<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?><rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"><channel><title><![CDATA[BirGün Pazar]]></title><link>https://www.birgun.net</link><description>Birgün Gazetesi resmi internet sitesi. Gündemden en son haberler, yazar yazıları, yorumlar ve röportajlar.</description><language>tr-TR</language><ttl>5</ttl><lastBuildDate>Fri, 13 Mar 2026 22:09:17 +0300</lastBuildDate><image><title><![CDATA[BirGün Pazar]]></title><url>https://static.birgun.net/images/birgun-logo-dark.png</url><link>https://www.birgun.net/rss/kategori/birgun-pazar-19</link></image><atom:link rel="self" type="application/rss+xml" href="https://www.birgun.net/rss/kategori/birgun-pazar-19"/><item><title><![CDATA[Erken Çocukluk Döneminde Dini Eğitime Gelişimsel ve Psikanalitik Açıdan Bir Bakış]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/erken-cocukluk-doneminde-dini-egitime-gelisimsel-ve-psikanalitik-acidan-bir-bakis-696659</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/erken-cocukluk-doneminde-dini-egitime-gelisimsel-ve-psikanalitik-acidan-bir-bakis.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/erken-cocukluk-doneminde-dini-egitime-gelisimsel-ve-psikanalitik-acidan-bir-bakis-696659</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Nesli Zağlı</strong></p>
<p>Psikanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud, “Bilgi bir güçtür; ancak bu gücün tek kaynağı akıl ve deneyimdir. İnsanlık çocukluk döneminin illüzyonlarını terk edip ‘gerçeklik ilkesine’ boyun eğdiğinde özgürleşecektir” der. Bu bakış açısını baz aldığımızda çok kritik bir gelişimsel evre olan 0-6 yaş arasında çocuklara sunulacak her türlü bilginin niteliği büyük önem taşımaktadır. Son yıllarda başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere pek çok devlet kurumunun erken dönem din eğitimine çok daha yoğun olarak odaklandığını yapılan uygulamalardan görebiliyoruz. Erken dönem Kuran eğitimleri, okulöncesi dönemde dini eğitim ve uygulamalar, pedagojik yönüyle hazırlanmış dini etkinlikler derken son olarak 2026 yılı Ramazan ayı için özel olarak okul çocuklarının evdeki Ramazan etkinliklerini takip edip paylaşması gibi bir uygulamaya da şahit olduk. Devletimiz çocukların sınıf arkadaşlarının dini yaşantısının farkında olmasını, bu şekilde din dışı hayatları tespit edebilmelerini ve ayrıştırabilmelerini (ayrımcılık) planlıyor olmalı. Kısaca bu uygulama hepinizin tahmin edebileceği gibi laiklik dışı bir müdahale olup minicik insanların zihinlerini en erken dönemde dini olarak eğitmenin ötesinde bir risk oluşturmaktadır.  </p>

<p>Zihinsel Gelişim Kuramları içinde psikolojide en etkin olan kuram Jean Piaget’nin Zihinsel Gelişim Kuramıdır. Onun kuramına göre 0-6 yaşlar arası çocuklar Duyusal Motor Dönemi (0-2 yaş) ve İşlem Öncesi Dönem (2-7 yaş) olarak iki ayrı dönem yaşarlar. Dini eğitimin entegre edilmeye çalışıldığı İşlem Öncesi Dönemde çocuk zihinsel olarak benmerkezcidir. Cansız nesnelerin duyguları olduğuna inanır, maddenin sürekliliğini kavrayamaz ve odak noktası olarak belirlediği şeyden ayrılamaz. Ancak Somut İşlemler Dönemi (7-11 yaş) denilen evrede mantıklı düşünme başlar ve benmerkezcilikten kurtulur. Din gibi soyut düşünme gerektiren konulara hâkim olabileceği dönem ise 11 yaşından sonra Soyut İşlemler Dönemiyle başlar. Bu yaştan önce çocuk hipotetik (varsayım üretme) düşünemez, soyut kavramları anlayamaz, göreceli kavramları (ör: din) anlayamaz. Bu zihinsel gelişim varsayımına dayanarak çocukların 0-6 yaş dönemi gibi bir dönemde formal bir din eğitime hazır olmadığını söyleyebiliriz. Eğer amaç çok erken yaşlardan başlayarak dini bir altyapı oluşturmaksa bunun muhatabı direk çocuk değil de ailesi olabilir. Aile yeterli değil, her kanal kullanılmalı deniyorsa da bu yaş çocuğunun zihinsel ve ruhsal kırılganlıkları gözeterek çok dikkatli yapılmalı. </p>
<p>Gelişimsel açıdan 0-6 yaş dönemi zihnin ve ruhsal dünyanın en hızlı geliştiği, kırılgan ve gelecekteki kendiliğe etkisi en çok tanımlanmış dönemdir. Freudyen kurama göre oral, anal ve fallik dönemlerden oluşan erken çocuklukta çocuğun maruz kaldığı ebeveyn pratiklerinin yarattığı “duygu” en önemli bilgi kaynağıdır. Yani bu yaş çocuklarında “salt bilgi” olarak sunulan şeyler silinip giderken, onların yarattığı duygu gelişimsel olarak bireyin ruhsal oluşumunu etkiler. Yine bu dönemde çocuk dürtülerini kontrol etmeyi öğrenir ve bunun yolu “süblimasyon” dediğimiz yüceltme mekanizması vasıtasıyla mümkün olur. Bu devrede yüceltilen şey ebeveynlerin ruhsal dünyaya tanıttığı kurallardır. Eğer dinsel bir öğreti bu dönemde devreye sokulursa Tanrı kavramı ve dinsel öğretiler bu yüceltmenin zeminini oluşturacak ve dinin doğası gereği kural koyucu ve yargılayıcı yapısı çocukta hatalı bir içselleştirmeye, kaygı ve korkulara neden olabilecektir. Çocuk gelişimindeki bu kritik dönemde çocuğa verilen didaktik bilgi geleceğe yönelik bir dini zemin hazırlayamaz; çocuk kendini çevreleyen psikodinamiklerden etkilenir ve iç dünyasına bakım verenlerle bir özdeşim kurarak alır. Kısacası erken dönem çocuklarına dini eğitim projesi muhtemelen eğitim maksatlı değil de politik bir hamledir. Çünkü çocuk anne ve babasıyla özdeşim kurarak ve model alarak öğrenir. Dindar bir nesil yetiştirmek istiyorlarsa, yetişkinlerinin iman seviyesini arttırmak daha mantıklıdır. </p>
<p>Freud’un dinle ilgili görüşü dinin bir hastalık, çocuksu bir takıntı olduğu yönündedir. Psikanalitik kuramlar içinde dine karşı yaklaşımı daha yumuşak olan kuram Heinz Kohut’un kurucusu olduğu Psikanalitik Kendilik Psikolojisi kuramıdır. Kohut’un kendisi dini çok yüceltmemiş olsa da, din psikologları psikanalitik kendilik psikolojisi kuramını dini araştırmalara sıklıkla uygulamışlardır. Kohut’un yaklaşımı laik bir düzlemde çok önemlidir. Çünkü burada din dogmatik bir zorunluluktan çok bir kendiliknesnesi ihtiyacı olarak sunulmuştur. Dinin yatıştırıcı, kapsayıcı, bütünleştirici bir rol oynaması onu değerli kılmaktadır. Burada şunu vurgulamak istiyorum; çocukların gelişim sürecinde yetiştikleri aile içinde gözlemledikleri inanç ve pratikler çocuk ruh sağlığı için önemli bir rol oynayabilir. Bu noktada “doğal akış” içerisinde olmasının altını çiziyorum. Bu okulöncesi dönemde uygulanan dini eğitim ve müfredatlar temel gelişim sistemine zorunlu giriş yapmış niteliktedir. Üstüne üstlük bunların takibinin yapılması (ör: çocuklardan iftar fotoğrafı istenmesi) dinin cezalandırıcı bir nitelik taşımasına neden olabilir. Din ve dine dair söylemler ve ibret verici hikayeler (örn: kıssa) çocukların dünyasında temel bir suçluluk duygusunun oluşmasına neden olabilir. Kısacası dinin doğal akışında önemli bir bütünleyici yönü olacakken, korku ve kaygı içselleştirilebilir.   </p>
<p>Bu yazıyı yazarken laikliği dinsizlikle eşleştiren bakışa da karşı duruyorum. Çocukların bir kültür içinde büyürken dini motiflere ve öğretilere maruz kalması kaçınılmaz. Ancak bunun fazlasını hedeflemek, erken çocukluk dönemini de siyasal İslam’ın rekabet arenasına çevirmek düpedüz sistemik bir kötücüllük. Çocuk ruhsallığı nadide bir yapıdır ve adına toplum dediğimiz şey çocuksuluğun ve çocukluğa dair her şeyin nasıl konumlandığına göre şekillenir. Din gelişimsel bir olgudur ve her çocukluk çağının dinin ne ifade edebileceğiyle ilgili kendine has özellikleri vardır. Hiçbirimiz dinin manevi bir olgu olarak çocuksu hayatın içine sızmasına karşı olamayız. Ama aynı şekilde anlattığımız bu kırılgan ve kolay zedelenebilir döneme siyasi bir dayatma olarak girmesine de müsaade edemeyiz. Din eğitimi formal olarak veya pedagojik unsurlarıyla çocuk gelişim sistemine dahil edilecekse bu mümkünse çocuğun soyut düşünme kapasitesinin geliştiği 11 yaştan sonra yapılmalıdır. İkinci olarak da din eğitiminin ve ona ait unsurların ayrıştırıcı ve yargılayıcı bir tahakküme dönüştürülmemesine dikkat edilmelidir. Biz Fransız yazar Victor Hugo’nun dediği gibi “Dini olanın din içinde, devletin olanın devlet içinde kalmasını istiyoruz”. Bilhassa da konu çocuklar olduğunda. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 09:29:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Pedagojik bir ilke olarak laiklik]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/pedagojik-bir-ilke-olarak-laiklik-696658</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/pedagojik-bir-ilke-olarak-laiklik.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/pedagojik-bir-ilke-olarak-laiklik-696658</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ayşe Alan</strong></p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara gönderdiği “Maarifin Kalbinde Ramazan” etkinlikleri genelgesi, Türkiye’ye eğitim ve laiklik ile ilgili bir sıcak gündem armağan etti.</p>
<p>Sınıfların Ramazan temalı süslenmesi, öğrencilere oruçla ilgili etkinlikler yaptırılması, bazı okullarda çocukların toplu biçimde bu ritüellere yönlendirilmesi, çeşitli kurumların okullarda iftarlar düzenlemesi gibi pek çok olayın haber ve görüntüleri kamuoyuna yansıdı. Bu uygulamaların bir kısmı doğrudan MEB’in teşvik ettiği etkinlikler kapsamında gerçekleşirken, bir kısmı da okulların ve yerel yöneticilerin inisiyatifiyle yaygınlaşıyor. </p>

<h2>EĞİTİM SİSTEMİ NE İÇİN VAR?</h2>
<p>Yalnızca dini ritüellerin eğitim ortamına taşınmasını ele alarak bu gündemin politik çerçevesi içinde kalmak yerine temelden bir soru ile bu yazıya başlamak istiyorum: Eğitim sistemi ne için var? Çocuğa belirli bir inanç ve değer sistemi aktarmak için mi? Çocuğa özgür bir zihinsel gelişim kazandırmak için mi? Bu soruya verilecek yanıt pedagojinin alanına girer. Çünkü eğitim, doğası gereği tarafsız değildir. Her eğitim sistemi, açık ya da örtük biçimde, çocuğun zihinsel gelişimine bir yön verir. Laiklik ise bu yönün sınırını çizen pedagojik bir ilke olarak işler. Elbette tek başına yeterli olmayacağını ama bunun bu yazının konusu olmadığını not düşerek devam edelim. </p>
<p>Laiklik yalnızca devletin din karşısındaki konumunu tanımlamaz. Aynı zamanda eğitimin çocuğun zihinsel özerkliğini koruyacak şekilde yapılandırılmasının da güvencesidir. Erken çocukluk dönemi ise bu açıdan en hassas evredir. Yaşamın ilk yıllarında çocuk, dünyayı henüz kesin kategorilere ayırmaz; anlamlandırma süreci devam eder. Gelişim psikolojisi, bu dönemde edinilen bilgilerin yalnızca içerik olarak değil, öğrenme biçimi olarak da kalıcı etkiler yarattığını gösterir. Çocuk, yalnızca neyi öğrendiğini değil, bilginin nasıl sunulduğunu da öğrenir ve bunu içselleştirir. Bilgi, sorgulanabilir bir alan olarak mı sunulmaktadır, yoksa tartışılmaz bir gerçek olarak mı? Bu soru pedagojinin merkezindedir. </p>
<h2>PEDAGOJİNİN DEĞİL, İDEOLOJİNİN KILAVUZLUĞU</h2>
<p>Bilginin nasıl sunulduğuna dair bu ayrım, okul öncesi eğitimin, çocuğun bağımsız düşünme becerisinin temellerinin atıldığı kritik bir dönem olduğuna işaret eder. Bu yaşta çocuk, farklı olasılıklarla karşılaşmalı, soru sormalı, merak etmeli ve keşfetmelidir. Öğrenme süreci, hazır ve değişmez doğruların aktarılmasına değil, çocuğun kendi anlamını kurmasına dayanmalıdır. </p>
<p>Ramazan ayı kapsamında yapılan bazı etkinlikler, tam da bu nedenle pedagoji temelli bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Okul öncesi sınıflarda Ramazan köşeleri oluşturulması, dini vecibelerin erdemli olmanın tek yolu olarak sunulması, dini ritüellerin sınıf içi etkinlik haline getirilmesi, çocuğun henüz eleştirel süzgeç geliştirmediği bir dönemde, belirli bir inanç sistemine ait pratiklerin norm olarak sunulması anlamına gelir. </p>
<p>Aslında kritik olan, bu uygulamaların içeriğinden çok yöntemi ve bağlamıdır. Eğitim, farklı inançların varlığını tanıtabilir, tanıtmalıdır da. Ancak belirli bir inanç sisteminin pratikleri norm haline getirildiğinde, eğitim olmaktan çıkar, telkin haline gelir. Telkin ise pedagojinin değil, ideolojinin yöntemidir. Çocuğun düşünme becerisi, ancak soru sormasına, farklı cevapları değerlendirmesine ve kendi zihinsel sürecini işletmesine izin veren bir ortamda gelişir. Oysa telkin, bu süreci ortadan kaldırır. Telkin, çocuğun düşünmesini teşvik etmez; ondan verilen bilgiyi sorgulamadan kabul etmesini bekler. </p>
<h2>LAİKLİK ÇOĞULCULUĞUN EĞİTİMDEKİ YANSIMASIDIR</h2>
<p>Erken yaşta sunulan bilgi, çocuğun zihninde yalnızca bir bilgi olarak değil, gerçekliğin doğal bir parçası olarak yerleşir. Çocuk, bu bilgiyi değerlendirmez, içselleştirir. Bu nedenle pedagojinin temel sorumluluğu, çocuğun zihinsel gelişimini sınırlayabilecek tek yönlü bilgi aktarımından kaçınmaktır. Laiklik, bu noktada pedagojik bir güvencedir. Laik eğitim, devletin eğitim yoluyla tek bir dünya görüşünü norm haline getirmesini engeller. Bu anlayış hem inanç özgürlüğünü hem de düşünce gelişimini korur. Çünkü düşünce, ancak alternatiflerin var olduğu bir ortamda gelişebilir. Tek bir inanç sisteminin pedagojik norm haline gelmesi, düşünmeyi değil, tek boyutlu bir uyumu geliştirir. </p>
<p>Bu tür uygulamalar aynı zamanda çoğulculuk ilkesine açık biçimde aykırıdır. Türkiye toplumu tek inançlı, tek yorumlu, tek ritüelli bir yapıdan oluşmuyor. Sünni İslam’ın farklı yorumları, Alevilik, Caferilik gibi mezhepler, başka dinlere mensup yurttaşlar ve herhangi bir inanca bağlı olmayan aileler bu toplumun parçasıdır. Laiklik, tam da bu çeşitliliğin güvencesi olarak ve dinin devlet eliyle toplumsal norm haline getirilmesini engellemek için vardır. </p>
<p>Bir kamusal alan ve hizmet olarak okulun görevi, belirli bir inanç yorumunu görünmez biçimde “doğal” ve “doğru” ilan etmek değildir. Ramazan etkinlikleri ya da benzeri uygulamalar, pedagojik çerçeveden çıkarılıp normatif bir içerikle sunulduğunda, çocuklara tek bir değer sisteminin esas ve üstün olduğu mesajını verir. Bu, yalnızca farklı inançlara sahip çocukları dışlamakla kalmaz; aynı zamanda tüm çocuklara toplumun çoğulluğunu değil, tekliğini öğretir. Oysa demokratik bir eğitim sistemi, çeşitliliği tanıtır. Bir inancı merkez, diğerlerini ise kenar (çeper) olarak konumlandırmaz. </p>
<h2>ÇOCUĞUN ZİHNİ, KORUNMASI GEREKEN BİR ÖZGÜRLÜK ALANIDIR</h2>
<p>Uluslararası hukuk da bu konuda açık bir çerçeve sunar. Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, eğitimin temel amacının çocuğun zihinsel ve kişisel gelişimini en üst düzeye çıkarmak olduğunu belirtir. Aynı sözleşme, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü güvence altına alır. Bu hak, yalnızca inanç özgürlüğünü değil, aynı zamanda kendi düşüncesini oluşturma özgürlüğünü de kapsar. </p>
<p>Eğitimin asli sorumluluğu, çocukların fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimini korumaktır. Bugün eğitim alanında yaşanan tartışmalar, yalnızca din eğitimi tartışması değildir. Bu tartışma, çocuğun zihninin devlete mi, topluma mı, yoksa çocuğun kendisine mi ait olduğu tartışmasıdır. Pedagojik açıdan çocuğun zihni, korunması gereken bir özgürlük alanıdır. </p>
<h2>EĞİTİMİN HAKİKİ GÜNDEMİ NE?</h2>
<p>Diğer yandan, memleketin asıl eğitim gündemi, çocukların hangi dini ritüele katıldığı değil, hangi sosyo-ekonomik koşullarda okula gittiğidir. Her gün yüz binlerce çocuk, yeterli beslenmeden yoksun biçimde derse başlıyor. Nitelikli eğitime erişim, giderek daha dar bir kesimin ayrıcalığına dönüşüyor. Merkezi sınav sistemi, milyonlarca çocuğu daha en baştan eleyen bir mekanizma gibi işliyor; sınavı kazananlar ilerlerken, geride kalanlar erken yaşta ucuz işgücüne yönlendiriliyor. Çocuklar, Mesleki Eğitim Merkezleri aracılığıyla, eğitim hakkından koparılıp çalışma hayatına dahil ediliyor. Okullarda artan zorbalık ve şiddet, çocukların güvenlik hakkını zedeliyor. </p>
<p>Bu yüzden laiklik meselesini pedagojik değil ideolojik çerçeveden tartışmak, eğitimin yapısal sorunlarını görünmez kıldığı ölçüde, iktidarın işine yarıyor. Çünkü kamuoyunun dikkati böylece yoksulluk, eşitsizlik, eğitimin niteliğindeki gerileme, çocukların büyük bir bölümünün ucuz işgücü olmak üzere ayrılması gibi meselelerden uzaklaşıyor. Semboller ve ritüeller üzerinden yürütülen tartışmalar büyürken gerçek sorunlar çözüm beklemeye devam ediyor. Eğitim politikalarının odağı, çocukların gelişimini güvence altına almak yerine kimlik ve değer inşasına kaydığında, pedagojik sorular yerini siyasal tercihlere bırakıyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 09:27:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Göğsünün Tam Ortasında]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/gogsunun-tam-ortasinda-696657</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/gogsunun-tam-ortasinda.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/gogsunun-tam-ortasinda-696657</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gülşen İşeri</strong></p>
<p>Hande Çiğdemoğlu, yakın zamanda yayımlanan Göğsünün Tam Ortasında adlı kitabıyla okuru ikinci kez öyküleri ile selamladı. İçinde ödüllü öykülerinin de yer aldığı ilk kitabı Kâğıt Kesiği’nde olduğu gibi bu kitap da bir tema çerçevesinde toplanmış.</p>
<p>Biri novella olmak üzere toplam 19 öyküden oluşan kitapta aşkın çepeçevre kuşattığı hayatlar, içinde bulunulan koşulların ışığında yeniden keşfediliyor. Hande Çiğdemoğlu’yla yeni kitabı Göğsünün Tam Ortasında’yı konuştuk. </p>

