Google Play Store
App Store
Yaratım sürecinde sansür-otosansür

Editörler: Nilüfer ALTUNKAYA - Zerrin SARAL

Yaşadığımız toplumsal koşullar, yazma ve üretim sürecinizde kendinize sansür ya da otosansür uygulama ihtiyacı hissettiriyor mu? Öyleyse bu durum yaratım sürecinizi nasıl etkiliyor?

ASUMAN SUSAM: YAZMAK DİRENMEKTİR

Kadınların, kuirlerin, azınlıkların yazıyor oluşu, daha en başından kamusal alandan yayılan kimi zaman açık kimi zaman örtük sansürün dolayısıyla da otosansür baskısının yırtılmasına yönelik bir cüret. Yazıyor olmak, bir direnme biçimi. Bizimki gibi çalkantısı hiç dinmeyen, habis bir otoriterlikle kuşatılmış toplumlarda, otosansürün deri altına zerk edilenlerle sinsice yerleşmesi, farkında olunmaksızın bilinçdışı işlemesi mümkün. Bu soruya verdiğimiz evet ya da hayır yanıtları üretilen metinlere sızmış sansür ya da otosansürü açıklayamaz. Metne yansıyanın analizi derin çözümlemeleri gereksinir. Bundan ne kadar muafız, bu içimizde ne denli işliyor, bilinç ve bilinç dışımız yazma sürecini nasıl kuruyor, kaçtığımız konular, yaklaşım biçimlerimiz, dilden sapmalarımız, kaçış çizgilerimiz nasıl oluşuyor? Sansürden ve otosansürden kaçmak biraz dünyayla, şeylerle, canlılıkla, zaman ve mekânla nasıl bir ilişki ördüğümüzle ilişkili. Dayatılan şiddet düzeninin anlayışı içinde kalarak ve oranın araçlarıyla buna dair mücadele veremezsiniz. Bahis Dışı Kız Kardeş Audre Lorde’un, "Efendinin araçları efendinin evini asla yıkamaz" sözü hâlâ geçerli. Anne Carson Sesin Cinsiyeti’nde, kamusal alandan cadılık, delilik, özdenetim yoksunluğu gerekçeleriyle dışlanmış ya da zapturapt altında düzenlenmiş varlığımızı, seslerimizi birbirimize duyurabilenin yolları üzerine düşünmeye çağırır. Yok sayılan varoluşları yazmak zorsa da boşluklar, kaçış çizgileri direnmenin estetiğini kurabilir. Yaşamı böyle duymaya çalıştığımdan otosansür ihtiyacı hissetmiyorum. Şiir kadim olandan, karanlıktan, derinden, içeriden inceltiliş bir deneyimi açığa çıkartır. Yabancılaştırma bozgununda insanı yabana çağırır. İçteki öfkeyi ihtimam ve şefkatle dönüştürüp bizi birbirimiz için, yarayışlı bir varoluş için hazırlar. Kendimize böyle yaklaştıkça sansür ve otosansürden uzaklaşabiliriz: Bir çatlak oluşturmak sonra oradan görünen ışığa doğru akmakla.

