Yolsuzluğun kurumsallaştığı tescillendi
23 yılı bulan AKP iktidarını tanımlayan tek bir kavram aranacaksa, bugün bu kavramı artık rakamlarla da konuşabiliyoruz: Yolsuzluğun kurumsallaşması. Bu siyasi bir slogan değil; Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından dün açıklanan 2025 Yolsuzluk Algı Endeksinin Türkiye’ye dair ortaya koyduğu tablo, bu düzenin uluslararası ölçekte de teyit edildiğini gösteriyor. Türkiye, endekste 31 puan ile yüksek yolsuzluk kategorisinde ve 180 ülke arasında alt sıralara demir atmış halde. Daha da çarpıcısı, 2012’den bu yana yolsuzluk algısının en sert bozulduğu ülkeler arasında Türkiye’nin ikinci sırada olması. Kısaca ülkemizde yolsuzluk artışı tesadüf değil; sistematik bir yönetişim tercihi.
Bu düşüş, tek tek olaylarla açıklanabilecek bir bozulma değil. Rapora göre bu çöküş; demokratik gerileme, kurumsal kırılganlık ve kökleşmiş yandaşlık ağları nedeniyle devlet kapasitesinin bilinçli olarak zayıflatılmasının sonucu. Yolsuzluk artık istisna değil; siyasetin, bürokrasinin ve kamu kaynaklarının yönetimine yerleşmiş bir düzen.
Bu düzenin en somut tezahürü ise AKP döneminde yaygınlaştırılan Kamu-Özel İşbirliği (KOİ) projeleri. Şehir hastaneleri, köprüler ve otoyollar, yalnızca altyapı yatırımı değil; kamu kaynaklarının uzun vadeli ve garantili biçimde belirli şirketlere aktarılmasının aracı halinde. Şehir hastanelerinde verilen döviz bazlı kira sözleşmeleri, doluluk garantileri ve 25 yıla varan işletme süreleri, kamu bütçesini adeta ipotek altına soktu. Kullanılsa da kullanılmasa da ödenen bu bedeller, sağlık hizmetine değil; finansal sözleşmelere çalışıyor.
Benzer bir tablo ulaştırma projelerinde var. Köprüler, otoyollar ve tüneller; araç geçiş garantileriyle, döviz üzerinden hesaplanan sözleşmelerle işletiliyor. Trafik gerçekleşmezse aradaki fark Hazine’den, yani toplumun cebinden ödeniyor. Yıllar içinde bu projeler için yapılan garanti ödemeleri yüz milyarlarca lirayı buldu. Bir nesil önce bedeli ödenmiş kamu altyapısı haraç mezat, üstelik gelecek kuşakların sırtına yük bindirerek yeniden satılıyor.
Bu tabloyu mümkün kılan şey, ihale sisteminin adım adım tasfiye edilmesi. Kamu İhale Kanunu yüzlerce kez değiştirildi; istisnalar kural haline geldi. Büyük projeler şeffaflıktan çıkarıldı, sözleşmeler “ticari sır” denilerek kamuoyundan gizlendi. Denetim kurumları işlevsizleştirildi; Sayıştay raporları ya sansürlendi ya da sonuçsuz bırakıldı. Yargının siyasallaştığı bir ortamda cezasızlık kalıcılaştı. Böylece yolsuzluk bir risk olmaktan çıktı; ödüllendirilen bir davranışa dönüştü.
Uluslararası endeksin altını çizdiği asıl mesele zaten bu: Türkiye’de yolsuzluk artık bireysel suiistimallerin toplamı değil, devlet kapasitesini aşındıran bir yönetişim modeli. Kamu kaynakları toplumun ihtiyaçlarına göre değil, dar ve ayrıcalıklı bir çevrenin çıkarlarına göre dağıtılıyor. Emekliye “kaynak yok” denirken, bu yıl yalnızca faiz ödemelerine ayrılan tutar trilyonları buluyor. Çocuklara bir öğün okul yemeği çok görülürken, kullanılmayan yolların, boş kalan hastane yataklarının faturası eksiksiz ödeniyor.
Bu kaynak kaybı soyut bir kavram değil. Yolsuzluk düzeni, daha az sağlık hizmeti, daha pahalı ulaşım, daha yüksek vergiler ve daha kırılgan bir ekonomi demek. Toplumdan çekilip alınan bu kaynaklar; yoksullukla mücadeleye, eğitime, sosyal güvenliğe, tarıma ya da afetlere hazırlığa gitmiyor. Bunun yerine, siyasi sadakatle örülmüş sözleşmelere, garanti ödemelerine ve ayrıcalıklı kazançlara akıyor.
Bugün açıklanan endeks, AKP döneminin temel eleştirisini artık tartışma olmaktan çıkarıp ölçülebilir bir gerçekliğe dönüştürüyor.
Yolsuzluğun bu ölçüde kurumsallaştığı bir ülkede mücadele, birkaç iyi niyetli düzenleme ya da tekil soruşturmalarla başarıya ulaşamaz. Mesele “kim çaldı” sorusundan önce, “çalmanın mümkün ve risksiz hale gelmesini sağlayan düzen nasıl kuruldu” sorusuna yanıt vermek.
Öncelikle, böyle ülkelerde yolsuzlukla mücadelenin ön koşulu hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi. Siyasi iktidara yakın aktörlerin fiilen dokunulmaz olduğu bir düzende, yolsuzlukla mücadele söylemi yalnızca bir vitrin süsü halinde. Bu nedenle kurumsallaşmış yolsuzlukla mücadele, önce cezasızlık rejiminin sona erdirilmesi ile başlıyor.
İkinci temel alan kamu maliyesi ve ihale sistemi. Uluslararası karşılaştırmalar, yolsuzluğun en yoğun olduğu alanın kamu alımları ve altyapı yatırımları olduğunu açıkça gösteriyor. Bu nedenle Kamu İhale Kanunu’nun istisnalarla delik deşik edildiği, KOİ sözleşmelerinin “ticari sır” zırhıyla gizlendiği bir yapıda gerçek bir mücadeleden söz edilemez. Akademik literatürde “önleyici şeffaflık” olarak adlandırılan yaklaşım, ihaleler sonuçlandıktan sonra denetim yapmaktan ziyade, ihale sürecinin ve sözleşmelerin baştan sona kamuya açık olmasını esas alır.
Üçüncü kritik unsur bağımsız denetim kurumlarıdır. Sayıştay, kamu ihale otoritesi ve düzenleyici kurumların siyasi baskıdan arındırılması, yolsuzlukla mücadelede kilit rol oynar. Uluslararası deneyimler, denetim raporlarının yalnızca yayımlanmasının değil, bu raporların hukuki ve siyasi sonuç doğurmasının belirleyici olduğunu gösteriyor.
Dördüncü olarak, yolsuzlukla mücadele yalnızca devlet içi bir mesele değil; toplumsal ve kurumsal denetimle güçlenir. Akademik çalışmalar, medya özgürlüğü ve sivil toplumun baskı gücü arttıkça yolsuzluk algısının düştüğünü net biçimde ortaya koyuyor.
Son olarak, uluslararası örnekler, iktidar değişimlerinin tek başına yeterli olmadığını; yeni dönemde açık kurallar, güçlü kurumlar ve geri döndürülemez şeffaflık mekanizmaları kurulmadıkça eski düzenin farklı aktörlerle devam edebildiğini gösteriyor.