<p><strong>Kâğıt Kesiği ile Göğsünün Tam Ortasında arasında belirgin bir duygusal süreklilik var. Bu ikinci kitapta seni özellikle bu “küçük ama inatçı sızı” hâline geri çağıran neydi? </strong></p>
<p>Bu çağrının hiç susmaması diyebilirim. Bazı hayatların, bazı yaraların görünür kılınması gerektiğine inanıyorum; bunu çoğu zaman estetik bir tercih değil, etik bir sorumluluk gibi algılıyorum. İçinde bulunduğumuz ülke ve zaman, pek çok insanı örseliyor; çoğu yara büyük çığlıklarla değil, küçük ama inatçı sızılarla var oluyor. İnsan hem çok güçlü hem de son derece kırılgan bir varlık. Çoğumuz, görünmeyen ama adımlarımızı aksatan yaralarla yürüyoruz. Tolstoy’un dediği gibi, insan başkasının acısını hissedebildiği ölçüde insan. Edebiyatı da en yalın hâliyle bu acıyı anlama ve ona temas etme çabası olarak tanımlıyorum. Silik, saklı ama kalıcı yaraların izini sürmekten, görünmezi görünür kılma arzusundan vazgeçemiyorum. Bunun yanı sıra “Yazmak için değil, yazacak şeyi olduğu için yazmak” benim için temel bir düstur. İnsan neyi dert ediyorsa, neyle kavga ediyorsa, neyi anlamaya çalışıyor ve neyi hayal ediyorsa onu yazar. Bu yüzden yazmayı bireysel bir üretim pratiğinden çok, dünyaya bakma ve müdahil olma biçimi olarak görüyorum. </p>
<p><strong>Öykülerinde büyük kırılmalardan çok gündelik, sessiz yaralanmalar var. Bu bilinçli bir etik tercih mi, yoksa yazarken kendiliğinden mi oluşuyor? </strong></p>
<p>Bu ne sadece teknik bir tercih ne de kendiliğinden doğan bir eğilim. Bu, dünyaya bakışımla yazma refleksimin aynı eksende buluşması sanırım. Büyük kırılmaları bilinçli bir şekilde dışlamış değilim; ama hayattaki asıl sarsıntıların sessiz, tekrarlı ve görünmez yerlerde biriktiğine inanıyorum. Çünkü insanı asıl dönüştüren şey, tek bir büyük yıkım değil bunu oluşturan koşullar, gündelik hayatın içinde biriken küçük yaralar. Görünmeyeni görünür kılma, konuşulmayanı anlatma, saklı olanı ortaya koyma gibi bir arzum var. </p>
<p><strong>Okur olarak bu kitapta sık sık “tanıdık” hayatlarla karşılaşıyoruz. Sen yazarken “bizden” olanı yazdığını düşünüyor musun, yoksa bu tanıdıklık okurun yüklediği bir duygu mu? </strong></p>
<p>Bu ülkede hikâye sokaktadır.  Denizde, tarlada, çarşıda pazarda en çok da hanelerde. Kurmaca bir dünyada bile, özde sahici olmak önemli. Çünkü okurun inancı, anlattığın şeyin insanî gerçekle bağ kurmasından geliyor. Edebiyatta samimiyetin belirleyici olduğuna inanıyorum. Bence gerçek edebiyat, güzel cümleler kurmaktan daha çok gerçek insanları ve hayatlarını görmek, onları anlamaya ve bunu olabildiğince estetik ve etkili bir şekilde anlatmaya çalışmak demek. Ustalardan gördüğüm ve örnek aldığım yaklaşım bu. İnsanın iç dünyası, içinde yaşadığı toplumun ruh hâlini, kırılmalarını, çürümüş değer sistemlerini de barındırıyor. Bazen bireysel bir çalkantı aslında tam olarak o toplumun kendisini gösteriyor. Bu yüzden toplumsal gerçekçilik tavrına her zaman daha yakınım.  </p>
<p><strong>Kitapta “göğsünün ortasında / göğsünün tam ortasında” ifadesi birçok öyküde tekrar ediyor. Bu imge senin için neyi karşılıyor? Fiziksel bir acı mı, yoksa daha çok duygusal bir merkez mi? </strong></p>
<p>Göğsün ortası bir adres. Öfkenin, heyecanın, aşkın, özlemin, sevincin, kederin kısaca insana dair en kuvvetli duyguların baş gösterdiği ve sona erdiği bir durak. Tutkularımızı, sarsıntılarımızı ve mücadelelerimizi göğsümüzün ortasında yaşarız.  Aşık oluruz göğsümüzün ortasındaki o şey pırpırlanır, kederleniriz göğsümüz sıkışır, korkarız elimiz göğsümüze gider. Bu öyküler de o adrese uğramaya, özellikle aşk adı verilen bilinmeze farklı pencerelerden bakmaya çalışıyor.  Öykülerimi bu kitap için derlediğim süre boyunca aklımda kitap için tek bir isim vardı: “Göğsünün Tam Ortasında” Bu ismin kitaptaki bütün öykülerin ikinci ismi olduğunu düşünüyorum. </p>
<p><strong>Öykülerde karakterlerin duygusal durumları çoğu zaman açıkça dile getiriliyor. Okura boşluk bırakmamak bilinçli bir tercih mi, yoksa bu hikâyelerin başka türlü anlatılamayacağını mı düşündün? </strong></p>
<p>Bu biraz dominant bir tanıma benziyor. Benim yapmaya çalıştığım şey ise okuru sezgisel boşluklarda dolaştırmak yerine hikâyelerin duygusal ve ahlaki ağırlığıyla yüz yüze getirmek. Yazar olarak karakterler ve hikâyelerle aramda bir mesafe var, bunu okura da yansıtmak, zihinsel anlamda işbirliği yaparak ortak bir tanıklık sürdürmek istiyorum. Zaten her öykü kendi etik ve duygusal ihtiyacına göre bir yapıya ihtiyaç duyuyor. “Göğsünün Tam Ortasında” tıpkı “Kâğıt Kesiği” gibi bir tema etrafında toplanmış, karakter ve hikâye odaklı öykülerden oluşuyor. Karakterlerin saklı ama kuvvetli duygusal çalkantıları, kavgaları var. Bazen kendilerinin bile fark etmedikleri yüzleşmeler ve çırpınışlar yaşıyorlar. Onları koşullarıyla birlikte görünür kılmak için bazen resmi kontürlü ve ayrıntılı çizmek gerekiyor. Bu genel bir anlatı tercihi değil. Zira farklı anlatım tarzlarıyla yazdığım pek çok öykü var. Bunu hikâyenin kendisi belirliyor.  </p>
<p><strong>Bazı öykülerde anlatıcı sesini daha baskın bir şekilde duyuyoruz. Bu noktada yazar olarak geri çekilmekle müdahil olmak arasında nasıl bir denge kuruyorsun? </strong></p>
<p>Benim için anlatıcı, yalnızca karakterin sesi değil; aynı zamanda okurla yazar arasında kurulan bir tanıklık alanı. Bazı hikâyelerde yaşananın ağırlığı, yalnızca karakterin bilinciyle taşınamayacak kadar kuvvetli. Bu noktada anlatıcı, karakterin önüne geçmek için değil, onun yaşadığını okurun önünde daha berrak ve derin bir çerçevede sunmak için devreye girmek durumunda kalıyor. Dengeyi, hikâyenin ihtiyaç duyduğu anlam etrafında kurmaya çalışıyorum. Bu nedenle kimi öykülerde anlatıcı bilinçli olarak öne çıkıyor. Karakterin yaşadığı şeyi onun yerine açıklamak amacıyla değil, o deneyimin bağlamını, ağırlığını ve yankısını daha görünür kılmak için. </p>
<p><strong>Bu kitapta karakterlerin çoğu suskun, kabullenmiş, yarım kalmış insanlar. Yazmak senin için bu suskunluğu bozmak mı, yoksa ona tanıklık etmek mi? </strong></p>
<p>Yazmak hayata müdahale isteğinden doğan bir eylem. Haksızlığa, adaletsizliğe, zulme… Fark etmek ve empati kurmakla başlayan süreç, tanıklığa dönüşüyor. Ancak bu hâl, pasif bir eylemden çok bir baş kaldırmayı içeriyor. Bu bağlamda benim için yazmak, hem tanıklık etmek hem de mücadele etmek anlamına geliyor. Sessizliğe mahkum edilen hayatların, yok sayılan acıların edebiyat aracılığıyla dünyada bir yer, bir ağırlık ve bir karşılık bulmasını sağlamak istiyorum. </p>
<p><strong>Üçüncü kitapta bizi yine bu “göğsün ortasındaki” yer mi bekliyor, yoksa başka bir duygusal coğrafyaya mı geçeceğiz? </strong></p>
<p>Hangi duygusal coğrafya insanın göğsünün ortasından yayılmıyor ki? Ben de yazarken kerterizi, insan ruhunun çatlaklarına ve karmaşasına göre alıyorum. Yani üçüncü kitapta mekânlar, hikâyeler ve kişiler değişse de baktığım yer yine insanın o en kuvvetli ve en kırılgan yeri olacak. </p>
<p>Cehalet, kötülük ve zulmün at koşturduğu bu coğrafyada, inandığımız değerlerin kökten sarsıldığı, tüm renklerin yavanlaştığı, kavramların birbirine karıştığı bir zamanda yaşamaya ve yazmaya çalışıyoruz. Bu iki eylem de bir mecburiyet haline dönüştü. Yazarken insanı, yaşadığı ya da yaşamak zorunda bırakıldığı koşulların dışında değerlendirmeye imkân yok. Elim erdiği, gücüm yettiğince çakır dikenleri ile didişme taraftarıyım. Ne kadar diken sökebilirsek çiçekleri o kadar görünür kılarız diye düşünüyorum. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 09:22:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Necati Tosuner’in penceresi]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/necati-tosunerin-penceresi-696656</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/necati-tosunerin-penceresi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/necati-tosunerin-penceresi-696656</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ahmet Bozkurt</strong></p>
<p>Necati Tosuner 82 yaşında aramızdan ayrıldı. Bir ömre sığdırılabileceklerin toplamından çok daha fazla inceliklerle tanışık ruhundaki fırtınayı kelimeleriyle işledi ruhumuza.  </p>
<p>Necati Tosuner’i ilk okuduğumda içimde tuhaf bir sıkışma hissetmiştim. Sanki biri, kalabalık bir caddenin ortasında usulca koluma dokunmuş ve “Bak,” demişti, “görmediğin bir şey var.” O andan beri Tosuner’i her düşündüğümde gürültüsüz, iddiasız ama insanın içini yerinden eden bu dokunuşu hatırlarım. </p>

<p>Henüz on dokuz yaşında yazdığı bir öyküyle edebiyat dünyasına adım atan Tosuner, elli yılı aşkın yazarlık serüveninde öykü, roman, deneme ve çocuk edebiyatı gibi farklı türlerde yapıtlar kaleme aldı. Bu çeşitliliğe rağmen, yapıtlarının merkezinde çoğu zaman aynı temel sorunsal yer alır: Toplum içinde “eksik” sayılan bireyin var olma mücadelesi. Onun sıkça başvurduğu “eksik adam” motifi yalnızca bedensel bir yetersizliği değil, bu yetersizlik üzerinden bireye yöneltilen bakışları, dayatılan değer yargılarını ve dışlayıcı tutumları da temsil eder. Tosuner’in anlatılarındaki yazınsal hissiyat, tek boyuta sıkıştırılmayan insanın iç içe geçmiş derinliği en nihayetinde toplumsal zihniyet kalıplarını sorgulamak için devreye girer. Yapıtının odağındaki fiziksel kambur, giderek toplumun ruhsal kamburunu görünür kılan bir simgeye dönüşmüştür. İnsan bedenindeki eğrilikten öte toplumun normallik fikrindeki sertliktir asıl mesele. Bu yüzden onun yapıtlarını “acı edebiyatı” diye adlandırmak hem kolaycı hem de haksız bir kestirme olur. O, acıyı anlatmaz; bakışı anlatır. Yargıyı, fısıltıyı, merhamet kılığına girmiş küçümsemeyi dillendirir. </p>
<p>Onun edebiyatını anlatmaya kalktığımda hep bir tereddüt yaşarım; çünkü Tosuner’in yazdıkları açıklanmaya, tanımlanmaya dirençli bir iç çekiş gibidir. Dört yaşında bir salıncaktan düşüp kambur kalan bir çocuğun yazgısının yıllar sonra bir romanın satır aralarına sızması kolayca özetlenebilir; ama o kazanın insanın ruhunda açtığı gedik, tarif edilemez uçurum kelimelere indirgenemeyecek kadar karanlıktır. “Eksik adam” dediğimiz şey, bir beden kusurundan çok, dünyaya biraz eğri bakmaya mahkûm edilmiş bir ruh hâlidir aslında. Tosuner’in kahramanlarını okurken, onların sırtındaki kamburun aslında bizim bakışımızda olduğunu fark ederim. Belki de bu yüzden, her okuma bir bellek kırılmasıdır: Onu okurken çocukluğumun kırılganlıkları, gençliğimin korkuları, kalabalıklar içindeki o tuhaf yalnızlık hissi yeniden canlanır. </p>
<p>Bir zamanlar onun Almanya’ya gidişini düşündüğümde, bunun basit bir göç hikâyesi olmadığını sezmiştim. İnsan bazen bir ülkeyi, en çok da bir bakışı terk etmek ister. Köln sokaklarında dolaşan Tosuner’in yalnızlığını düşündüğümde, Sancı.. Sancı...’nın satırlarında dolaşan o iç sıkıntısının yalnızca gurbetle ilgili olmadığını, bakışlardan, fısıltılardan ve acıma dolu gözlerden kaynaklandığını anladım. Yalnızlık, Almanya’da çoğalmış ama kökü burada kalmıştı. </p>
<p>Tosuner’in dile gösterdiği özen yazınsal kişiliğinin en belirgin yanlarından biridir. Kendisini bir “dil işçisi” olarak tanımlaması boşuna değildir. Metinlerini defalarca gözden geçirdiği, fazlalıkları ayıkladığı, adeta “makasla yazdığı” bilinir. Tosuner’i okurken bu makas sesini hep duyarım. Sanki her cümle yazıldıktan sonra kesilmiş, budanmış, fazlalıklardan arındırılmıştır. Çünkü fazla kelime, fazla merhamet, fazla açıklama insanı zayıf düşürür. Tosuner’in cümleleri kısa ama yankılıdır; düzyazı gibi başlar, şiir gibi biter. Tosuner’in “sarsıcı olmak içtenliğe dayanmalı” sözü hem estetik hem de etik bir ilkeye işaret eder. Okurla kurduğu ilişki tam da bu yüzden olsa gerek paylaşımcıdır. Bir virgülden sonra koyduğu kısa çizgi, bana çoğunlukla bir duraksamayı, nefesin yarıda kesilişini hatırlatır. Sanki anlatıcı, konuşurken kendini yoklar: Fazla mı söyledim? Beni acınacak biri mi sandılar?  </p>
<p>Edebiyatının iki dönemi olduğunu söylerler; ben bunu iki ruh hâli gibi düşünürüm. İlk dönem yapıtlarında, örneğin Sancı.. Sancı..., Yalnızlıktan Devren Kiralık, Bana Sen Söyle gibi romanlarda daha belirgin bir olay örgüsü, zaman ve mekân çerçevesi vardır. Bu yapı sanki yazarın dünyayla pazarlık ettiği yılların izlerini taşır. Bu eserlerde yalnızlık, sakatlık, karşılıksız sevgi ve gurbet temaları klasik anlatı teknikleri içinde işlenir. Özellikle Almanya yıllarının izleri burada belirgindir. 1976’da Köln’e gidişi, kendi sözleriyle “Almanya’ya değil, Türkiye’den gidiş”tir. Bu deneyim, bireysel sancıyı toplumsal yabancılık duygusuyla birleştirir. Gurbet, insanın kendi ülkesinde de yaşayabildiği bir yabancılaşma biçimi olarak belirir. Ama sonra bir şey olur; olaylar silinir, mekânlar buharlaşır, geriye yalnızca bir “kafa sesi” kalır. 2008’den sonra yayımlanan Kasırganın Gözü, Susmak Nasıl da Yoruyor İnsanı! ve Korkağın Türküsü gibi yapıtlarından itibaren ise anlatı tekniği değişir ve o ses okurla neredeyse baş başa kalır. Artık roman yoktur, iç monologlar başlamıştır; hikâye giderek bir düşüncenin kırıntılarına dönüşmüştür. Okurken kendimi bir balkonun kenarında, yaşlanmış bir adamın iç konuşmasını dinler gibi hissederim. Bu anlatım biçimi parçalı yapı, üstkurmaca ve metinlerarasılık gibi tekniklerle birleşir. Bu ses bazen ülkeye, siyasete, adaletsizliğe değinir; bazen ölüm korkusuna. Ama en çok da susmanın yorgunluğuna. Bu noktadan sonra ise Tosuner’in bireysel sancıdan toplumsal eleştiriye doğru genişleyen bir çizgi izlediği rahatlıkla söylenebilir. </p>
<p>Edebiyatımızda, Tosuner gibi insanın iç dünyasını bu kadar çıplak, bu kadar yalın ve bir o kadar da derin işleyen bir yazarla karşılaşmak pek güçtür. Kendi yarasını bir ameliyat masasına yatırarak kalemini bir neşter gibi kendi ruhuna batırmaktan çekinmeyen, şunun şurasında kaç anlatıcı vardır? İşte, tam da bu yüzden Necati Tosuner’in evreni hep bir pencereyle açılır dünyanın sonsuz ufkuna. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 09:18:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tersane İstanbul ve sanat]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/tersane-istanbul-ve-sanat-696653</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/tersane-istanbul-ve-sanat.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/tersane-istanbul-ve-sanat-696653</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Osman Erden - <em>Sanat Tarihçi, Akademisyen </em></strong></p>
<p>“Kent suçu”, kentsel mekânda geri dönülmez tahribat ve kamusal zarara yol açan, hukuk dışı veya etik dışı uygulamaları tanımlamakta kullanılan bir kavramdır. Son dönemde İstanbul’a karşı işlenmiş olan kent suçlarının sanat üzerinden aklanmasına yönelik örnekler kamuoyunda tartışılır oldu.</p>
<p>Gökkafes (Süzer Plaza), İstanbul’a karşı işlenmiş bir kent suçunun sanatla aklanması yönteminin ilk uygulandığı örneklerden biri belki de ilkidir. 2007 yılında Çalık Holding tarafından Büyükdere Caddesi'ndeki yerinden edilen Ekavart Gallery'e Süzer Holding Gökkafes'te yer vererek destek olur. 2008 yılından itibaren bu binada faaliyet gösteren Ekavart Gallery'de açılan sergilerle İstanbul'a yönelik işlenmiş en ağır kent suçlarından olan Gökkafes gazetelerin kültür-sanat sayfalarında imajını düzeltir. O kadar ki gökdelenin dikilmesine karşı tavrından dolayı Mustafa Süzer tarafından ağır tazminat davalarıyla tehdit edilen Cumhuriyet Gazetesi bile burada açılan sergilere kültür-sanat sayfalarında itinayla yer verecektir.</p>
<p>Başta Haliç Dayanışması olmak üzere birçok sivil toplum kuruluşu, meslek odası ve uzman Tersane İstanbul’u bir “kent suçu” olarak nitelendiriyor. Fettah Tamince, 2013’te yapılan bir ihale sonucunda Taşkızak ve Camialtı tersanelerinin bulunduğu alanı 4 yılı inşaat ve 45 yılı işletme olmak üzere sahibi olduğu Rixos Grubu adına 49 yıllığına kiraladı. Daha sonra ismi Tersane İstanbul olarak değişecek olan “İstanbul Haliç Yat Limanı ve Kompleksi Projesi” kapsamında, her biri 70 yat kapasiteli 2 yat limanı, her biri 400 oda kapasiteli 5 yıldızlı iki otel, dükkanlar, restoranlar, kongre ve kültür merkezleri, sinema ve eğlence tesisleri, 1000 kişilik cami ve otopark yapılacağı duyuruldu. Haliç’e binlerce metrekarelik yeni dolguyu gerektiren projenin yapımı başlangıçta Teğet Mimarlık’ın koordinasyonundayken, daha sonra Murat Tabanlıoğlu, Melkan Tabanlıoğlu ve Özdem Gürsel ortaklığındaki Tabanlıoğlu Mimarlık yürütücülüğü üstlendi.</p>

