Google Play Store
App Store

Freud ile beraber psikolojinin en büyük iki isminden biri sayılan Jung, küçükken evlerinin önündeki bir taşın üzerinde saatlerce oturduğunu anlatır. Dokuz yaşında bir çocukken,"Ben, taşın üzerinde oturan kişi miyim, yoksa üzerinde bir çocuğun oturduğu taş mıyım?" diye düşünürmüş.

Kuşkusuz her insanın aklına bazen böyle olur olmaz düşünceler takılır. Sanırım onu farklı kılan şey, dokuz yaşında bir çocukken aklına takılan bu tür şeyleri bile bu şekilde on yıllar sonra hatırlamasında saklıydı.

Newton, bir gün göz çukurundaki gözle kemik arasına bir iğne batırıp, ne olacağını merak etmiş. İğne içerdeyken, etrafını ovmuş ve sonra geri çıkarmış. Yirmili yaşlarında dünyayı sırtlamaya cüret ederek hayatını kaybedenlerimizin aksine o şanslıymış ki, gözüne bir şey olmamış.

(Bu tür konular hakkında epeyce malumat sahibi bir arkadaşım var. Onun aktardığına göre benim hâlâ okuma fırsatı bulamadığım "Benim Adım Kırmızı" adlı romanda da, eski nakkaşların yolundan giden Osman Usta'nın, kim bilir belki Newton'un bu öyküsünden mülhem, bir iğneyi gözbebeğine batırarak kendini kör ettiği bir bölüm de varmış.)

Kendilerini bilime adarken bilimcilerin bile çoğu zaman tehlikeleri göze almalarının gerektiği bir dünyada, devrimciler de -bilimciler gibi merak duygularının değil- vicdanlarının ve bilinçlerinin yolunu izleyerek kararlı bir mücadele çizgisi sürdürürler. Genç bir devrimcinin cesur çabası ile mesela Newton'un bilimsel merakı arasında şaşırtıcı bir benzerlik olduğunu düşünürüm ben. Bilim tarihiyle toplumların ilerleyişi arasında da aynı pararlellik söz konusu değil mi?

***

Bütün toplumun hayatını faşizmin karabasanlarının sardığı 1970'li yılların uykusuz gecelerinde, ben de bazen çaresiz gibi görünen sorunlar yumağından biraz da olsa kurtulabilmek için, bir masa saatinin kapağını açar, hiç anlamadığım halde içindeki küçük çarkları, vidaları, yayları tek tek sökerek, dikkatlice masaya dizer, sonra yeniden hepsini aynı sırayla yerine yerleştirmeye çalışırdım. Çoğu kez "işlem" tamamlandıktan sonra yeniden ortaya çıkan saatin "fazla" parçaları masanın üstünde bir kenarda dururken, ben saatin artık çalışamaz hale gelmiş olmasına da aldırmadan, iyice yorulan beynim beni rahat bıraktığı için, uyuyabilecek bir duruma gelmiş olurdum.

Hiç kuşkusuz devrimciler toplumun ve hayatın işleyişini bir saat tamircisi gibi dışarıdan bir el aracılığıyla düzeltip kuramazlar. Hayatın, çoğu zaman abartılı bir rol yüklediğimiz in-san(lar)ın iradi gücünü aşan ve zamanın kendi imkânları içinde şekillenmiş bir işleyiş düzeni, kendine has kuralları vardır. Biz o kuralların bazılarına karşı mücadele ederken bile çoğu zaman hayatlarımıza hükmeden de odur.

Bizi farklı kılan en temel ayrım noktalarından biri de belki burada yatıyor: Toplumsal mücadelenin yatağında, onun kendi akıntısında bir şeyler yapmaya, gerçek (somutça yaşanan) hayatı siyasete tercüme etmeye ve siyaseti de hayata katmaya çalışmak. Fatsa, Direniş Komiteleri, ODTÜ-ÖTK ve Yeraltı Maden-İş gibi deneylerin farklı birer örnek olarak açığa çıkması biraz da buna imkân tanıyan bir anlayışın sonucuydu. Geride sahip çıkacakları hiçbir şey bırakmadan konuşup duranların anlamadığı şey biraz da budur.

***

Evet şimdi eskinin kurmalı saatleri bile yok artık; her şeyin iyiye gittiğini söyleyemesek de, durmadan değişiyor hayat.

"Şimdi"nin mutlaklaştırıldığı, her şeyin "şimdi" üretilip "şimdi" tüketildiği bir postmodern zamandır yaşadığımız. "Hayat çok kısa, keyfini çıkar" diyorlar. İnsanı kendisinden, tarihinden, geleceğinden kopartan bir yabancılaşmadan başka bir şey değil bu.

Newton'u aradan çıkartarak bilimler tarihini anlamak nasıl mümkün olmazsa, "dün"ün karşısına konulmuş bir "bugün" de o kadar anlamsız, "Birgün" duygusundan o kadar yoksun kalacaktır.