Asuman SUSAM

MÜGE İPLİKÇİ: NET OLARAK HİSSETTİM

Yaşadığımız toplumsal koşullar, özellikle 2009-2019 arasındaki yazma sürecimde, otosansür bazında beni çok etkiledi. O dönem ulusal bir gazetede köşe yazısı yazarken bu etkiyi net bir biçimde hissediyordum. Giderek daha çok… Düşündüklerimi direkt olarak yazamama ve fikirlerimi net ve dolaysız biçimde ifade edememe söyleyeceklerimin etrafında dönme ve aslında kullanılması gereken asıl kelimeyi-kelimeleri bir türlü dile getirememe gibi zorluklar yaşadığımı biliyorum. Zaman zaman isyan ederdim ama bereket bir edebiyatçıydım cümlelerin etrafında haleler örmek biz edebiyatçıların işiydi! Bu yüzden kimi çok sert konuları, edebiyatın filtresiyle dengelediğimi hatırlıyorum! Ancak, bana kalırsa bu da bir otosansürdü… Ki yine de bol küfür yediğim yazılarım olmuştur. Ancak hukuki bazda bir sıkıntı yaşamadığım da aşikârdı. Bir süre sonra ise gazeteyle bağım tümden kesildi ve kesildikten, yani köşe yazarlığım bittikten sonra kendi edebi alanıma dönmek ve sadece o alanda birtakım şeyleri yazmak kısmen kolaylaştı. Neden derseniz, sizi bu ülkede bir edebiyatçı olarak çok da fazla önemsemeyen bir yapı var. Hele çok okunmayan bir yazarsanız, yazdıklarınızın da önemli olmadığı düşünülür! Kısacası, kimilerinin gözünde kitleleri etkileyemeyen bedbaht bir yazarsınızdır… İşte bu nokta, kanımca bir edebiyatçının en büyük avantajıdır. Yani ne yazarsanız yazın aslında bir siyasetçinin söylediği ya da bir gazetecinin yazdığına kıyasla çok daha hafife alındığınız için, paradoksal anlamda, bir nebze olsun özgürsünüzdür! Bu da kendinize çok da fazla otosansür uygulamanızı gerektirmeyecek sonuçlar demektir… Yani, biz edebiyatçılar, eğer çok satar değilsek, uzun soluklu metinlerde aslında çok da dikkat çekmiyoruz ve bu da zaman zaman, büyük bir avantaj haline gelebiliyor! Öte yandan bugün tekrar düşündüğümde, belli bir yaşa ulaştığımı da fark ettiğim için (bal gibi yaşlandım), aslında artık sansür ya da otosansürle ilgili çekincelerimin daha hafiflediğini düşünüyorum. Toplum üzerindeki kıskaç giderek daha fazlalaşsa da, bu fazlalıkları ve baskıyı görmeme rağmen, tüm bu olup bitenler yazdıklarım ve yazmayı hayal ettiklerim bazında benim üzerimde çok da fazla bir etki yaratmıyor. Çünkü işin başka boyutlarda seyrettiğini artık biliyorum. Hem ülke bazında hem de dünya bazında suçun ne olduğu ve ne olmadığının birbirine karıştığı bir yeryüzü gerçeği var artık. Çok bıktırıcı, bezdirici ve son derece yorucu bir durum… Lakin korkunun ecele faydası olmadığı da ortada… Bir edebiyatçı olarak da sanırım son soluğumu verene kadar buna inanmaya devam edeceğim.

Müge İPLİKÇİ

HANDAN GÖKÇEK: DUVARLARI YIKMAK

Yazarken sansür ya da otosansürü düşünmemeye çalışıyorum. Elbette yaşadığımız toplumsal koşulların farkındayım; ancak edebiyatın görevinin tam da bu duvarları yıkmak olduğuna inanıyorum. Yazdıklarımda, kimi zaman açıkça kimi zamansa örtük istediğimi hayal ettiğim gibi yazmayı önemsiyorum. Yazmak, bir ifade biçimi ama aynı zamanda da bir direniş şekli. Korkunun, sessizliğin hâkim olduğu bir ortamda ses çıkarabilmek, bir sanatçının en önemli işlerinden biri. Son yıllarda toplum olarak yaşadığımız birçok olay, özellikle göz korkutmalar diyeyim. Türkiye’de yazarlar, ifade özgürlüğü ve sansür konusunda çoğu zaman ikili bir baskıyla karşı karşıya kalmıyor değil. Getirilen hukuki kısıtlamalar ve toplumun oluşturduğu sosyal baskı. Özellikle politik eleştiriler, toplumsal cinsiyet meseleleri veya azınlık hakları gibi konular, yazarları daha dikkatli davranmaya zorlayabiliyor. Bu da yaratıcı sürecin doğal akışını kimi zaman sekteye uğratırken, kimi zaman da daha yaratıcı yollarla ifade bulmasına neden oluyor. Türkiye’de toplumsal normlar güçlü olduğu için, bu durum yaratıcı süreçte bir tür meydan okuma hissi uyandırıyor. Bir şeyleri doğrudan söyleyemediğimde, imgelem gücüm devreye giriyor ve metaforlarla, sembollerle daha güçlü anlatımlar yakalamaya çalışıyorum. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyorum. Dolayısıyla otosansürle başa çıkmaya çalışmak, bazen anlatım dilimi daha da zenginleştirebiliyor.

Handan GÖKÇEK

FİGEN ŞAKACI: YAZARKEN ÖZGÜRÜM

Her güne soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalarla başlamaya alıştığımız, kimsenin kendini güvende hissetmediği böyle bir konjonktürde “Ben hiçbir şeyden korkmadan yaşıyorum” dersem kuyruklu yalan olur. Fakat roman ya da öykü yazmak için masanın başına oturduysam üzerime dikilmiş devletin gözüne kör, kulağımda çınlayan seslere sağır kesilirim; çünkü yarattığım dünyamın içinde bunlar zaten başka kılıklarda dolaşır, yazdıkça metnin içinde dönüşür, kanlanır canlanır. Bu ‘Yaratma süreci’ de bütün bunlarla birlikte ve bunlara rağmen yürür, bugüne kadar ortaya çıkardığım eserlerde izdüşümleri kendini belli eder, eminim dikkatli okurların radarından da kaçmaz.

