Google Play Store
App Store

Hukuk reformu gibi sunulmak istenen 11. Yargı Paketi, aslında masum bir değişiklikten çok uzaktır; bu, tam anlamıyla bir toplumsal mühendislik girişimidir.

Yasa değil yasak: 11. Yargı Paketi sessizliği dayatan bir paket

Av. İlayda Doğa Karaman - Ankara Barosu Lgbti+ Hakları Merkezi Üyesi

Toplumsal cinsiyet eşitliği, beden özerkliği ve ifade özgürlüğü alanında son yıllarda yaratılan baskı iklimi, sadece siyasi söylemlerle sınırlı kalmayıp, artık yasal metinlere de sızmış durumda. Kamuoyuna sızan ve ‘11. Yargı Paketi’ olarak adlandırılan Kanun Teklif Taslağı, anayasal hakların ve uluslararası insan hakları standartlarının sınırlarını zorlayan bir metin olarak önümüzde duruyor. Bu metin, hukukun üstünlüğü ilkelerini hiçe sayan bir içerikle, siyasi iktidarın kendi arzu ettiği toplumsal yapıyı ceza hukuku tehdidiyle inşa etme çabasını açıkça gösteriyor.

Hukuk reformu gibi sunulmak istenen 11. Yargı Paketi, aslında masum bir değişiklikten çok uzaktır; bu, tam anlamıyla bir toplumsal mühendislik girişimidir.

Paketin hedefinde, tıpkı daha önceki benzer girişimlerde olduğu gibi, yalnızca lgbti+ların varoluşu ve yaşam hakları değil, hepimizin özel hayatları, ifade ve örgütlenme özgürlükleri yer alıyor.

Türk Ceza Kanunu ve Türk Medeni Kanunu başta olmak üzere birçok yasada köklü değişiklikler öngören bu taslak, sadece hukuki bir düzenleme olmanın ötesinde, toplumsal cinsiyetin ikili ve zorunlu normunu devlet zoruyla dayatan heteronormatif bir saldırı niteliği taşıyor.

Yasalar bazen adaleti tesis etmez, aksine onu sessizliğe gömer. 11. Yargı Paketi tam da bunu yapıyor: Kişisel kimliği ve bedensel özerkliği, devletin "genel ahlak" tanımı karşısında suç haline getirirken, TCK m. 225’teki düzenlemesiyle ifade ve örgütlenme özgürlüklerini hedef alarak hak savunucularını, gazetecileri ve tüm yurttaşları tehdit ediyor. Bu paket, sessizliği bir yasal zorunluluk olarak dayatıyor. Bu yazı ile amacımız, 15 Ekim 2025 tarihinde sızan yasa tasarısındaki hak ihlallerini açıkça ortaya koymak ve hep birlikte ne ile karşı karşıya olduğumuzu paylaşmaktır.

LGBTİ+’LARI SUÇ HALİNE GETİRMEK

Teklifin en tehlikeli ve kapsamı en geniş maddeleri Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yer alıyor. Burada, lgbti+ varoluşun kendisini cezalandırmak hedeflenirken bir yandan da, ifade ve örgütlenme özgürlükleri toplumsal düzeyde kısıtlanıyor.

Taslak, TCK’deki “Hayasızca Hareketler” başlığı altında yer alan 225. maddeye eklemelerle, “Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunan ya da bulunmayı alenen teşvik eden, öven veya özendiren” kişilere hapis cezası getirilmesini amaçlıyor. Bu, sadece bir ifade özgürlüğü kısıtlaması değil, kuir görünürlüğe yönelik topyekûn bir saldırıdır.

