Yeşil mücadeleye çağrı
Savaş KARABULUT/Gebze Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi, Ekososyalist Doğa Savunucusu
Yeşil” renginin kültürel, psikolojik ve sembolik olarak çağrıştırdıkları; hem doğayla hem de toplumsal ve kültürel sembollerle iç içe geçmesi tesadüf değildir. Bu makalenin temel konusunu oluşturan husus ise, bilimin kılavuzluğunda çöl olsa dahi doğayı yeşertmenin ve onu korumanın mümkün olduğunu sizlerle bir örnek ve bir sorumluluk çerçevesinde paylaşmaktır. Bugüne kadar yaşanmış gerçek bir yaşam hikâyesi üzerinden, bu hikâye henüz tamamlanmadan ve günümüzde yaşanması muhtemel bir eko-yıkım projesine dönüşmeden önce, yeşil renginin bizler için ne ifade ettiği üzerinde derinlemesine düşünmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.
Yeşil; doğa ve yaşamı, sağlık ve huzuru, güvenliği ve izni, para ve refahı, dini sembolleri, kıskançlık ve deneyimsizliği (özellikle Batı kültüründe) temsil edebilir. Tüm bu farklı çağrışımlar, çoğu insanın ilk aşamada aklına gelen en temel yanıtlar olarak da değerlendirilebilir.
Peki, “Yeşil İdeoloji” nedir?
Yeşil ideolojiler genel olarak çevreci ve ekolojist olmak üzere iki ana yaklaşım üzerinden ele alınır. İlki, daha yüzeysel bir bakış açısıyla doğanın kullanıma açılmasını doğal karşılayan ve çoğu zaman bu kullanımı meta ve kâr odaklı bir dönüşüme sevk etmekte sakınca görmeyen yaklaşımdır. Buna karşılık ekolojist yaklaşım, yani daha derinlikli düşünen perspektif ise doğanın hiçbir şekilde sömürülmemesi gerektiğini ve doğanın bir hammadde kalemi olarak görülmemesi gerektiğini savunur.
Arne Naess, Murray Bookchin ve André Gorz gibi düşünürler, bu düşünce sisteminin yani derin ekoloji ideolojisinin temellerini atmışlardır. Bu düşünürler; insanın doğanın efendisi olmadığını, tüm canlıların eşit var olma hakkına sahip olduğunu ve ekolojik krizin yalnızca teknik bir sorun değil aynı zamanda felsefi ve etik bir mesele olduğunu vurgulamaktadırlar. Bu yaklaşım aynı zamanda insan nüfusunun ve tüketimin azaltılması gerektiğini de savunmaktadır.
Özellikle Murray Bookchin’in, “ekolojik krizlerin temel nedeni doğa değil, toplumsal hiyerarşilerdir” şeklindeki yaklaşımı dikkat çekicidir. Bookchin’e göre kapitalizm, sınıf sistemi ve otoriter devlet yapıları bu krizin temel kaynaklarıdır. Kapitalist üretim sisteminin doğayı tahrip ettiği, sürekli büyüme modelinin sürdürülemez olduğu, ekolojik planlamanın merkeze alınması gerektiği ve su ile ormanlar gibi tüm doğal kaynakların kamusal kontrol altında bulunması gerektiği vurgulanmaktadır.
Bu düşünce sistemleri zamanla farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bunlar arasında Ekolojizm, Derin Ekoloji, Sosyal Ekoloji, Ekososyalizm, Yeşil Liberalizm, Ekofeminizm ve Yeşil Siyaset gibi teorik ve politik yaklaşımlar bulunmaktadır.