Figen ŞAKACI

ÖZGE DOĞAR: KİMİN İÇİN YAZIYORSUN?

Elalem ne derle başlayan baskı ağı, bizi içine çektikçe kendimizden, yazdıklarımızdan uzaklaştırır. Önce ailemiz sonra okul ve arkadaşlarımız en son devlet yazdıklarımıza karışır, kendinde böyle bir hak bulan herkes bu ağın bir parçası. Aslında bu çocukluğumuzla ve kadınlığımızla, biz dur demediğimiz sürece devam eder. Ergenlik çatışmaları kimisinde hiç bitmez çünkü bazı insanlar bu şekilde kendilerini korumaya alırlar. Oysa büyümek kendi hayatı üzerinde insanın söz alabilmesiyle başlar. Ve bu hak ailelerin dediği gibi asla verilmez, birey bu hakkı kendisi yaratır. Yazar için de bu böyledir, kim ne der, düşüncesi bize özgünlük de kazandırmaz özgürlük de. Oysa sanat özgürlükte çiçek açar. Ne zaman kalemimiz özgür düşüncemizle birlikte yol alır işte o zaman nefes de alır. Elbette bu yoldan nasibimi ben de aldım, büyüdüğüm atmosfer kız çocuklarına özgürlük tanınıyormuş gibi gösterildiği ama aslında eril dünyayı ensemizde hissettiğimiz bir dönemdi. Kız çocuklarının ilgilenmesi gereken konular ayrıydı, erkeklerin ayrı. Ben o dönemlerde de yazıyordum, okuyordum.

Günlüğüme yazdıklarım okul gazetesine ya da arkadaşlarımla birlikte çıkardığım mahalle gazetesine yazdıklarımdan daha güzeldi. Dışarıda bir kız çocuğuna yakışan şeyler okuyup yazmalıydım! Bu konu benim için karışık ve kalemim tutuktu. Çünkü sistem bizi korkutuyordu. Mahalle muhtarı sürekli siyasi şeyler yazmayın diyordu, okul da müdür müstehcen şeyler yazmayın diyordu. Ama her şey politikti ve biz ergendik, elbette müstehcenlik kaçınılmazdı. Lise dönemimde bu kuralların yasakların ve baskıların bizi sadece özgürce yazmaktan değil insan olmaktan, düşünmekten de uzaklaştırdığını çözmüştüm. Kendi istedikleri gibi yazdığımda ödüller kazanıyor, alkışlar alıyordum. Hatta edebiyat öğretmenim dilbilgisi hatalarımı umursamayıp sözlü notuma 100 bile veriyordu. Bu ben değildim ve gizli saklı yazdığım savaş karşıtı yazılarımı gün yüzüne çıkartmaya karar verdim. Sisteme uyumlu okul gazetemiz kapandı, mahalle muhtarı bize ödenek vermedi. Parasız, izinsiz gazeteyi çıkartamazsınız diyorlardı. Yazıklarımızı elde çoğaltmaya karar verdik, işimiz zordu ama yazdıklarımız özgür ve özgündü. Kısa sürede değil ama belli bir zaman sonra renkli baskıya bile girdik. Ne için ve kimin için yazdığın devreye giriyor bu aşamada. Okul yönetimi için mi, öğrenciler için mi, muhtar için mi, mahalle sakinleri için mi, kendin için mi, para için mi, onurun için mi… Bu böyle uzar gider. Hani hep yazarın yazmak için bir derdi olmalı, diyoruz ya… Bu derdi bile şekillendiren bir sistem var. Uymazsan sistemin dışında kalacağına inandırılmış bir yazarlar ordusu da mevcut artık. Oysa edebiyat da sanat da bu çarktan çok büyük. Yazar özgürse yazar değilse kompozisyon dersinden öteye geçemez. Hazır ve sınırlı bir konu içerisinde sözcükleri çevirir durur. Kendi yarattığımız duvarı yıktığımızda hiçbir sansür yazdıklarımızı yıkamaz. Sansürün konuşulmadığı özgür yarınları özgür kalemler yaratır.