<p>2020 yılında Tersane İstanbul’un kapsamı genişletildi. 1122 yataklı otel inşaatı için Ticaret Bakanlığı’ndan çeşitli vergi ve harç muafiyetlerini içeren proje yatırım teşvik belgesi alındı. Web sitesinden anlıyoruz ki Tersane İstanbul’a orijinal projede yer almayan yüzlerce konut da eklenmiş: “Tabanlıoğlu Mimarlık vizyonuyla tasarlanan Tersane İstanbul, sahil ve yamaç konumunda yer alan farklı tipoloji ve planlara sahip 660 konut ünitesiyle çağdaş bir yaşam sunuyor.”  Tersane İstanbul’da 660 konut ünitesine ek olarak 67 yalı dairesi ve 5 yalı da bulunuyor. Bu birimler hukuken “apart otel” statüsünde görünse de fiilen yüksek gelir grubuna satılan özel konutlar.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ankara Keçiören’de oturduğu apartmanda bir zamanlar kapı komşusu olan Abdülkadir Kart, 2021 yılında projenin yeni ortağı olarak Fettah Tamince ile birlikte yönetimde eşit söz hakkını elde etti. Abdulkadir Kart’ın sahibi olduğu ASL İnşaat’a sadece 2010 ile 2020 yıllarını kapsayan 11 yıllık dönemde, kamu kurumları 4 milyar 700 milyon TL değerinde projenin ihalesini vermişti. Abdulkadir Kart’ın 2023 yılında açılan İstanbul Levent’teki 20 bin kişilik Barbaros Hayrettin Paşa Camisi’nin de müteahhiti olduğunu belirtelim.</p>
<p>Projenin kent suçu olarak nitelendirilmesinin ana nedenleri şöyle maddelendirilebilir: </p>
<p>-Tersane İstanbul projesi ilk olarak “Haliç Yat Limanı ve Kompleksi (Haliçport) Projesi” adıyla 2013’te Ulaştırma Bakanlığı tarafından yap-işlet-devret modeliyle gündeme getirildi. Koruma Amaçlı İmar Planları, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 3 Şubat 2016’da onaylanarak askıya çıkarıldı. Dikkat çekici biçimde, konut fonksiyonuna resmi planda yer verilmemişti.</p>
<p>-Proje alanı, İstanbul 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararıyla kentsel ve arkeolojik sit alanı ilan edilmişti. Bu nedenle tüm uygulamaların Koruma Kurulu onayına tabi olması gerekmesine karşın, süreçte merkezi idarenin baskısı ile kurul kararlarının by-pass edildiği iddia edildi. Nitekim 2018’de İstanbul II Numaralı Koruma Kurulu, bakanlık yetkililerinin ısrarına rağmen inşaat ruhsatı için onay vermeyi reddetti; ancak buna rağmen bazı tescilli yapıların yıkıldığı öğrenildi. Özellikle Osmanlı döneminden kalma Divanhane Karakolu binası, 2021 başlarında “yol genişletme ve kavşak düzenlemesi” gerekçesiyle gece yarısı iş makineleriyle yıkıldı.</p>
<p>-Türkiye’de kıyı alanlarında kalıcı konut inşası ve satışı normalde kısıtlanmışken, 2018 yılında yapılan bir yönetmelik değişikliği ile bu engel aşıldı. Turizm Tesisleri Niteliklerine İlişkin Yönetmeliğe eklenen maddeyle, kamu arazilerinde yap-işlet-devret modeliyle kurulan turizm tesislerine %20 oranında kat mülkiyeti oluşturma ve birimlerin satışı imkânı tanındı. Bu düzenleme sayesinde proje üzerindeki bazı yapıların hukuken “apart otel” statüsünde olması planlandığı halde, fiilen lüks rezidans olarak pazarlanıp satılmasının önü açıldı. Meslek odaları, kiralanmış hazine arazisi üzerinde konut satılmasının yasa dışı olduğunu vurgulasa da şirket yetkilileri “49 yıllık üst kullanım hakkı (leasehold) tapusu” ile satış yaptıklarını duyurdu.</p>
<p>-Resmi tanıtımlarda 2 km uzunluğundaki kıyı şeridinin yeniden insanlarla buluşacağı vurgulanıyor. Kağıt üzerinde bunun doğru olduğu söylenebilir. Ancak, proje kapsamındaki kamusal alanlar, gerçekte özel işletmelerin kontrolünde olacak ve bu alanlara erişim, tüketim gücü ve sosyal statü ile sınırlanacaktır. Haliç Dayanışması temsilcileri, kıyı hattının yalnız belli gelir grubundan kişilerin kullanımına sunulacağını, arka tarafta kalan yoksul mahallelerin ise denizle bağlantısının koparılacağını ifade etmektedir. Proje tanıtımında vurgulanan müze, kültür merkezi gibi unsurların da “herkes için erişilebilir kamusal mekân” olarak sunulup projenin meşrulaştırılması amacıyla kullanıldığı ileri sürülmektedir.</p>
<p>Kamu yararı ilkesinin ihlali, doğal ve kültürel mirasın tahribi, şehir planlaması ilkelerine aykırılık ve toplumsal rızanın yok sayılması gibi unsurlar, Tersane İstanbul’un sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri ve uzmanlar tarafından bir kent suçu olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır.</p>
<p>Fettah Tamince, İstanbullular nezdinde Tersane İstanbul’a meşruiyet kazandırmak için sanatla aklama yöntemine başvurmayı tercih ediyor. 2019 yılındaki, iklim krizini konu olarak ele alan 16. İstanbul Bienali’nin mekânlarından biri olarak Tersane İstanbul duyurulmuştu. Bienalin başlamasından kısa bir süre önce İKSV asbestli malzemelerin temizlik çalışmalarının henüz tamamlanamadığı gerekçesiyle etkinliğin ana mekânını Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi olarak değiştirmişti. İklim krizini konu olarak ele alan bir bienalin Tersane İstanbul’da düzenlenmesi fikri çok şükür ki gerçekleşmedi.</p>
<p>Contemporary İstanbul Sanat Fuarı, 2021 yılından beri Tersane İstanbul’da gerçekleşiyor. Fuara katılan galeri sahiplerinin, sanatçıların büyük çoğunluğu buranın bir kent suçu olduğunun şüphesiz ki farkındalar. Bununla birlikte Türkiye’deki çağdaş sanat alanının buna karşı çıkacak bir örgütlülüğünün bulunmaması kent suçunun aklanmasına karşı seslerin cılız çıkmasına yol açıyor. Çağdaş sanat galerilerinin son dönemdeki örgütlenme çabası umarız ki sanatla aklama girişimlerinde bugüne kadar yüklenmek zorunda kaldıkları rolleri sorgulamaya yönelik bir başlangıç olur. </p>
<p>Geçtiğimiz aylarda Contemporary Istanbul’un açtığı yoldan ilerleyen başka bir örnek ile daha karşılaştık. Tersane İstanbul ve Kolekta işbirliğiyle, Kale Tasarım ve Sanat Merkezi ana sponsorluğunda, 33 sanatçının katıldığı “Toprak Uykuda Değil” başlığıyla karma bir seramik sergisi gerçekleşti. Basın bülteninde güncel seramik üretimini öne çıkardığı iddia edilen serginin farklı kuşaklardan sanatçıların malzemeye dair ürettiği zengin dili bir araya getirdiği belirtiliyordu. İstanbullular, form, yüzey, teknik ve ölçek üzerine kurulan çağdaş yaklaşımlara tanıklık etmek için Tersane İstanbul’a davet ediliyordu.</p>
<p>Son olarak geçtiğimiz günlerde T24’de yayınlanan, Sümeyra Gümrah’ın Beymen’in Görsel, Mimari ve İnşai İşler Genel Müdür Yardımcısı Gül Okten ile yaptığı röportaj bir kent suçunun sanat ile nasıl aklanmaya çalışıldığına dair çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıktı. Röportaj, Tersane İstanbul’da açılan Beymen Tersane projesini, lüksün geleneksel perakende anlayışından sıyrılıp kültür, sanat ve hafızayla nasıl harmanlandığını merkeze alıyordu. Beymen’in Tersane İstanbul’daki mağazasında sanatçıların işlerini sergilemesi, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda sanat eserlerine yer verilmesiyle karşılaştırılarak meşru bir zemin inşa edilmeye çalışılıyordu.</p>
<p><strong>Not</strong>: Bu yazı 25 Eylül 2025 günü Yeni Arayış’ta yayınlanan, “Contemporary İstanbul, Tersane İstanbul ve 19 Mart Süreci” başlıklı yazımın geliştirilmiş ve güncellenmiş bir uyarlamasıdır. <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/contemporary-istanbul-tersane-istanbul-ve-19-mart-sureci-11836" target="_blank" rel="noopener">https://www.yeniarayis.com/yazi/contemporary-istanbul-tersane-istanbul-ve-19-mart-sureci-11836</a> </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 09:09:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Murat Yıldız ile söyleşi: Ticari amaçlar kent simgelerini esir alıyor]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/murat-yildiz-ile-soylesi-ticari-amaclar-kent-simgelerini-esir-aliyor-696652</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/murat-yildiz-ile-soylesi-ticari-amaclar-kent-simgelerini-esir-aliyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/murat-yildiz-ile-soylesi-ticari-amaclar-kent-simgelerini-esir-aliyor-696652</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Reklam panosu, bir estetik tasarım değeri üretmediği gibi, kent yaşantısına ne ulaşım ne yeşil alan ne de kamusal kullanım açısından bir katkı sağlıyor. Aksine, kamusal alanı daraltan ve kamusal mekan deneyimini zayıflatan bir etki yaratıyor. Bu tür müdahaleler, kentte kimin söz sahibi olduğu, kamusal alanın ne amaçla kullanıldığı sorularını da beraberinde getiriyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan</strong></p>
<p>Ankara’da Güvenpark’a ve Kadıköy İskelesi’nin üstüne yerleştirilen LED reklam panoları çokça tepki çekiyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin geçici olduğunu belirttiği ancak uzun süredir Güven Anıtı’nın karşısında duran LED reklam panolarının hukuka aykırı olduğu bilirkişi raporlarıyla da tescillendi. </p>
<p>Güvenpark ve Kadıköy İskelesi gibi kent hafızası ve kimliğinin önemli parçaları olan kamusal mekanların ticari amaçlar uğruna sermayeye teslim edilmesi kent hakkı ve kamusal alanların istilasına dair pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. </p>

<p>Kent simgelerinin metalaşmasını, kamusal alanların ticarileşmesini ve yerel yönetimlerin kamu yararı yerine ranta dayalı uygulamalarını Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyesi Murat Yıldız’la konuştuk. </p>
<p><strong>Ankara’da Güvenpark’a ve çevresine yerleştirilen devasa led reklam panolarının hukuksuz olduğu bilirkişi raporuyla tescillendi. İstanbul’da Kadıköy iskelesine yerleştirilen led reklam panoları da tepki çekiyor. Kentlerin pek çok noktasına ve tarihi sit alanlarına eklenen LED reklam panolarının kent estetiğine, hafızasına ve sağlığına etkileri neler? </strong></p>
<p>Bilirkişi raporu aslında meseleyi oldukça net bir şekilde ortaya koyuyor. Güvenpark’taki uygulamanın hem koruma amaçlı imar planına hem de kentsel tasarım kararlarına aykırı olduğu ve gerekli izin süreçlerinden geçmediği tespit edilmiş durumda. Yani burada sadece estetik bir tartışmadan değil, doğrudan mevzuata aykırı bir uygulamadan söz ediyoruz. Meselenin estetik boyuta baktığımızda ise en temel sorun, bu tür ekranların kent silüetiyle kurduğu ilişki. Güvenpark örneğinde, LED ekranın ölçeği ve konumu, parkın en önemli simgesel öğesi olan Güven Anıtı’nın görülebilirliğini ve algılanmasını zayıflatıyor. Hatta anıtın önüne geçen, onunla yarışan bir unsur haline geliyor. Raporda da belirtildiği üzere malzeme seçimi olarak da oldukça problemli olduğu söylenebilir. Parlak ve yansıtıcı yüzey hem gündüz hem gece ciddi bir görsel kirlilik yaratıyor. Bu da kamusal mekan deneyimini doğrudan etkiliyor.  </p>
<p>Bu ekranların enerji tüketimi, elektrik kullanımıyla sınırlı değildir. Ankara gibi yakın zamanda su krizi yaşayan bir kentte, bu tüketimin enerji üretiminin yarattığı çevresel etkiler, çok geniş ölçekli bir çevresel bozulmaya sebebiyet verebilir. Öte yandan, kamusal alanda bu denli yoğun görsel uyarana maruz kalmanın, dikkat süresi ve genel psikolojik iyi oluş üzerinde ne tür etkiler yarattığı da tartışılması ve araştırılması gereken bir konu. </p>
<h2>KENT KAMUSAL NİTELİĞİNİ KABYEDİYOR</h2>
<p>Bir diğer husus, bu müdahalelerin, kentin hafızası ve kimliğiyle de doğrudan kurduğu ilişkidir. Güvenpark gibi tarihsel ve simgesel değeri yüksek bir alanda, kamusal kullanımın öncelikli olması gerekirken, ticari bir nesnenin bu kadar baskın hale gelmesi, kamusal hafızanın nasıl dönüştüğünü gösteriyor. Üstelik bu pano, bir zamanlar meydan olarak işleyen ama bugün alışveriş merkezine dönüşmüş bir alanın karşısında konumlanıyor. Bu da aslında kamusal alanların giderek kamusal niteliğini kaybettiğini ve ticari kaygılarla şekillenen varlıklara dönüştüğünü gösteriyor. Böylece kentin hafızasını ve kimliğini kamusal deneyim üzerinden inşa eden anlayışın yerini meta değeri üreten, ticari kaygılar taşıyan yaklaşımların aldığını görüyoruz. Güvenpark’taki söz konusu uygulama bile tek başına, aslında kamucu politikaların yerini popülist uygulamalara bıraktığını açıkça ortaya koyuyor.  </p>
<p><strong>ŞPO Ankara’nın yayınladığı rapora göre LED reklam panolarının kentin kültürel ve doğal değerlerini tanıtmaktan çok özel firmaların reklam panosu olarak kullanıldığı, kent kimliğini ve kültürünü ticari nedenlerle tahrip ettiği, Şehir ve Bölge Planlama ile Kentsel Tasarım disiplinleri ilkelerine uyulmadığı değerlendiriliyor. Bu değerlendirme çerçevesinde kamucu bir şehir plancılığı nasıl olabilir? </strong></p>
<p>Meseleyi sadece kent kimliği üzerinden ele almak biraz sınırlı kalır. Ama yine de bahsettiğim gibi bu tür uygulamalar, kent hafızasının ve kimliğinin nasıl dönüştüğünü gösteren önemli işaretler. Kentte giderek artan bu tür ışıklı ve büyük ölçekli müdahaleler dönemsel bir yaklaşım değişimini de gösteriyor. Bir yandan da bu panoları ve kentte artan bu görsel yoğunluğu, kentteki otoritelerin “ben buradayım” deme biçimi olarak okumak mümkün. Bahsettiğimiz uygulamalar kentin nasıl bir yönetim içinde olduğunu, nasıl bir eşiği geçtiğini de gösteriyor.  </p>
<p>Üstelik mesele yalnızca doğrudan ticari reklamlarla da sınırlı değil. Güvenpark’taki pano kent tanıtımı için kullanılıyor olsaydı bile bu tür uygulamalar çoğu zaman bir pazar yaratma kaygısı taşıyor. Bu da bize, imaj üretimi üzerinden kentlerin nasıl pazarlandığını açıkça gösteriyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 09:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İlkay Öz ile söyleşi: Özelleştirme küçük çiftçiler için yıkım büyük şirketler için yüksek kar yarattı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/ilkay-oz-ile-soylesi-ozellestirme-kucuk-ciftciler-icin-yikim-buyuk-sirketler-icin-yuksek-kar-yaratti-696651</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/ilkay-oz-ile-soylesi-ozellestirme-kucuk-ciftciler-icin-yikim-buyuk-sirketler-icin-yuksek-kar-yaratti.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/ilkay-oz-ile-soylesi-ozellestirme-kucuk-ciftciler-icin-yikim-buyuk-sirketler-icin-yuksek-kar-yaratti-696651</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özge Güneş</strong></p>
<p>Türkiye’de tarım ve hayvancılık politikaları, 1980’lerden bu yana hızlanan özelleştirmeler ve piyasa merkezli dönüşümün etkisiyle yeniden tartışma konusu. Kamu kurumlarının tasfiyesiyle birlikte üretici üzerindeki maliyet baskısı artarken, fiyat dengesi ve gıda arzında kırılganlık derinleşti.</p>
<p>Tarımda özelleştirmelerin sonuçlarını ve hayvancılıkta yaşanan yapısal krizi İlkay Öz ile konuştuk.</p>

