<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?><rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><channel><title><![CDATA[BirGün Karikatür]]></title><link>https://www.birgun.net</link><description>Birgün Gazetesi resmi internet sitesi. Gündemden en son haberler, yazar yazıları, yorumlar ve röportajlar.</description><language>tr-TR</language><ttl>5</ttl><lastBuildDate>Wed, 11 Mar 2026 11:35:51 +0300</lastBuildDate><image><title><![CDATA[BirGün Karikatür]]></title><url>https://static.birgun.net/images/birgun-logo-dark.png</url><link>https://www.birgun.net/rss/kategori/birgun-karikatur-22</link></image><atom:link rel="self" type="application/rss+xml" href="https://www.birgun.net/rss/kategori/birgun-karikatur-22"/><item><title><![CDATA[Yasama, yürütme, oy(a)lama ve ibra]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/yasama-yurutme-oy-a-lama-ve-ibra-391210</link><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/yasama-yurutme-oy-a-lama-ve-ibra-391210</guid><category><![CDATA[BirGün Karikatür]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>Geçen hafta yazdığım yazı üzerinden devam etmek istiyorum. Çünkü, BJK Genel Kurulunda ortaya çıkan ve yeni Spor Yasası içinde yer alan ciddi bir ayrıntı üzerinde tartışmak gerekliliği ortaya çıktı.</p> <p>Yeni Spor Yasasında, var olan sorunları çözümünden ziyade bir kontrol mekanizma oluşturma üzerinden, Spor Bakanlığı'nın kulüpler ve federasyon üzerindeki denetim ve inceleme yapma yetkisi neredeyse sınırsız bir şekilde kullanacak bir güce erişiminin sağlanması amaç edinilmiş.</p>  <p>Yasanın üç olumlu düzenlemesi var ki Sevgili Tuğrul Akşar’ın analizlerinden yararlanarak bu maddeleri sunacağım, çünkü bunlar bile gene de yasayı bir çözüm olarak tanımlamaya yetmemektedir.</p> <p>İlki: Finansal anlamda şeffaflığı sağlamaya yönelik denetim bazlı yaptırımlar ve finansal tabloların belirli aralıklarla denetim merciine gönderilecek olması, kulüpleri finansal tablolarda daha şeffaf olmaya itebilecektir.</p> <p>İkincisi: Kayıt dışılığı önlemeye yönelik olarak 7.000 TL'nin üzerindeki ödeme ve tahsilatların banka hesapları üzerinden yapılması zorunluluğu hem vergisel hem de şeffaflık açısından önemlidir.</p> <p>Üçüncüsü ise: Öz kaynak açığı olan kulüplerimizin bulunduğu bir ortamda profesyonel spor kulüplerine asgari 1 Milyon TL sermaye zorunluluğu getirilmesi, finansal sağlık açısından önemli olmasına rağmen, siyasetin spora tam anlamıyla müdahale edecek tüm uygulamaları bu yasa sayesinde Bakanlığa verilmiştir. Kurulları görevden alma, atama yapma, kulüpleri tescil ve gerektiğinde feshedebilme yetkileri ile Bakanlık denetimleriyle yasa kapsamında aykırılıklar saptadığında, Bakanlık doğrudan müdahil olup aksiyon alabilecek, yetkilerini kullanarak yaptırımlar uygulayabilecektir.</p> <p>Siyasi erk bu yasa ile yapmış olduğu düzenlemede Spor Bakanlığı’na ile İçişleri Bakanlığı'na ve ildeki yerel yetkiliye bir kovuşturmayı bahane ederek spor kulübünü kapatmaya kadar varan yetkiler verilmiş durumda.</p> <p>Diğer bir yasadan kaynaklı düzenlemede ise, Spor Bakanlığı federasyon genel kurullarını iptal etme, yenileme, federasyon yönetimlerini görevden alma, tahkim kurullarını atama, görevden alma gibi yetkileri söz konusu.</p> <p>Yasanın temel eleştirisine tekrar dönmek üzere şu BJK Genel Kurulunda ortaya çıkan ayrıntıyı incelemekte yarar var.</p> <p>O ayrıntı neydi? Şöyle izah edeyim: Hani, Spor Yasasında başkan ve yöneticilere borçlanma aşımından dolayı cezai hükümler uygulanması üzerine tüm yasa tartışmaya açılmıştı ya o tam öyle değilmiş…</p> <p>Şöyle ki; spor yasasındaki spor kulüpleri ve spor anonim şirketleri, önceki yıl brüt gelirlerinin en fazla yüzde 10’una kadar borçlanabilecek olması ile kulüp yönetimleri başkan ve yönetim kurulu üyeleri, önceki yıl gelirlerinin yüzde 10'unu aşacak şekilde borçlanması halinde 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası alabilecek maddesi konulmuştu.</p> <p>Ama… Bu oranın üzerinde yapılacak borçlanmalar ise genel kurulun nitelikli çoğunlukla vereceği kararla kabul edilecek ve ek bütçe ile yapılabilecektir. İşte burası işin can alıcı noktasıdır. Böylece yönetim kurullarının görev sürelerini aşacak şekilde sağlıksız borçlanmalarının önüne geçilmesi amaçlanıyor. Başkan ve yöneticilere sorumluluk yükleyen maddeleri ancak bu şekilde aşabiliyorlar.</p> <p>İşte bunun en güzel örneği BJK Genel Kurulunda yaşandı.</p> <p>BJK’nin 2022 geliri tahmini 878 milyon TL. Yeni yasaya göre sene içinde %10 borçlanma zorunluluğundan dolayı 87,8 milyon TL borçlanma yetkisi varken, 1,7 milyar TL zarar edip, 800 milyon TL nakit açığı vereceğini ve bu kadar ek kredi kullanma yetkisini oldu bitti ile Genel Kurul’dan aldılar. Kanunun sağlamış olduğu yetkiyi kolayca halletmiş oldular.