Özge DOĞAR

BERNA DURMAZ: İZİN VERMEDİM

Yazar kendi çağının ve toplumunun sıra dışı, yaramaz çocuğudur. Ben onun bu deli yanını sevdim. Dik başlılığıyla, isyanıyla, toplumsal normları altüst eder, baskıları umursamaz ve gereksiz olanı, çöp olanı bir cümlesiyle ortalığa saçıverir. Herkesin görüp de görmezden geldiğini, duyup da dile getirmediğini görüp yazandır o. Alışılagelmiş olanı kırar, farklılığı dile getirir. Bu nedenle de otoritenin korkulu rüyası olabilir. Dize getirilip sisteme koşulabilir hale gelmesi için çaba gösterilendir. Yazar bu çabayı da toplumsal baskıları da sanatıyla göğüsler. Toplumsal düzen kadının hiçbir alanda sesinin yükselmesini istemez. Öykü yazmaksa tamamen bir haykırıştan ibarettir bana kalırsa. Hem bir kadın hem de yazar olarak bu toplumda yazarken ve yaşarken cinsiyetçi baskıları üzerimde hissetmemem mümkün değil. Fakat bu baskının yazma sürecimi etkilemesine ve giderek bir otosansüre neden olmasına izin vermedim. Çünkü zaten ben yirmili yaşlarımda toplumsal alanda sesimi yeterince duyuramamanın acısıyla yazmaya başlamıştım. Dolayısıyla yazmak benim özgürlük alanım oldu hep. Mırıldandıklarım haykırışa dönüştü öykülerde. Görülmeyen yanım dev aynasına tutulmuş gibi büyüdü. Burun kıvrılan düşlerim kotardı bütün olup biteni. Ben yazarak büyümenin ve baskıların üstesinden gelmenin nasıl mümkün olabildiğini öğrendim ve göstermeye çalıştım. Daha ilk kitabım olan Tepedeki Kadın’daki öykülerde baş gösterdi isyanım. İlk tepki yakın çevremden, beni tanıyanlardan geldi. Onlar sandı ki kişiliğimdeki ağırbaşlılığın ve sevecenliğin hoş sözlerle bezenmiş halini okuyacaklar öykülerde. Sandılar ki suskun ve içe dönük duruşumda bulanmamış suların diplerini rahatça görecek ve mutlu olacaklar. Fakat öyle olmadı. Dilimdeki ve üslubumdaki sertliği, insanda ve toplumda boy gösteren terslikleri görüp ulu orta yazmamı yadırgadılar ilk önce. Bu bende bir baskı yaratabilirdi. Çünkü o güne dek karşılaşmamış oldukları yanımı okumaya başlamışlardı. İlk öykülerimi paylaştığım o sıralar benim de alışık olmadığım bir durumdu bu. Tepkileri baskı olarak görmeyi değil, “görünür” olmaya başlamakla ilişkilendirmeyi yeğledim. Toplumumuzda kadının gereksinimlerinden biri budur; her alanda görünür olmak. Bugün sosyal medya mecralarındaki “görülme” çılgınlığından söz etmiyorum. Bana göre görünür olmak varlığıyla ve değeriyle hak ettiği yerde olmak anlamına geliyor. Ben bunun yolunun kadının varoluşunu dışarıdan gelecek baskılarla şekillendirmemesinden geçtiğini düşünüyorum.