<p><strong>Türkiye’de tarım özelindeki özelleştirme uygulamaları, kamu tasarrufundaki işletmelerin verimlilik artışı iddiasıyla elden çıkarıldığı ancak sonuçta piyasada derin bir istikrarsızlığın tetiklendiği bir süreci ifade etmektedir. Bu tabloya bakınca KİT’lerin özelleştirilmesinin ne gibi riskler barındırdığı da berraklaşıyor. Bugün geriye dönüp baktığımızda bu kurumların tasfiyesinin daha ziyade üretici lehine işleyen fiyat dengeleyici mekanizmaların çöküşüne yol açtığını görüyoruz. Bu kurumların piyasadan çekilmesinin küçük üretici üzerindeki etkisini nasıl okumalıyız; tarımsal üretimde iddia edildiği gibi bir etkinlik yarattı mı? </strong></p>
<p>1980’lerin ortalarında başlayan özelleştirme sürecinde en çok darbe yiyen alanlardan biri tarımdı. YEM-SAN, Türkiye Zirai Donatım Kurumu ve Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu gibi üreticiye düşük girdi sağlayan, özel şirketlerin kendince fiyat yükseltmesine mâni olan, üreticinin ürününü görece yüksek fiyatlarla elinden alan kurumlar bir bir özelleştirildi. Kamu varlığı olmayınca serbest piyasa o kadar rahatladı ki yem sanayicisi de süt sanayicisi de zincir market de tekel kurup istedikleri fiyatları üreticilere dayatacak güce eriştiler.  </p>
<p>Süt hayvancılığının gelişimi ve üreticinin desteklenmesi, tüketicinin süt ürünlerine erişiminin sağlanması amacıyla kurulan TSEK’e yöneltilen eleştirilerden başında düşük kapasite kullanımı ve verimsizlik gelmekteydi. Oysa TSEK Batı illerindeki üretim tesislerinde çok yüksek kapasitelerle çalışıyordu ve Doğu illerinde ise amaç karlılıktan ziyade bölge hayvancılığının gelişimi, çiftçinin sütü için pazar yaratılması, bölgenin ekonomik kalkınmasıydı. Dolayısıyla Batı’daki verimlilik ve kapasite kullanımından farklı sosyal bir sorumluluk da üstlenmişti. Ancak gelen eleştirilere baktığımızda örneğin Türkiye burjuvazinin baş temsilcisi TÜSİAD’a göre TSEK’in özellikle Doğu illerinde düşük kapasiteyle çalışması verimlilik açısından büyük sorundu. Öte yandan TSEK’in üreticilere yüksek fiyat verip halka düşük fiyatlı ürün satarken kâr etmemesi de neoliberal kar-zarar mantığıyla eleştirilerin odağındaydı. Halbuki kurumun edeceği kâr üreticinin cebine girecek parada kesinti tüketicinin cebinden çıkacak parada artış demektir. Tıpkı şu anda zincir marketler ve süt sanayicisinin bu şekilde yüksek kâr elde ederken olduğu gibi. </p>
<p>Öte yandan bugün süt çiftliğinin en büyük maliyet kalemini oluşturan yemde de yem sanayicisinin fiyatları dilediği gibi artırabilmesinin altında YEMSAN gibi bir kamu kurumunun özelleştirilmesi yatmaktadır. Maliyetler haricinde de süt fiyatında artış gerçekleştiğinde yem sanayicisi de yemin fiyatını artırıyor. Böylece çiğ süt-yem paritesi yine düşüyor, çiftçinin cebindeki para yem sanayicisine gidiyor. Çünkü tam rekabetin olduğu, alıcının ve satıcının fiyatları anlaşmayla belirlediği “serbest piyasa” mitten başka bir şey değil. Gerçekte olan iki elin parmaklarını geçmeyen şirketlerin kurdukları oligopolistik yapı. Tarım-gıda alanında kamu lehine bir güç yokken fiyatları belirlemeye muktedir olanlar da işte bu şirketler. Dolayısıyla özelleştirme küçük çiftçiler, üreticiler ve halk için yıkım büyük şirketler için yüksek kâr ortamı yarattı. </p>
<h2>TÜRKİYE HAYVANCILIĞI AÇMAZDA</h2>
<p><strong>Günümüzde girdi maliyetlerinin baskılanamaması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan ‘ithalat yoluyla fiyat dengeleme’ stratejisi hayvancılığı sürdürülemez bir döngüye soktu. Bu tablo ışığında piyasanın bütünüyle özel sektör ve ithalat odaklı bir yapıya evrildiği bu yeni düzende Et ve Süt Kurumunun güncel işlevini nasıl tarif edersiniz? </strong></p>
<p>Et ve Süt Kurumu şu anki haliyle piyasada arz-talep dengesizliklerine ithalat ve müdahale alımları yoluyla yanıt vermeye çabalayan bir yapıdan ibaret. Biraz önce bahsettiğim devletin kapasite kaybının ve müdahale araçlarının yetersizliğinin ifadesi bu. ESK’nin süt arzında oluşan fazlayı sütleri işleyip süttozu ihracatı gerçekleştirmek dışında süt hayvanı yetiştiricisine katkı sağladığını söylemek mümkün değil. Et kombinaları aracılığıyla çiftçiden canlı hayvanı satın alıp kesim sonrası bunları işleyerek satışa sunuyor ancak bu da yetersiz. Piyasada zaten yeteri kadar hayvan yok öte yandan mevcut hayvan ticaretinde de devlet kapasitesinin yetersizliğiyle aracı, tüccar, cambaz ve şirketler yüksek kârlar sağlıyorlar. Süt üretiminde ise ESK’nin yanılmıyorsam yalnızca bir işletmesi süt ürünleri işliyor dolayısıyla SEK’le kıyaslanamaz derecede etkisiz bir yapı.  </p>
<p>Devletin süt sektörüne bir diğer etkisiz müdahale aracı da Ulusal Süt Konseyi. USK süt fiyatına dair referans fiyat açıklıyorsa da bu fiyatın kesin bir bağlayıcılığı yok. Buna rağmen enflasyonu süt ürünleri üzerinden baskılama stratejisi nedeniyle USK yıllardır maliyetlerin ya altında ya da maliyete yakın süt fiyatı açıklayıp hayvancılık krizini derinleştiriyor. Bu noktada artık Et ve Süt Kurumunun piyasaya müdahalesi neredeyse iki pratikle sınırlı. İçerden karşılanamayan et talebini hayvan ithalatıyla dengelemeye çalışmak ve piyasada süt fazlası oluştuğu durumda ise üreticiden çiğ sütü toplattırarak kendi adına süttozu üretimi yaptırıp ihraç etmek. Ancak ithalata dayalı müdahale yerli hayvancılığa büyük bir darbe. Bakanlık 2026 yılı için planlanan besilik sığır ithalatı miktarını 500 bin baş olarak açıklamıştı. Bununla birlikte geçtiğimiz gün duyurusu yapılan 400.000 baş canlı besilik sığır ihalesiyle daha yılın ilk yarısında bu limitlere yaklaşılacak. CHP milletvekili Gürer’in açıkladığı rakamlara göre geçtiğimiz yıl 739 bin baş hayvan ithal edilmiş, bunun sonucunda 1 milyar 191 milyon dolar döviz kaybı yaşanmıştı. Bu senenin de geçtiğimiz yıla yakın bir seyir izleyeceğini söylemek mümkün. 2018’de yüzbinlerce çiftçiyi zora sokan ve hayvancılıktan uzaklaştıran hayvan ithalatı rekorundan sonra geçen yılki rakamlar en yüksek düzeydi. </p>
<p>Şu anda Türkiye hayvancılığı bir açmazda, kendini gittikçe tüketen kısır bir döngüde. Ama bu döngünün başlangıç noktasında süt hayvancılığı var. Devasa süt sanayicilerinin ve zincir marketlerin hakimiyetine bırakılan süt sektöründe bu iki aktörün çiğ süte doğrudan ve dolaylı yoldan düşük fiyat biçmesi, çiftlikten çıkan sütün başta yem girdisi olmak üzere uzun yıllardır maliyetin altında fiyatlardan alınması yüzbinlerce süt hayvanının kesime yollanmasına neden olmaktadır. Besi fiyatları görece yüksekken süt hayvancılığından zarar etmek istemeyen çiftçi hayvanı kesime gönderdiğinde buradan bir miktar kazanç sağlamakta ancak kesime giden hayvanın yavrusu dünyaya gelmediğinde ertesi yıldan başlayarak et ve/veya süt arzı düşmektedir. Devlet de süt ve ette arz düştüğünde devreye girip hayvan ithalatı, süttozu ithalatı, süt ürünleri ithalatı yaparak talebi karşılamaya çalışıyor. Yurtdışında sübvanse edilen hayvansal ürünün düşük fiyatı karşısında rekabet etme adına çiftlikten çıkan sütün fiyatı düşüyor. Ama yine de marketteki etin, sütün ve süt ürünlerinin fiyatı artmaya devam ediyor. Bu noktada da üretici mağdur edildiği için bu sefer yine üretimden kopmalar yaşanıyor. Sonraki yıllarda et ve süt arzı kaçınılmaz şekilde düşüyor. Bu tekrar edip duruyor. Böylece iktidarın ithalatı çözüm yolu görmesi de hem süt hayvanı yetiştiricisini hem besiciyi hem de süt ürünleri imalatçısının mağduriyetine yol açıyor. Tüketici de bu ürünlere her defasında daha zor erişiyor.     </p>
<h2>KAMUCU BİR MODEL KURULMAZSA HALK TOPYEKÛN DAHA DA KAYBEDER</h2>
<p><strong>Meraların daralması, gıda enflasyonu ve üretimden kopuş gibi kronikleşen sorunlar hesaba katıldığında Türkiye’nin 1980 sonrası benimsediği ‘piyasa merkezli hayvancılık’ paradigmasıyla devam etmesi ne kadar gerçekçi? </strong></p>
<p>Türkiye hayvancılığının bu kısır döngüden çıkması için yapısal bir dönüşüm şart. Bu dönüşüm ancak ve ancak kamucu bir modelle mümkün, dolayısıyla piyasacı anlayışın ters yüz edilmesi gerekli. Devletin yeniden yapılandırılması, devlet kapasitesinin artırılması gerekiyor. Ancak bu noktadan sonra tarım-gıda alanında şirketlerin hakimiyetine son vererek küçük çiftçi, üretici ve tüketiciler lehine bir çizgi izlenebilir. Böyle bir yapılandırılma da IMF-DB-ABD-AB çizgisinden, çokuluslu ve yerli şirketlerin kârlarını önceleyen anlayıştan kopuşu, antiemperyalist ve antikapitalist bir mantığı gerektirir. Bu çerçevede üretim ve pazar ayağında hakimiyet oluşturacak KİT’ler kurulmalı. Çiftçinin girdilerini karşılayacak, pazara bağımlılığını ortadan kaldıracak bu KİT’lerin kurulması yanında bitki ıslahı, mera ıslahı, hayvan ıslahını, veterinerlik hizmetlerini, sulama ve kırsal altyapı-üstyapı hizmetlerini kamu eliyle etkin şekilde gerçekleştirecek kurumlar oluşturmalı. Bu süreç ormanları, sulak alanları, meraları, dereleri sermayenin talanından koruyacak politik çerçeveyle desteklenmeli. Dolayısıyla böyle bir kamucu bir model kurulmazsa biz hayvancılık krizine çok defa şahit oluruz. Her hayvancılık krizi daha çok küçük çiftçiliğin ortadan kalkmasına yol açar ve her bir krizde halk topyekûn daha da kaybeder. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 08:56:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mahir Ulutaş ile söyleşi: Bu çarpık modelin yarattığı istihdam rejimi tıkanmıştır]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/mahir-ulutas-ile-soylesi-bu-carpik-modelin-yarattigi-istihdam-rejimi-tikanmistir-696650</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/mahir-ulutas-ile-soylesi-bu-carpik-modelin-yarattigi-istihdam-rejimi-tikanmistir.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/mahir-ulutas-ile-soylesi-bu-carpik-modelin-yarattigi-istihdam-rejimi-tikanmistir-696650</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özge Güneş</strong></p>
<p>Türkiye’de madencilik politikaları uzun süredir ekonomik katkı, istihdam ve kalkınma söylemleri üzerinden tartışılıyor. Ancak maden yatırımlarının yarattığı ekolojik yıkım, iş güvenliği sorunları ve düşük katma değer tartışmayı yeniden alevlendiriyor.</p>
<p>Madenciliğin ekonomi içindeki gerçek payı, özelleştirme politikalarının sonuçları ve “yeşil dönüşüm” adı altında şekillenen yeni bağımlılık ilişkilerini Mahir Ulutaş ile konuştuk.</p>

<p><strong>Maden yatırımları yerel ölçekte çoğu zaman istihdam kaynağı olarak meşrulaştırılırken esasta GSYH’ye payının %1 bandını aşmadığını görüyoruz. Bu sistemde kazanan kim? Bu kadar geniş bir coğrafyanın ruhsatlandırılmasına rağmen elde edilen ekonomik verimin bu kadar düşük kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Ülkemizde madencilik alanı, özelleştirme ve piyasalaştırma uygulamaları nedeniyle, ekonomik verimlilik ile toplumsal/ekolojik maliyetler arasındaki makasın en çok açıldığı alanlardan biri. Taşeron veya dayıbaşı sistemiyle maliyetler düşürülürken kâr maksimize edilir. Madencilikten elde edilen gelirin GSYH içindeki payının yüzde 1 civarında kalması, elde edilen katma değerin toplumsallaşmadığını gösterir. Madenlerimiz büyük ölçüde işlenmeden yurt dışına satılmakta ve ülke ekonomisine katkısı da düşük kalmaktadır. Ülke için ucuza maden çıkarabilen şirketler, bu madenleri de hızla nakde dönüştürecek şekilde yapılandırılmıştır. Son aylarda maden şirketlerinin küçülmeye gitmesinin ardında da madenleri son ürüne dönüştürmek yerine, işlenmemiş veya yarı işlenmiş hâlde ihraç eden bu yapılanma yatmaktadır. </p>
<p>Ülkemizde çıkan ham maddeyi ucuza satıp işlenmiş ürünü pahalıya ithal etmek elbette ülke ekonomisini olumsuz etkileyecektir. Üstelik tarım alanlarının yok edilmesi, yeraltı sularının kirlenmesi ve halk sağlığının bozulması gibi toplumsal maliyetleri de hesaba katarsak net bir zarar dahi söz konusu olabilir. Maden şirketleri kâr ederken ülke ekonomisini zarara sokuyor olabilirler. Madenler çoğunlukla yerel halka “istihdam kaynağı” olarak pazarlanır. Ancak son dönemde artan işçi direnişleri, tam bir sömürge pratiği ile çıkarılan hammaddenin uluslararası tekellere düşük kâr marjıyla satıldığı, yerli ortakların her türlü işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirini hiçe sayarak ölçeği büyütmek suretiyle sermaye biriktirmesini mümkün kılan bu çarpık modelin yarattığı geçici ve güvencesiz istihdam rejiminin tıkandığını göstermektedir. </p>
<h2>“KURUMSALLAŞMIŞ BİR İHMAL REJİMİ”</h2>
<p><strong>Madenlerin özelleştirilmesi süreciyle birlikte, kamu denetim mekanizmalarının yerini şirketlerin beyanına bıraktığını görüyoruz. Denetimin piyasalaşmasının, uzun vadede ne tür riskler barındırdığını düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>Madenlerin özelleştirilmesi ve alandaki faaliyetlerin piyasalaştırılmasında temel motivasyon, kârı maksimize etmek olunca, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri de kelimenin tam anlamıyla bir maliyet olarak değerlendirilmektedir. Mümkün olan en düşük maliyetle en yüksek kârlılığa ulaşma gayretinin ülkemizde yol açtığı maden facialarının sayısını takip bile edemiyoruz. Maden kazalarında kimi zaman işçilerin cansız bedenlerine bile ulaşılamamakta, zaman zaman da maden sahaları bir daha kullanılmayacak şekilde tahrip olabilmektedir. 2011’de heyelan yaşanan Afşin-Elbistan’daki Çöllolar Kömür Madeni, 11 işçiye mezar olmakla kalmamış; bu sahada o tarihten bu yana üretim yapılamamıştır. Özetle madenlerin etkin bir denetimin dışında kalması yalnızca ölüme değil, kamu malı olan bu sahaların da yok olmasına neden olmaktadır. Çöllolar sahasının tahrip olması, kuşkusuz Afşin-Elbistan Termik Santrali’ndeki elektrik üretimini etkilemektedir. </p>
<p>Denetimin piyasalaşması; denetim yetkisinin özel denetim firmalarına veya bizzat işletmecinin beyanına devredilmesi, madencilik gibi yüksek riskli bir sektörde “kurumsallaşmış bir ihmal rejimi” yaratır. Hiçbir denetim firması, parasını aldığı şirketi denetlerken gerçekten “bağımsız” kalamaz. Bu modelde iş kazaları “beklenen bir yan etki” hâline gelir. Zamanla tazminat ödemek, teknik altyapıyı standartlara uygun hâle getirmekten daha ucuz (maliyet-etkin) bir seçenek haline dönüşebilir. Bir facia yaşandığında asıl sermaye sahibi suçu taşerona, taşeron denetim firmasına, denetim firması ise imza yetkisi olan bir mühendise atar. Kamu ise “Biz denetim yetkisini devretmiştik,” diyerek aradan çekilir. </p>
<p><strong>Özelleştirmeler, şirketlerin karı alıp ekolojik yıkımın maliyetini topluma bıraktığı bir düzen yaratıyor. Maden sahaları terk edildikten sonra ortaya çıkan «rehabilitasyon» ihtiyacı teknik olarak ne kadar mümkün?  </strong></p>
<p>Kamu denetimi biraz daha zayıflatılırsa çevresel etkiler bütünüyle şirketlerin insafına kalır. Denetimsiz bırakılan atık havuzları, İliç örneğinde gördüğümüz gibi devasa birer saatli bombaya dönüşür; yeraltı sularının ve nehir havzalarının on yıllarca sürecek zehirlenmesine yol açar. Maden sahası kapandıktan sonra toprağın eski hâline getirilmesi çok ciddi bir maliyettir. Kamusal zorlama olmadığında şirketler sahayı kâğıt üstünde rehabilite etmeyi tercih edecektir. Rehabilitasyon teoride mümkün olsa da pratikte “ekolojik makyaj” düzeyinde kalma ihtimali yüksektir. Ülkemizde, bazı ülkelerde olduğu gibi şirketler “kapatma ve rehabilitasyon” için bir fona kaynak aktarmak zorunda da değildir. İşletme aşamasında yapılan denetim bile şüpheliyken rehabilitasyonun denetlenmeyeceğini öngörmek yanlış olmayacaktır. Şirketlerin, ekonomik olarak maden kalmadığında sahadan çekilerek iflas ettiğini açıklayacağını tahmin etmek zor değildir. Sonuçta kamuya kalacak olan rehabilitasyon maliyetinin, devletin o madenden elde ettiği gelirin çok üzerinde olacağı açıktır. </p>
<h2>KÂR DIŞARIYA AKTARILIRKEN EKOLOJİK YIKIM VE İŞ CİNAYETLERİ İÇERİDE KALMAYA DEVAM EDİYOR</h2>
<p><strong>Özellikle “yeşil teknoloji” için kritik madenlerdeki yatırım yarışı da sürüyor. Türkiye’nin bu yarışa dahil olma biçimi, ülkeyi küresel kapitalist sistemde yeni bir bağımlılık ilişkisine hapsedecek görünüyor. Bu yeni madencilik biçiminin, sömürge madenciliğinden farkı var mı yoksa aynı mantığının yeni bir sürümüyle mi karşı karşıyayız? </strong></p>
<p>Bu soruyu, bizlerin de sıklıkla dile getirdiği “yeni-sömürgecilik” kavramı çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Karşı karşıya olduğumuz durum, klasik sömürge madenciliğinin devamı olmakla birlikte “yeşile” boyanmış halidir. “Gelişmiş” tabir edilen ülkeler; yüksek teknolojili “yeşil” ürünleri, “gelişmekte olan” ülkelerden çıkarılan nadir elementleri kullanarak üretir veya ürettir. Gerekli olan lityum, kobalt, nadir toprak elementleri ve bakırı ucuza alır. Maden çıkartılırken oluşan kirlilik gelişmekte olan ülkede kalırken; “temiz”, “karbonsuz” ve yüksek katma değerli “yeşil ürün” küresel sermayenin kontrolünde kalır. </p>
<p>Türkiye gibi ülkeler, bahsedilen “yeşil” dönüşüm için gerekli teknolojiyi ithal etmek zorunda. Bu ithalata kaynak bulmak için ise daha fazla ucuz ham maden ihraç etmeye çalışıyor. Yani güneş paneli alabilmek için dağı taşı ruhsatlandırıp ucuza satmak üzere ham madde aramak zorunda kalınıyor. Afrika ülkelerinin doğrudan yaşadığı sömürge madenciliğinde ham madde doğrudan gemilere yüklenip götürülürdü. Bizim yaşadığımız model ise karmaşık teşvik mekanizmaları, uluslararası tahkim, alım garantileri ve “yeşil” enerji söylemleriyle destekleniyor. Günün sonunda; kâr dışarıya aktarılırken ekolojik yıkım ve iş cinayetleri içeride kalmaya devam ediyor. </p>
<p>Son günlerde elektrik üretimine ilişkin bir özelleştirme örneğinin daha iflas ettiği ortaya çıktı. Soma B Termik Santrali’nin zarar ettiği ve kamuya yük oluşturacak şekilde işletildiği ortadayken, Soma A Termik Santrali de özelleştirilmek istenmektedir. Soma’da kamu zararını büyütecek bu girişim kapsamında; kamu şirketi EÜAŞ’a ait olan Soma A Termik Santrali için 2025’in sonunda 91 bin metrekare arazisiyle birlikte satış yöntemiyle özelleştirilme ihalesine çıkıldı. Soma B Termik Santrali’nin geçtiğimiz 10 yılda verimli işletilmediği açıkça ortadadır. Aktarılan kamu kaynaklarına rağmen oluşan bu tablo, özelleştirme ve piyasalaştırma çalışmalarının durdurulması gerektiğini göstermektedir. Kamu kaynaklarının sonu belirsiz bir biçimde özel sektöre transfer edilmesinin aracı hâline dönüşen EPDK kapatılarak; yerine kamulaştırma işlemlerini yürütecek bir Kamulaştırma İdaresi Başkanlığı kurulmalıdır. Soma A Termik Santrali’nin özelleştirilmesinden vazgeçilerek, Soma B Termik Santrali için kamulaştırma hazırlığı yapılmalıdır. </p>
<p>Madenlerimiz, toprağın altındaki değerli kamusal bir servetimizdir. Şirketlerin yalnızca hızlı nakit akışı sağlayan bir kalem olarak gördüğü madenlerimizi, uluslararası sermayenin yağmasından kurtarmamız gerekir. Ülkemiz kaynaklarının bu “aktarım” döngüsünden kurtarılıp; nadir bulunan elementlerin, madenlerimizin ve diğer yeraltı zenginliklerimizin değerlendirileceği rasyonel bir ekonomi politikası yeniden oluşturulmalıdır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 08:54:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[KİT Yönetişim Reformu: Hoş ama boş]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kit-yonetisim-reformu-hos-ama-bos-696649</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/kit-yonetisim-reformu-hos-ama-bos.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kit-yonetisim-reformu-hos-ama-bos-696649</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[AKP’nin düzeninde reform hiç bitmiyor. Sürekli reform modundayız. Reform yaptılar, sonra yaptıkları reforma da reform yaptılar. Yaptıkları reforma getirdikleri reformu yeterli görmediler, şimdi ona da reform yapıyorlar (sen aklımıza mukayyet ol, başı neredeydi kaçırdık). Kısacası reform yeni değil, yönetişim hiç değil.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Serdal Bahçe</strong></p>
<p>İşteş fiiller (öpüşmek, sevişmek, selamlaşmak…) bir kolektivite, bir tür karşılıklılık ve birlikte eylemi ifade ettikleri için şimdilerde sermayenin kaba programını şirin ve sempatik göstermek için çok kullanılır oldular. İşteş fiilleri çekici kılan bir diğer unsur ise nesnelerinin olmaması, herkesin özne olması. Kısacası kimse görünüşte nesneleşmiyor, herkes görünüşte özneleşiyor.  Yönetişim de işteş bir fiili içeren bir kavram. Tek taraflı, otokratik ve yönetilen açısından nesneleşme, pasifleşme anlamına gelen “yönetim”in yanında nasıl da demokratik ve katılımcı görünüyor değil mi? İki yıldır gündemden düşürmedikleri KİT Yönetişim Reformu da böyle şirin ve sempatik görünüyor. Ama cehenneme giden yollar da şirin ve sempatik kavramlarla döşeniyordu değil mi?  </p>

