Yeni Rejimin Sol Demagojisi
Son günlerdeki solu tartışma modasına Saray danışmanlarından M. Uçum da katıldı. Yine sınıf temelli solculuğun sonunu ilan ederek ve yine çelişkiyi devlet-toplum ikiliğine sıkıştırarak bildik (eskimiş) ezberin tekrarından ibaret birkaç şey söylüyor.
Sonuçta Erdoğan’ın Uçum tarafından “sol hareketin lideri” ilan edildiği; DEM Eş Başkanı Tuncer Bakırhan’ın son olarak devrimciliği de Bahçeli’ye yakıştırarak Türkiye’nin Bahçeli’nin başlattığı “devrimsel çıkışı üzerine yükselmesi gerektiğini” söylediği bir tuhaf zamanlardan geçiyoruz.
***
Bu ileri sürülen görüşlerin çok da ciddiye alınabilecek bir yanının olmadığı ortada. 2010 Referandumu hatırlanırsa siyasal İslamcı faşizmin yargıyı ele geçirmek üzere en kritik eşiklerden birisini aştığı bu gelişmeyi, otantik burjuvazinin demokratik devrimi ilan eden liberal şaşkınlıkların, üzerinden çok geçmedi.
Şimdi postmodern ve liberal benzer saçmalıkları alt alta dizerek sol-sosyalizm üzerine yeni bir tartışma kapısı açılıyor olmasına dikkat etmek gerekiyor.
Tartışmanın muhatapları bir yandan solun aslında etkisiz bir güç olduğunu ileri sürüyor, hatta ikide bir sınıf siyasetinin (sosyalizmin) ölüm ilanını veriyorlar! Sosyalist solun şimdi Türkiye’de iktidar planında yakın bir tehdit olmadığı da dünya çapında bir alternatif kutbu henüz temsil etme noktasından uzak olduğu da bir gerçek.
Peki o zaman şimdi hep birlikte neden solu tartışıyoruz?
***
Bugün Türkiye’nin tarihinin en büyük kırılma noktalarından birisinden geçtiği bir eşikteyiz.
Belki şimdi bazılarımız sosyalizm üzerinden meleklerin cinsiyeti tartışmasına bazılarımız iktidar içi operasyonlarla uğraşırken asıl gözden kaçırılan da bu oluyor!
Türkiye, Amerika’nın Büyük Ortadoğu bataklığında siyasal İslamcılık temelinde etnik ve mezhepsel bir gerici rejim dayatmasıyla karşı karşıya. İktidarda kalabilecek iç dinamiklerden-toplumsal desteklerden yoksun kalan AKP ve MHP, Suriye’de Esat’ın yıkılmasıyla başlayan gelişmeleri bir fırsat kapısı olarak gördü.
Amerika ve İsrail’in merkezinde olduğu bu yeni Ortadoğu düzenine katılarak, hem bölgedeki olası riskleri bertaraf etmek, hem de bu şekilde içerde iktidarını sürdürmek istedi. Bir yılı aşkın zaman önce Bahçeli’nin jestleriyle başlayan bu sürecin kaynağında Suriye’nin olduğu da Kürt sorununun demokratik çözümü ile ilgisinin olmadığı da artık herkes tarafından daha açık görülüyor.
HUNTİNGTON VE ULUS DEVLET
Bu Ortadoğu düzeni uzun zamandır, bölgenin etnik ve mezhepsel temelli bir parçalanma süreci üzerinden inşa ediliyor. Irak’tan Afganistan’a, Libya’dan Suriye’ye uzanan farklı müdahalelerle ABD ve İsrail karşısındaki bütün direnç noktaları sistemli biçimde dağıtıldı.
Bu dönüşümün Türkiye ayağı ise onlarca yıldır, toplumu ve devleti İslamcılaştırma doğrultusunda adım adım ilerletiliyor.
Huntington’un Kemalizmi tasfiye etmeyi hedefleyen ve eski Osmanlı’ya dönüş ekseninde şekillenen tezlerinden, CIA’nin eski Türkiye masa şefi Graham Fuller’in İstanbul’u yeni bir hilafet merkezi olarak işaretlediği “Yeni Türkiye” kavramsallaştırmasına uzanan çizgi, bu Amerikancı dönüşümün ideolojik istikametini açık biçimde ortaya koyuyor. AKP bu dönemde, BOP eksenli bu yönelimi yeni-Osmanlıcılık adı altında ifade ediyordu.
Bugün de Ortadoğu’da, ABD’nin yönelimi, ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi T. Barrack tarafından, son olarak “hayırsever Monarşi” olarak ifade edildi. Daha önce de Yeni Osmanlı Milletler sisteminin Türkiye için, daha iyi bir sistem olacağını söyleyen T. Barrack, bölgede ulus-devlet yapılarının en önemli engel olduğunu da ileri sürmüştü. Türkiye’deki aile hanedanlığı üzerine girişimler de bu Amerikancı monarşik düzenin parçası olarak gündeme getiriliyor.