Berna DURMAZ

GAMZE GÜLLER: YARATICILIKLA AŞIYORUM

Yazdıklarımı yayımlatmaya başladığım ilk yıllarda -bundan yaklaşık 20 yıl önce- edebiyatın başkalarının karşısında kendini sakınmadan durmak olduğunu biliyordum. Ama bunun gerçekten ne anlama geldiğini çok da anladığımı zannetmiyorum. Bunun yalnızca kendinden dürüstçe bahsetmek, kendini sorgulamak olduğunu düşünüyordum belki de. Annem babam, eş dost ne der diye düşünmeden yazabilmenin otosansürü aşmak olduğu yanılgısına sahiptim. Yıllar geçtikçe aslında sansürün de otosansürün de aslında bambaşka bir yerde durduğunu gördüm. İnsan yazdıkça başka dünyalar açılıyor önünde, başka sorgulamalar başlıyor içten içe. Hatta bir konu hakkında bir tutum, bir görüş belirlemeye başladığınızı bazen yazarken keşfediyorsunuz. Yazdıkça daha çok tanıyorsunuz kendinizi, bazen şaşırıyorsunuz. Hiç ummadığınız fikirlerle, doğru ve yanlışlarla karşılaşıyorsunuz. İşte kendine karşı da okura karşı da dürüstlük burada başlıyor aslında. Bunların ne kadarını paylaşabilirim? Ne kadarını göstermeye cesaretim var? Türkiye’nin bugünkü koşulları malum. Normal şartlar altında rahatlıkla dile getirebileceğiniz -ve getirmeniz de gereken- pek çok şey sakıncalı kabul ediliyor. Yılların atak yazarları bile suya sabuna dokunmadan yazar oldu. Bu konuda çoğu insanın cesareti kırılmış durumda. İşte bu noktada yaratıcılık devreye giriyor. Henüz ilkokuldaydım, teyzem bana “Sansür” isimli bir kitap hediye etmişti. Hatta ailemin bu kitaba itiraz ettiğini, bunun için çok küçük olduğumu söylediklerini hatırlıyorum. Şimdi keşke yazarını hatırlasam. Kitapta hiç yazı yoktu, yalnızca çizimlerle bir çocuğa sansürün ne olduğunu anlatmak amaçlı yazılmıştı sanırım. Sıradan bir insanın aklından geçenlerin ya da gün boyu yaptıklarının başının üstündeki bir makasla durmadan kesilip biçilmesi resmedilmişti. Kitap beni çok etkilemişti. Sansürün ne demek olduğu konusunda uzun süre düşünmüştüm. Tam olarak kavrayamasam da kafamda bir şeylerin belirmesine yardımcı olmuştu. İşte o kitabın bana öğrettiği şey belki de bugün benim de çıkış noktam: yaratıcılık. Yazar olarak her şeyi anlatmanın bir yolunu bulmak mümkün. Hatta bazen sınırlandırılmış alanlar içinde çalışmak yaratıcılık konusunda mucizeler yaratabiliyor. Ne kadar sınırlanırsak o kadar yaratıcı olmak durumundayız. Bir şeyi olduğu gibi değil de bambaşka bir şey üzerinden -metaforlarla, imgelerle- anlatmak edebiyatın merkezinde duruyor. Bizim de çaremiz bu. Sanatçılar pek çok ülkede yıllardır bunu yapıyor ve sansürü de otosansürü de böyle aşıyorlar. Ben de olabildiğince sınırlanmadan yazmaya çalışıyorum, dilerim daha uzun yıllar istediğim gibi yazmaya devam edebilirim.

Gamze GÜLLER

MENEKŞE TOPRAK: KAFAMIZDAKİ MAKAS

Sansürü toplumun reşit kalmasına engel olma projesi, otosansürü çoğu zaman farkında olmadan bu dayatmaya boyun eğmek olarak görüyorum. Oysa sansür, yaratıcısı açısından da otosansür, herhâlde edebiyatın/sanatın en büyük düşmanı olsa gerek. Çünkü kendimden yola çıkarak diyebilirim ki bu hayattaki tabularımın üzerine gidebildiğim, toplumun ve ailenin ördüğü duvarları yıkabilmenin yegâne yolu olarak keşfettiğim için edebiyata yöneldim. Edebiyat baştan itibaren hem bir okur hem de yazan biri olarak bu hayatı özgürce kavramanın ve inşa etmenin en önemli yolu oldu benim için. Bu yüzden ilk öykülerimi yazmaya başladığımda -ki en az yirmi yıl öncesinden bahsediyorum- aklımın ucundan bile geçmedi kendimi kısıtlamak; tam tersine, muazzam bir tartışma, düşünme zemini sundu bana yazınsal yaratma süreci. Tabii ona göre de deneyimleriniz oluyor: Örneğin ilk öykü kitabım Valizdeki Mektup piyasaya çıktıktan sonra hakkımda bazen “cesur yazarmış” dendiğini biliyorum. Cesur kavramının cinsel bir gönderme içerdiğini tahmin etmem zor değildi çünkü sevgilisi tarafından tecavüze uğramış genç bir kadının öyküsünü de anlatmıştım o kitapta, orta yaşlı göçmen bir Anadolu kadınının, cinsellik de dahil, kendi arzu ve tercihlerinin üzerine gitmesini de öyküleştirmiştim. Bugün de kafamdaki bir makasla çalışma masasına geçtiğimi düşünmüyorum ama bazen, bazı konularda belli bir sorumluluk hissiyle yazıya yöneldiğimi görüyorum. Başta kadın cinayetleri olmak üzere kadınlara yönelik her türlü taciz ve mağduriyetten kaynaklı bir sorumluluk hissi bu. Bana kalırsa bu, kadını bir mağduriyet öyküsünün içine hapsetme tehlikesini içeriyor ve bu konuda kendimle bazen kavga ettiğimi görüyorum. Kısaca bir çeşit toplumsal doğruculuk ve temsiliyet görevini üstlenme ihtiyacının yaratıcılığı ve dürüst olmayı köreltebilebileceği tehlikesini görüyorum burada. Şimdilerde bir pedofilin istismarına uğrayan bir kız çocuğunun romanını yazıyorum ve zaman zaman ilk öykülerimdeki gibi bir tepkiyle karşılaşıp karşılaşmayacağımı düşünürken yakalıyorum kendimi. Ve inanın bu hesapları hiç sevmiyorum. Neyse ki çoğu kez unutuyorum bunları. Hikâyenin dinamiği ne gerektiriyorsa onu yapabildiğim anlarda masa başında ufak zaferler yaşıyorum. Çünkü kafanızdaki bir makasla metnin başına geçiyorsanız, yazmanın anlamı yokmuş gibi geliyor bana. Belki, yazar olarak tıpkı İran sinemasının başardığı gibi sansüre karşı farklı yollara ve imgelere başvurarak yaratıcılığınızı geliştirebilirsiniz. Ama bugünün gösteri toplumunda bunu ne kadar başarabilirsiniz, alımlayıcısını bulabilir misiniz, bu da başka bir soru işareti.

