Zor yılların romanı
Kitabı okumayı bitirdikten sonra okurun diline Livaneli şarkılarının dolanması tesadüf olmaz: Yaralayan sözler gibi, silinmeyen izler gibi, birbirini gözler gibi; zor, zor yıllar.

Nurgök ÖZKALE
Zülfü Livaneli’nin son romanı Bekle Beni, Can Yayınları etiketiyle yayımlanıp eylül ayında okurla buluştu. Livaneli, verdiği röportajlarda ve kitabın sonsözünde, hikâyeyi kurgularken ailesiyle ilgili anılardan yararlandığını ancak romanın öz yaşam öyküsü olmadığını belirtiyor. Ana karakterle yazar arasındaki paralellik onu yakından takip eden okurların gözünden kaçmayacaktır ama ben, bu açıklamayı, anlatılanların kişisel değil, toplumsal olarak değerlendirilmesi ve anlatının dönem romanı olarak ele alınması gerekliliğine bağlıyorum. Roman, 60’lı yıllarda doğanların kişisel tarihlerini de etkileyen, tanık oldukları dönemde geçiyor, anlatılanların hepsi ucundan kıyısından ülkedeki herkese dokunmuş; kısacası hepimizin hikâyesi. Kitabın konusunu özetlemeden önce yazardan söz etmek, özellikle 80 dönemi gençliği için neler ifade ettiğini dile getirmek istiyorum.
Zülfü Livaneli çeşitli dallarda eserler vermiş çok yönlü sanatçılarımızdan. Bugüne kadar yüzlerce şarkı yazdı, filmler yönetti, siyasete atıldı, uluslararası örgütlerde bulundu, romanlar yayımladı. Ancak, o, benim gibi 80 kuşağı gençleri için öncelikle müzisyen, halk ozanıydı, kısaca bizim Zülfü’müzdü. Şarkıları toplumsal hafızamızda önemli bir yer tutar, herhangi birini duyunca içimiz titrer. O şarkılar ki gençliğimize eşlik etti, birlikteliğimizi güçlendirdi, geleceğe dair umutlarımızı yeşertti. Kayıplarımıza o şarkılarla ağladık, kendimize ve hep daha güzel gelecek günlere inancımızı yine o şarkılarla yeşerttik. Ülkemiz tarihi boyunca durmadan zor dönemlerden geçti, oradan oraya savrulmaya devam ettik. Bu nedenledir ki, Livaneli, kitabını, “fırtınalarda yitip giden ve parçalanan ailelere” ithaf etmiş. Ve dönemi Selim’in öyküsünü eksenine alarak resmetmiş.
AŞK, TUTSAKLIK, GÖÇ
Selim, sınıf arkadaşı Leyla’ya görür görmez vurulur. Mektuplar aracılığıyla dikkatini çekmeyi başarır. İlişkileri gizli buluşmalarla ilerler, çok erken yaşta evlenirler. Kızları Zeynep doğar. Ancak mutlulukları uzun sürmez. İlk olarak askerlik görevi nedeniyle ayrılırlar. Selim daha sonra siyasi görüşleri sebebiyle tutuklanır. Cezaevindeki koşullar ve insanlık dışı uygulamalar nedeniyle zor günler geçirir. Nihayet çıkar, daha rahat yaşama ümidiyle, ailesiyle birlikte başkentten ayrılır. Yeniden tutuklanacağı haberi gelince sahte pasaportla yurt dışına kaçar, İsveç’te komünde yaşar, siyasi sığınma için başvurur. Ancak, başvurusunun kabul edilmesi için kimliğini ispat etmesi gerekmektedir, bu nedenle gözaltında tutulur. Nihayetinde eşi ve kızına kavuşur, İsveç’te onlarla yaşamına devam eder.
Romanı böylece özetledikten sonra kurgusundan da söz etmek niyetindeyim. Bekle Beni, roman kişilerinin duygu ve düşüncelerini kendi davranış ve sözleriyle okuduğumuz romanlardan değil. Hikâye, okura, anlatılanlara tanıklık etmiş anlatıcı tarafından aktarılıyor. Olanları, çoğunlukla merkeze Selim’i alarak, onun gözünden anlatıyor. Zaman zaman odağını değiştirip olaylara daha geniş açıdan baksa da biz her şeyi anlatıcının süzgecinden geçtiği şekliyle, çoğunlukla Selim’in bakış açısından izliyoruz.
ANLATILANLARIN ÖNE ÇIKMASI
Roman dört bölümden oluşuyor. İlk bölümün başlığı, Bir Sevdanın Tarihçesi. Selim ile Leyla’nın tanışmaları, evlenmeleri ve kızları Zeynep’in doğmasıyla beraber kurdukları minik, mutlu yuva, askerde geçirilen dönemi kapsıyor. Selim, kendini sorguladığı, ülke gerçekleriyle yüzleştiği askerlik sürecinde ilk kırılmayı yaşıyor. Direniş adını taşıyan ikinci bölüm, anlatının bel kemiğini oluşturan romanın en uzun kısmı. Selim’in gözaltına alınmasıyla başlıyor, cezaevi süreciyle ilerliyor. Selim ile Leyla’nın yazdıkları, üzerinde Görülmüştür damgası olan mektup ve defterlerinden notlarla otuzdan fazla alt başlıklı parçadan oluşuyor. Bu parçalar Selim’in kafasının içini yansıtıyor. Hem birbirlerinden kopuk hem de bağlantılı. Arka arkaya teyellenmiş ama kurgu içinde belki de bilerek eritilmemiş. Cezaevinde ailesinden ayrı düşmüş Selim, hayatla, sistemle, kendiyle yüzleşiyor, neden içeride olduğunu tartışıyor, insanlığı, işlenen ilk cinayeti, kötülüğü sebeplendirmeye, kendince çözümler bulmaya çalışıyor. Hatta diktatör olarak adlandırdığı güçle hesaplaşıyor. Bunları yaparken de en çok mektuplardan ve edebiyattan güç alıyor. Kısaca ifade etmek gerekirse, kendi başlarına birer roman olabilecek bütün bu unsurlar alt başlıklarla ayrılıp özetlenmiş. Yazar belki de anlatılanların ağırlığını böylece hafifletmek istemiş. Bekleyiş adını taşıyan üçüncü bölüm, Selim’in İsveç’te geçirdiği günleri, gözaltında tutulduğu, kimliğini kanıtlamaya uğraştığı dönemi aktarıyor okura. Selim’in o süreçte yaşadıkları oldukça ironik, neredeyse yağmurdan kaçarken doluya tutulma hikâyesi. Aile başlığını taşıyan dördüncü bölümde ise, ailenin kavuşmasına, Selim’in, kızı sayesinde kimliğini ispat etmesine eşlik ediyoruz.
Okurların romanlardan alacakları edebi zevkin kendilerine göre olacağı herkesin malumudur. Kişisel olarak bu zevki bu sefer çok güçlü hissedemediğimi belirtmeliyim. Hikâye sade bir dille, fazlaya kaçan açıklamalarla, doğrudan aktarılmış. Anlatım arada sırada parıldıyor. Ancak, Bekle Beni, zaten, nasıl anlattığından çok, neyi anlattığıyla öne çıkan bir roman.
Kitabı okumayı bitirdikten sonra dilime Livaneli şarkılarının dolanması bence hiç tesadüfi değil: Yaralayan sözler gibi, silinmeyen izler gibi, birbirini gözler gibi, zor, zor yıllar. Ve mırıldanmaya devam ediyorum: Bir insan ömrünü neye vermeli, harcanıp gidiyor insan dediğin.