Yasa metninde yer alan “genel ahlaka aykırı tutum veya davranış” ve “doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı” gibi son derece muğlak ifadeler, hukuk tekniğinin ve ceza hukukunun temel direği olan suçta ve cezada kanunilik ilkesini (Anayasa m. 38) ihlal etmektedir. Zira, hangi davranışın "genel ahlak"a aykırı olduğu tanımı belirsiz bırakılarak, yargı mercilerinin keyfi uygulamalarına açık bir zemin hazırlanmaktadır. Bu durum, siyasal iktidar tarafından şekillendirilecek olan bu zorunlu normlara aykırı addedilen kadınları, feministleri, LGBTİ+’ları ve tüm yurttaşları doğrudan cezai tehdit altına sokacaktır. Kanunilik ilkesine aykırı bu geniş ve kaygan zemin, sivil toplumun örgütlenme ve ifade özgürlükleri üzerinde ağır bir caydırıcılık yaratarak, Anayasal hakların kullanımını engellemektedir.

ÖZBELİRLENİMİN KRİMİNALİZASYONU

TCK’ye eklenmesi planlanan 93/A maddesiyle, “Kanuna Aykırı Cinsiyet Değişikliği” adıyla yeni bir suç tipi yaratılmaktadır. Bu maddeye göre, mahkeme izni olmadan, cerrahi boyutta dahi olmasa, cinsiyet değiştirmeye yönelik hormon veya ilaç verilmesi suç sayılıyor. Bu düzenleme ile translar başta olmak üzere, cinsiyet değişikliği olarak görecekleri bütün müdahaleleri yaptırmak isteyenlere 1-3 yıl, hekimlere ise 3-7 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor.

Bu düzenleme, transların hayatını sürdürmek için kullandığı hormon tedavisinin bile artık suç sayılması demektir. Tasarı, Medeni Kanun’daki yasal izin sürecini zorlaştırırken, TCK ile izin almadan hiçbir tıbbi müdahalenin yapılamayacağını hükme bağlayarak kişinin bedeni üzerindeki öz-yönetim hakkını (self-determinasyon) ceza tehdidiyle gasp etmektedir. Bu durum, tüm yurttaşların Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayatına saygı hakkının ihlali anlamına gelmektedir.

Transların en temel kişisel hakkı olan cinsiyetin hukuken tanınması sürecini düzenleyen TMK m. 40 halihazırda çağdaş standartların çok gerisinde iken tasarıyla beraber düzenleme daha da geriye götürülmektedir.

ZORUNLU KISIRLAŞTIRMA VE BEDEN ÖZERKLİĞİ İHLALİ

Değişiklik önerilerinin en ağır olanlarından biri, mahkemece izin verilebilmesi için kişinin "üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunması" şartının geri getirilmesidir. Bu şart, pratikte translar için zorunlu kısırlaştırma anlamına gelmekte olup, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları tarafından daha önce Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmiştir.

AİHM, A.P., Garçon ve Nicot v. France gibi emsal kararlarında, cinsiyet uyum sürecinde zorunlu kısırlaştırma şartının kişinin özel hayatına (AİHS m. 8) ve bedensel bütünlüğüne yönelik ağır bir ihlal olduğunu defalarca vurgulamıştır. İlgili düzenlemenin tekrar madde hükmüne eklenmek istenmesi, açıkça AYM kararlarının bağlayıcılığını yok saymakta ve kişilere insanlık dışı muamele yapmayı meşrulaştırmaktadır. Bu değişiklikler, transların bedenleri üzerindeki öz-yönetim hakkını tamamen ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalardır.

Taslak, yasal yaş sınırını hali hazırda 18’den 25 yaşını doldurmuş olma şartına yükseltmiştir. Kanunlar nezdinde reşit ve ehliyet sahibi kabul edilen 18 yaşın üzerindeki bir kişinin, kendi kimliğine dair en temel kararı almak için 25 yaşı beklemesi şartı, ölçüsüz ve kötü niyetli bir kısıtlamadır.

Ayrıca, kurul raporlarının yalnızca Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenecek sınırlı hastanelerde, en az üçer ay aralıklarla yapılacak dört değerlendirme sonucunda verilebilmesi öngörülmektedir. Bu bürokratik zorlama, halihazırda zorlu olan sağlık hizmetlerine erişimi daha da zorlaştırarak, kişileri şehir değiştirmeye ve süreci uzatarak sağlık hakkına erişimi engellemeye yol açmaktadır. Raporda başvuranın tıbbi zorunluluk olmamasına rağmen maddede yer alan koşulları sağlamak amacıyla hormon veya ilaç alımı yapıp yapmadığının dikkate alınacağının belirtilmesi, tıbbi süreci peşinen cezalandırıcı ve damgalayıcı bir hale getirmektedir.