<p>2026 Yılı’nı reform yılı ilan ettiler. Hafızam yanıltmıyorsa 2018’i veya 2019’u da ve hatta 2023’ü de reform yılı ilan etmişlerdi. AKP’nin düzeninde reform hiç bitmiyor. Sürekli reform modundayız. Reform yaptılar, sonra yaptıkları reforma da reform yaptılar. Yaptıkları reforma getirdikleri reformu yeterli görmediler, şimdi ona da reform yapıyorlar (sen aklımıza mukayyet ol, başı neredeydi kaçırdık). Kısacası reform yeni değil, yönetişim hiç değil. 1989’da Dünya Bankası’nın en son model sihirli kavramı olarak ortaya atılan kavram başka yerlerde değil ama Türkiye’de pek sevildi. Bazıları kavramın ifade ettiği şeyin yönetimde demokratikleşme ve katılım anlamına geldiğini düşündü ve yazdı. Öyle olmadı, kavramın çatısı altında getirilen reformlar sadece sermayenin kısa vadeli çıkarlarını gözeten yönetimler anlamına geldiler. Herkes katılmadı, sadece sermaye katıldı. Bu yeni yönetişim reformu da aynı akıbete yol açacak gibi görünüyor.  </p>
<p>Bu arada söz konusu KİT’ler olunca reform ve yönetişim kavramlarının özelleştirme anlamına geleceğini söyleyenler haklılar. Geçmişte öyle oldu. Önce reforma tabi tutacağız dediler, sonra da sat sat bitiremediler. Vaka, artık Türkiye kapitalizmin toplam katma değeri içindeki görünen payları çok düşük zaten (% 0,36). Ama gündemdeki reform şu anda gelir getirmeyen ya da çok az getiren ama yönetişimle birlikte kâr getirecek segmentleri (otoyollar, köprüler) de içeriyor. Sata sata bitirememişler ama oldukça azaltmışlar.  </p>
<p>Örneğin maden sahaları; zaten yıllardır özel sektöre işletme hakkı devri ile peşkeş çekilmişlerdi, görünen o ki şimdi yönetişerek gerçekten özel sektöre devredecekler. Bir süredir üretimleri durmuş vaziyette zaten. Anlaşılan bir hazırlık var. Aynı türden hazırlık hala ayakta kalan diğer KİTlerde de var. Örneğin demiryolu taşımacılığında var, demiryolu taşımacılığında belirli temel hizmetleri çoktan özelleştirdiler. Geriye de pek bir şey kalamadı. Reform taslağına göre artık özel işletme gibi yönetileceklermiş (gerçekten bugüne kadar o kadar kamucu bir anlayışla yönetildiler ki bizi bile rahatsız etti!), yönetim kurulları açıklık ve şeffaflık ilkesine uyacaklarmış. Ayrıca istihdam politikaları da rekabetçi ve nitelikli işgücünü çekecek şekilde revize edilecekmiş. Bakın yine güzel ve yeni bir temenni ile karşı karşıyaymışız hissi ortaya çıktı değil mi? Oysa bu teraneler yıllardır yazıldı çizildi. Burada sorun KİT’leri rasyonalize etmek değil, onları sermayeye teslim etmek (öyle olmadığını söylediler ama öyle). Ayrıca bu yeni istihdam politikası KİT’lerde çalışanların aleyhine olacak, çünkü açık ve şeffaf yönetim kurulları, eğer yönettikleri işletmenin teknolojik altyapısını kısa sürede yenilemeyeceklerse, ilk elden istihdam maliyetlerini kısmaya çalışacaklar. Bu da aslında özelleştirmeye hazırlık demek.  Diğer taraftan da çalışan sayısında azaltma demek.   </p>
<h2>AKP DÖNEMİ İLKEL BİRİKİM DÖNEMİDİR</h2>
<p>AKP dönemi ilkel birikim dönemidir. İlkel birikim ise sermayenin siyasal zor yoluyla kamusal varlıklara el koyması anlamına gelir. “Yönetişim” görünüşte bu zoru gizlemek için iyi bir yöntem.  </p>
<p>Varlık Fonu artık kamunun üretken varlıklarını sermayenin mülkiyetine geçirme fonu haline gelmiştir. Nitekim 2026 yılında bu özelliğine daha fazla şahit olacağız. Görünüşte bir fon gibi ve merkezi yönetimin egemenlik alanından bağımsız gibi görünüyor. Gerçek bir yönetişim mucizesi gibi duruyor. Yönetim kurulunda sivil toplumun temsilcileri olarak işverenler ve özel sektör yöneticileri bulunuyor. Onlar varsa yeter zaten, onlardan ala “sivil” toplum mu olur? Gerçi onları da yürütme erki atıyor ama orasını karıştırmayın. Şimdi tahminen bu türden bir yönetim kurulu anlayışını KİTlere de dayatacaklar. Fonun portföyünde (özelleştirme melanetiyle birlikte artık bu işletmelere portföy unsuru diyoruz ya) bir dolu KİT var, fonun varlıklarını KİT’ler oluşturuyorlar. Böylece her varlık gibi, armut gibi, tereyağı gibi alınıp satılabilir hale geliyorlar. Dahası fonun web sitesinde hem içeride hem de dışarıda yatırımcı bulmak gibi bir görevi olduğu belirtilmiş. Yatırımcı ne için bulunacak peki? KİT’leri rasyonalize edip, rekabete dayanıklı hale getirmek için mi? </p>
<p>KİTlerin rasyonalizasyonu Özal’dan beri öne sürülen bir temennidir. Aslında hiçbirinin üretim yapılarının teknolojik donanımını yenileyecek yatırımlar yapılmadı, hem de yapılması gerekirken. Zaten satılacaklarsa neden yapılsındı ki? Yıllarca ihmal edildiler. Değerli olanlarını sermaye zaten içlerinden seçip aldı. Geri kalanları ise arsası, sosyal tesisleri, envanteri, hurdası, ambardaki stoku ve hatta alacakları için tasfiye edildiler. Yıllarca ederinin altında satılan KİT’lerin elden gidişlerini seyrettik. Aslında ederinin altında satılan, ya da tasfiye edilen Cumhuriyet nesillerinin birikmiş emeğiydi.  Şimdi son kalanları da elden çıkarmaya ve tasfiye etmeye hazırlanıyorlar. O kadar çok sattılar ve tasfiye ettiler ki geriye sadece kamuya ait altyapı (otoyollar, köprüler) kaldı, şimdi onu da parçalayıp satacaklar. Sanılanın aksine bu adımlar yapısal krizi aşmaya yetmeyecekler, tam tersine toplumsal ve ekonomik krizi derinleştirecekler. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 08:51:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Satabileceklerinin sonuna geldiler]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/satabileceklerinin-sonuna-geldiler-696648</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/satabileceklerinin-sonuna-geldiler.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/satabileceklerinin-sonuna-geldiler-696648</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>1980 sonrası neoliberal politikalar hem kamu maliyesine kaynak temin etmek hem de devleti ekonomiden uzaklaştırmak için kamu varlıklarının satışına yöneldi. Türkiye’de her ne kadar bu politikalar 1980 tarihinde başlasa da uygulamada hukuki ve siyasi engellerin aşılabilmesi 2001 krizinden sonra oldu. Dolayısıyla bu politikaların hayata geçirilmesi büyük oranda AKP’ye düştü. AKP ilk 10 yılında Telekom, Petkim, Demir Çelik, Tüpraş, Tekel gibi büyük özelleştirmeleri yaptı. </p>
<p>Bugünden bakınca özelleştirmelerin yüzde 85-90’ı AKP tarafından gerçekleştirilerek 73,5 milyar dolarlık satış sağlandı. Böylelikle AKP, bu satışlarla beraber kamu maliyesinde büyük gelirler oluşturdu ve bu sayede ciddi ekonomik büyüme imkanları oldu. Uluslararası alana dair göstergeler tablosu parlak gösterilerek dışarıdan borçlanma da kolaylaştırıldı.  </p>
<p>2013 sonrasına gelindiğinde bu politikaların bir diğer ayağı olan Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) Projeleri ortaya çıktı. Ancak bugün bütün bu politikalarla yapabileceklerinin sonuna gelindi. Şimdi tencerenin dibini kazıyan bu iktidarın daha fazla nereden nasıl gelir elde ederiz başka ne satabiliriz diye çabaladığını görüyoruz. Çünkü artık özelleştirebilecekleri, KÖİ ile sağlayabilecekleri çok fazla bir imkân kalmadı. Şehir hastanelerinden de vazgeçtiler. Bu projelerinin dahi yüzü astarından pahalı geldi. Ve şimdi sıra köprü satışlarına geldi. Bir anlamda iktidarın çaresizliği ile karşı karşıyayız.  </p>

<h2>SİYASİ OPERASYONLARIN MALİYETİ</h2>
<p>Geldikleri yer itibarıyla kamu maliyesinde ciddi açıklar vermeye başladılar. İç borçlanma çok yükseldi. Yüksek faizlerle borçlandıkları için çok yüksek faiz ödemek durumda kaldılar. Kamu açıklarını azaltmak için de yine böyle bir kamu geliri yaratma ihtiyaçları var. Kamu varlıklarının bu kadar çarçur edilmesinin de siyasi bir boyutu var. Hizmetlerin topluma yüksek fiyatlarla sunulması ortaya bir infial çıkarıyor.  </p>
<p>Öte yandan son günlerde laiklik bildirisine yönelik hedef göstermeler de olduğu gibi iktidarın siyasi bedeli olan her bir operasyonu finanse etme ihtiyacı var. Dolayısıyla siyasi alanda uyguladıkları bu hamlelerin ne kadarının sonuçlarını göze alabileceklerini bilmiyorlar. Ama deniyorlar. Çünkü çaresizlik içerisindeler. Öte yandan köprü ve yolların özelleştirmelerinin yanı sıra maden sahalarının da bu denli genişletilerek özelleştirilmesi bu çerçeveye uyumlu. Çıkarılacak madenlerin bir kısmını işlenerek kullanacaklar ama bir kısmı hammadde olarak satılacak. Özellikle Çin ve Asya’da sanayileşen ülkelerin açığa çıkardığı hammadde ihtiyacı AKP için kullanışlı bir alan olarak görülüyor. Bu sayede döviz ayağındaki ödemeler dengesinde oluşan ciddi açıkları da bu satışlarla kapatmaya çabalıyorlar. Bunu da çevre düşmanlığını göze alan bir anlayışla sürdürüyorlar. Kamu ve doğal varlıkların tamamına para ettiği sürece saldırmaya devam edecekler. Bu saldırıların karşısında ise ancak örgütlü bir kamu tepkisi karşı durabilir. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 08:42:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sermayenin doyumsuz sömürü iştahı: Toprak sömürgeciliği ve özelleştirmeler]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/sermayenin-doyumsuz-somuru-istahi-toprak-somurgeciligi-ve-ozellestirmeler-696647</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/sermayenin-doyumsuz-somuru-istahi-toprak-somurgeciligi-ve-ozellestirmeler.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/sermayenin-doyumsuz-somuru-istahi-toprak-somurgeciligi-ve-ozellestirmeler-696647</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Bugün Soma’dan Akbelen’e ve İliç’e kadar uzanan hat, emekçilerin, mülksüzleştirilen köylülerin ve güvencesizleştirilen işçilerin kaderinin aynı sömürü mekanizmasında birleştiğini kanıtlamaktadır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de bugün geniş kitlelerin yüz yüze kaldığı derin yoksulluk, yetersiz beslenme ve içinden çıkılamayan geçim krizinin köklerine bakıldığında, karşımıza sistemli bir mülksüzleştirme ajandası çıkar. Bugün hangi toplumsal yaraya dokunsak, hangi yaşamsal sorunun izini sürsek, altında mutlaka bir kamusal varlığın tasfiyesi veya kamunun düzenleyici rolünü terk ederek alanı piyasaya bıraktığını görürüz. Gıda fiyatlarındaki önlenemez yükselişten nitelikli ve parasız eğitime erişimin imkansızlaşmasına, sağlık sistemindeki tıkanmalardan barınma krizine kadar her şey, vaktiyle toplumsal refahın lokomotifi olan kurumların işlevsizleştirilmesinin doğrudan sonucudur.</p>

<p>Diğer yandan özelleştirme politikaları sadece bir mülkiyet devri değil, aynı zamanda siyasal iktidarın kendi sermaye çevrelerini konsolide ederek sürekliliğini sağladığı bir ‘siyasal lokomotif’ işlevi görmektedir. Bu dönüşüm, bugün gelinen noktada kamusal olanın topyekûn tasfiyesine yönelik bir kuşatmaya dönüşmüş durumdadır. Özellikle AKP dönemi, bu sürecin hem ölçek hem de yöntem olarak en radikal evresini teşkil etmektedir. Aziz Çelik’in yerinde tespitiyle bir "özelleştirme partisi" olan iktidar, sağlıktan eğitime, fabrikalardan enerji santrallerine kadar halkın ortak varlıklarını elden çıkarırken piyasanın sadık bir koruyucusu haline gelmiştir. Üstelik bu süreç, toplumsal itirazları baypas eden “halka rağmen” ihale yöntemleri ve gece yarısı kararnameleriyle anti-demokratik biçimde tahkim edilmektedir.  </p>
<p>Bu süreçlerin çoğu kez kapalı kapılar ardında yürütülmesi, iktidarın kendi politikalarının toplumsal meşruiyetini yitirdiğine dair zımni bir itirafı niteliğindedir. Bu itirafın da işaret ettiği gibi, özelleştirme savunucularının on yıllardır tekrarladığı "verimlilik, rekabet ve ucuzluk" vaatleri halkın sırtındaki ağır maliyet yüküyle sonuçlanmıştır. Bugün bu doymak bilmez iştahı ve mülksüzleştirme ajandasını en çıplak haliyle doğanın ve toprağın doğrudan sömürgeci bir mantıkla metalaştırıldığı alanlarda görüyoruz. Bu durum toprak sömürgeciliğini (ekstraktivizm, hafriyatçılık biçimlerinde de ifade edilen olgu) bugünün en önemli mücadele başlıklarından biri haline getirmektedir. </p>
<h2>TOPRAK SÖMÜRGECİLİĞİNİN İLK ADIMI: TARIMIN ENDÜSTRİYELLEŞMESİ</h2>
<p>Özelleştirme ve yapısal uyum politikalarının toprak sömürgeciliğine dayanan uygulamalarının en yıkıcı etkileri kırsal alanlarda gözlemlenmektedir. Bunun bir ayağını tarımsal üretim çerçevesindeki etkileri bakımından ele alabiliriz. Diğer ayağını ise yine tarımsal üretimdeki dönüşüme bağlı olarak; kırsal alanların artan şekilde tarım dışı faaliyetlere açılmasıyla ilintili olan madencilik faaliyetleri temelinde, kırsal alanların sömürgeci kaynak transferinin merkezine yerleşmesi bakımından ele alabiliriz. </p>
<p>Önce kısaca tarıma bakalım. Türkiye tarımı, 2000’li yıllarla birlikte IMF-Dünya Bankası odaklı programlar çerçevesinde köklü bir dönüşüme zorlanmıştır. Bu sürecin temel taşlarını destekleme alımlarının kaldırılması, sübvansiyonların azaltılması ve tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi oluşturmaktadır. Çiftçiye girdi sağlayan veya piyasa regülasyonuna yarayan kurumların elden çıkarılmasıyla, toprak sömürgeciliğinin ülkemizdeki ilk formu da diyebileceğimiz endüstriyel şirket tarımı güçlenmiş ve üreticiler çok uluslu şirketlerle (ÇUŞ) karşı karşıya bırakılmıştır.  </p>
<p>Bu dönüşüm karşısında tutunamayan çiftçiler, topraklarını terk ederek kentlerde veya sanayide ucuz işgücü haline gelmiştir. Bu tablo bize kırsalın nasıl uluslararası sermaye birikiminin bir parçası haline getirildiğine dair bir izlek sunmaktadır. Dahası gerek Soma gerekse de İliç gibi maden cinayetlerinin yaşandığı bölgelerdeki yaşam hikayelerine baktığımızda, tarımsal üretimin bilinçli olarak imkânsız hale getirilmesinin sömürge madenciliğinin taşlarını döşediğini de görebiliriz. Soma’da tütünün geçimlik bir üretim aracı olmaktan çıkması da İliç’te hayvancılığın bitirilmesi de her ikisi ardından gelen sömürge madenciliği de tesadüfen ortaya çıkmamıştır. </p>
<h2>NE TESADÜF NE KADER, BİLE İSTEYE SÖMÜRGECİ KAYNAK TRANSFERİ</h2>
<p>Kırsalda tarımsal üretim araçlarının sistemli biçimde şirketleşmesi, sömürgeci kaynak transferinin merkezine yerleşecek olan maden, enerji projeleri için dikensiz bir gül bahçesi yaratmıştır. Tarım arazilerinden hazine arazilerine, kıyılardan derelere ve meralara kadar halkın ortak varlıkları özelleştirme ve ticarileştirme kıskacına alınırken, ülke bir uçtan diğerine şantiyelerin, taş ocaklarının ve maden sahalarının kuşatması altında sermayenin sınırsız birikim alanına dönüşmüştür. Bu sürecin emperyalist boyutunu kavramak, bugünkü koşulların sınıfsal nedenlerini anlamak açısından oldukça elzemdir. Nitekim ülkemizdeki kaynakların talanından aslan payını her zaman çok uluslu şirketler (ÇUŞ) almıştır.  </p>
<p>John Bellamy Foster’ın dikkat çektiği üzere, küresel hammadde çıkarımının son kırk yılda üç katına çıkmasıyla birlikte toprak sömürgeciliği, gezegensel ekolojik krize dair anlayışımızın en kritik unsuru haline gelmiştir. Bu kontrolsüz genişleme, özellikle Küresel Güney ve çevre ülkeler üzerinde ekstraktivist baskıların şiddetli bir biçimde hızlanmasına yol açan yeni bir bağımlılık çağını başlatmıştır. Bu bağlamda toprak sömürgeciliği, halkın ortak varlıklarının, kaynakların sermaye birikim zincirlerine karşılıksız bir hediye olarak sunulduğu bir emperyal rejim biçimi olarak anlaşılmalıdır.  </p>
<p>Ülkemizdeki madencilik patlaması, bu küresel sömürü mekanizmasının yerel izdüşümüdür. Cumhuriyet’in ilanından 2002 yılına kadar geçen 80 yılda toplam 1.186 maden ruhsatı verilmişken, sadece son 15 yılda bu sayının 386 bine ulaşması, ülkemizin nasıl bir emperyalist kuşatma altında olduğunu kanıtlar niteliktedir. Zira bu devasa ruhsatlandırma seferberliğinin ardındaki kalkınma vaatleri de koca bir illüzyondan ibarettir. İstatistikler, madencilik sektörünün GSYH içindeki payının yıllardır %1 bandına çakılı kaldığını gösteriyor. Yani, on binlerce hektar orman alanı maden sahasına çevrilirken, zeytinlikler torba yasalarla talan edilirken ve köylülerin geçim araçları ellerinden alınırken yaratılan zenginlik halkın cebine değil, yurtdışındaki kasalara akmaktadır.  </p>
<p>Burada mesele sadece yer altı zenginliği de değildir. Toprağın üzerinde yaşayan toplulukların iradesine el konulmasıdır. Bu sömürgeci model, üretimin her aşamasında denetimsizliğin önünü açarken, emekçilerin örgütlenme haklarını da geriletmekte ve talanı kuralsız bir yapıya büründürmektedir. Başka bir deyişle bu üretim modeli kaynaklar üzerindeki demokratik kontrolün yokluk ile mümkün kılınmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin toprak sömürgeciliği sicili, inşaat, enerji ve maden ihaleleriyle kendi sermaye ağını besleyen ve siyasal bekasını bu rant düzenine eklemleyen otoriter bir mülksüzleştirme hikâyesidir.  </p>
<p>Ancak bu yıkıcı süreç mutlak değildir. Bugün Soma’dan Akbelen’e ve İliç’e kadar uzanan hat, emekçilerin, mülksüzleştirilen köylülerin ve güvencesizleştirilen işçilerin kaderinin aynı sömürü mekanizmasında birleştiğini kanıtlamaktadır. Bu geniş coğrafyada halkın geri adım atmayan direnişleri, sermayenin toplumu iradesizleştirme hamlesine karşı güçlü bir barikat kurmaktadır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 08:39:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ocak 2026 sonrası İran: Yas, korku ve siyasal çıkmaz]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/ocak-2026-sonrasi-iran-yas-korku-ve-siyasal-cikmaz-696640</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/ocak-2026-sonrasi-iran-yas-korku-ve-siyasal-cikmaz.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/ocak-2026-sonrasi-iran-yas-korku-ve-siyasal-cikmaz-696640</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Bugün İran halkı, eşzamanlı olarak üçlü bir sıkışma içindedir: İçeride, meşruiyetini hızla yitiren, şiddetten beslenen ve toplumu seferber etmeden pervasızca savaşa sürükleyen bir devlet; dışarıda, savaş ortamını hazırlayan emperyalist güçler; ve aynı zamanda, rejim değişikliğini dış müdahale ile “ulusal devrim” olarak topluma dayatmaya çalışan, demokratik ve kapsayıcı bir alternatif üretemeyen aşırı sağcı muhalefet.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehrdad Emami - Sosyolog </strong></p>
<p>Ocak 2026 katliamı, İran’ın son on yılına damgasını vuran protesto döngüsünde niteliksel bir kırılma anı oldu. En az 2017’den bu yana biriken siyasal baskı, ekonomik yıkım, çevresel krizler ve toplumsal eşitsizlikler, Aralık 2025–Ocak 2026’da patlayarak ülkeyi çağdaş tarihinin en kanlı devlet şiddeti dalgalarından biriyle karşı karşıya bıraktı. Bugün İran, yalnızca bir protesto bastırmasının ardından değil, devlet ile toplum arasındaki bağların ciddi biçimde koptuğu yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyor. </p>

