Google Play Store
App Store

Merdan Yanardağ’ın son kitabından çıkardığım ana fikir şu oldu: İlericiler ve aydınlanmacılar için artık her yer savaş alanıdır. Felsefe, sanat, edebiyat, sinema, sosyoloji, tarih... İlericiler bu savaşa hazır olmalı ve siperlerini ona göre belirlemelidir.

Yeni yol açmak ya da yok olmak

Ertürk AKŞUN - KONUK YAZAR 

Sevgili Merdan Yanardağ’ın tutsak edilmeden hemen önce hazırladığı İsyanın ve Felsefenin Diyalektiği kitabından söz etmek istiyorum. “Kitap bize ne anlatıyor?” sorusuna verilebilecek en doğru cevabı, kitabın alt başlığında buluyoruz: “Devrimci Bir Çıkış İçin Sosyolojik ve Siyasal Etütler.”

Peki, devrimci bir çıkış mümkün mü? Mümkünse bunun yolları neler? Elbette çok yakıcı sorular bunlar. Hepimizin cevabını yana döne aradığı ve bulmak için kafa yorduğu sorular. İşte tam bu sorular kitabın odak noktasını oluşturuyor.

Kitaba geçmeden önce, kitabın yazarı hakkında birkaç söz söylemek gerekir diye düşünüyorum. “Merdan Yanardağ kimdir?” diye sorsak, bir gazeteci, bir düşünür, bir sosyolog, bir televizyoncu olduğu cevabını alırız. Bunların hepsidir fakat belirleyici olan Merdan Yanardağ’ın bir devrimci Marksist oluşu ve yaşanılan her olaya devrimci Marksizm penceresinden bakıyor olmasıdır.

Tarihçi, olaylara bakarken ve yorumlarken, elinde ona yön gösterecek pusulaya sahiptir. Bu pusula, olayların nerelere vardığı ve neden-sonuç ilişkilerine hâkim olmasıdır. Güncel politika ise tarihten farklı olarak içinde bir belirsizliği taşır. Yorum yapabilmek için doğru bir bakış ve sezgi gücü gerekir. Güncel gelişmelerin hızı, olayların çokluğu görüşü bulandırır ama doğru perspektiften bakmasını bilen için bulanıklıktan netliğe ulaşmak zor değildir. Merdan Yanardağ bize şunu gösterdi ki gazetecilik sadece gazetecilik değildir, doğru bakış açısıyla bilimsel temellere oturmuş bir bakış açısı da gereklidir.

ŞİMDİ KİTABA GEÇEBİLİRİZ.

Kitabı iki ana çizgide irdeleyebiliriz. Birincisi güncel siyasal gelişmelerdir. Bu gelişmelerle ilgili yapılması gerekenler ve devrimci bir çıkış üzerine düşünceleri kapsar. “Aydınlanma Hâlâ Devrimci Bir Projedir”, “Sol’da Türk Kompleksi”, “Sol’un Kemalizm’le İmtihanı” gibi bölümler bu anlamda okunabilir. Kitabın ikinci ana çizgisi ise daha teorik yaklaşımları içermekte. “Althusser’in Mirası: Marksizm Teorik Bir Antihümanizm midir?”, “İktidar-Rıza Diyalektiği: Foucault ve Gadamer’de İktidar Teorisi”, “İmparatorluk ya da Sol Küreselcilik: Negri ve Hardt’ın Emperyalizm Teorisinin Eleştirisi” gibi bölümlerde hem konunun ana hatları herkesin anlayacağı bir dilde anlatılmış hem de derinlemesine bir eleştiri yapılmış. Benim için özellikle bazı kısımlar kafa açıcıydı.

Kitaptan bir alıntı yapacak olursam, aslında kitabın genel bakış açısını da vermiş olacağını düşünüyorum: “İnsanlık yeni bir ortaçağın içinden geçiyor. Bir sınıf olarak burjuvazi kendi öncülük ettiği modernite ve Aydınlanma’yı terk etmiş durumda. Bu nedenle insanlık, işçi sınıfının ideolojik ve siyasi öncülüğünde moderniteyi aşmaya çabalarken, daha indirgenmiş bir ifadeyle kapitalizm sonrası bir toplum kurmak için mücadeleyi sürdürürken; Aydınlanma ve modernitenin kazanımlarını koruma sorunuyla karşı karşıya kaldı. Bu belki de tarihin cezasıydı. Moderniteyi aşarak eşitlikçi, adil ve özgür bir toplum kurmayı başaramamanın cezası.”