</p> <p>Yasa öyle bir ayrıntıyı ortaya koyuyor ki, daha parayı harcamadan zarar tazminini genel kuruldan temin ederek zararı peşinen alıyor.</p> <p>Yasa da genel kurul ile ilgili ‘nitelikli çoğunluk’ diye bir ayrıntı var. Burada oran belirtilmesi gerekirdi. Özellikle yönetimlerin ibrası içinde bu oran kullanılmalıdır. Çünkü, BJK’nin 18 bin üyesi var, böyle bir karar alması için önemli bir yüzdelik diliminin 3/2 çoğunluğu ile bu karar alınması gerekirken 600 ile 1000 kişi çok rahat bu kararı almaya yetmektedir. Bu kadar önemli bir karar için sadece kulüp çalışanlarının 600 kişinin oy kullanması yeter de artar bile. Bu uygulama hukuki olarak yetersiz kalmakta ve cezai işlem uygulanmamaktadır. Ortaya çıkacak cezai işlemlerde, ibra edenlerde kayıt altına alınarak dava konusu olmalılar.</p> <p>Hani o %10 aşıma cezai işlemlerle var ya o aslında bu yasala ilgili havuç ya da bonus, yasayı bir şekilde pazarlamak için kullanılan propaganda araçları olduğu da ortaya çıktı.</p> <p>Yasanın temel amacı, siyesi erkin oluşturacağı kontrol mekanizması sayesinde, cezai işlemler uygulayarak ve hukuku bu anlamda kullanarak tam bir kontrol mekanizması oluşturmaktır.</p> <p>Yani yasa bir şekilde başkan ve yönetim kurulu üyelerinin önünü açmış oldu. Biraz ölü taklitti yeterli oldu.</p> <p>Yasanın çıkış amacı ülkedeki sporun yapısal sorunları üzerine yoğunlaşması yerine, sadece denetimi kendi eline alacak bir mekanizma yaratma çabasının gelecek için nasıl bir sorunlar yumağı oluşturacağını şimdiden belli etmektedir.</p>  <p>Spor ve futbol politik, yönetsel ve yapısal olarak yönetim örgütlenmesi bakımından son derece yetersiz durumdadır. Bu nokta aslında en önemli çıkış noktasıdır. Özellikle son yirmi yılda spor ve futbolun endüstriyel anlamda gelişmesiyle birlikte, süreç iyi analiz edilmediği için sporu ve futbolu ileriye taşıyacak stratejiler üretemediği aşikardır. Bu yetersizlik kurumsallaşmanın önündeki en büyük engeldi. Haliyle, kurumsal organizasyon küresel rekabetçi dengeyi yükselterek, teknik, finansal ve yönetsel bakımından olması gereken toplam kaliteyi artıracak yapıyı oluşturamıyor. İşte bu nedenle, yeni yasa ile de sporun kurumsal olması gereken üst örgütlenmesi bu yapısal sorunları çözmek yerine, siyasi erk kontrolündeki gündelik sorunlara odaklanmaktadır.</p> <p>Bu yasa oluşmadan önceki yasaların kullanılması halinde bile, kulüplerin çok rahat kontrol edilmesi gerekirken, bilerek süreç oluruna bırakılarak ortaya çıkan kaos sonucunda siyaset kendine yeni bir kontrol alanı yarattı.</p> <p>Sorun aslında bir şekilde dizayn edildi. Şöyle ki; üst yapıda spor örgütlenmesinin yetersizliklerle birlikte yaratılan başarısızlıklar, kulüpler üzerinden sorunlara çare aramak stratejisiyle, sorunların ana nedeni olan yapısal problemlerin temel dayanaklara ulaşılmasını engellemektedir. Mevcut durumdaki sporun ve futbolun yapısal sorunları küresel anlamda rekabet edebileceğimiz koşulları sağlamaktan uzaktır. Çözüm üretemediği gibi sürdürebilir başarının yakalanmasının önündeki en büyük engeldir. Sportif başarı olmayınca finansal başarı da olmuyor. Bu da siyasetin istediği ‘muhtaç olma’ ihtiyacının ortaya çıkmasını sağlıyor. İşte sonunda da bu yasa kendine alan buluyor.</p> <p>Türkiye’de futbolu gerçekten sıkıntılı bir dönem geçirmektedir. Gerek futbolu yönlendiren kişilerin ehli yapılarının tartışmaya açık olması, gerek siyasi yapının futbola direk müdahalesi ve cironun milyar dolarlara ulaşmasından kaynaklanan iştah ile menajerlik yapının pazar kapma savaşı, futbolun en büyük yönetsel sıkıntılarını oluşturmaktadır. Teknik yapı ve teknik analiz ise ciddi bir kargaşa içindedir. Yapılan yabancı teknik adam transferleri Avrupa’da hiçbir zaman hiçbir zaman kazanamayacak ücretleri almalarına rağmen, Türkiye’de futbola katkıları aynı kuvvetle zıt derecede alt seviyede kalmaktadır. Yerli çalıştırıcılarda ise hep aynı isimler gündemde kalarak takımların başına geçmesi, yeni çalıştırıcıların önünü kapatarak futbolun kısır bir döngü içerisinde kalmalarına neden olmaktadır.</p> <p>Günümüz spor yapılanması içinde, istikrarı ve sürdürebilir başarıyı sağlayacak kurumsal ve evrensel temelli örgütlenme modelini sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmadan, bu nitelikleri oluşturmadan sadece şirketleşmek ve cezai muidiler uygulamak bir çözüm değildir.</p> <p>Çözüm: Yasayla güvence altına alınmış özerk ve demokratik ortamlar yaratılarak, yapısal temel problemlerin çözümüne olanak sağlamaktır.</p>]]></content:encoded><pubDate>Fri, 10 Jun 2022 06:30:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yeni bin yılda kapitalizm ve kapital]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/yeni-bin-yilda-kapitalizm-ve-kapital-341518</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/haber-detay-resim/2021/04/16/yeni-binyilda-kapitalizm-ve-kapital-865351-5.