Menekşe TOPRAK

EMEL İRTEM: AYNADAKİ KİM?

Tarihte bir karanlık çağ var. MÖ. 1100’lerden 700’lere kadar süren. Bu dönemde yazı unutuldu sanat ve kültür sekteye uğradı. Ben de diyorum ki bu da bizim karanlık çağımız olmalı. Sadece yazının değil düzgün cümlelerle konuşmanın da unutulmasına az kaldı. Sanat, kültür, mimari zaten bildiğimiz gibi. Tahribatın altında kaldık. Umudu besleyecek ne kadar az şeyimiz var. Göstergeler üzerinde yükselen hayatın bize ait olup olmadığı bile tartışılır. 24 saat kendimizi sevip parlatmaya çalışmaktan yorgun düşüyoruz. Arada okuyan okuduğunu anlayan anladığını dönüştüren ne kadar az insan var. Onları, bu düşünen kesimi toplum olarak sevmemeye çoktan karar verdik. Yahut görmezden gelmeye. Bazılarından nefret ediyoruz hatta. Korkunç yaratıklar onlar. Ötekiler iyidir. İyilikleri yaygın kötülüklerinden ve kötülükleri dipsiz cehaletlerinden gelir. Düşük zevk, kumaşını dikişini terzisini de kendisine göre seçer. Bugün kültür sanatta olan biten en kaba haliyle böyledir. Ama elbette bu durum bir hastalık yaratıyor. Bulaşıcı bir hastalık. Şimdiye kadar cehaletin bulaşıcı olduğunu bilmezdim. Var böyle bir şey. Yazma serüvenine dâhil olan kimileri de hastalanıyor diye düşünüyorum. Şiirde pop, romanda pop yahut popta edebiyat aranıyor. Bu uğurda neler feda ediliyor diye düşünürsek en büyük kayıp, ruh olmalı. Gerçekte yönetenlere güzelleme, fahriye yazmakla kaybedilmez ruh, korkaklıkla kaybedilir. Sansürü devlet uygular, toplum uygular ve kişiler kendilerine uygular. Elbette aklımıza geleni bir estetik filtreden geçirmeden yazamayız. Onun adı edebiyat olmaz. Kabalık bayağılık da olabilir ama bunun için eserin teyidi gerekir. Kişisel olarak ben sözcüklerimi kendi estetik değerlerime, hayat görüşüme göre seçiyorum. İçinden geçtiğim sözcükleri kullanıyorum. Onlar benim zihinsel estetik tasarımımdan çıkıyor. Edebiyatta başka bir yol bilmiyorum. Oto sansürüm bu. Dili insanın zihnidir. Ne yazmam gerekiyorsa onu yazıyorum. Doğrusu bu gereklilik hali sızarak sözcüklerde kendini göstermeli. Bu gereklilik hali beni nereye sürüklerse oraya gideceğim. Kolay bir ülkede yaşamıyoruz. Hemen her gün tutuklama, gözaltı haberlerine uyanıyoruz. Bir gecede akademisyenler üniversitelerden uzaklaştırılıyor. Bilim insanlarına ahkâm kesenin omzu sıvazlanıyor. Bırakın edebiyatı insanlar sosyal medyada beğendikleri yorumlar nedeniyle bile içeriye alınıyorlar. Donanımlı insanlar ülkeden kovuluyor. Ortalık jurnalci kaynıyor. Bütün bunlar geçim sıkıntısı içindeki insanları içe kapanmaya zorluyor. Bunu biliyoruz. Bu noktada sanatçıya düşen muhalifliğine olan sadakat olmalı. Bu sadakatini sözcüklerle silahlandırmalı. Bunu bu ülkenin işçileri emekçileri öğrencileri için yetişmiş ve yetişecek olan onca değerin vebaliyle yapmalı. Aksi takdirde aynadaki kim?