Bugün solcular, Kemalizm’i, laikliği, ulus bilincini savunmak durumunda kalıyorlar ve kendilerini buna mecbur hissediyorlarsa, bu aslında başaramamanın büyük cezasıdır. Bu alıntıyı kitabın “Aydınlanma Hâlâ Devrimci Bir Projedir” bölümünden aldım. Şu kısa notu eklemek durumundayım, Marksizm ayrı bir durumdur, devrimcilik ayrı bir durumdur ve elbette bize göre ideal olan devrimci Marksizm’dir. Bugün yaşanılan, Marksistlerin devrimcilikten uzaklaşması, devrimcilerin de Marksizm’den uzaklaşmasıdır. İşte kitap bölümler halinde bu durumu tartışıyor esasen.

Bir başka bölüme göz atacak olursak, “Althusser’in Mirası: Marksizm, Teorik Bir Antihümanizm midir?” başlığını taşıyor.

Hümanist düşünce bize şunu söyler: İnsan her şeye muktedirdir. Tarihi yapan insandır ve içinde bu gücü taşır. Böyle olunca her şey insan içindir.

Marksist tarih anlayışı ise, tarihi belirleyenin sınıflar arası mücadele olduğunu söyler. Tarihin yönü sınıfların varlığıyla ilgilidir ve bu sınıfların arasında cereyan eden çatışma son kertede belirleyici olandır.”

Bölüm bize hümanist Marksizm diye bir şey olmadığını bunun bir uydurmadan ibaret olduğunu kanıtlar.

Yine gündemin sıcak başlıklarından biri olan –aslında bu problem 1980’lerden sonra Batı’nın neoliberalist yapıya dönüştükten sonra özellikle sol/sosyalistler için içinden çıkılmaz bir sorun haline gelen– “sivil toplumculuk” üzerine kaleme aldığı bir bölümden söz etmek istiyorum. Bölümün başlığı: “Türkiye’de Siyasal Toplum ve Sivil Toplum Fetişizmi.” Elbette bölümün başlığı Merdan Yanardağ’ın konuya hangi taraftan baktığının işaretini de vermiş oluyor. Sivil toplum kavramını ilk ortaya atan Gramsci’nin düşüncelerinden yola çıkıp bugünkü sivil toplumculara uzanan yolu hem teorik hem de pratik olarak tahlil ediyor.

Son olarak kısaca şunları söylemek istiyorum. Elbette burada kitabın tüm bölümlerini ayrı ayrı tartışacak değilim, bu görev kitabı okuyacaklara kalmalı.

Hâlâ bilinen en önemli öğrenme ve öğretme yöntemi usta-çırak ilişkisidir. Usta, çırağın kendi başına öğreneceği süreyi kısaltan kimsedir. Özetleme, anafikir çıkarma ve yol gösterme diye pratik olarak da tarif edebiliriz bu durumu.

Merdan Yanardağ bu kitabı ile birlikte hem yeni okuyucuyu hedef alıyor ve anlaşılabilir ve temelden bir bakış açısıyla bunu sağlıyor hem de entelektüel okuyucu için yeni tartışma alanları yaratıyor. Bunu çok önemli bulduğumu itiraf etmeliyim.

Kitaptan çıkardığım diğer önemli fikir ise şu: İlericiler ve Aydınlanmacılar için artık her yer bir savaş alanıdır. Felsefe, sanat, edebiyat, sinema, sosyoloji, tarih... İlericiler bu savaşa hazır olmalı ve siperlerini ona göre belirlemelidir. Savaş hazırlığı için de önkoşul, her yerin bir okul haline getirilmesidir.

Bu anlamda kitabın katkısı son derece önemlidir.