Google Play Store
App Store

Hafta başında Yükseköğretim Kurulu-YÖK önceki başkanlarından Prof. Dr. Y. Z. Özcan “Bir Kurumsal Yapının Çöküşü” başlığıyla YÖK’ün geldiği durumu anlatan kapsamlı bir yazı yazdı.

Üniversite toplumun beynidir.  YÖK,  üniversiteleri yönetmek üzere 12 Eylül 1980 Askeri Rejimi tarafından kuruldu. Böylece bilimsel gelişmenin en önemli ögesi olan üniversite özerkliği yok edildi. Özerkliğin sonucu olan bilimsel araştırma özgürlüğü de çok zedelendi; özgürlük olmaktan çıktı.

KISACA…

YÖK,  daha kurulur kurulmaz 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası uygulamasıyla üniversitelerden onlarca bilim insanının ya da adayının uzaklaştırılmalarına aracılık etti. Bu uygulamalar karşısında Cumhuriyet’in yetiştirdiği uzak ara en büyük matematikçimiz Cahit Arf, o olağanüstü bilgeliğiyle,  sıkça  “YÖK yok edilmeli” diye vurgulardı.

O yıllarda Tüm Öğretim Üyeleri Derneği’nin Genel Kuruluna çağırdığımız ana muhalefet partisi Doğruyol’un Genel Başkanı S. Demirel yaptığı konuşmada şöyle diyordu: Bir ülkede apartman sakinleri yöneticilerini seçerken benim üniversitelerim rektörlerini seçemez, bu olmaz, Türkiye bu ayıbı kaldıramaz! Alkışlar!

Demirel Kasım 1991’de Başbakan oldu;  bilim insanı ve ODTÜ eski rektörü Erdal İnönü de yardımcısı; kendilerine Dernek Yönetimi olarak “Özerk, Demokratik Üniversite”  adıyla, kapsamlı bir çalışma sunduk. Sonuç şu oldu; yalnızca öğretim üyelerinin katılacağı rektör seçimleri yapılması, en çok oyu alan altı isim YÖK’e iletilmesi ve YÖK’ün bir sıralama yaparak bunlardan üçünün adını Cumhurbaşkanına sunması ve rektörü Cumhurbaşkanının ataması. AKP iktidarında bu yarım yamalak seçim uygulaması da tamamıyla kaldırıldı; adayları saptama ve sıralama işini tümüyle YÖK tekeline aldı.

Sonrasını 11 Aralık 2007 - 11 Aralık 2011 dönemi YÖK Başkanlığı yapan Prof. Dr. Y. Z. Özcan şöyle özetiyor:

Türkiye’de yükseköğretim sistemi uzun süredir tartışmaların gölgesinde. Ancak Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde (BAİBÜ) yaşanan son rektör ataması, bu tartışmaları yeni bir eşiğe taşıdı. Çünkü bu olay, yalnızca bir üniversitenin yönetim krizini değil, YÖK’ün kurumsal meşruiyetinin nasıl aşındığını da gözler önüne seriyor. 

BAİBÜ rektörlüğü için tam 82 akademisyen başvurdu. Bu sayı, Türkiye’de bir rektörlük için bugüne kadar görülen en yüksek başvurulardan biri. YÖK, bu 82 dosyayı inceledi, adaylarla mülakatlar yaptı ve üç kişilik listeyi Cumhurbaşkanlığına sundu. Bu süreç, YÖK’ün varlık gerekçesinin en temel parçasıydı.

FAKAT SONRA NE OLDU?

Atama, YÖK’ün gönderdiği üç isim dışından bir kişiye yapıldı. Üstelik bu kişinin başvuru sürecinde yer almadığı iddiası, akademik camiada geniş yankı uyandırdı. Böyle bir durumda sorulması gereken soru çok basit:

O halde YÖK neden var? (Karar, 26 Ocak 2026).

Kimi uygulamalar, aslında “YÖK neden var”   sorusunun ilk ağızdan yanıtıdır. Örneğin,   2016 başlarında, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” diye “barış bildirisi” imzalayan 1471 bilim insanının üniversiteden uzaklaştırılması; ve  “beş yılı aşkın bir süredir”  Boğaziçi Üniversitesine yaşatılanlar YÖK bağlantılıdır.

Son günlerde E. İmamoğlu’nun diplomasının 33 yıl sonra iptal edilmesi üzerine üniversitelerin uluslararası saygınlığı iyice aşındı. Şöyle ki,  1.İstanbul Üniversitesi hakkında ABD merkezli AACSB akreditasyon kurulu denkliğin iptali için inceleme başlattı”(Birgün 30 Ocak).   2.“İmamoğlu ile birlikte Galatasaray Üniversitesi Profesörü Aylin Ataay Saybaşılı’ nın diplomasını iptal edip, kararı yüksek lisansı ve profesörlüğü iptal edilsin diye Sorbonne Üniversitesine gönderip  gereğinin yapılmasını istemişlerdi, Sorbonne’dan açıklama geldi “Aldığınız hiçbir kararı tanımıyoruz, bizim için yok hükmündedir.” 3. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor: (İmamoğlu’nun diploma davasına ret kararı için: “Karar bu hâkimleri mezun eden hukuk fakülteleri için bir utançtır” diyor.

SORUNLAR ÇOK DERİN

Çok daha geniş bir çerçevede bakıldığında üniversitelerde yaşanmakta olanlar da YÖK’ün neden var olduğunun yanıtı özelliği gösteriyor.

Önce, çoğu üniversiteler de  “çıkar kapısı” oldu. Rektör ya da yönetici yakınlarının “tanımlı” ilanlarla işe alındığı ve bir tür “beşik uleması” benzeri süreç oluşumu görülüyor.

İkincisi, üniversite, bilimden uzaklaşıyor!  Bunun çok sayıda ulusal ve uluslararası göstergesi var; onlar bir tarafa, göreli olarak ideolojiden uzak yer bilimlerinde, toplumu ilgilendiren en korkutucu konuda,   deprem konusunda,  bile hemen her sabah profesör unvanlı kişiler çok farklı görüşler sergiliyor. Son olarak bunlardan biri, bugüne dek deprem kuşağında  bulunmadığı vurgulanan Doğu Karadeniz’i  uyarıyor (Basın, 29 Ocak). Bir diğeri, 30 Ocakta “Aydın’ı terk edin”  diyor. Aynı günlerde  “ ODTÜ’de öğrenciler arasında “Umre Ödüllü Gençlik Bilgi Yarışması” düzenlendiği basına yansıyor.

Üçüncüsü, YÖK ve üniversite,  asıl uğraş alanı bilimle ilgili birçok konuda da suskunluğu seçti. Örneğin, XIX. Yüzyılın ortalarından buyana hemen tüm bilimsel çalışmaların kaynaklarından biri olan Evrim Kuramının 2016’da ortaöğretim ders programların çıkarılması karşısında sustu.

Sonuçta, “YÖK intihar etti” noktasına gelindi (Necati Doğru, Sözcü, 29 Ocak).

Günümüzde toplumsal gelişme yalnızca bilimsel bilgiyle oluyor. Bu gerçek karşısında,  ülkenin bilimsel olarak geri düşmesinin kesinlikle önlemesi, kurumsal yapıların bu amaçla yeniden düzenlenmesi  ve şimdiki gidişin  tersine çevrilmesi gerekiyor.