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/yeni-bin-yilda-kapitalizm-ve-kapital-341518</guid><category><![CDATA[BirGün Karikatür]]></category><description><![CDATA[Kapital’in güncelliği, toplumsal gerçekliğin düşüncede yeniden inşa edilmesini sağlayan kavramları ortaya çıkararak, bu kavramlar aracılığıyla kapitalizmin tarihsel seyrini ve onun zayıflıklarını tespit etmemize olanak veren yöntemsel çerçevesinden ileri gelir.]]></description><content:encoded><![CDATA[ <p><strong>ÖZGÜRCAN ALKAN</strong></p> <p>Marksist bir tarih kuramcısı olan Eric J. Hobsbawm, Aşırılıklar Çağı: 1914-1991 kitabının son paragrafında şunları yazar: “Nereye doğru gittiğimizi bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, tarihin bizi bu noktaya neden getirdiğidir.” İkinci cümlede ‘nasıl’ yerine ‘neden’ kelimesinin tercih edilmesi anlamlıdır, zira bu özel olarak Hobsbawm’ın tarih metodolojisinin ama en genelde Marksizm’in toplumsal olanı anlamlandırma çabasının özgünlüğünün bir ifadesidir. Bir başka deyişle Marksizm, tarihsel gelişmelerin kronolojik ve rastlantısal şekilde birbirini takip eden olaylar kümesi olduğu tezini reddeder. Bunun yerine, toplumsal gelişimin kaynağının, üretici güçlerin gelişimi ile bu güçlerin örgütlenmesini, yönetilmesini ve yeniden üretimini tesis eden üretim ilişkileri arasındaki gerilim olduğu fikrini öne sürer. Tarihi-toplumsal olaylar, bu gerilimin dışında bir maddi koşula sahip değildirler.</p>  <p><br /> <strong>TOPLUMSAL İLİŞKİ OLARAK KAPİTALİZM</strong><br /> <br /> Bir üretim biçimi olarak kapitalizmin ve toplumsal bir ilişki olarak sermayenin teorik düzlemde ele alınması son derece çetrefil bir uğraştır. Zira kapitalizmi kendinden önceki üretim biçimlerinden ayıran şey, üretimin örgütlenmesinin nihai amacının artık değer üretimi yoluyla sermayenin sınırsız büyümesi haline gelmiş olmasıdır. Bu amaç, büyük ölçekli meta üretimiyle gerçekleştirilir ve bu sürecin sonunda kaçınılmaz olarak üretimin öznesi ve nesnesi birbirinin yerine geçmiş görünür. Toplumsal ilişkilerde yaşanan bu radikal dönüşüm, toplumsal olana dair fetiş görünümler ortaya çıkardığı ölçüde eşitsizliğin ve sömürünün kaynağı silikleşir, doğallaşır, tarihsizleşir. Bu yüzden kapitalizmin tarihi, kendini kapitalizm olarak göstermemenin de tarihidir aynı zamanda.<br /> <br /> Marx’ın külliyatının tartışmasız en kapsamlı ve önemli eseri olan Kapital, bir bütün olarak kapitalist toplumsal ilişkilerin hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığının, hangi temel yasalarla işlediğinin, yeniden üretiminin hangi iktidar ilişkilerini içerdiğinin, hangi içsel çelişkileri bünyesinde barındırdığının, Marx’ın sözleriyle ifade edecek olursak modern toplumun ekonomik yasasının ne olduğunun bilgisini bize vererek, kapitalizmin ürettiği (ve kapitalist ilişkileri yeniden üreten) illüzyonların temeline dinamit yerleştirir. Tam da bu yüzden, Marx’ın kitabına, bir önceki paragrafta çerçevesini vermeye çalıştığımız meta fetişizmi kavramını açıklayarak başlaması hiç de şaşırtıcı değildir.<br /> <br /> <strong>KAPİTALİZMİN GÜNCEL SINIRLARI</strong><br /> <br /> Peki neoliberal dönüşüm süreciyle ortaya çıkan ve pandemi süreciyle beraber iyice belirgin hale gelen uzaktan çalışma, işsizliğin istisna olmaktan çıkarak kaide haline gelmesi, borçluluk gibi güncel olgular karşısında Kapital’in hâlâ söyleyecek bir şeyleri var mıdır? Bu soruya kabaca bir evet cevabı vermek mümkün. Kabaca diyoruz, zira ortaya çıkan eğilimlerin yarattığı yeni toplumsal deneyimlerin göründükleri şekliyle Kapital’de bulamayacağımızı baştan önümüze koyuyoruz. Böylesi bir çabanın kendisi de görüneni ve özü birbirine eşitlediği ölçüde, Marx’ın yöntemiyle son derece tutarsız olacaktır. Evet diyoruz, zira neoliberal dönüşüm ve onun çıktıları tek başlarına toplumsal ilişkilerin kurucu unsurları değildir. Sermayenin sonsuz birikimine dayalı kapitalizm, hayatın her alanında dayattığı mevcut üretim ilişkilerinin doğal sınırlarına sürekli çarparak devinir. Şeylerin birbirleriyle kullanım değerleri üzerinden değil, mübadele değerleri üzerinden ilişkiye girdiği bir üretim biçiminin, çözümü bir başka krizi tetikleyecek olan krizlerle yönetiliyor olmasından daha doğal bir şey yoktur.<br /> Rekabet, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde asli bir nitelik taşır. Kapitalist piyasa, anarşik yapısı itibariyle yalnızca emekçilerin yaşam koşullarını tahrip etmez, sermayedarları da sürekli aksiyon almak zorunda kaldıkları bir varoluş mücadelesine sürükler. Bu mücadele, temel olarak yeni teknolojilerin işe koşularak üretim maliyetlerin azaltılması ve artı değer sömürüsünün artırılması (bunun derecesi sınıfsal mücadeleler ekseninde belirlenir) şeklinde tezahür eder. