CHP’nin uzlaşma ve yumuşama adına AKP’nin kuyruğuna takılması muhalefet saflarında derin bir hayal kırıklığı yaratmasının yanı sıra kendisinin elde ettiği seçim başarısının da hızla yitirilmesi anlamına gelecektir.

“Yumuşama” aldatmacası!

Yol Politika Kolektifi

31 Mart yerel seçim yenilgisi sonrasında iktidar tarafından yumuşama-normalleşme gündeme getirildi. Bir yanda N. Kurtulmuş eliyle sürdürülen anayasa turları ile Erdoğan’ın Özel’e iade ziyareti bu hafta gerçekleşecek. Bahçeli’nin kırmızı çizgi hatırlatmaları, Erdoğan-Bahçeli görüşmeleri de bir yandan devam ediyor.  

Erdoğan’ın eski Cumhurbaşkanı A. Gül ile gizli bir görüşme yaparak “normalleşme” adımlarına destek istediği iddiaları ortalıkta dolaşırken, M. Akşener’le de Sarayda bir görüşme gerçekleştirildi.

Madalyonun öteki yüzünde ise Hakkâri ile birlikte bir kez daha kayyumlar kapısının açılmasının yarattığı gerilim var. Bunun üzerine DEM Parti’nin erken seçim çağrılarına Özgür Özel de kapıyı açık tuttu… Öte yandan Rojava’da 11 Haziran’da gerçekleşecek seçimler iktidarın tepkilerinin ardından, ABD’nin müdahalesiyle ağustos ayına ertelendi…  

Bütün bunlar artık sürdürülemeyen rejimin restore edilmesine yönelik girişimler mi yoksa kimilerinin de iddia ettiği üzere Erdoğan, en azından bir dönem daha aday olabilmenin yollarını mı arıyor? Sinan Ateş cinayeti hakkında bilgiler ortalığa saçılmaya devam ederken bu Bahçeli’yi sınırlamanın bir aracı olarak mı kullanılıyor yoksa MHP ile ittifakı sona erdirmenin taşları mı döşeniyor… CHP, tek adam rejimi eleştirisini de bir yana bırakarak sürdürdüğü uzlaşma-normalleşme adımlarından ne bekliyor?  

Sinan Ateş cinayeti hakkında bilgiler ortalığa saçılmaya devam ederken bu Bahçeli’yi sınırlamanın bir aracı olarak mı kullanılıyor yoksa MHP ittifakı sona erdirmenin taşları mı döşeniyor…

TEK ADAM REJİMİNİN KRİZİ

Türkiye derin ve çok katmanlı bir krize sürüklenmiş durumda. Devlet Bahçeli’nin “Recep Tayyip Erdoğan Anayasaya uymuyor, o halde Anayasanın Recep Tayyip Erdoğan’a uydurulması lazım” diyerek fitilini ateşlediği “Cumhurbaşkanlığı Hükmet Sisteminin” bu krizin ana sorumlusu olduğu tartışmasız bir gerçekliktir. 

Ortadoğu’da ve Ukrayna’dan Akdeniz’e uzanan bölgede emperyalizmin güdümünde gelgit bir dış politikanın yarattığı köklü sorunlar, yağmalanan kamu kaynakları, yandaş sermaye kesimlerine kaynak aktarmak için düzenlenen ekonomi; altüst edilen devlet yapısı; çürümüş bir yargı düzeni, göçlerle bozulan demografik yapının yarattığı kargaşa ve derinleşen yoksulluk bir kaos ortamına dönüşmüş durumda. 

İktidarın krizin yükünü halkın üstüne yıkmak için bildiği tek çözüm ise özgürlüklerin rafa kaldırıldığı bir baskı düzeni inşa etmektir. Bunun için mafyadan güvenlik güçlerine uzanan her türlü araç devreye sokuluyor. Ortaya çıkan tablo otoriter-faşist bir rejimdir. 

Emekçi halk kesimleri için hayatı yaşanmaz hale getiren ekonomik kriz, siyasal ve toplumsal krizle birleşerek çözülmez bir sorunlar yumağı ortaya çıkartıyor. Krizin doğrudan yaratıcısı olan AKP-MHP ittifakı krizi çözmek için yeni politikalara yöneldikçe işler daha da içinden çıkılmaz hale dönüşüyor. 

