Zamanaşımına sığınan karanlık
19–22 Aralık 2000’de, 20 cezaevine birden, 14 Aralık 2000 tarihli ve “Cezaevleri Müdahale Harekât Emri No:1” başlıklı üst emir doğrultusunda operasyon düzenlendi. Eşzamanlı yürütülen bu saldırıya utanmadan “Hayata Dönüş Operasyonu” adını verdiler. Oysa gerçekte yaşanan, hayatın değil ölümün operasyonuydu. Kimyasal silahlar, gazlar, yanıcı bombalar ve sinir gazları kullanıldı. 14 saat süren Bayrampaşa Cezaevi operasyonunda altısı kadın 12 mahpus diri diri yakılarak katledildi. Toplamda 32 kişi yaşamını yitirdi, 600’den fazla kişi sakat bırakıldı. Bu, Türkiye cezaevi tarihinin en karanlık sayfalarından biridir; devletin cezaevlerine karşı yürüttüğü en büyük ve en organize şiddet eylemidir.
Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 insanın yakılarak öldürüldüğü operasyon ise yıllarca süren hukuki mücadeleye rağmen, devlet suçlarının “meşhur kılıfı” olan zamanaşımıyla kapatıldı. Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 39 er ve 157 rütbeli askeri personelin yargılandığı dava zamanaşımı nedeniyle düşürüldü. Ümraniye Cezaevi’ne ilişkin 267 askerin yargılandığı davada verilen beraat kararları da İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince 2021’de onandı.
***
Türkiye’de yaşanan en büyük cezaevi katliamında soruşturmanın davaya dönüşmesi bile 10 yıl sürdü. İnsanlık suçlarının yargılanmasında zamanaşımı kılıfı ile katillerin sırtı sıvazlandı. Bir karanlık dönemin daha üstü örtüldü. Zamanaşımı kararları ağır insan hakları ihlallerinin faillerine fiilî dokunulmazlık kazandırdı. Bayrampaşa Cezaevi’nin C-1 koğuşunda kadın mahpusların diri diri yakıldığı, savunmasız insanların katledildiği bu saldırının sorumluları ise korunmakla kalmadı, terfi ettirildi. Hatta dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun, bu katliamdaki rolüne rağmen 2004 yılında “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” ile ödüllendirildi. Sonradan da Yargıtay Üyesi oldu.
Peki, insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı olur mu?
Türkiye’de işkence ve yargısız infazlara ilişkin soruşturma ve davalar sistematik biçimde cezasızlıkla sonuçlanmaktadır. Bu cezasızlık politikası hem yürütme organının pratiklerinde hem de yargı pratiğinde kendisini açık biçimde göstermektedir. Yaşam hakkının keyfi ihlal edildiği dosyalarda bile tutuksuz yargılama norm haline gelmiştir.
Türkiye’de ağır insan hakları ihlallerinin zamanaşımına uğramasının temel nedenlerinden biri, bu suçların münferit olaylar olarak değerlendirilmesi ve yaygın-sistematik karakterinin araştırılmamasıdır. Ayrıca uluslararası hukukun emredici (jus cogens) normlarının ve uluslararası içtihadın dikkate alınmaması da önemli bir paya sahiptir.
Oysa dünya örnekleri çok başka bir yargı pratiğini gösteriyor. Latin Amerika ülkelerinde yerel hukuktaki zamanaşımı engeli uluslararası hukuk aracılığıyla aşıldı; darbecilere af ilan edilmiş olsa dahi, yıllar sonra bile çok sayıda üst düzey sorumlu yargılandı ve cezalandırıldı. Arjantin’de 1976–1983 döneminin kirli savaş suçlarına ilişkin davalarda, darbenin lideri General Videla dahil sanıklar zamanaşımı savunması yapsa da, Yüksek Mahkeme insanlığa karşı suçların zamanaşımına tabi olamayacağına hükmetti. Plaza de Mayo Anneleri ve CELS’in (Cento de Estudios Legales y Sociales, Arjantin’de 1979’da kurulan ülkenin en önemli insan hakları STK’lerinden biri) yürüttüğü mücadele sonucunda af yasaları dahi geçersiz sayıldı ve failler cezalandırıldı.
Ağır insan hakları ihlalleri ve devlet şiddeti, yüzleşme ve onarım süreçlerinden geçmedikçe toplumların hafızasında derin yaralar bırakır. Mağdurların ve toplumsal kesimlerin taşıdığı bu acı, ancak hakikatle yüzleşme, hesaplaşma ve onarımla dönüşebilir. Oysa zamanaşımı, hem suçların toplumsal hafızadan silinmesine hem de yüzleşme süreçlerinin tıkanmasına yol açar. Bu, geçmişin karanlığını geleceğe miras bırakmak demektir. O yüzden insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı olmaz.
***
Adaletin zamana bırakılamayacağı, özellikle de devletin öldürdüğü her insanın hesabının sorulmasının bir toplumun demokratik varoluşunun temel şartı olduğu unutulmamalıdır.
Bugün bu topraklarda adalet, yıllar içinde bir dosya numarasına, zamanaşımı gerekçesinin yazıldığı bir tutanağa, bir mahkeme salonundaki sessizliğe sıkıştırılmak isteniyor. Ama biz biliyoruz: Yanan koğuşların, gazla boğulan bedenlerin, sabaha kadar süren çığlıkların zamanı yoktur. Bu ülkenin karanlık sayfaları, üzerlerine mühür basılarak kapanmaz; halk nefes aldıkça o sayfalar yeniden açılır. Hakikat er ya da geç kendine yol bulur çünkü adaletin çürümesi toplumun çürümesidir. Ve biz çürümeyi kader diye kabul etmiyoruz. O yüzden 19–22 Aralık’ın ateşi hâlâ sönmedi: Sönmesin ki karanlığı yarıp adalete giden yolu aydınlatsın.