<h2>KEMER SIKMA, ÇÖKÜŞ VE SOKAĞIN SINIFSAL PROFİLİ</h2>
<p>Son yıllarda “yapısal ekonomik reform” adı altında uygulanan fiyat serbestleştirmeleri, sübvansiyonların kaldırılması ve kur ayarlamaları, İran toplumunun geniş kesimlerini yoksulluğun daha da derinine itti. Riyalin Aralık 2025’teki sert değer kaybı, milyonlarca insan için yaşam maliyetini katlanılamaz hâle getirdi. İlk kıvılcım Tahran çarşısında çakıldı; ancak protestoları ülke çapına yayan asıl güç, güvencesiz çalışanlar, küçük esnaf, yük taşıyıcılar, kuryeler, seyyar satıcılar ve üniversite gençliğiydi. </p>
<p>Bu genişleme, protestoların sınıfsal niteliğini açıkça ortaya koydu: Sokaklara çıkanlar, hem emperyalist yaptırımların hem de İslam Cumhuriyeti’nin neoliberal politikalarının birleşik etkisiyle giderek yoksullaşan toplumsal kesimlerdi. Kent yoksulları ve alt orta sınıf tabakaları, artık kaybedecek fazla şeyi kalmamış bir toplumsal blok olarak sahneye çıktı. Ancak sol siyaset ve sınıf mücadelesi söyleminin zayıf olduğu koşullarda, bu kesimler siyasal taleplerini kısmen, “yüce bir geçmiş” özlemiyle ve monarşinin dönüşünü savunan orta sınıf vizyonuna eklemlemek zorunda kaldı.  </p>
<h2>DEVLETİN YANITI: SİSTEMATİK ŞİDDET VE KATLİAM</h2>
<p>İlk günlerde çarşı grevi karşısında geri adım atıyormuş izlenimi veren rejim, kısa sürede en sert ve en çıplak yüzünü ortaya koydu. Devrim Muhafızları, Besic ve çevik kuvvet birimlerinin öncülüğünde yürütülen operasyonlar, internetin ve tüm iletişim ağlarının kesilmesiyle eşzamanlı biçimde sistematik bir kitlesel kıyıma dönüştü. Devletin resmî olarak açıkladığı 3 bin 118 ölüm ile bağımsız insan hakları örgütlerinin teyit ettiği en az 7 bin ölüm ve doğrulanmamış olmakla birlikte on binlere ulaştığı belirtilen kayıp sayısı arasındaki uçurum, yaşananların gerçek ölçeğine ve şiddetine dair çarpıcı bir fikir vermektedir. </p>
<p>Tahran’daki Kahrizak morgundan yayılan görüntüler, yalnızca fiziksel şiddetin değil, toplumun kolektif hafızasına kazınan bir travmanın göstergesiydi. Çocukların öldürülmesi, yaralıların hastanelerden kaçırılması, ailelerden “mermi ücreti” talep edilmesi ve zorla alınan itiraflar, devletin çıplak zor kapasitesini tüm açıklığıyla ortaya koydu. </p>
<p>Ocak 2026 sonrasında İran toplumu derin bir yas, korku ve donmuşluk atmosferine sürüklendi. Ancak bu korku, paradoksal biçimde, devletin meşruiyet krizini daha da derinleştirdi. Çünkü bu kez bastırılan yalnızca bir protesto dalgası değil, toplumun geniş kesimlerinin en temel yaşam beklentisi, asgari onur ve gelecek umuduydu. Buna ilaveten, öldürülenlerin cenaze törenlerinde, yedinci ve kırkıncı gün anmalarında birçok ailenin geleneksel İslami yas ritüellerinin sınırlarını aştığı gözlemlendi. Matem yerine mezar başlarında şarkılar söylenmesi, çocuklarının ölümünü bir “veda”dan ziyade bir “onur” anlatısına dönüştürmeleri ve verilen canların “vatana feda edildiğini” dile getirmeleri, İran’da yeni bir yas tutma ve kamusal hatırlama biçiminin doğmakta olduğunu göstermektedir. Bu yeni yas dili, yalnızca kaybı ifade etmekle kalmamakta; aynı zamanda siyasal bir anlam üretmekte ve devletin dayattığı korku rejimine karşı sembolik bir direniş alanı açmaktadır.  </p>
<h2>“MOSSAD AJANLARI” SÖYLEMİ VE GERÇEKLİK</h2>
<p>Katliamın meşrulaştırılmasında “terörist” ve “Mossad ajanı” söylemi merkezi rol oynadı. İsrail ile İran arasındaki Haziran 2025 savaşı ve sonrasındaki tutuklamalar, bu söylemin altyapısını hazırladı. Ancak tutuklananların profili –Kürt kolberler, yoksul Beluçlar, Afgan göçmen işçiler– rejimin iddialarının sınıfsal ve etnik boyutunu açığa çıkarıyor. </p>
<p>İsrail’in İran içindeki güvenlik zaaflarından yararlanmış olması ihtimal dâhilinde olsa da İran’daki protestoların kitlesel karakterini “dış ajan” komplosuna indirgemek gerçekliği çarpıtıyor. Yoksulluğun bu denli derin olduğu bir toplumda, düşük maliyetli istihbarat faaliyetlerinin mümkün olması, halkın kitlesel öfkesini dış müdahale ile özdeşleştirmeyi haklı çıkarmaz. Bu söylem hem rejimin iç bastırma stratejisine hem de bölgesel güçlerin kendi çıkar anlatılarına hizmet etti. </p>
<h2>AŞIRI SAĞ MUHALEFETİN DIŞ MÜDAHALEYİ MEŞRULAŞTIRMASI</h2>
<p>Ocak 2026’nın bir diğer belirleyici boyutu, muhalefetin iç dengeleriydi. Reza Pahlavi’nin 8–9 Ocak için yaptığı kitlesel seferberlik çağrısı, örgütsel kapasitesi sınırlı bir toplumu doğrudan devletle çatışmaya davet etti. “Bu son savaştır” söylemi, geniş kesimlerde güvenlik güçlerinin çözülmek üzere olduğu ve dış müdahalenin yakın bulunduğu yönünde tehlikeli yanılsamalar yarattı. </p>
<p>Donald Trump’ın olası müdahale imaları ve bölgedeki askerî hareketlilik, bu beklentiyi besledi. Oysa sonuç, silahsız kitlelerin tarihin en kanlı bastırmalarından biriyle yüz yüze kalması oldu. Monarşist çevrelerin daha önce de dile getirdiği “rejim çöktü” türünden iddialar, Ocak 2026’da çok daha ağır bir bedelle sonuçlandı. </p>
<p>Bu durum, İran muhalefetinin yapısal sorunlarını çarpıcı biçimde ortaya koydu: Sokaktaki öfkeyi ve sınıfsal talepleri temsil eden kitlesel hareket ile dış destekli rejim değişikliği söylemi arasındaki derin gerilim. Protestolarda Pehlevi yanlısı sloganlar görünür olsa da, bu hattın toplumun tamamını kapsayan, gerçekçi ve olumlu bir siyasal program sunamadığı açıkça görülmüştür. </p>
<p>Ocak 2026 katliamı ve ülke çapındaki bastırma süreci, yaygın tutuklamalar, cezaevlerindeki işkenceler ve öldürülenler ile gözaltına alınanların ailelerine uygulanan yoğun baskılarla birleşince, İran içindeki bazı kesimlerde öylesine bir çaresizlik yaratmıştır ki, ABD müdahalesi ve İslam Cumhuriyeti’nin liderleri ile baskı aygıtlarını ortadan kaldıracak dış destek, adeta “sağduyu ilkesi” hâline gelmiştir. Katliam sonrası travma, belirsizlik ve gündelik yaşamın parçalanması; ayrıca “Ulusal Devrim” ya da “Aslan ve Güneş Devrimi” (Rıza Pehlevi ve destekçilerinin son protestolara verdiği ad) liderinin dış müdahale sonrası rejimin yıkılacağının vaadi, İran’da aşırı sağcı milliyetçiliğin yeniden canlanmasına dair yeni bir algının oluşmasına yol açmıştır. Bu milliyetçilik, henüz iktidara gelmeden kendisini “Tek millet, tek bayrak, tek lider” gibi faşist bir sloganla tanıtmakta ve mollalar, solcular, Halkın Mücahitleri Örgütü taraftarları ile özellikle Kürtler gibi ezilen halkları hedef almıştır. </p>
<h2>YENİ DÖNEM: SAVAŞIN EŞİĞİNDE KARANLIK GÜNLER</h2>
<p>Ocak 2026 sonrasında İran’da kitlesel sokak mobilizasyonu geçici olarak gerilemiş gibi görünse de kriz dinamikleri ortadan kalkmış değildir. Ekonomik daralma, ağır yaptırımlar, bölgesel gerilimler ve devletin giderek artan güvenlikçi yönelimi, toplumsal basıncı hâlâ biriktirmektedir. </p>
<p>Bugün İran halkı, eşzamanlı olarak üçlü bir sıkışma içindedir: İçeride, meşruiyetini hızla yitiren, şiddetten beslenen ve toplumu seferber etmeden pervasızca savaşa sürükleyen bir devlet; dışarıda, savaş ortamını hazırlayan emperyalist güçler; ve aynı zamanda, rejim değişikliğini dış müdahale ile “ulusal devrim” olarak topluma dayatmaya çalışan, demokratik ve kapsayıcı bir alternatif üretemeyen aşırı sağcı muhalefet. </p>
<p>Ocak katliamı, rejimin kısa vadede kontrolü sağlamasına olanak tanımış olabilir; ancak bu kontrol, rıza üretimine değil, tamamen çıplak zor ve baskıya dayanmaktadır. Bu durum, İran’ı hem toplumsal hem de siyasal olarak, çok daha kırılgan ve belirsiz bir geleceğe sürüklemektedir.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi-696636' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/03/01/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi.jpg' alt='Emperyalizmin kan iştahı İran’ı sardı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi-696636'>Emperyalizmin kan iştahı İran’ı sardı</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 07:10:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İran’a müdahalenin maliyeti olacak]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/irana-mudahalenin-maliyeti-olacak-696639</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/irana-mudahalenin-maliyeti-olacak.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/irana-mudahalenin-maliyeti-olacak-696639</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[ABD ve İsrail açısından, zayıflamış ama kontrol edilebilir bir İran rejimi, belirsizlikten daha tercih edilebilir bir senaryodur. Rejim devrildikten sonra neyin geleceği belirsiz. İran coğrafyası karmaşık. Milliyetçi refleksler güçlenebilir. Ülke kaosa sürüklenebilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>Geçtiğimiz hafta, ABD ve İran arasında nükleer görüşmeler yeniden başladı. 2015’te Obama tarafından imzalanan ancak Trump’ın ilk başkanlık döneminde rafa kaldırdığı anlaşmanın yeniden gündeme getirilmesi, iki ülke arasında bir ortak zemin kurma çabası değil, İran’ı daha fazla sıkıştırma çabasıydı. Keza Umman aracılığı ile görüşmeler başlamadan önce ABD savaş filolarını bölgeye getirerek, esas niyetini açıktan belli etmişti. Düne kadar süren görüşmelere dair genel kanı, bir çözümün gerçekleşmeyeceği, İran’ın müdahale ihtimalini geciktirmek için zaman kazanacağı idi. Beklenen oldu, ancak İran’ı vuran ABD değil İsrail oldu. </p>
<p>Bu sayfalar yayına hazırlandığı saatlerde İran ancak karşılık vermeye başlamıştı. Nitekim hafta içinde görüştüğümüz orta doğu uzmanı gazetecilerin hepsi aşağıda okuyacağınız üzere müdahalenin kaçınılmaz olduğu noktasında ortak kanaatteydi. Öyle de oldu. Bu müzakere-müdahale açmazının esas amacının İran’da bir rejim değişikliği yapmak veyahut da rejimi zayıflatmak, bu şekilde İsrail’in bölgede istediği gibi at koşturabilmesini sağlamak olduğu görüşlerini aldığımız isimlerce kesindi, bu görüşmelerden kısa süre sonra da bu kesinlik kanıtlanmış oldu. 7 Ekim’den bu yana Filistin’den Lübnan’a, Yemen’den Suriye’ye tüm bölge ülkelerine, halklarına düşmanca saldıran İsrail, sonunda nihai hedefi olan İran’ı vurdu. Ancak bombaların hangi mevzilerden geldiği, silahın sahibinin kim olduğu konusunda bir soru işareti yaratmamalı. İsrail bu saldırıları ABD’nin müzakere sürecine rağmen değil, bizzat bu sürecin parçası olarak gerçekleştiriyor. Geçtiğimiz 2 buçuk yılda İsrail’e askeri ve ekonomik destek rekoru kıran Amerikan kongresi, Tel Aviv’deki ileri karakollarının bölge operasyonlarını kendi emperyalist yayılmacılıklarının orta doğu kısmı olarak destekliyor. Trump doğrudan Venezuela, Meksika, Kolombiya ve Küba ile uğraşırken, milyarlarca dolar yardım, savaş gemileri ve askeri desteklerle dolaylı yoldan İran’a yönelik saldırganlığı destekliyor. Emperyalistlerin kan iştahı, geçmişte görülmemiş bir çapta tüm dünyada eş zamanlı olarak halklara zulmediyor. </p>
<p>Bu hafta BirGün Pazar için, artık gerçekleşmiş olan İran müdahalesinin, ABD-İsrail açısından siyasal ve ekonomik sebeplerini, yaratacağı krizleri, Türkiye’nin olası rolünü Hediye Levent ile konuştuk. </p>
<p><strong>ABD ile İran arasındaki görüşmeler sürüyor ancak ABD’nin askeri müdahale ihtimali masadan kalkmış değil. Süreci nasıl yorumluyorsunuz? Bir değişiklik görüyor musunuz? </strong></p>
<p>Müzakere süreci devam ediyor ancak taraflar henüz ciddi bir esneklik göstermiş değil. Amerikalılar İran’a bazı başlıklarda istediklerini kabul ettirebilmiş değiller. Karşılıklı olarak taviz verilen, uzlaşmaya yaklaşılmış bir aşamada değiliz. </p>
<p>Her iki taraf da “Benim istediğim şartlarda müzakere yürüsün” yaklaşımını sürdürüyor. Bu nedenle henüz uzlaşmaya dair net bir yeşil ışık görünmüyor. </p>
<p>İran’ın güvendiği bazı unsurlar var. Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan başta olmak üzere, İran’a yönelik bir Amerikan saldırısından ciddi biçimde tedirgin. ABD İran’ı vurursa ilk etkilenecek bölge Basra Körfezi olur. Hürmüz Boğazı kapatılmasa bile petrol taşımacılığı ciddi güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalır. </p>
<p>En basitinden tanker gemilerinin sigorta maliyetleri yükselir. Bu da petrol fiyatlarının artmasına yol açar. Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler doğrudan etkilenir. Bazılarının Körfez dışında çıkışı bile yok. </p>
<p>İran, “Beni vurursanız yalnızca ben etkilenmem, bölge ülkeleri de etkilenir” yaklaşımına güveniyor gibi görünüyor. Bu tamamen boş bir güven değil. Körfez ülkelerinin, özellikle Suudi Arabistan’ın İran’a yönelik bir saldırıyı engellemek için yoğun diplomasi yürüttüğünü biliyoruz. </p>
<p>Müzakereler sürse de ABD’nin askeri operasyon ihtimali masadan kalkmış değil. Zaten hiç kalkmadı. Bunun somut karşılığı, Amerikan donanmasının bölgede konuşlanmış olması. Abraham Lincoln uzun süredir bölgede. Ayrıca bu gemiler tek başına değil; nükleer başlık taşıyan denizaltılar gibi unsurlar da eşlik ediyor. ABD burada “Askeri seçenek masada, masaya otururken bunu bilerek oturun” mesajı veriyor. </p>
<h2>ZAYIF BİR MOLLA BELİRSİZLİKTEN  DAHA ÇOK TERCİH EDİLİR</h2>
<p><strong>Sizce ABD İran’a saldırır mı? </strong></p>
<p>Ben ABD’nin İran’a saldırma ihtimalini yüksek görüyorum. Ancak bunun İran’ı yerle bir edecek, rejimi tamamen çökertecek ölçekte olacağını düşünmüyorum. </p>
<p>Daha çok stratejik noktaları hedef alan, Devrim Muhafızları’na ait tesislere ya da rejimin sembol isimlerine yönelik, sınırlı ama mesaj içeren saldırılar olabilir. Uranyum zenginleştirme tesisleri veya nükleer altyapı hedef alınabilir. Sonuçta Trump’tan söz ediyoruz. “Daha fazla bekleyemem” diyebilir. Ancak Irak benzeri bir rejim değiştirme operasyonu beklemiyorum. </p>
<p>ABD ve İsrail açısından, zayıflamış ama kontrol edilebilir bir İran rejimi, belirsizlikten daha tercih edilebilir bir senaryodur. Rejim devrildikten sonra neyin geleceği belirsiz. İran coğrafyası karmaşık. Milliyetçi refleksler güçlenebilir. Ülke kaosa sürüklenebilir. İran’ın doğusunda Afganistan var. Bu tamponun ortadan kalkması daha büyük bir bölgesel kaos yaratabilir. Bu nedenle, İran’ı tamamen çökertecek değil, müzakere masasında tavize zorlayacak bir askeri baskı senaryosu daha olası görünüyor. </p>
<p><strong>Türkiye müzakerelerin başından beri diplomaside tarafsız bir tavır sergiliyor gibi görünüyor. Özellikle Irak ve Suriye’de açıkça müdahaleden taraf görünen iktidar, İran konusunda daha mı temkinli? </strong></p>
<p>Türkiye’nin İran konusundaki yaklaşımı Irak ve Suriye’den farklı. Türkiye–İran ilişkileri “rakip müttefik” şeklinde tanımlanabilir. Sahada baş başa kaldıklarında rekabet ederler, ancak İran’a yönelik dış bir tehdit söz konusu olduğunda Türkiye genellikle bu tehdide karşı dengeleyici bir pozisyon alır. </p>
<p>İran’da kaotik bir durum, Suriye ya da Irak’tan daha ağır sonuçlar doğurabilir. Göç, güvenlik riskleri, petrol fiyatları gibi hesaplanabilir risklerin yanında hesaplanamayan belirsizlikler de var. </p>
<p>Ayrıca İsrail açısından İran bölgedeki en büyük engel. İran’ın tamamen dağıtılması, İsrail’in bölgede daha rahat hareket etmesi anlamına gelir. İran’ın çökmesi, İsrail’in Suriye ve Irak’ta da daha güçlü hale gelmesi demektir. Bu Türkiye’nin iki sınırında daha yoğun bir İsrail etkisi anlamına gelebilir. Türkiye bunu istemez. </p>
<p>Türkiye’nin hedefi, İran’da bir değişim olacaksa bunun içeriden, halk tarafından gerçekleşmesi. Dış müdahale, Amerikan baskısı ya da İsrail saldırısıyla değil. Bunun yanında Türkiye, İran–ABD–İsrail krizinde arabulucu rolü üstlenerek bölgesel meselelere yeniden dahil olmayı da hedefliyor olabilir. Gazze’de bu pozisyonu yakalayamadı, Lübnan’da geri planda kaldı, Suriye’de sınırlı bir alan elde etti. İran dosyası Türkiye için diplomatik bir alan açabilir. </p>
<p>Ancak bu durum bazı bölge ülkelerinde rahatsızlık da yaratıyor. Türkiye’nin bu krizi bir şova çevirebileceğine dair çekinceler var. </p>
<h2>İRAN DİASPORASI PEHLEVİ’DEN İBARET DEĞİL</h2>
<p><strong>Kürt gruplarının rejime karşı savaş için birleşme açıklamasının Türkiye’deki duruma bir etkisi olur mu? </strong></p>
<p>Beş Kürt grubunun İran rejimine karşı ortak mücadele açıklaması yaptığı doğru. Ancak bu aşamada Suriye benzeri bir senaryodan söz etmek için erken.  </p>
<p>İran’daki Kürt yapılarının Türkiye ile doğrudan bir ajandası yok. Mücadeleleri büyük ölçüde İran merkezli. PKK’nın etkisi sınırlı ve bu beş grubun birleşmesi İran rejimini yıkabilecek bir güç kazandıkları anlamına gelmiyor. İran’daki Kürt nüfusun tamamı bağımsızlık yanlısı değil. Mevcut düzen içinde yer alan kesimler de var. </p>
<p>Suriye’deki SDG örneğiyle kıyaslamak da doğru değil. İran’da benzer bir yapının oluşması için çok uzun bir süreç, ciddi bölgesel ve uluslararası destek, lojistik hat gibi unsurlar gerekir. Bu nedenle şu aşamada Suriye benzeri bir tehdit algısı oluşmuş değil. </p>
<p>Ancak İran’daki Kürt gruplar, İran rejiminin tehdit algısı içinde yer alıyor. Türkiye bu durumu istihbarat ve bölgesel temaslar yoluyla kendi lehine diplomatik bir avantaja çevirebilir. Fakat İran çok karmaşık bir toplumsal yapıya sahip: Türkler, Farslar, Kürtler, Araplar. Bu grupların tamamı mevcut rejime karşı değil. Hatta İran’ın üst düzey kadrolarında Türk kökenli isimler de var. Dolayısıyla ABD ya da İsrail saldırırsa kitlelerin nasıl refleks göstereceği belirsiz. Dış müdahale karşısında milliyetçi bir birleşme de yaşanabilir. </p>
<p>İran diasporası da Suriye ya da Irak diasporası gibi değil. Entelektüel seviyesi yüksek, ekonomik gücü olan, nüfuz sahibi bir diaspora var. Mevcut rejime karşı olan ama dış müdahaleyle rejimin devrilmesine de karşı çıkan kesimler mevcut. Dolayısıyla tek sesli bir tablo yok. Pehlevi’nin sesi yüksek olabilir ama İran diasporası yalnızca ondan ibaret değil. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi-696636' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/03/01/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi.jpg' alt='Emperyalizmin kan iştahı İran’ı sardı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi-696636'>Emperyalizmin kan iştahı İran’ı sardı</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 07:09:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Askeri saldırganlık rejimin kaderini belirleyecek]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/askeri-saldirganlik-rejimin-kaderini-belirleyecek-696638</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/askeri-saldirganlik-rejimin-kaderini-belirleyecek.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/askeri-saldirganlik-rejimin-kaderini-belirleyecek-696638</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Sınırlı bir çatışmaya zayıf bir yanıt vermek caydırıcılığını zedeler. Topyekun savaşa girmek ise rejimin varlığını riske atar. Geçmiş döneme göre daha sert bir yanıt verme ihtimali var, ancak bunun tam kapsamlı bir savaşa dönüşmesini isteyeceklerini sanmıyorum. Çünkü savaşın nasıl sonuçlanacağı belirsiz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>Geçtiğimiz hafta, ABD ve İran arasında nükleer görüşmeler yeniden başladı. 2015’te Obama tarafından imzalanan ancak Trump’ın ilk başkanlık döneminde rafa kaldırdığı anlaşmanın yeniden gündeme getirilmesi, iki ülke arasında bir ortak zemin kurma çabası değil, İran’ı daha fazla sıkıştırma çabasıydı. Keza Umman aracılığı ile görüşmeler başlamadan önce ABD savaş filolarını bölgeye getirerek, esas niyetini açıktan belli etmişti. Düne kadar süren görüşmelere dair genel kanı, bir çözümün gerçekleşmeyeceği, İran’ın müdahale ihtimalini geciktirmek için zaman kazanacağı idi. Beklenen oldu, ancak İran’ı vuran ABD değil İsrail oldu. </p>