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesine, yani değişmez sermayenin değişir sermaye oranının artmasına yol açarak aşırı birikim sorununa neden olur. Böylece Marx, kâr oranlarının düşmesinin sermaye çevrimi açısından arızi bir durum olmasının ötesinde, kapitalist üretimin yapısal bir eğilimi olduğunu tespit eder. Söz konusu eğilim, artı değer sömürüsünün hem toplumsal hem de zaman-mekânsal sınırlarına baskı yapar. 1970’lerin aşırı birikim krizine yazılan sermaye reçetesi olan toplumsal ilişkilerin neoliberal dönüşümü, böylesi bir çerçevede anlamlandırılabilir.<br /> <br /> <strong>KAPİTAL’İN SINIRLARININ GÜNCELLİĞİ</strong><br /> <br /> Ortaya çıkan olguların yeni deneyimler yarattığı tartışmasızdır, fakat bunların kapitalist üretim ilişkilerinin hareket yasaları ile kurduğu bağda en ufak bir esneme yoktur. Uzaktan çalışma, üretimin mekânsal ve fiziksel maliyetlerini azaltmasının yanında, mesai ve mesai dışı zaman arasındaki mesafeyi kısaltarak mutlak artı değer üretiminin artışına yol açar. Ayrıca sermaye, teknolojik gelişmeler yoluyla emeğin denetim ve gözetimin mekanizmalarını bu tür istihdam biçimlerinde çok daha rahat sağlayarak göreli artık değer artışının da yolunu açmış olur. İşsizlik, ya da göreli artık nüfusun üretimi hem kapitalist üretimin kendine zarar veren bir çıktısı hem de sömürü ve egemenlik ilişkilerinin yeniden üretiminin dinamosu olarak çıkar karşımıza. Kredi notlarımızın kimlik kartlarımızın yerine ikame edildiği, emekçilere geçimini borç çevirerek sağlamasını dayatan finansallaşma süreci ise, Marx’ta kitap boyunca izini sürebileceğimiz ve kapitalist özel mülkiyetin varlık koşulu olan, mülksüzleştirmenin tarihsel süreçteki kesintisizliğine işaret eder.<br /> <br /> Günümüzde ortaya çıkan kimi manzaraların Kapital ile birebir örtüştüğü de görülmemiş şey değildir. Söz gelimi, 19. yüzyılın patronunun işçilerin yemek zamanlarından yaptığı ‘küçük hırsızlıklar’ ile bugün Amazon firmasının işçilerini tuvalet molasından dahi mahrum bırakması arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Ne var ki, Kapital güncelliğini buradan almaz. Onun güncelliği, toplumsal gerçekliğin düşüncede yeniden inşa edilmesini sağlayan kavramları ortaya çıkararak, bu kavramlar aracılığıyla kapitalizmin tarihsel seyrini ve onun zayıflıklarını tespit etmemize olanak veren yöntemsel çerçevesinden ileri gelir. Sermayenin, küreselleşme söylemiyle emekçilere yönelttiği ideolojik saldırının, çalışanıyla işsiziyle dünyayı kocaman bir çalışma kampı haline getirdiği aşikârdır. Dijitalleşme ve bilgi çağı söylemlerinin yaşamlarımızın her alanını müthiş bir veri yığınına çevirmekten öte anlamlı bir sonuç yaratmadığı günümüz dünyasında Kapital, bu noktaya ‘neden’ geldiğimiz sorusuna bütünlüklü bir bilginin içerisinde, belli nedensellikler dolayımıyla cevap vermemize imkân verdiği ölçüde geçerliliğini muhafaza ediyor. Kapital, çimenin boy verdiğini işitebilenlerin kılavuz kitabı olma özelliğini -belki de hiç olmadığı kadar- sürdürüyor.</p>]]></content:encoded><pubDate>Fri, 16 Apr 2021 11:55:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[MHP’li Çankırı Belediyesi’nin 19 Mayıs uygulaması şaşırttı]]></title><link>https://www.birgun.net/haber/mhp-li-cankiri-belediyesi-nin-19-mayis-uygulamasi-sasirtti-301539</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/haber-detay-resim/2020/05/19/mhp-li-cankiri-belediyesi-nin-19-mayis-uygulamasi-sasirtti-733601-5.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/haber/mhp-li-cankiri-belediyesi-nin-19-mayis-uygulamasi-sasirtti-301539</guid><category><![CDATA[BirGün Karikatür]]></category><description><![CDATA[Çankırı Belediyesi personeli, 19 Mayıs’ta Atatürk fotoğrafı baskılı yüz siperlikleriyle görev yaptı. Çalışanların 'Atatürk siperliği' takması, ilginç görüntüler oluşturdu]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>MHP’li Çankırı Belediyesi, 19 Mayıs’ta hayli ilginç bir faaliyete imza attı.</p> <p>Belediye personeli, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın 101'inci yıl dönümünde Mustafa Kemal Atatürk'ü farklı bir şekilde anarak, yüzüne Atatürk siperliği taktı.</p>  <p>İHA'da yer alan habere göre personelin koronavirüsten korunmak için kullandığı yüz siperliklerine Atatürk fotoğrafı baskısı yaptırıldı. Yüz siperlikleri belediyeye gelen yurttaşlara da verildi.</p> <p>Çankırı Belediye Başkanı İsmail Hakkı Esen, personelinin ‘duyarlılığının kendilerini memnun ettiğini’ söyledi.</p> <p>31 Mart 2019 yerel seçimlerinde, MHP’li Esen yaklaşık yüzde 47’lik oy oranıyla yüzde 38 oy oranına ulaşan AKP’li Hüseyin Boz’u geride bırakmış ve belediye başkanı olmuştu.