Yeşil siyaset ise piyasa ekonomisini tamamen reddetmeyen bir çerçevede; karbon vergisi, yeşil teknoloji, sürdürülebilir kalkınma ve çevre regülasyonları gibi politikalar üzerinden özellikle Avrupa Yeşil Partileri tarafından temsil edilen bir yaklaşım olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu yaklaşım, diğer düşünce sistemlerinden farklı olarak doğanın belirli ölçülerde kullanımına izin veren bir anlayışı da içermektedir. Bu nedenle doğanın belirli sınırlar içinde sömürüsünün önünü açtığı ve doğayı bir araç olarak gördüğü yönünde eleştiriler de yapılmaktadır.
Yeşil ideoloji açısından “emanetçilik” kavramı da önemli bir yer tutmaktadır. Bu anlayışa göre doğa insanın mutlak mülkü değildir; insan doğanın koruyucusu ve emanetçisidir. Gelecek nesillere yaşanabilir bir çevre bırakmak ahlaki bir sorumluluktur. Bu düşünce özellikle İslami muhafazakâr düşüncede güçlü bir yer bulur ve İslam’da “yeryüzünün halifesi” kavramı ile ifade edilir.
YEŞİL İNŞAAT OLUR MU: İTÜ’LÜ ÖĞRETİM ÜYELERİ SİTESİ MÜCADELESİ

Bu teorik çerçevenin ortaya konulmasının elbette bir nedeni vardır. Sarıyer Uskumruköy’de bulunan Arıköy Sitesi ile ilgili olarak site sakinlerinin şahsımdan bir mütalaa talep etmesiyle başlayan süreçte, tarafımla paylaşılan tüm dokümanları inceleme fırsatı buldum. Bu incelemeler sonucunda edindiğim izlenimleri sizlerle paylaşmak ve belki de bu haklı yeşil mücadeleye katkı sağlayacak bir kamuoyu oluşmasına katkıda bulunmak istiyorum.
Konu henüz yeni gündeme gelmiş olup, bu alandaki yeşil dokunun tahrip edilmesine ramak kala durumun fark edilmesi üzerine bu yazının kaleme alınması gerekli görülmüştür. Bu nedenle orada yaşamıyor olsanız bile, yeşili korumak ve doğayı gelecek nesillere temiz bir şekilde bırakmak hepimizin görevi ve sorumluluğudur.
Arıköy Sitesi, 1980’li yılların başından itibaren İTÜ’lü öğretim üyelerinin büyük emekleriyle oluşturulmuş bir yaşam alanıdır. Sitenin kendi internet sayfasında arşivlenen genel kurul tutanaklarını incelediğimde, bu alanın bilim insanlarının emeği, kararlılığı ve uzun yıllara yayılan çabaları sayesinde bugünkü yeşil kimliğine kavuştuğunu öğrenmiş bulunuyorum.
Bir zamanlar kumul, çöl ve bataklık niteliğindeki bir alan, bugün yaklaşık 1100 bağımsız bölüme ev sahipliği yapan bir yaşam alanına dönüşmüş durumdadır. Özel çam ağaçları başta olmak üzere gerçekleştirilen yoğun ağaçlandırma çalışmaları sayesinde adeta bir çölün yeşil bir doğaya dönüştürülmesinin gerçek ve yaşanmış bir örneği ortaya çıkmıştır.
Bu sürecin öncesinde ise bölgede kil ve linyit çıkarımı başta olmak üzere kum ve agrega faaliyetleri yürütülmüş, doğa madencilik faaliyetleri nedeniyle ciddi şekilde tahrip edilmiştir. Ancak açılan davalar, yürütülen mücadeleler ve belediyeler, bürokratlar, bakanlar ve hatta dönemin başbakanına kadar uzanan girişimler sayesinde bu alan korunmuştur.
Daha sonraki süreçte Orman Bölge Müdürlüğü ile birlikte yürütülen gübreleme, tohumlama ve ağaçlandırma çalışmaları ile birlikte plan değişiklikleri yapılmış ve yalnızca sitenin değil, Kısırkaya ve Gümüşdere gibi çevre köylerin de bugünkü şehir planlarının oluşmasında önemli rol oynanmıştır.