Emel İRTEM

AYSEL KARACA: BİZİ BİÇEMEZLER, BURADAYIZ

Yazık ki bu coğrafyada kadın ve sansür aynı ırmaktan selamlıyor yaşamı. Hatırlayabildiğim kadar eskiye gittim ve kadınlığımla ilgili aklıma ilk gelen ilk anı şu oldu: Babam, ablamı ve beni kast ederek, “Şort giydirme bunlara, edebiyle oturmayı bilmiyorlar!” diyor anneme. Annemse ne yapacağını bilemez, boynunu eğiyor… Şaşırtıcı mı, değil. Feodal sistemde yetişmiş olan babam kendince, henüz 7-8 yaşlarında olsa da kızlarını toplumun kötücül yargılarından kollamaya çabalıyordu. Bir ikinci anı: 14-15 yaşlarındayım, mahallenin oğlanlarıyla basketbol oynuyorum. Ansızın sahaya dalan babam, kolumdan tuttuğu gibi eve sürüklerken söyleniyor, “Kaç kere söyledim sana, ateşle barut yanyana olmaz, diye!” Buradan şiddet gören bir çocuk olduğum anlamı çıkarılmasın. Babam dünyanın en iyi babalarından biriydi zira; ihtiyacımız olan sevgi ve değeri bize sonsuzca sunmayı bildi. Yaptıkları, onun doğru bildikleri ve elalem ne der diyerek uygulamaya çabaladığı toplumsal normlardı. Hepimiz o normların içinde, ötekinin bakışına maruz kalarak büyüdük. Ve o ötekinin elinde her zaman eril bir sopa vardı, hâlâ da öyle. Aradan epey uzun bir zaman geçti ve bir gün yazmaya karar verdim: Küçük yaşta evlenmiş, anne olmuş ve boşanmıştım. İçime sığmayan, konuşmakla anlatamayacağım şeyler vardı. Acılar, yokluklar, yok sayılmalar, boşluklar ve anlama girişimleri. Derken yazmaya başladım. İlk kitabım Kiraz Mevsimi’ni yazdığım zamanlar, belki de kalemimin en toy, en pür olduğu zamanlardı. Sansür endişesi duymadan özgürce yazdım. İyi ki de öyle yapmışım. Ama sansür kurulu içimizden önce en yakımızdadır öyle değil mi, aile denen en yakın kovuğumuz ve en yakın lanetimiz. Ve ilk taşı ablam attı: “Ne kadar müstehcen şeyler yazmışsın. Bunu arkadaşlarıma nasıl vereceğim?” “Kurmaca onlar,” diyebildim sadece... Derken iş yerindeki erkek arkadaşlarımın bakışları ve tavırları değişmeye başladı. Arkasından, “Bunların ne kadarı yaşandı?” soruları. Böyle böyle çekildi kılıçlar. Son olarak da romanım Arsız Hayat’taki Monica karakteri ve Akif arasında geçen sahne. Editör arkadaşım o bölümü ilk haliyle okuduğunda şöyle dedi, “Sence de fazla açık değil mi bu sahne, biraz kes istersen. Üstüne gelmesinler.” “Peki” dedim. Kestim. Yine de pek çok yazara kıyasla oldukça özgür bir kalemimin olduğunu biliyorum. Otosansür denen tepegözden kurtulmak için elden geldiğince özgür yazmaya çabalıyorum. Eril düzen canımıza ot tıkasa da bizi biçemez. Buradayız. Hep…