</p> <p style="text-align: center;"><img alt="mhp-li-cankiri-belediyesi-nin-19-mayis-uygulamasi-sasirtti-733604-1." src="https://static.birgun.net/resim/haber-ici-resim/2020/05/19/mhp-li-cankiri-belediyesi-nin-19-mayis-uygulamasi-sasirtti-733604-1.jpg" /><br /> <img alt="mhp-li-cankiri-belediyesi-nin-19-mayis-uygulamasi-sasirtti-733605-1." src="https://static.birgun.net/resim/haber-ici-resim/2020/05/19/mhp-li-cankiri-belediyesi-nin-19-mayis-uygulamasi-sasirtti-733605-1.jpg" /></p>]]></content:encoded><pubDate>Tue, 19 May 2020 15:30:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Zamanın ruhu, Turuncu Zamanlar...]]></title><link>https://www.birgun.net/haber/zamanin-ruhu-turuncu-zamanlar-233198</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/haber-detay-resim/2018/10/11/zamanin-ruhu-turuncu-zamanlar-519353-5.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/haber/zamanin-ruhu-turuncu-zamanlar-233198</guid><category><![CDATA[BirGün Karikatür]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#800000;"><strong>Onur Bütün</strong></span></p><p>“Babamla çağlayanın başındaydık. O kocaman bir kayanın üstüne oturmuştu. Ben de yanına. Ayaklarımızı gürüldeyerek akan suya soktuk. Soğuk su tabanlarımızı sızlatsa da çekmedim. Babam elindeki sopayı suya daldırdı. Ortası delik bir mercan takıldı sopanın ucuna. Mercanı avucumun içine koydu. ‘Derdini buna anlat, bitince suya bırak!’ Gözyaşlarım suya damladı. Su ılındı. Babam parmak uçlarını yüzümde gezdirdi. ‘Ağla Demre, ağladıkça yüreğinin ağısı dışarıya dökülür. Ama yaşlarının hepsini harcama lazım olacak sana!”[1]</p><p>Babalar ve onların kızları… Ya da tersinden düşündüğümüzde kızlar, kadınlar ve babaları. ‘Turuncu Zamanlar’, Demre’nin babasını arayışını ve özleyişini ana tema olarak işleyen, enfes kurgusu ve ritmiyle kentli bir kadını anlatıyor. Yazar Esra Kahraman’ın ikinci romanı. Deneme ve öyküler de yazan Esra Kahraman; kentte yaşayan kadınların, kökleriyle bağlarını inceleyerek, kendi ayakları üzerinde duran, durmaya çalışan kadınları anlatmış. Ancak benim öne çıkarmak istediğim başka bir yanı var kitabın… Baba-kız ilişkisine tekrar döneceğim. Çarpıcı ve nitelikli bir yöntemden söz edeceğim. Edebiyatta kullanılan çok hoş yöntemlerden biriyle tekrar karşılaşmak ve bunu bir kadın yazarın iğne oyası gibi işlemiş olması, kadın olarak beni gönendirdi.<br /><br /> Sekiz bölüme ayrılan metin, toplam otuz altı kısa öyküden oluşuyor. Romanı okumanız sonlandıktan sonra, herhangi bir kısa öyküye dönerek metnin tamamına bağlanan diyalekt bir parça ile karşılaşıyorsunuz. Marx’ın Kapital’inde uygulanan yönteme çok benzer bir yönteme sahip metin. Marx Kapital’e, metanın tanımıyla başlar ve bir sonraki kavram bir öncekinin içinden dolayımlanarak geçer, içerilip aşılır. ‘Turuncu Zamanlar’ın ilk öyküsünden son öyküsüne kadar, karakterler, olay örgüsü, zaman ve mekânlar bu yöntemle okura aktarılmış. Ve unutmadan söylemeliyim, o kısa öykülerin adları enfes… (Kusurlara Katlanabilme Sanatı, Kültürel İdam, Öldürecek Yara Dışarıdan Belli Olmaz, Kayıp Bedevi, Gerçeküstü Zamanlar Geçidi, Sıhhatine, Para İnsana Doyar, Son Mutlaktır Değişmez, Hayal ile Hakikat Arasında gibi…)<br /><br /><span style="color:#800000;"><strong>Babanın yokluğu</strong></span><br /> Demre’nin babası Güven, anneannesi Zühre, aslında ilişkileri sürekli sarsılarak yürüyen sevgilisi Engin, tesadüfen tanıştığı Bektaş, yakın arkadaşı (beş benzemez gibi oldukları) Gülçin, komiser Sadettin Bey, sevimli bitirim Tahir, mazlum kadınlar, şiddet gören transseksüeller, Eğin’deki komşu teyzeler derken romanın zengin bir karakter yapısı da var. Baba Güven ta en başından kayıp, akıbetini söylemek abesle iştigaldir her zaman, bende kalsın. Ama metnin dip akıntısında Baba Güven’le beraber resmî bir tarih geçmemesine rağmen, 12 Eylül Askeri Darbesi sırasında pek çok devrimcinin başına gelenleri fark etmemek imkânsız. Dolayısıyla metnin okuduğumuz bazı politik romanlardan önemli bir farkını da söylemiş oldum.<br /><br /> Babasını ince bir sızı gibi anımsayan kız çocuğunun büyüyüp, erkeklere öfke duymadan ama erkek egemen kültüre de teslim olmadan gelişimini izleyebilmek bana ayrıca keyif verdi. Bu gelişimin en güzel örneklerinden birini biraz açmalıyım.