<p>Bu sayfalar yayına hazırlandığı saatlerde İran ancak karşılık vermeye başlamıştı. Nitekim hafta içinde görüştüğümüz orta doğu uzmanı gazetecilerin hepsi aşağıda okuyacağınız üzere müdahalenin kaçınılmaz olduğu noktasında ortak kanaatteydi. Öyle de oldu. Bu müzakere-müdahale açmazının esas amacının İran’da bir rejim değişikliği yapmak veyahut da rejimi zayıflatmak, bu şekilde İsrail’in bölgede istediği gibi at koşturabilmesini sağlamak olduğu görüşlerini aldığımız isimlerce kesindi, bu görüşmelerden kısa süre sonra da bu kesinlik kanıtlanmış oldu. 7 Ekim’den bu yana Filistin’den Lübnan’a, Yemen’den Suriye’ye tüm bölge ülkelerine, halklarına düşmanca saldıran İsrail, sonunda nihai hedefi olan İran’ı vurdu. Ancak bombaların hangi mevzilerden geldiği, silahın sahibinin kim olduğu konusunda bir soru işareti yaratmamalı. İsrail bu saldırıları ABD’nin müzakere sürecine rağmen değil, bizzat bu sürecin parçası olarak gerçekleştiriyor. Geçtiğimiz 2 buçuk yılda İsrail’e askeri ve ekonomik destek rekoru kıran Amerikan kongresi, Tel Aviv’deki ileri karakollarının bölge operasyonlarını kendi emperyalist yayılmacılıklarının orta doğu kısmı olarak destekliyor. Trump doğrudan Venezuela, Meksika, Kolombiya ve Küba ile uğraşırken, milyarlarca dolar yardım, savaş gemileri ve askeri desteklerle dolaylı yoldan İran’a yönelik saldırganlığı destekliyor. Emperyalistlerin kan iştahı, geçmişte görülmemiş bir çapta tüm dünyada eş zamanlı olarak halklara zulmediyor. </p>
<p>Bu hafta BirGün Pazar için, artık gerçekleşmiş olan İran müdahalesinin, ABD-İsrail açısından siyasal ve ekonomik sebeplerini, yaratacağı krizleri, Türkiye’nin olası rolünü Arif Keskin ile konuştuk.</p>
<p><strong>Müzakereler şu anda ne durumda? Hangi başlıklarda ciddi sorunlar var? Hem İran’daki rejim açısından hem de krizin devamı açısından belirleyici noktalar neler? </strong></p>
<p>Şu anda İran tarafının açıklamalarına baktığımızda sürecin olumlu ilerlediğini söylüyorlar. Müzakereler devam ediyor, süreç tıkanmış değil. Sürecin devam ediyor olması olumlu bir işaret olarak yorumlanıyor. </p>
<p>Önceki görüşmelerden farklı olarak daha somut ve teknik konuların konuşulabildiğini belirtiyorlar. Özellikle İran Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen açıklamalarda sürecin olumlu seyrettiği ifade ediliyor. Ancak buradaki “olumluluk”, somut bir sonuç alınmasından ziyade müzakerenin devam edebilmesi anlamında bir olumluluk. </p>
<p>Diğer taraftan savaş ya da askerî müdahale ihtimali masadan kalkmış değil. Özellikle Trump’a yakın çevrelerden gelen haberlere baktığımızda askeri hazırlıkların durmadığını, devam ettiğini görüyoruz. Yani müzakere süreci askerî müdahale ihtimalini ortadan kaldırmış değil. Risk hâlâ mevcut. </p>
<p>İran’ın, önceki müzakere sürecine göre daha fazla geri adım attığını görüyoruz. Örneğin uranyum zenginleştirmeyi belli bir süre askıya almayı kabul ediyor, sembolik düzeyde zenginleştirmeyi kabul ediyor. Daha önce bunları kabul etmiyordu. Elindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumu seyreltmeyi de gündeme alıyor. </p>
<p>Bütün bunlar İran’ın ciddi geri adımlar attığını gösteriyor. Ancak Trump’ın beklentileri açısından baktığımızda bu yeterli değil. İran geri adım atsa da Trump, “Amerika istediğini aldı” diyebileceği bir sonuç elde etmiş değil. </p>
<p>Trump’ın temel hedefi, “Ben başardım, başkalarının yapamadığını yaptım” diyebileceği bir tablo ortaya koymak. Obama’nın 2015’te yaptığı anlaşmadan farklı ve daha ileri bir sonuç üretmek istiyor. Ancak şu aşamada ortaya çıkan tablo Obama dönemindeki anlaşmadan çok da farklı görünmüyor. Bu durum Trump açısından ciddi bir eleştiri konusu olabilir. </p>
<p>Trump, diplomasi masasından güçlü bir propaganda malzemesi çıkarmak istiyor. Fakat süreç bu sonucu üretmiyor. Bu nedenle Trump açısından da sorunlu bir tablo var. Başlıca ihtilaf noktaların başında Uranyum zenginleştirme geliyor. İran, zenginleştirme teknolojisini hukuksal olarak elinde tutmak ve belli bir süre sonra tekrar kullanabilmek istiyor. ABD ise İran’ın elinde hiçbir şekilde uranyum zenginleştirme kapasitesi olmasını istemiyor. “Sıfır zenginleştirme” talep ediyor. </p>
<p>Bir diğer konu nükleer programlar. ABD, İran’ın nükleer programıyla özdeşleşmiş bazı tesislerin kapatılmasını ve hatta yıkılmasını istiyor. İran bunu kabul etmiyor. </p>
<p>Bunun yanında İran’ın elinde 400 kilogramdan fazla %60 zenginleştirilmiş uranyum var. ABD bunun teslim edilmesini istiyor. İran ise bunu ülke içinde seyreltmeyi kabul edebileceğini, ancak dışarıya vermeyeceğini söylüyor. Ayrıca ABD daha geniş ve kapsamlı bir denetim istiyor. İran bu ölçüde bir denetimi kabul etmiyor. </p>
<p>İran tarafı tüm ambargoların kaldırılmasını istiyor. ABD ise bazı ambargoları kaldırabileceğini, ancak diğerlerini İran’ın davranışlarına bağlı olarak aşamalı şekilde değerlendireceğini söylüyor. Bu da ciddi bir ihtilaf. </p>
<p>ABD, İran’ın füze programını ve bölgesel aktörlerle ilişkilerini de anlaşmaya dahil etmek istiyor. İran ise müzakerenin yalnızca nükleer konuyla sınırlı kalmasını savunuyor. Bu başlıklar çözülmeden Trump’ın “İran sorununu ben çözdüm” demesi zor görünüyor. </p>
<h2>MÜZAKERELER TIKANACAK</h2>
<p><strong>Siz askeri müdahale ihtimalini ne kadar ciddi görüyorsunuz? </strong></p>
<p>Askeri müdahale ihtimali şu an itibarıyla ciddi bir ihtimal olarak duruyor. ABD müdahale seçeneğini masada tutuyor. Ancak müdahalenin kapsamı konusunda belirsizlik var. Trump’ın daha çok sınırlı bir askeri operasyonu tercih ettiği söylenebilir: İran’ın nükleer ve füze kapasitesine yönelik bir operasyon. Fakat asıl mesele İran’ın vereceği karşılık ve bunun topyekûn bir savaşa dönüşüp dönüşmeyeceği. </p>
<p>ABD açısından mesele şu: Bu müdahale ne kadar sürecek, bölgeselleşecek mi, maliyeti ne olacak, başarı sağlayacak mı? </p>
<p>Ben Trump’ın öncelikle diplomasiyle sonuç almak istediğini düşünüyorum. Ancak sonuç alma ihtimali düşük. Bu nedenle askerî müdahale ihtimali hâlâ yüksek. </p>
<p>İran yönetimi, herhangi bir müdahaleyi topyekun savaş olarak değerlendireceğini söylüyor. Ancak topyekun bir savaşta rejimin ayakta kalma ihtimali azalabilir. Bu nedenle İran için de çok zor bir denge söz konusu. Sınırlı bir çatışmaya zayıf bir yanıt vermek caydırıcılığını zedeler. Topyekun savaşa girmek ise rejimin varlığını riske atar. Geçmiş döneme göre daha sert bir yanıt verme ihtimali var, ancak bunun tam kapsamlı bir savaşa dönüşmesini isteyeceklerini sanmıyorum. Çünkü savaşın nasıl sonuçlanacağı belirsiz. İran açısından en uygun seçenek diplomasidir. Askeri seçeneğe gidilmesi İran için hangi düzeyde olursa olsun ağır sonuçlar doğurur. </p>
<p><strong>Böyle bir askeri müdahale ihtimalinde Türkiye’nin rolü ne olur? </strong></p>
<p>Türkiye son dönemde bu sürecin dışında kalmaya çalışıyor. İran’a yönelik askeri müdahaleyi istemiyor. Sürecin bir parçası olmak istemediği görülüyor. Keza Türkiye’de ciddi bir savaş karşıtı kamuoyu var. Bu nedenle Türkiye’nin aktif bir askeri rol üstlenmesini beklemiyorum. </p>
<p>İran meselesi Türkiye açısından Irak ya da Suriye’den farklı. İran’daki olası bir iç savaş, göç dalgası ya da bölünme senaryosu Türkiye’yi daha doğrudan etkileyebilir. </p>
<p>Ayrıca Türkiye’de yaygın bir görüş var: “İran zarar görürse biz de zarar görürüz.” Bu nedenle İran konusu Türkiye için daha hassas ve temkinli yaklaşılan bir başlık. Bu çerçevede Türkiye’nin süreçten uzak durmaya çalışacağını düşünüyorum.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi-696636' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/03/01/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi.jpg' alt='Emperyalizmin kan iştahı İran’ı sardı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi-696636'>Emperyalizmin kan iştahı İran’ı sardı</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 07:07:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Müdahale bir yağma biçimi]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/mudahale-bir-yagma-bicimi-696637</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/mudahale-bir-yagma-bicimi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/mudahale-bir-yagma-bicimi-696637</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Ortada İran’daki rejimin değiştirilmesi ya da Batı’yla uyumlu, kesinlikle İsrail’e tehdit oluşturmayacak bir yönetime ulaşılması hedefi var. Mesele özü itibarıyla İran’daki rejimle alakalı bir mesele.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>Geçtiğimiz hafta, ABD ve İran arasında nükleer görüşmeler yeniden başladı. 2015’te Obama tarafından imzalanan ancak Trump’ın ilk başkanlık döneminde rafa kaldırdığı anlaşmanın yeniden gündeme getirilmesi, iki ülke arasında bir ortak zemin kurma çabası değil, İran’ı daha fazla sıkıştırma çabasıydı. Keza Umman aracılığı ile görüşmeler başlamadan önce ABD savaş filolarını bölgeye getirerek, esas niyetini açıktan belli etmişti. Düne kadar süren görüşmelere dair genel kanı, bir çözümün gerçekleşmeyeceği, İran’ın müdahale ihtimalini geciktirmek için zaman kazanacağı idi. Beklenen oldu, ancak İran’ı vuran ABD değil İsrail oldu. </p>