Mayıs seçimlerinde, muhalefetin olağanüstü becerisizlikleri nedeniyle bir “Pirus zaferi” elde eden iktidar daha genel seçimlerin dumanı tüterken 31Mart yerel seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğradı. Gerek Cumhur İttifakının çelişkilerle dolu yapısı gerekse muhalefet saflarında ortaya çıkan dalgalanmalar yeni yönelimlerin ortaya çıkmasına kaynaklık ediyor. 

SORUNLAR UZLAŞARAK ÇÖZÜLEMEZ

Günün moda değimi “yumuşama”. İçeriğinin ne olduğuna dair her kesimin farklı beklentiler içine girdiği bu dönemin iktidarın seçim yenilgisini unutturmaya çalıştığı bir geçiş dönemi olduğu söylenebilir. Bu süreç içinde siyasi parti liderlerinin içeriği kamuoyuyla paylaşılmayan bir görüşme trafiği belirsizlikleri daha da arttırıyor. 

Seçimin birinci partisi CHP’nin Kılıçdaroğlu sonrasında ne tür bir muhalefet çizgisi izleyeceği; Cumhur İttifakının zaman zaman açığa çıkan iç çelişkileri ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bir yandan “ılımlı” mesajlar verirken değişmezliğini ilan ettiği kırmızı çizgilerinin özgürlük karşıtı baskıcı karakteri siyasetteki belirsizliklerin bir dönem daha sürdürüleceğini ortaya koyuyor. 

Bütün bu güncel gelişmeler bir yana siyasetin genel kuralı ekonomik krizin bütün yükünü, uluslararası emperyalist-kapitalist sistemin direktifleri doğrultusunda emekçi halkların üstüne yıkan politikaların (bir nevi IMF’nin kemer sıkma politikalarının) baskı politikaları olmaksızın uygulanamayacağı gerçeğidir. Hem kemer sıkma hem de hakiki, demokratik bir “yumuşama” beraber sürdürülmesi mümkün olmayan politikalardır. 

Türkiye’nin yakın geçmişi dünyanın birçok ülkesinde yaşandığı gibi IMF politikalarına eşlik eden askerî darbelerle düzenin krizinin aşılmaya çalışılması politikalarının egemen sınıfların asli politikası olduğu gerçeğidir. 12 Mart’ı 70 krizinden; 12 Eylül’ü 24 Ocak kararlarından ayrı düşünebilmek mümkün değildir. 

Elbette bugün gerek dünya koşulları gerekse de Türkiye farklı özelliklere sahiptir. Siyasetin bu genel kuralı sınıflar mücadelesinin alacağı şekillere bağlı olarak farklılıklar gösterecektir. Türkiye’nin içinden geçtiği bu çok katlı krizin siyasal partilerin üst düzey yöneticileri eliyle “uzlaşarak” çözülemeyeceği çok açıktır. Krizin ana kaynağı olan bugünkü rejimin ortadan kaldırılması güçlü bir halk muhalefetinin örgütlenmesi ve tek adam rejimini tasfiye edecek radikal bir siyaset programının hayata geçirilmesiyle mümkündür. 

AKP’NİN OYUN PLANI

CHP’nin uzlaşma ve yumuşama adına AKP’nin kuyruğuna takılması muhalefet saflarında derin bir hayal kırıklığı yaratmasının yanı sıra kendisinin elde ettiği seçim başarısının da hızla yitirilmesi anlamına gelecektir. İYİ Parti’nin Meral Akşener eliyle AKP’nin dümen suyuna sokulmasının yarattığı sonuçlar ortadadır. Daha önceki örneklerinde olduğu gibi bir sağ parti daha AKP içinde erimenin ve siyaset sahnesinden silinmenin eşiğine gelmiş durumdadır. 