<br /><br /> Demre genç bir avukat ve tek başına yaşıyor. Hem ofis hem de ofis dışında en yakın olduğu arkadaşlarından biri erkek. Nusret de bizi yanıltmıyor romanda. Sıcacık bir ilişkileri var. Nusret’in sevgilisi Baki’yle, hetoroseksit bakışın dışına çıkıyoruz. Yazar bunu da gözümüze sokmadan yapmış. Yoksa erkeklerin genellikle yakın bir kadın arkadaşı olmaz. Kadınlar içinse durum tersinden işler. Bektaş’la tanışması sonrasındaki gelişmeler, kadınların özel yaşamlarını kurarken ne kadar incelikli ve özenli olduklarını çok iyi anlatıyor. Yazar açıkça söz etmese de, Engin’le tükenen ilişkisini sonlandırma biçimi ve Bektaş’a yönelimi pek çok kadını ve erkeği etkileyecektir. Kırmaksızın, olgunca ve sarih…<br /><br /> Demre, babasını ve onunla ilişkisini, bir çocukluk anısı gibi ilerleyen yaşlarda da deneyimlerken, sindiremese de roman boyunca sorular sormaya devam ediyor. Babasızlığının daha ağır bir travmaya dönüşmemesini sağlayan başka kadınlar bu konuda ona destek oluyorlar. Sarıp sarmalıyorlar. Güçlü bir anne, daha güçlü bir anneanne ve en güçlü komşu teyzelerin şefkat birliği... Yeri gelmişken bu komşu teyzelerin Eğin’de Demre’ye yaşattıkları, kültürün imbiğinden geçmiş, süzülmüş, incelikli bir kadın dayanışması. Erkeksiz evler, terzi Gülten, Figan, Hatice… Romanı okurken yakın bir arkadaşımı arayıp, “ne olur Figan adında bir kadın karakter yazalım!” dedirtecek kadınlar. Hem gerçek hem gerçeküstü…<br /><br /> “Yemek sonrası sedire çekildik. Genelde iki kadın bir araya geldiğinde volüm artar, üçe çıkarsa gürültü sökün eder, daha fazlasında kimse kimseyi anlamaz. Oysa bu kadınlar konuşmaktan çok dinlemeyi önemsiyorlardı. Dinlendiriciydi sohbetleri.”[2]<br /><br /><span style="color:#800000;"><strong>Mektuplaşmalar</strong></span><br /> Romanın kıvrak ve meraklandırıcı yanlarından biri de aynı zamanda edebî olarak tanıdığımız mektuplaşmaları da içeriyor olması. Demre ile Bektaş’ın mektuplaşmaları, zamanın yavaşlatılmasını, birbirlerini yazarak ve içeriden tanımalarını sağlıyor. Ve tabi ki romanın en iyi mektubu, Baba Güven’in Demre’ye bıraktığı mektup. Demre hiçbir zaman babasına cevap yazamıyor. Sevgilisi ile yeni tanıştığı Bektaş arasında gidip gelirken, Eğin ve İstanbul arasında da gidip geliyor ruhu. Kent ve kır arasında gidip geldiğini düşünsek de kentin zamanı metinde daha baskın.<br /><br /> Turuncu bir zamanı pek çok katmanın içinden ve metaforik olarak düşündüm. Aslında turuncu imgesi, günbatımının ışığını, ölümü, yeniden doğuşu ve güneşin enerjisini çağrıştırıyor. Kızılderililer içinse cesaret ve fedakârlığı… Ağırlıkla Eğin için bir turuncu zaman var metinde… Derin, özlenen ve baba imgesinin yaşadığı… İnsan kayısıyla da bağlantı kurmadan edemiyor. Bir dönem Malatya’ya bağlıyken yasayla Erzincan’ın ilçesi olan kayısı cenneti Eğin.<br /><br /> Ve yazarın yürüttüğü en nitelikli tartışmalarından biriyse; aşk, bağlanma, evlilik, sevgililik, politika ve aile ilişkilerinin sarmalından gördüğümüz hayat ve onun imgeleri. O imgelere tutunan hayatlar ve onların romanı ‘Turuncu Zamanlar’, zamanın ruhu…<br /><br /> [1] Turuncu Zamanlar, Esra Kahraman, Ayrıntı Yayınları, s: 62<br /> [2] A.g.e., s: 212</p>]]></content:encoded><pubDate>Thu, 11 Oct 2018 10:44:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Buluşma: İmkânsızı isteyenlerin hikâyesi]]></title><link>https://www.birgun.net/haber/bulusma-imkansizi-isteyenlerin-hikayesi-132609</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/haber-detay-resim/2016/10/23/bulusma-imkansizi-isteyenlerin-hikayesi-199983-5.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/haber/bulusma-imkansizi-isteyenlerin-hikayesi-132609</guid><category><![CDATA[BirGün Karikatür]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#800000;"><strong>SERVET KAYA</strong></span></p><p>Küba Devrimi’nin fitilinin ateşlendiği anı yeniden yaşatan ses, söz ve gravürlerle harmanlanmış bir yapıt olan Julio Cortázar’ın kitabı Buluşma (Reunion) ilk kez Türkçe olarak yayımlandı. Delidolu Yayınları’ndan çıkan kitap, Küba Devrimi’nin ve dünya devrimcilerinin sembol ismi Ernesto Che Guevera’nın ağzından devrime doğru yürüyüşün ilk adımlarını anlatıyor. Che’nin Küba’ya ayak basışını ve Sierra Maestra dağlarında devrimin önde gelen komutanlarıyla buluşmak için yaptığı yolculuğa tanıklık ediyoruz adeta. Büyük devrimcinin kafasının içinde çalan Wolfgang Amadeus Mozart’ın “Av”, Yaylı sazlar için 17 No’lu Kuarteti eşliğinde sürdürdüğü yolculuğa kimi zaman kurşun sesleri, tropikal Küba ormanlarının kuşları, vurulan insanların haykırışları, kimi zaman Kübalı köylülerin türküleri katılıyor: “Ve tüm bunlar aslında bizim isyanımız; bizim yaptığımız da bu, Mozart ve ağaç bunu bilemese de, biz de kendi meşrebimizce, umutsuz, amatör bir savaşı ona anlam veren, onu meşrulaştıran ve en sonunda zafere taşıyan bir düzene dönüştürmek istedik ki bu zafer, yılların boğuk av borazanlarının ardından bir melodinin yeniden inşası olabilir; adagioyu takip eden allegro son, aydınlığa kavuşma gibi olabilir.”</p><p><br /> Fidel Castro ile 1955’in Temmuz ayında Meksika’da tanışan Che, Küba Devrimi için çalışmaya karar verir ve onun Küba’ya gidecek grubun sıhhiyecisi olması kararlaştırılır. 