Başka bir ifadeyle, İTÜ’lü bilim insanları yalnızca bilim üretmemiş, aynı zamanda doğa ile uyumlu bir yaşam alanı oluşturarak gelecek nesillere önemli bir miras bırakmıştır.

YEŞİLCİ SİYASETİN GÖRÜNMEYEN ARKA PLANLARI NEDİR?
Ne yazık ki bugün bu emanetin korunmaya, savunulmaya ve yaşatılmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Çünkü büyük emeklerle oluşturulan bu yaşam alanındaki yüzlerce ağaç kesilme tehdidiyle karşı karşıyadır. Bunun nedeni ise bu alanda planlanan bir inşaat faaliyetidir.
Bu inşaatın amacı ne olursa olsun, derin ekolojik perspektifle düşünenler açısından bu alan gelecek kuşaklara bırakılması gereken bir emanettir. Dolayısıyla bu emanetin korunması zorunludur.
Bu projenin arka planında ise başka dinamikler bulunmaktadır. Site içerisinde konut, yeşil alan, sosyal alan ve yol alanları belirli planlara göre düzenlenmiştir, Site çevresindeki boş arazileri hızla dolduran büyük ve arkası güçlü inşaat şirketlerinin milyon dolarlık konut projelerini hayata geçirebilmek ve altyapı sorunlarını çözmek, bu “eko-yıkım inşaat projesinin” asıl nedenidir. Amaç değil, bir araçtır. Bu amaçla İTÜ’lü öğretim üyelerinin sitesi içinden geçirilecek bir yol sayesinde maliyetlerini düşürmek ve yarım asırlık bir yaşam alanını tehdit etmek söz konusudur.
Bu durum yalnızca bir inşaat projesi değildir; aynı zamanda bir eko-yıkım projesi olarak değerlendirilmelidir.
Site içinde kesilmesi planlanan ağaçların bir kısmı hâlihazırda Orman Müdürlüğü tarafından kırmızı boya ile işaretlenmiş ve kesim talimatını beklemektedir.
Oysa yarım asırdır süren bir mücadelenin sonucunda oluşturulan bu ekosistemde yalnızca ağaçlar değil, aynı zamanda bölgedeki doğal yaşam da korunmaktadır. Site içinden geçen Tatlısu (Kıztaşı) Deresi’nin taşkın riskinin azaltılması, toprağın erozyondan korunması, kumul zambakları gibi endemik bitkilerin ve yeraltı faunasının yaşamını sürdürebilmesi bu ekosistemin devamlılığı açısından kritik öneme sahiptir.
Bu nedenle doğanın yalnızca ekonomik çıkarlar uğruna tahrip edilmemesi gerektiği yönündeki derin ekolojik düşünce burada açık biçimde önem kazanmaktadır.
NE YAPMALIYIZ?
Bu mücadele yalnızca bir inşaat projesine karşı çıkma mücadelesi değildir. Aynı zamanda bir ideolojik mücadeledir.
Bu mücadelede sorumluluk ise sizlere, yani toplumun tüm kesimlerine düşmektedir.
Site sakinlerinin karşısına çıkarılan projeye karşı çıkanları farklı şekillerde itham eden yaklaşımlar bir yanda dururken; dil, din, cinsiyet, renk, ırk veya mezhep ayrımı yapmaksızın bilim insanlarını hedef alan yaklaşımlar da dikkat çekmektedir.
Oysa doğayı korumak tüm insanlığın ortak sorumluluğudur.
Eğer gerçekten yeşile sahip çıkılacaksa, yeşili yine yeşille savunmak, yani doğayı koruyan bir anlayışla mücadele etmek gerekir.
Biz toplum olarak bize emanet edilen değerleri korumayı biliriz. O halde gelin, bizlere nefes olan Kuzey Ormanları’nın kalan son parçalarını korumak için bu mücadeleyi birlikte büyütelim.