Unutulmamalıdır ki MHP’nin rejimin sınırlarını birlikte çözme adına dümeni muhalefetten iktidara doğru kırması ülkenin yakın dönemdeki siyasal rejimini belirleyen en önemli faktörlerden biri oldu. 15 Temmuz Fethullahçı kalkışma sonrasında FETÖ ve Kürt Hareketi rejimin dışına sürülerek “terörist” ilan edilirken bütün siyasal gerilim “terörizm” kavramı etrafında kurgulandı. Bu siyasal ortam içinde Mayıs seçimleri “beka sorunu” etrafında muhalefetin teslim alındığı bir milliyetçilik dalgası yaratılarak kazanıldı. 

31 Mart seçimleri ise kendi özgül yanlarının da etkisiyle bu havanın inandırıcılığını yitirdiği ortamda iktidarın ağır yenilgisiyle sonuçlandı. Erdoğan şimdi aynı 15 Temmuz sonrasında olduğu gibi yeni rejimin çerçevesini kuracak yeni bir oyun planını yürütmeye çalışıyor. 

Bir yandan eski gücünü yitirdiği, sürekli güç kaybettiği koşullarda Bahçeli desteğini kaybetmemeye çalışırken diğer yandan yeni destekçi arayışına girmiş durumda. Özgür Özel’e uzatılan el, 28 Şubat sanığı generallerin tam da Kobani yargılamalarındaki cezaların açıklandığı gün serbest bırakılmaları, Akşener buluşması bunun göstergeleri olarak görülebilir. 

Diğer yandan ise 1 Mayıs gösterilerinde Taksim yasağının sürdürülmesi ve ardından gerçekleşen tutuklamalar Van’daki geri adımdan sonra Hakkâri Belediyesine kayyum atanmasını destekleyen açıklamalar; eğitimde gerici bir müfredatın devreye sokulmasındaki ısrar ve tabii ki krizi yoksullar için daha da derinleştiren adımlar iktidarın temel politikalarında bir değişim olmayacağını ortaya koyuyor. 

Cumartesi annelerinin 1.000. Haftada yasakları delmesi bir “yumuşama” sonucu değil 1.000 haftadır sürdürülen acılarla dolu bir direniş iradesinin kazanımıdır. 

TEK YOL...

Sorun Erdoğan’ın bu ev hesabının ne kadar çarşıya uyacağı noktasında odaklanıyor. Birincisi Erdoğan eski gücünde değildir ve seçim yenilgisi sonrasında bir “topal ördek” konumundadır. İkincisi ekonomik krizin boyutları halka ulufe dağıtarak güç kazanma imkânını ortadan kaldırmıştır. Üçüncüsü ise MHP ile sürdürülen zorunlu ve çelişkili ittifakın Recep Tayyip Erdoğan’ın manevra imkânlarını daraltmasıdır. Buna bir de dış politikada Putin-Batı ikiliğine sıkışmışlık eklendiğinde gerçekten de Erdoğan için bir çıkış yolu görünmüyor. 

Atılan her adım yeni bir krizin ortaya çıkmasına yol açıyor. Ayhan Bora Kaplan yargılaması, Sinan Ateş cinayetinin ortaya çıkarttığı ilişkiler MHP ile üstü örtülen krizlere; kayyum atamaları AKP içi çelişkilere, Anayasa’ya aykırı kararları bozan Anayasa mahkemesi kararları Saray’da ve yargıda sarsıntılara yol açıyor. 

Bu çürümüş rejimden kurtulmanın tek yolu siyasal ayak oyunlarına, yeni Anayasa manevralarının girdabına kapılmaksızın yüzünü toplumsal muhalefete dönmek, hayatın her alanında mücadeleyi yükselterek bu rejime son vermek için birleşik bir muhalefeti örgütlemektir. 

Cumartesi annelerinin 1.000. Haftada yasakları delmesi bir “yumuşama” sonucu değil 1.000 haftadır sürdürülen acılarla dolu bir direniş iradesinin kazanımıdır. Bugün ülkenin sokaklarını dolduran kayım karşıtı mücadelelerin, emeklilerin hak arayışının, kadınların isyanının, işçi grevlerinin, üretici köylülerin taban fiyatlarına karşı yürüttükleri mücadelenin bu sahte “yumuşama” aldatmacasını yerle bir edeceğini görmek gerekiyor.