KADIN HAREKETİ İLE LGBTİ+ HAREKETİNİN KESİŞİMİ

Kuir feminist bir bakış açısıyla, bu yasa teklifi sadece lgbti+ları değil, kadınları da hedef almaktadır. Paketin gerekçelerinde sıkça geçen “aile kurumunun ve toplum yapısının korunması” söylemi, aslında toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden kurulu patriyarkal düzeni koruma amacını taşır.

Patriyarka, bir bedenin "kadın" ya da "erkek" olmaya zorlanması, bu bedene atanmış normlara uymasının beklenmesi üzerine kuruludur. Kadınlar ve lgbti+lar bu ikili cinsiyet rejimini sorguladığı için, yasa koyucu onları normu bozanlar olarak kriminalize etmeye çalışır.

CİNSİYET EŞİTLİĞİNE YÖNELİK SİSTEMLİ SALDIRI

Milli Eğitim Bakanlığı›nın (MEB) müfredattan “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramını çıkarması, kadın üniversiteleri gibi ayrımcı tartışmaların gündeme getirilmesi ve en önemlisi İstanbul Sözleşmesi’nden hukuka aykırı şekilde çıkılması gibi adımlar, 11. Yargı Paketi’nin benimsediği politik mantıkla tamamen örtüşmektedir. Bu, münferit bir yasa teklifi değil, patriyarkal bir toplumsal düzeni tahkim etmeye yönelik bütünsel bir devlet politikasıdır. Zira transların cinsiyet uyum süreçlerine yapılan müdahalenin, kadınların kürtaj hakkına yönelik müdahalelerden bir farkı yoktur; patriyarka sadece hedefini değiştirir, ancak dayattığı zorunlu cinsiyetçi mantığı asla.

ÖZBELİRLENİM HAKKININ İHLALİ

Tıpkı transların kendi bedenlerine dair karar alma hakkının kısıtlanması gibi, kadınların da kürtaj hakkı gibi bedensel özerklik alanları sürekli tehdit altındadır. Bu nedenle, özel hayat ve beden üzerindeki kontrol tehdidi, tüm toplumsal kesimleri ilgilendiren ortak bir sorundur. Her iki mücadele de, devletin bedenden elini çekmesi talebinde kesişir.

Bu nedenle kuir ve kadın hareketleri, bu yasa teklifine karşı ortak bir direniş cephesi kurmalıdır. “Bedenimiz, bizimdir” çığlığı, hem cinsiyet uyum süreçlerine yapılan müdahalelere hem de kürtaj yasağı tehditlerine karşı verilmiş ortak cevaptır.

HUKUKUN GERÇEK SAHİPLERİ

Yargı Paketi Taslağı, hukuk devleti açısından bir fiyaskodur. Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’sının 2. maddesinde belirtilen demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olma vasfını, bu ayrımcı düzenlemelerle tehlikeye atmaktadır. Temel hak ve özgürlükleri kısıtlama, keyfi ve muğlak ifadelerle cezalandırma tehdidi yaratma, Türkiye’nin taraf olduğu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nden doğan birçok yükümlülüğü de açıkça ihlal etmektedir.

Hukuk, iktidarın zorbalık aracı değil, eşit yurttaşların haklarının güvencesidir. Kuir feminist ve insan hakları temelli bir hukuk anlayışıyla, bu taslağın karşısında direneceğiz.

Bu paket geri çekilmelidir. Aksi takdirde, Türkiye’nin hukuk karnesi, yeni ve utanç verici bir ihlal listesiyle dolacaktır. Unutmayalım: Bedenimiz, kimliğimiz, sevgimiz suç değildir; bu ülkenin eşit yurttaşlarıyız. Hukukun gerçek sahipleri, eşitlik ve adalet için mücadele edenlerdir.