonuna dayalı yabanıl düzeninde insan hayatının değerinin kâr marjlarının gölgesinde kaldığını belki de milyonuncu kez gösterdi. Her yıl milyon dolarlık kâr eden şirketlerin ve patronların, kârın yanında devede kulak kalacak önlem ve denetim maliyetlerinden kaçınacak kadar ranta susamış ve insani değerlerden yoksun olması da denetim mekanizmalarının hayat kurtarıcı önlemlerden ziyade bürokratik engeller olarak görülmesi de bileşenlerinin durmadan oynadığı sandalye kapmacadan dolayı kötürüm kalmış devlet kontrolünün her geçen gün yeni felaketlere zemin hazırlaması da sermayenin dizginsiz hâkimiyetiyle doğrudan bağlantılı.
İkinci seneidevriyesi yaklaşan 6 Şubat depremlerinde kaybettiğimiz binlerce candan tutun, yedikleri gıdalardaki zehirli kimyasal maddelerden dolayı hayatını kaybeden çocuklara; kâr hırsı sistemli olarak bebek öldürmeye kadar varan yenidoğan çetelerinden tutun, sabahtan akşama ekmek parası peşinde koşan kuryenin asansörde ezilen bedenine; 301 madencinin ölümüyle sonuçlanan Soma maden faciasından tutun, İzmir’de yolda yürürken elektrik akımına kapılarak ölen insanlara; Erzincan İliç’te toprak altında can veren işçilerden tutun, Kartalkaya’daki yangına kadar yaşadığımız her facianın temelinde sermayeye el pençe divan duran, tekellerin emrine amade olan, patronların hizmeti için konuşlanmış iktidarın piyasayla olan kâr odaklı ilişkileri yatmaktadır. Üstelik kamuoyunda yankı bulabilen ve gündeme taşınan bellibaşlı olaylar dışında; belleğin uçuculuğuna direnemeyen, kanıksanma illetinden yakasını kurtaramayan ya da resmî kayıtlara geçmediği için haberdar olunamayan pek çok başka katliam toplumsal hafızadan siliniyor. Bu katliamların bir kısmı sadece soğuk birer istatistiğe dönüşürken, diğerleri kayıtlara bile geçmeden boşlukta kayboluyor.
Ülkede yaşanan tüm ihmal kaynaklı felaketlerin ardından olduğu gibi Kartalkaya’daki otel yangınının ardından da yargı mekanizması işlevini layıkıyla yerine getirmedi, ihmalde suçu olanlar ortaya çıkıp kendini göstermedi, istifa etmedi, cezalandırılmadı. İşin kötüsü, tekil olarak failler cezalandırılsa bile yönetim mekanizmalarının tamamına sirayet eden örümcek bağlamış sermaye ağına toptan savaş açılmadıkça benzer felaketlerin yaşanmasının önüne geçmek de mümkün olmayacak.
Yangının akabinde merkezî yönetim ve yerel yönetim yakantop oynar misali kıyımın sorumluluğundan kaçıp topu birbirine atarken bir yandan da iktidar kanadından “olayın siyasi bir zemine çekilip bulandırılmaması, bu tarz facialardan politik rant devşirilmemesi” gerektiğine yönelik açıklamalar her zamanki gibi peşi sıra dizildi. Halbuki nasıl yaşadığımız da nasıl öldüğümüz de alabildiğine politiktir. Çoğu zaman nasıl yaşadığımız nasıl öldüğümüzü de belirler. Bu güvencesiz ve insanlık dışı yaşam biçimi de bu yaşam biçiminin gebe olduğu gelişigüzel ölümler de yetkiye daima aç olan ama sorumluluktan hep kaçan iktidarın ve başıbozuk düzen içi muhalefetin kamu yararı yerine sermayenin yararını gözettiği sarsak politik anlayışın izdüşümüdür. Dolayısıyla çözüm de ancak bu politik anlayışın kökten değişmesiyle mümkün olabilir.