26 Kasım 1956’da Meksika’dan 82 kişi ile birlikte Granma adlı yatla yedi gün süren bir yolculuğa çıkar. “Buluşma” karaya çıktıkları andan başlayıp Sierra Maestra dağlarındaki buluşmaya kadar geçen zamanın türküsü bir bakıma. Bu türkü Che’nin soluk almakta güçlük çektiği astım krizlerinde kesilmeden daha bir inançla, yanağını sıyırıp geçen kurşuna inat, 82 kişiden çarpışa çarpışa 12 kişi kalmalarına rağmen dinmeden kavuşmaya kadar sürüp gidiyor. Kitap, okumaktan öte seyre dalabileceğiniz o anların resmedildiği gravürlerin yanında Mozart’ın “Av” kuarteti eşliğinde okunması gereken bir seyirlik. Gerilla bölüğünün sıhhiyecisi Arjantinli bir doktorun nasıl “Comandante”ye dönüştüğüne tanık olacak, imkânsızın peşindeki gerçekçi mücadeleyi ormanın içinde o insanlarla yürüyerek siz de yaşayacaksınız. İnanılmaz gibi görünen bir yolun nasıl da devrime dönüşebildiğinin ipuçlarını bulabileceğiniz kitapta, devrime inanmış insanların kararlılığının ve her tür zorluğu vakurla karşıladığının resmini bulacaksınız. Che’nin ağzından “Jack London’ın bir öyküsü aklıma geldi, kahraman bir ağacın gövdesine yaslanmış, onurlu bir şekilde ölmeye hazırlanıyor” sözüyle başlayan kitapta, diktatör Batista’nın uçaklarının da yer aldığı “Düzenliler” adı verilen askerlerin 82 kişi için adeta bir sürek avına dönüştürülen yolculukta yaşanan sağ kalma mücadelesini ve o savaşçıları yakından tanıyacaksınız.<br /><br /> Kitabın yazarı Julio Cortazar Arjantin edebiyatının fantastik denebilecek kalemi, sizleri Che’nin yanına ormanın içine götürüyor. Aynı zamanda müzisyen de olan yazar, müzikli bir cangıl hikâyesi anlatırken 25 gün sonra bütün dünyanın tanık olacağı bir devrimin doğum aşamalarını kaydediyor. Ernesto Che Guevara’nın ölümünden bir yıl sonra çizgi biyografisini de çizen Arjantinli sanatçı Enrique Breccia’ya ait gravürlerin sunduğu görsel şölen Küba Devrimi’ni anlamak ve Che’nin devrime nasıl katıldığını öğrenmek isteyenler için bir yaşam tecrübesi olabilecek nitelikte.<br /><br /> Güney Amerikan edebiyatının aykırı yazarının metinlerinin ve İspanyolca çevirinin de ayrı bir beceri olduğu düşünülürse Delidolu Yayınları’nın başarılı bir kitaba imza atmış olduğu görülüyor. Ernesto Che Guevera’nın yüksek ateşiyle yer yer sanrıların eşlik ettiği metin bir sayıklamaya dönüşmüş. Orijinal dilinden çevrilen yapıt tüm zorluklarına rağmen etkileyici. Son dönemlerde sıradışı kitaplarla adını duyuran Delidolu Yayınları ünlü yazarların az bilinen kitaplarını Türkçeye kazandırmaya devam ediyor.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 23 Oct 2016 15:33:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gelecekten biraz önce...]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/gelecekten-biraz-once-93880</link><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/gelecekten-biraz-once-93880</guid><category><![CDATA[BirGün Karikatür]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Bu yıl Cadılar Bayramı (Halloween) filmlerinde bir tuhaflık var: Çocuklardan ölesiye korkuyorlar! Gelecek ve değişim korkusundan kaynaklanan, çocuklarda sembolleşen bir korku bu… Sinema tarihindeki yüzlerce Halloween filminde -listenin başını elbette adıyla sanıyla Halloween (1978-1981) serisi çekiyor- dehşetin kaynağı çocuklar değil ‘şimdiki zaman’dır; yetişkinler, özellikle de erkekler. 2015’in Cadılar Bayramı’nı ise Hellions ve Cooties gibi, geleceğe dehşetle bakan filmler belirliyor.</span></span></span></p><p><span style="font-family:arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Türkiye’de gösterime girmeyen bu filmlerden Hellions bir genç kızın iblis çocuklar tarafından sürüklendiği dehşeti anlatıyor. Bazı sahnelerde psikolojik dehşet yaratmayı başarmasına rağmen sonuçta türün klişe bir ‘yeni-sağcı’ örneği olan film, 31 Ekim gecesinin ne korkunç bir geleceğe gebe olduğunu şöyle anlatıyor: Başına geçirdiği çirkin yırtık çuvalla oldukça korkunç görünen bir çocuk şeker almak için elindeki torbayla kapıda beklemektedir. Cadılar Bayramı’nı evde tek başına geçiren Dora isimli genç kız çocuğa biraz şeker verip göndermeye çalışır ama sessiz çocuğun ürkütücü bir ısrarı vardır. Dora kapıyı kapatır. Bir süre sonra kapı tekrar çalar, bu sefer çuvallı çocuğun yanında başına teneke kova geçirmiş, aynı derecede korkunç bir başka çocuk bulunmaktadır. Dora ilk çocuğu tanıdığı için bu şeker ısrarına kötü tepki verir, çocukları sertçe kovar. Kapı biraz sonra tekrar çalar, çocukların sayısı üçe çıkmıştır. Başında oldukça çirkin bir aslan maskesi takan bir kız çocuğu ilk ikisiyle birlikte hiç ses çıkarmadan kapının önünde beklemektedir.</span></span></span></p><p><span style="font-family:arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Genç kızın karşısına çıkan bu ‘çuval-teneke-arslan’ üçlüsünün ‘korkuluk-teneke adam-korkak arslan’a, ‘Dora’nın da ‘Dorothy’ye denk düştüğü, böylece Oz Büyücüsü’ne (The Wizard of Oz/1939) gönderme yapıldığı belli. Ama Oz Büyücüsü’nde Dorothy bu üçlüden yardım alarak dünyayı kötülükten kurtarıyordu, Hellions’da ise Dora bu çocuklar tarafından cehenneme sürükleniyor.