Bunlar ulus-devletlerin demokratik ve ilerici bir dönüşümünün değil, tam da dinin merkezinde olduğu etnik ve mezhepsel temelli bir parçalanma eksenine sürüklenmek istediğini ortaya koyuyor.
ABD, Çin’e karşı başlattığı uzun süreli savaşta, Ortadoğu’daki enerji kaynakları ve geçiş hatlarına sahip olabilmeyi ve İsrail’in güvenliğini sağlamayı esas alan bir siyaset izlerken, bunun yolunu da bütün bölgenin küçük özerk iktidar alanları etrafında dağıtılmasında buluyor.
SOSYALİZM TARTIŞMALARININ SAKLADIKLARI…
Aşağı yukarı Türkiye’nin karşı karşı karşıya kaldığı felaket de Bahçeli ve Erdoğan ikilisinin açılımdan bekledikleri şey de böyle bir gerici rejim dönüşümünün tamamlanmasından ibaret.
21.yüzyılda sosyalizm olarak ileri sürülen görüşler de özünde, bu yeni düzenin içinde, kendine yer açmak dışında bir anlam ifade etmiyor. Bu tam da bir arada yaşamı olanaklı kılacak bir demokratik dönüşümün karşısındaki, etnik temelli bir ayrışmaya dayalı bir gerici çözüm olarak gündeme getiriliyor. Böyle bir çözüm bütün bir bölge düzlemindeki ilerici-demokratik hareket ve birikimlerin de tasfiyesini öngören bir topyekûn gericileşme dalgasının bir parçası olarak düşünülmek zorunda.
Bu tartışmanın asıl güncel anlamı budur! Emperyalizmi yok sayarak, sınıflar mücadelesi ve egemen sınıf iktidarı hedef alınmadığında (hangi özerkliğe ve iktidar alanına sahip olunursa olunsun) var olan iktidara tabi olmak kaçınılmaz hale gelir!
21. YÜZYIL SOSYALİZMİNİN TEMELLERİ
Sola dönersek, işte sola yönelik tartışmanın özünü de burada aramak gerekiyor!
Toplumsal muhalefet bir yandan baskı ve operasyonla sindirilmeye çalışılıyor. Öte yandan da açılım etrafında muhalefeti birbirinden kopartmak üzere kurgulanmış, yeni bir muhalefet (!) alanı oluşturuluyor! Kimi zaman üçüncü yol adına şimdilerde sosyalizm üzerinden gündeme gelen tartışmalarla, Uçum’larla Saray’dan sol tasarımlara kadar hepsi bu gerici rejim dönüşümüyle uyumlu ona eşlik edebilecek bir yeni muhalefet ve yeni sol bir zemin kurgusunu akla getiriyor.
Bu şekilde aslında toplumsal muhalefet ve sol içindeki parçalanmaların çoğaldığı, geniş muhalefet cephesindeki dağılmalarla toplumun umutsuzluğa sürüklendiği bir ortam yaratılmak istendiği de açık.
Tam da 2010 Referandumunda, solun iktidar medyası üzerinden dizayn edilmeye çalışıldığı, kirli operasyonla parçalandığı bir ortam içinde yetmez ama evet ve boykot tutumlarıyla, rejimin kuruluş eşiğini geçmesine olanak tanıyacak bir ortamın yaratılmasına benziyor…
Ama elbette o köprülerin altından çok suların da aktığını atlamayalım. Her şeye rağmen, bugün toplumun Kürt-Türk, Alevi-Sünni büyük çoğunluğu, bu rejim ve onunla muhtemel bir geleceğin hiçbir biçimine onay vermiyor. Siyasi elitler arasındaki yukarıdan saflaşmalar ve ayrışmalara karşın, toplum içinde bu rejimden kurtuluş eksenindeki bu birlik ve dayanışma, büyüyüp gelişiyor…
Evet, şimdi hepimizin gözleri önünde Amerika’nın bölgedeki sömürge valisi edasıyla gezinen elçisi hiç de sakınmadan ve gizlemeden ülkemize ve tüm halklarımıza bir kader çizebiliyor.
Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinden geçen yüz yılın ardından Türkiye’nin (bu çağda!) babadan-oğula bir aile hanedanlığı olarak yönetilmesi üzerine hileli taşlar döşeniyor… Bütün bunlar ortadayken yapılması gerekenin bütün öteki tartışmaları bir yana bırakarak, bu rejimden ülkenin kurtuluşu için mücadele etmek, bunun için bir arada olmak olduğu ortada…
Ötesini yine hep birlikte tartışırız… Küf tutmuş liberal ezberlerin, eskimiş-püskümüş iktidarların yeni toplumsal mücadeleler içinde geride kalmaya mahkum olduğunu da… 68’lerden 78’lerden geçilerek, Gezi’lerden 19 Mart’lara uzanan mücadele birikimleri de emekçi halk sınıflarının kendi öz güçlerine dayanılarak yaratılan devrimci deneyimlerin 21.yüzyılın sosyalizminin en güçlü ve yeni temelleri olmaya devam ettiğini de…