Kapitalizmin doğası gereği, açgözlülük ve kâr hırsıyla donanmış sermaye düzeni, geniş halk kitlelerine kan kustursa da ayrıcalıklı bir azınlığın değirmenine daima su taşır. Fakat artık bu değirmen ayrıcalıklı olana dahi su taşıyamayacak kadar köhneleşmiş bir halde. Bu çark artık azınlığın yararına dönse bile dişlilerin arasına her kesimden, her sınıftan insanı sıkıştırabilecek kadar kontrolden çıkmış durumda. Öyle ki kızı ve torunuyla dolaştıktan sonra, kızının mütevazı bütçesiyle ona bir güzellik yapıp ısmarladığı kumpirdeki bakterili tavuktan zehirlenip hayatını kaybeden bir kadınla, belki de aylarca biriktirdikleri parayla sömestr tatilinde çocuklarına güzel bir anı bırakmak için geceliği 38 bin liralık otele giden ve otelde çıkan yangın sonucu ölen orta gelirli bir ailenin müşterek sonlarında aynı denetimsizliğin parmağı var. Hatta çember o kadar daralıyor ki, neredeyse tek başınıza dizi-film endüstrisini domine edebilecek kadar güçlü, ünlü ve varlıklı bir menajer olsanız bile bu düzen sizi fütursuzca yutabiliyor artık. Üstelik siyasete bulaşmamak, suya sabuna dokunmamak için kılı kırk yaran vasat bir görsel medya figürü olsanız bile.
Yönetimin her kademesinde sermayedarlar ve patronlar söz sahibiyken –hatta yönetimin kendisi sermayedarlardan ve patronlardan oluşuyorken– tasarrufun insan yaşamı üzerinden yapılması hiç de şaşırtıcı değildir. Sermayenin esenliği için mevzuatların esnemesi, denetimin şirketler ve patronlar yararına hiçe sayılması, üç beş kuruş masraf etmemek adına güvenlik önlemlerinin rafa kaldırılması, işçilerin sömürülmesi ya da masum insanların ölmesi; sermaye düzeninin kolayca gözden çıkarabileceği basit bedellerdir. Halkın güvenliğini sağlayacak tedbir ve denetim mekanizmalarını devreye sokmasını beklediğimiz bakanlıklardaki devlet yetkililerinden aslında kendi kendilerini denetlemelerini bekliyoruz, çünkü kamunun yararını gözetecek devlet yetkilileri olmaktan daha ağır basan bir kimlikleri var: Kendi yararlarını ve sermayenin çıkarlarını gözetecek ticari işletmelerin patronları olmaları. Dolayısıyla onlardan denetim, tedbir ve güvenlik beklemek; koyunu kasaba emanet etmekle aynı kapıya çıkıyor.
İşte tüm bu kıyımın faili olan sermaye düzeninin yıllardır sistematik olarak küresel çapta kara propaganda yürüttüğü sosyalist dünya anlayışının en güçlü olduğu yönlerden biri de yetki ve sorumlulukları net bir çerçevede çizilmiş devlet kontrolü ve insan ihtiyaçlarının merkezde tutulduğu kamucu anlayışla insan yaşamını sermayenin insafına teslim etmemesidir. Her gün yenisine uyandığımız önlenebilir facialar, iklim ve çevre sorunları, finansal krizler, devamlı kendini tekrarlayan işsizlik-yoksulluk-güvencesizlik sarmalı sosyalist düşünceyi oldukça sert ve acı deneyimlerle defalarca haklı çıkararak sosyalizmin sunduğu çözümleri daha güncel hale getirmiştir. Meselenin artık ideolojik bir mesele olmaktan çıkıp hayati bir mücadele haline geldiği açıktır.
Bu düzen bir avuç ayrıcalıklı insanı korumak ve kendi devamlılığını sağlamak için daima halkı kurban etmeye, halkı ateşe atmaya devam edecektir. Oysaki tarihin tekerini döndüren halkın elleridir. Halkın ayrıcalığı ya da güvencesi yoktur ama haklıdır; Nâzım’ın şiirindeki gibi “toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çoktur”. Üstelik kalabalık olmasa bile haklı bir azınlık, haksız bir kalabalığa yeğdir. Bugün de hak ve eşitlik arayışı; başta bir avuç insanın sesiyle yankılansa dahi zamanla halkın vicdanında karşılık bulacak, geniş kitlelerin mücadelesine evrilecektir. Tam da bu yüzden, sosyalizmin yalnızca geçmişte kalmış bir deneyim değil, aynı zamanda geleceğe dair bir umut olduğu unutulmamalıdır.