</span></span></span></p><p><span style="font-family:arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Bir ilkokulda yaşanan dehşet üzerinden korkunç bir gelecek tasarımı sunan korku-komedi filmi Cooties’deyse sadece çocukları etkileyen bir enfeksiyonun onları nasıl gözünü kan bürümüş zombilere çevirdiği anlatılıyor. Mesele şu ki, bu anlatıda net bir ‘enfeksiyondan önce-enfeksiyondan sonra’ ayrımı da yok; çocuklar zombi olmadan önce de berbatlar! Mesela zombi olmadan önce biri annesine “Fuck you mum!” deyip biri öğretmenini sertçe azarlarken, zombi olduktan sonra öğretmenlerinin bağırsaklarıyla ip atlıyorlar.</span></span></span></p><p><span style="font-family:arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Bu filmde çocuk/gelecek korkusu öyle aşırı bir hal alıyor ki, perdeye yansıtılmamasına genellikle özen gösterilen ‘çocuk ölümü’ sahneleri bile komedi zırhına büründürülerek pornografik bir şiddetle sunuluyor. Bir oyun alanı dolusu çocuğun ateşe verildiği bir sahneyi kaç filmde görebilirsiniz ki?!</span></span></span></p><p><span style="font-family:arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">İtiraf etmeliyim ki Hollywood merkezli sinemanın bu gelecek korkusu bazen çok hoşuma gidiyor. Çünkü o korktukları geleceği aslında bizim çocuklarımız temsil ediyor. Bunun sinemasal karşılığı da var; tüm neo-liberal muhafazakarlığı ve iki yüzlü ahlakçılığıyla bu filmlerin temsilcisi olduğu gericiliğe karşı, geleceğe umutla bakan filmler. Bu yılın en ilginç filmlerinden Cop Car (Polis Arabası) mesela: Evden kaçan 10-11 yaşlarında iki oğlan çocuğu bir tarlanın kenarında terk edilmiş bir polis arabası bulur, yola onunla devam etmeye karar verirler. Arabanın sürücüsü olan şerif -uyuşturucu ticaretine bulaşmış en kirlisinden bir polis- o sırada öldürdüğü birisinin cesedini yok etmek için uğraşmaktadır. Sonrasında çocuklar kendilerini kirli yetişkinlerin kanlı dünyasında bulur. Filmin iç acıtan sahneleri de var ama, tüm çatışma ve ölümlere rağmen sonuçta çocukların tüm saflıklarıyla kirli iktidarın düzenini bozuyor olması önemli.</span></span></span></p><p><span style="font-family:arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Daha iyisi de var: Rio favelalarında ekmeğini çöpten çıkaran bir grup çocuğun sömürgen politikacı ve polislerin düzenini nasıl yıktığını anlatan müthiş bir film, 2014 tarihli Trash/Umut Kırıntıları.</span></span></span></p><p><span style="font-family:arial,helvetica,sans-serif;"><span style="font-size:14px;"><span style="color:#000000;">Hayat filmler gibi değil tabii ama bu filmler de gökten zembille inmiyor, bu dünyanın gerçekliğinde üretiliyorlar. Her biri belli bakış açılarına göre üretilmiş bu anlatılara basitçe anlatı deyip geçmemek lazım: 31 Ekim’den 1 Kasım’a, 1 Kasım’dan 2 Kasım’a nasıl geçeceğimizi dünyaya nasıl baktığımız, nasıl anlatılar kurduğumuz belirliyor. O yüzden bu kadar korkuyorlar zaten bizden!</span></span></span></p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 31 Oct 2015 09:37:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İyidir...]]></title><link>https://www.birgun.net/haber/iyidir-154</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/haber-detay-resim/2015/05/03/iyidir-526-5.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/haber/iyidir-154</guid><category><![CDATA[BirGün Karikatür]]></category><content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Serkan Altuniğne karikatürleriyle BirGün'de.</strong></h2><div></div><div class="topShareLine clearfix" style="box-sizing:border-box;margin:0 0 12px;padding:0;border:0;font-size:inherit;vertical-align:baseline;font-family:'PT sans',sans-serif;line-height:1;zoom:1;background:transparent;"><div class="a2a_kit a2a_kit_size_32 a2a_default_style fl" style="box-sizing:border-box;margin:0;padding:0;border:0;font-size:inherit;vertical-align:baseline;line-height:32px;float:left;background:transparent;"></div></div>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 03 May 2015 16:12:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İyidir]]></title><link>https://www.birgun.net/haber/iyidir-115</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/haber-detay-resim/2015/03/29/iyidir-415-5.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/haber/iyidir-115</guid><category><![CDATA[BirGün Karikatür]]></category><description><![CDATA[Serkan Altuniğne karikatürleriyle BirGün'de.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bugünün Karikatürüüüüüüüüüüüü...</p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 29 Mar 2015 10:48:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>