Aysel KARACA

ESME ARAS: İNSANI ANLAMAK

Gerçek dünyanın bizde açtığı yaraları, edebiyatın sarmaya yetmediğini görmek, en sahici duygu değil mi? Öte yandan hayatı birer kadın olarak deneyimliyoruz ve toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklı sorumluluklar birbiriyle çakışırken, bugünlerden bir iz bırakma gayretiyle oturuyoruz çalışma masasına. Sonuçta herkesin başka bir nedeni ve yazarken alınan bir haz duygusu var. Bazen kendimizden yola çıkarak toplumsal olanı işaret ediyoruz ki buna yeniden yaratmak deniyor. Bir kadının meslek sahibi olması, mesleğini yapabilme imkânı bulması, üstelik yazan bir kadın olarak hayatını sürdürmesi bazı şeyleri göze almayı gerektiriyor. Edebiyatta yapılan iş önceden düşlenmiş, üzerinde düşünülmüş, tasarlanmış olmasına rağmen “yazdıklarınızın ne kadarı gerçek” ya da “yaşadıklarınızı mı yazıyorsunuz” sorularıyla karşılaşmak buna bir örnek. Okur olarak her kurguda bir gerçeklik aramaktan nedense vaz geçemiyor, bunu sorgulamaktan kendimizi alamıyoruz. Bu merakın altında, obur bir iştahla yazarın hayatıyla yazdıkları arasındaki bağlantıyı öğrenme isteği var. Öykülerimizi tanık olduğumuz, gözlemlediğimiz ayrıntılarla nakışlarken, hiç tecrübe etmediğiniz bir olayı anlatmak için farklı yöntemler geliştirmenin yollarını arıyoruz. Daha önce yaşanılan bambaşka bir deneyime, duyguya tercüme ederek okurun algılayabilmesini sağlamak gibi. Sonuçta anlattığımız olay “gerçek mi değil mi,” yerine “kurgu sahici mi değil mi,” sorusu bizi daha çok ilgilendirmeli. Yoksa yaşanmış olması o kadar da önemli değil. Sevgili Feyza Hepçilingirler’in bir röportajımız sırasında dediği gibi, “Yeterli düş gücü varsa gerekli hazırlığı yapmak koşuluyla herkes her şeyi anlatabilir.” Sonuç olarak, sanatın bireyler ve toplumlar üzerindeki etkisinden hareketle bir olayı, yaşanmışlığı, güzelliği sanata dönüştürmek amacıyla bir edebiyatçının yaratım sürecinde bulunması gereken duyarlılıkların başında ne gelmeli diye düşünürken; düşmanlık gütmeden, kültürel şartlanmalardan uzak kalarak, arada belli bir mesafe bırakarak yazılan metinlerin, insanı ve insanın yaptıklarını anlamaya yarayabileceğine inanıyorum. Bu yaklaşım, dünyayı ve bizden uzak coğrafyaların dramını anlamak için bir kapı aralayabilir. Evet, sanatın böyle dönüştürücü bir gücü var. Bendekine böyle bir yazar bilinci, duyarlılığı ya da vicdanı denir mi emin değilim ama kendi algılarım çerçevesinde, bir sorumluluk duygusuyla hareket ettiğimi söyleyebilirim.

Esme ARAS

DEMET EKER: SÖZÜN ÖZGÜRLÜĞÜ

Benim için yazmak, yalnızca kelimeleri bir araya getirmekten çok daha fazlası. Dilin, kültürün taşıyıcısı olduğuna inanıyorum ve bu nedenle yazdıklarımla kültür mirasını gelecek kuşaklara aktarma sorumluluğunu hissediyorum. Gelenekleri, yaşanmışlıkları, tarihî olayları ve ortak değerleri kayıt altına alarak toplumun hafızasını diri tutmamız gerektiğini düşünüyorum. Aynı zamanda, yazdıklarımın sadece geçmişi anlatmakla kalmaması, bugünü ve geleceği yansıtması da gerekiyor. Bu yüzden toplumdaki aksaklıkları ele almak, okurlara farklı perspektifler sunarak eleştirel düşünmeyi teşvik etmek temel görevimiz inancındayım. Edebiyat dünyasında yer alanlar, kendi üslup, birikim ve perspektifleriyle bu görevi yerine getiriyor. Adaletsizlikleri, eşitsizlikleri ve insan doğasının karmaşıklığını sorgulayan metinleri kimimiz doğrudan kimimiz dolaylı biçimde ele alıyoruz. Yaşadığımız dönemin toplumsal koşulları, yakın zamanda Yavuz Ekinci’nin Rüyası Bölünenler adlı romanından ötürü yargılandığı gerçeğini de hatırlarsak, yazma ve üretme sürecinde, herkesi olduğu kadar beni de etkiliyor. Yazarların, şairlerin isnat edilen farklı suçlarla hapsedildiği bir dönemden geçiyoruz. Kurmacanın ya da başka bir deyişle gerçekte var olmayanın yargılanması gerçekten endişe verici. Düşüncelerimi tam olarak aktardığımda başıma geleceklerin tedirginliğini elbette yaşıyorum. Ancak bu anlamda otosansür uyguladığımı düşünmüyorum. Çünkü edebiyatın tam da bunun için var olduğu fikrindeyim. Dil sayesinde düşündüklerinizi bambaşka yollarla ve bakış açılarıyla aktarabiliyorsunuz. Ben de bu anlamda kelimelerin ve söz diziminin gücüne güveniyorum. Edebiyat, okuru sadece bir anlatının içine sürüklemek değil aynı zamanda bir duygu ve düşünce yolculuğuna çıkarmak demek. Kalemim, zihnimdeki ufukları genişleten, beni ve okuru, düşünmeye ve sorgulamaya teşvik eden bir yol arkadaşı olursa amacıma ulaşabilirim. Düşündüklerimi dile getirmeye, bazen toplumun mevcut koşullarını bazen bu koşulların bireydeki yansımalarını işlemeye kendi üslubumca devam edeceğim.

Demet EKER