<p>Bu sayfalar yayına hazırlandığı saatlerde İran ancak karşılık vermeye başlamıştı. Nitekim hafta içinde görüştüğümüz orta doğu uzmanı gazetecilerin hepsi aşağıda okuyacağınız üzere müdahalenin kaçınılmaz olduğu noktasında ortak kanaatteydi. Öyle de oldu. Bu müzakere-müdahale açmazının esas amacının İran’da bir rejim değişikliği yapmak veyahut da rejimi zayıflatmak, bu şekilde İsrail’in bölgede istediği gibi at koşturabilmesini sağlamak olduğu görüşlerini aldığımız isimlerce kesindi, bu görüşmelerden kısa süre sonra da bu kesinlik kanıtlanmış oldu. 7 Ekim’den bu yana Filistin’den Lübnan’a, Yemen’den Suriye’ye tüm bölge ülkelerine, halklarına düşmanca saldıran İsrail, sonunda nihai hedefi olan İran’ı vurdu. Ancak bombaların hangi mevzilerden geldiği, silahın sahibinin kim olduğu konusunda bir soru işareti yaratmamalı. İsrail bu saldırıları ABD’nin müzakere sürecine rağmen değil, bizzat bu sürecin parçası olarak gerçekleştiriyor. Geçtiğimiz 2 buçuk yılda İsrail’e askeri ve ekonomik destek rekoru kıran Amerikan kongresi, Tel Aviv’deki ileri karakollarının bölge operasyonlarını kendi emperyalist yayılmacılıklarının orta doğu kısmı olarak destekliyor. Trump doğrudan Venezuela, Meksika, Kolombiya ve Küba ile uğraşırken, milyarlarca dolar yardım, savaş gemileri ve askeri desteklerle dolaylı yoldan İran’a yönelik saldırganlığı destekliyor. Emperyalistlerin kan iştahı, geçmişte görülmemiş bir çapta tüm dünyada eş zamanlı olarak halklara zulmediyor. </p>
<p>Bu hafta BirGün Pazar için, artık gerçekleşmiş olan İran müdahalesinin, ABD-İsrail açısından siyasal ve ekonomik sebeplerini, yaratacağı krizleri, Türkiye’nin olası rolünü Aydın Sezer, ile konuştuk. </p>
<p><strong>ABD’nin İran’a müdahalesi gündemde. Trump bunu zaman zaman canlı tutuyor. Yarın da bir görüşme olacak. Bugünden baktığınızda böyle bir müdahale ihtimalini ne kadar ciddi görüyorsunuz? İran’ın tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’dan talepleri uluslararası hukuk nezdinde değerlendirildiği zaman kabul edilemez. Hukukta yeri olmayan ve Trump’ın, ABD’nin mantıksız bir sürü istekler dizisi olarak değerlendirilebilecek talepleri var. Balistik füze meselesi, insan hakları meselesi; Amerika’nın klasik İran’a yönelik eleştirileri bağlamında söylüyorum bunu. </p>
<p>Fakat İran’ın ve özellikle direniş ekseninin İsrail’e yönelik tehdit konusu neredeyse 2015’ten beri Netanyahu’nun gündeminde olan bir konu. Netanyahu sık sık İran’daki rejim değişikliğinin gerekli olduğunu vurguladı. İlk hatırladığım 2015’te ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada gündeme getirmişti. En son 7 Ekim Hamas saldırısından sonra defalarca tekrar etti. Hatta bizzat İsrail’in kendisi 12 gün süren yoğun bir saldırı ve suikast operasyonu yaptı İran’da. </p>
<p>Dolayısıyla İran rejimi meselesi, benim değerlendirmeme göre, İsrail’in istek ve taleplerinin ABD tarafından seslendirilmesi ve dile getirilmesi haline dönüşmüş durumda. Trump burada kelimenin tam anlamıyla İsrail’in sözcülüğünü yapıyor. İran’a yönelik politika konusunda Netanyahu ile Trump sık sık görüşerek ortak hazırlık ve plan yaptıklarını da söylüyorlar. </p>
<p>Burada ön plana çıkan konu, İsrail ve Netanyahu açısından İran’daki rejim değişikliğinin sağlanması. ABD’nin sıraladığı diğer talepler ikinci planda kalıyor ve dünya kamuoyunu meşgul eden başlıklar olarak görülüyor. </p>
<p>İran açısından ise İran yalnızca nükleer konuyu müzakere etmek üzere masada bulunuyor. Onun dışındaki talepler konusunda bugüne kadar hiçbir geri dönüş yapmadı. ABD’yi ya da Trump’ı ikna edecek bir adım atmadı. İran aslında biliyor ki mesele nükleer ya da balistik füzelerin menzili değil. Buna rağmen müzakere sürecini sürekli geciktirerek sürdürme başarısını gösterdi bugüne kadar. Bu da Amerika’ya bir anlamda müzakere devam ederken saldırı yapamaz gibi bir izlenim doğuruyor. </p>
<p>Fakat Amerika ve İsrail, müzakereler devam ediyor olsa da saldırı konusunda kesin karar verdikleri zaman müzakerelerin devam ettiği gerçeğinin arkasına saklanmayacaklar. Nitekim İsrail saldırdığı zaman Hamas’la ilgili görüşmeler Katar’da devam ediyordu. </p>
<p>Dolayısıyla ortada İran’daki rejimin değiştirilmesi ya da Batı’yla uyumlu, kesinlikle İsrail’e tehdit oluşturmayacak bir yönetime ulaşılması hedefi var. Mesele özü itibarıyla İran’daki rejimle alakalı bir mesele. </p>
<p>ABD’nin bugüne kadar bölgeye yığdığı askeri varlığa bakılacak olursa, mutlaka bir operasyon yapacak gibi bir tablo var. Müzakereler ya da gelişmeler bu operasyonun önünü kesmeyecek. Eğer İran’da çok radikal bir yönetim değişikliği kendiliğinden ortaya çıkmazsa bu saldırı kaçınılmaz diye düşünüyorum. </p>
<h2>İRAN EKONOMİSİNİ YAĞMALAMAK İSTİYORLAR</h2>
<p><strong>Direniş ekseni 7 Ekim’den sonra büyük ölçüde dağıldı. Filistin’de ciddi bir soykırım oldu. Lübnan’da Hizbullah ağır darbe aldı. Suriye’de Esad rejimi düştü. Buna rağmen İran’da rejim değişikliği için bu kadar ciddi bir müdahale riskini göze almak ABD açısından da mantıklı mı? </strong></p>
<p>ABD’nin İran politikasının arka planında az önce saydıklarımın ötesinde başka hedefler de var. </p>
<p>Bunlardan biri İran’ın hidrokarbon yataklarının Batılı şirketlere, ABD’ye ve özellikle enerji şirketlerine açılması konusu. İran hem doğal gaz hem petrol açısından çok büyük bir rezerve sahip. Bu yalnızca kârlı bir yatırım meselesi değil; aynı zamanda Çin’in enerji ihtiyacı üzerinde bir kontrol mekanizması kurulması anlamına gelir. Bir taşla iki kuş. </p>
<p>Bir başka konu İran ekonomisinin gelişmeye ve kalkınmaya başlaması durumunda ABD için çok büyük bir pazar haline gelecek olması. 1979’dan beri süren ambargolar nedeniyle İran ne hava filosunu yenileyebiliyor ne savaş sanayiini yenileyebiliyor ne de enerji yatırımlarını gerektiği gibi yapabiliyor. Dolayısıyla muazzam bir pazar potansiyeli var. </p>
<p>Bunların yanında İran’da Batı yanlısı ya da Batı’yla dostane bir rejimin varlığı, ABD’yi Güney Kafkasya ve Orta Asya konusunda da bir adım öne çıkarır. Bu sadece Rusya’nın çevrelenmesi değil, Orta Asya’daki enerji kaynaklarına erişim açısından da önemlidir. </p>
<p>Dolayısıyla ABD’nin çıkarlarıyla örtüşen başka boyutlar da var. İran’daki rejimin bu şekilde kalması, yarın bir gün direniş ekseninin yeniden örgütlenmesine imkân tanıyabilir. Yakın gelecekte olmasa da böyle bir potansiyel olabilir. Bu nedenle mesele sadece görünürdeki başlıklarla sınırlı değil. </p>
<h2>ERDOĞAN TRUMP’I KARŞISINA ALAMAZ</h2>
<p><strong>Böyle bir müdahale durumunda Türkiye’nin rolü ne olur? </strong></p>
<p>Türk dış politikasında, özellikle ABD’nin müdahil olduğu bir gerilimde ya da savaşta Türkiye’nin ABD’yi karşısına alacak, sert tepki gösterecek bir pozisyon içinde olması söz konusu değil. Özellikle Trump görevdeyken, gelişmeleri kaygıyla izlediğini belirtse de ABD’nin hoşuna gitmeyecek bir askeri ya da siyasi faaliyette bulunması mümkün görünmüyor. </p>
<p>NATO üyeliği, İncirlik ve Malatya gibi angajmanlar nedeniyle Türkiye’nin hareket alanı belli. </p>
<p>Bununla birlikte İran savaşının ortaya çıkaracağı riskler var: Göç dalgası olabilir, iç karışıklık olabilir, savaş uzayabilir. İran’da önemli bir Kürt nüfus ve yapı var. PKK ile bağlantılı gruplar mevzi alabilir, yeni talepler gündeme gelebilir. Unutmayalım ki ilk Kürt devleti girişimi II. Dünya Savaşı sonrasında İran’da ortaya çıkmıştı. Ayrıca İran’ın nükleer silah sahibi olması konusu Türkiye açısından ayrı bir risk. </p>
<p>Öte yandan İran’da Batı yanlısı bir rejim değişikliği olursa bu Türkiye açısından ciddi bir rekabet yaratır. İran büyük ve zengin bir pazar. Türkiye’nin beklediği yatırımların önemli bir kısmı İran’a kayabilir. İran’ın stratejik ve iktisadi önemi öne çıktıkça Türkiye bu süreçte sıkıntı yaşayabilir. </p>
<p><strong>İran’daki Kürt grupların açıklamaları var. Suriye’de Türkiye Kürt meselesi üzerinden aktif bir politika yürüttü. İran’da da benzer bir rol oynama ihtimali var mı? </strong></p>
<p>Bu yerinde bir soru. Kürt grupların birlikte hareket edeceklerini açıklamaları ve silahlı mücadele ihtimali, İran’da uzun sürebilecek bir iç savaş potansiyelini gündeme getiriyor. </p>
<p>Ancak İran sahası Suriye kadar kolay değil. Ki Suriye’de de aslında hiçbir şey kolay olmadı ve hiçbir şey Türkiye’nin istediği gibi gerçekleşmedi. </p>
<p>İran’da silahlı bir Kürt çatışması durumunda bu, Türkiye açısından bir kozdan ziyade yeni bir güvenlik sorunu yaratabilir. Dolayısıyla İran’daki olası bir çatışma ya da rejim değişikliği süreci Türkiye için son derece karmaşık ve riskli bir tablo doğurur. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi-696636' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/03/01/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi.jpg' alt='Emperyalizmin kan iştahı İran’ı sardı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi-696636'>Emperyalizmin kan iştahı İran’ı sardı</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 07:03:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Emperyalizmin kan iştahı İran’ı sardı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi-696636</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/03/01/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/emperyalizmin-kan-istahi-irani-sardi-696636</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>Geçtiğimiz hafta, ABD ve İran arasında nükleer görüşmeler yeniden başladı. 2015’te Obama tarafından imzalanan ancak Trump’ın ilk başkanlık döneminde rafa kaldırdığı anlaşmanın yeniden gündeme getirilmesi, iki ülke arasında bir ortak zemin kurma çabası değil, İran’ı daha fazla sıkıştırma çabasıydı. Keza Umman aracılığı ile görüşmeler başlamadan önce ABD savaş filolarını bölgeye getirerek, esas niyetini açıktan belli etmişti. Düne kadar süren görüşmelere dair genel kanı, bir çözümün gerçekleşmeyeceği, İran’ın müdahale ihtimalini geciktirmek için zaman kazanacağı idi. Beklenen oldu, ancak İran’ı vuran ABD değil İsrail oldu. </p>

<p>Bu sayfalar yayına hazırlandığı saatlerde İran ancak karşılık vermeye başlamıştı. Nitekim hafta içinde görüştüğümüz orta doğu uzmanı gazetecilerin hepsi aşağıda okuyacağınız üzere müdahalenin kaçınılmaz olduğu noktasında ortak kanaatteydi. Öyle de oldu. Bu müzakere-müdahale açmazının esas amacının İran’da bir rejim değişikliği yapmak veyahut da rejimi zayıflatmak, bu şekilde İsrail’in bölgede istediği gibi at koşturabilmesini sağlamak olduğu görüşlerini aldığımız isimlerce kesindi, bu görüşmelerden kısa süre sonra da bu kesinlik kanıtlanmış oldu. 7 Ekim’den bu yana Filistin’den Lübnan’a, Yemen’den Suriye’ye tüm bölge ülkelerine, halklarına düşmanca saldıran İsrail, sonunda nihai hedefi olan İran’ı vurdu. Ancak bombaların hangi mevzilerden geldiği, silahın sahibinin kim olduğu konusunda bir soru işareti yaratmamalı. İsrail bu saldırıları ABD’nin müzakere sürecine rağmen değil, bizzat bu sürecin parçası olarak gerçekleştiriyor. Geçtiğimiz 2 buçuk yılda İsrail’e askeri ve ekonomik destek rekoru kıran Amerikan kongresi, Tel Aviv’deki ileri karakollarının bölge operasyonlarını kendi emperyalist yayılmacılıklarının orta doğu kısmı olarak destekliyor. Trump doğrudan Venezuela, Meksika, Kolombiya ve Küba ile uğraşırken, milyarlarca dolar yardım, savaş gemileri ve askeri desteklerle dolaylı yoldan İran’a yönelik saldırganlığı destekliyor. Emperyalistlerin kan iştahı, geçmişte görülmemiş bir çapta tüm dünyada eş zamanlı olarak halklara zulmediyor. </p>
<p>Bu hafta BirGün Pazar için, artık gerçekleşmiş olan İran müdahalesinin, ABD-İsrail açısından siyasal ve ekonomik sebeplerini, yaratacağı krizleri, Türkiye’nin olası rolünü Aydın Sezer, Hediye Levent ve Arif Keskin ile konuştuk. İranlı Marksist sosyolog Mehrdad Emami, İran toplumunun rejim ve dış müdahale arasında sıkıştığı açmazı ve Ocak ayında gerçekleşen eylemleri yazdı. </p>
<p>***</p>
<h2>AYDIN SEZER İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>MÜDAHALE BİR YAĞMA BİÇİMİ</h2>
<p>Dolayısıyla ortada İran’daki rejimin değiştirilmesi ya da Batı’yla uyumlu, kesinlikle İsrail’e tehdit oluşturmayacak bir yönetime ulaşılması hedefi var. Mesele özü itibarıyla İran’daki rejimle alakalı bir mesele.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/mudahale-bir-yagma-bicimi-696637' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/03/01/mudahale-bir-yagma-bicimi.jpg' alt='Müdahale bir yağma biçimi'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/mudahale-bir-yagma-bicimi-696637'>Müdahale bir yağma biçimi</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>ARİF KESKİN İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>ASKERİ SALDIRGANLIK REJİMİN KADERİNİ BELİRLEYECEK</h2>
<p>Sınırlı bir çatışmaya zayıf bir yanıt vermek caydırıcılığını zedeler. Topyekun savaşa girmek ise rejimin varlığını riske atar. Geçmiş döneme göre daha sert bir yanıt verme ihtimali var, ancak bunun tam kapsamlı bir savaşa dönüşmesini isteyeceklerini sanmıyorum. Çünkü savaşın nasıl sonuçlanacağı belirsiz.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/askeri-saldirganlik-rejimin-kaderini-belirleyecek-696638' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/03/01/askeri-saldirganlik-rejimin-kaderini-belirleyecek.jpg' alt='Askeri saldırganlık rejimin kaderini belirleyecek'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/askeri-saldirganlik-rejimin-kaderini-belirleyecek-696638'>Askeri saldırganlık rejimin kaderini belirleyecek</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>HEDİYE LEVENT İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>İRAN’A MÜDAHALENİN MALİYETİ OLACAK</h2>
<p>ABD ve İsrail açısından, zayıflamış ama kontrol edilebilir bir İran rejimi, belirsizlikten daha tercih edilebilir bir senaryodur. Rejim devrildikten sonra neyin geleceği belirsiz. İran coğrafyası karmaşık. Milliyetçi refleksler güçlenebilir. Ülke kaosa sürüklenebilir.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/irana-mudahalenin-maliyeti-olacak-696639' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/03/01/irana-mudahalenin-maliyeti-olacak.jpg' alt='İran’a müdahalenin maliyeti olacak'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/irana-mudahalenin-maliyeti-olacak-696639'>İran’a müdahalenin maliyeti olacak</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>MEHRDAD EMAMİ YAZDI</h2>
<h2>OCAK 2026 SONRASI İRAN: YAS, KORKU VE SİYASAL ÇIKMAZ</h2>
<p>Bugün İran halkı, eşzamanlı olarak üçlü bir sıkışma içindedir: İçeride, meşruiyetini hızla yitiren, şiddetten beslenen ve toplumu seferber etmeden pervasızca savaşa sürükleyen bir devlet; dışarıda, savaş ortamını hazırlayan emperyalist güçler; ve aynı zamanda, rejim değişikliğini dış müdahale ile “ulusal devrim” olarak topluma dayatmaya çalışan, demokratik ve kapsayıcı bir alternatif üretemeyen aşırı sağcı muhalefet.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/ocak-2026-sonrasi-iran-yas-korku-ve-siyasal-cikmaz-696640' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/03/01/ocak-2026-sonrasi-iran-yas-korku-ve-siyasal-cikmaz.jpg' alt='Ocak 2026 sonrası İran: Yas, korku ve siyasal çıkmaz'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/ocak-2026-sonrasi-iran-yas-korku-ve-siyasal-cikmaz-696640'>Ocak 2026 sonrası İran: Yas, korku ve siyasal çıkmaz</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Mar 2026 06:54:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kokuho: Kabuki, Eisenstein ve dijital çağın seyircisi]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kokuho-kabuki-eisenstein-ve-dijital-cagin-seyircisi-694854</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/kokuho-kabuki-eisenstein-ve-dijital-cagin-seyircisi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kokuho-kabuki-eisenstein-ve-dijital-cagin-seyircisi-694854</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emine Uçar İlbuğa - Prof. Dr.</strong></p>
<p>Lee Sang-il’in 78. Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ve Japonya’nın bu yılki Oscar adayı olan Kokuho (2025), geleneksel Japon Kabuki tiyatrosunu sinemanın anlatı olanaklarıyla buluşturan, bir sanat filmi. Film, Japonya’da olduğu kadar uluslararası dolaşımda da izleyici ile buluştu ve Japonya’da kayda değer bir gişe başarısına imza attı. </p>
<p>Film 1964 yılında Nagasaki’de başlıyor. Ülkenin önde gelen Kabuki oyuncularından Hanjiro Hanai (Ken Watanabe), bölgenin güçlü Yakuza lideri Gongona Tachibana’nın (Masatoshi Nagase) düzenlediği yeni yıl davetine katılır. Davet kapsamında sahnelenen kısa Kabuki gösterisinde, Tachibana’nın 14 yaşındaki oğlu Kikuo (Ryo Yoshizawa), onnagata geleneğine uygun olarak kadın rolü Sumizome’yi canlandırır ve sergilediği olağanüstü performansla Hanai’nin dikkatini çeker. Ancak gösteri Tachibana’nın rakipleri tarafından basılır ve Yakuza lideri öldürülür. Kısa süre sonra Nagasaki’ye atılan atom bombasıyla annesini de kaybeden Kikuo’yu Hanai koruması altına alır. </p>

<p>Böylece Kikuo ile Hanai’nin oğlu Shunsuke (Ryusei Yokohama), son derece disiplinli bir eğitim süreciyle Kabuki sanatında ortak bir yolculuğa başlarlar. Her iki genç de Hanai’nin rehberliğinde, kadın rollerinde ustalaşmayı temel alan bir oyunculuk pratiği geliştirirler. Film, bu süreçte Kabuki’nin yüzyıllara yayılan kurumsal yapısını, katı soy zincirini ve kuşaktan kuşağa aktarılan temsil kodlarını görünür kılarken, ergenliğin eşiğindeki iki öğrencinin ilişkisini hem rekabet hem de derin bir dostluk ekseninde kurar. Kikuo’nun disiplini ve azmi zamanla onu Shunsuke’nin önüne geçirirken, bu durum aralarındaki gerilimi giderek belirginleştirir. Hanjiro Hanai’nin tek çocuğu olan Shunsuke, soy zincirinin doğal mirasçısı olarak baştan itibaren ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Buna karşılık Kabuki dünyasının dışından gelen Kikuo, Yakuza geçmişinin simgesel bir izi olarak omzuna kazınmış dövmesiyle, aynı zirveye ulaşma yolunda ciddi bir engelle karşı karşıyadır. Sıkı eğitimin ardından Kabuki tiyatrosundaki performanslarıyla “ülkenin hazinesi” olarak kabul edilen ulusal bir ödüle layık görülmesi beklenen Kikuo, Hanai Hanjirō tarafından evlat edinilmiş olsa da bu ödülün Kabuki geleneğinin içine doğmuş olan Shunsuke’ye verilmesi yönündeki beklenti, iki genç sanatçı arasındaki çatlağı derinleştirir. </p>
<p>Yönetmen Lee Sang-il filmde iki karakter arasındaki soy ile yetenek, güven ile ihanet, dostluk ile rekabet karşıtlıklarını anlatının itici gücü haline getirmeyi ustalıkla başarıyor ve dünyevilikten uzak görünen geleneksel bir sanatın sahne önü ve sahne arkasını iç içe geçirerek, kadın rolü (onnagata) uzmanlığıyla Kabuki dünyasının zirvesine ulaşmayı hedefleyen iki genç oyuncunun ihtişam, çöküş ve yeniden doğuş hikâyesini seyirciye bütünlüklü bir biçimde sunuyor. Böylece Kabuki’nin kendi içsel üslup estetiği ve özgül ifade biçimleri, filmin bütünsel sanat değerini belirgin biçimde yükseltirken, Japon geleneksel sanatlarına aşina olmayan izleyicileri dahi içine çekebilen güçlü bir yönlendirme kapasitesi sergileniyor. Ayrıca Ryo Yoshizawa ve Ryusei Yokohama’nın, gerçek Kabuki oyuncuları olmamalarına rağmen beden dili, ritim ve törensel jestleri titizlikle içselleştirerek, genç Kabuki sanatçılarının ruh hâlini ikna edici biçimde görünür kılmaları ve dublörsüz performansları ise filmin inandırıcılığını ve estetik gücünü önemli ölçüde artırıyor.  </p>
<h2>JAPON TİYATROSUNDAN SOVYET MONTAJINA: SİNEMADA ANLAMIN İNŞASI</h2>
<p>Yönetmen Lee Sang-il filmde soya dayalı Kabuki geleneğinin sahne önü ve sahne arkası dinamiklerini açarak, bu geleneğin hem büyüsünü hem de ağır bedellerini görünür kılmayı başarıyor. Bu yaklaşım, “soy mu yetenek mi?” sorusunu anlatının merkezine yerleştirerek, filmi Japonya sınırlarının ötesine taşıyor ve evrensel bir tartışma alanına dönüştürüyor. Lee Sang-il sinemanın yerleşik kalıplarını aşarak, Eisenstein’ın sinemaya katkı sağlayacak bir estetik arayış olarak tanımladığı çizgide, Japon geleneksel tiyatrosunu yaklaşık üç saat boyunca izleyicinin ilgisini kaybettirmeden sahneye taşıyor. Böylece hem güçlü bir sanat eseri yaratıyor hem de Kabuki’yi dünya izleyicisiyle buluşturan kalıcı bir sinemasal deneyim ortaya koyuyor. </p>
<p>Sergei Eisenstein yalnızca büyük bir sinema sanatçısı değil, aynı zamanda önemli bir film kuramcısı olarak sinema ile geleneksel Japon sanatları arasındaki ilişkiye derin bir ilgi duydu ve montaj tekniğinin temellerini Kabuki tiyatrosu ve Japon yazı sistemi üzerinden kurdu. Eisenstein, montaj kuramını geliştirirken dil, resim, şiir ve tiyatro gibi Japon geleneksel sanatlarını önemli bir düşünsel kaynak olarak ele aldı. İki görsel unsurun birleşerek üçüncü, soyut bir kavram üretmesine dayanan kaii moji (bileşik ideogram) mantığı, onun diyalektik montaj anlayışının temelini oluşturdu. Buna göre; tek tek görsel imgeler sınırlı anlamlar taşırken, yan yana geldiklerinde toplamlarından daha büyük yeni bir düşünce ürettikleri anlayışı onun sinemasal montajının itici gücünü oluşturdu. Bu anlayışını kabuki tiyatro deneyimiyle derinleştiren Eisenstein, Japonca bilgisini sahne pratiğiyle birleştirerek montaj kavramını özellikle bugün de başyapıt olarak kabul edilen Potemkin Zırhlısı’nda uyguladı. 1905 Potemkin isyanını konu alan bu filmde, “Odessa Merdivenleri” sekansı, birbirinden kopuk gibi görünen planların yeni ve niteliksel bir anlam ilişkisi kuracak biçimde düzenlenmesinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur. Öldürülen çocuk, vurulan anne, ilerleyen Kazak askerleri ve merdivenlerden yuvarlanan bebek arabası gibi imgeler, Çarlık rejiminin acımasızlığını tekil görüntülerde bulunmayan bir yoğunlukta somutlaştırır. Üç aslan heykelinin art arda gösterildiği montajı ise halkın başkaldırısını metaforik düzeyde ifade eder. </p>
<h2>DÜŞÜNEN, DÜŞÜNDÜREN SİNEMADAN DAĞILAN DİKKATE: DERİN İZLEMEDEN KAYDIRMAYA</h2>
<p>Aslında sinema ortaya çıktığı andan itibaren yalnızca popüler bir eğlence biçimi olarak değil; düşünceyle, estetikle ve diğer sanatlarla kurduğu ilişkiler üzerinden kendini var eden özgül bir sanat alanı olarak ele alındı. Erken dönem sinema kuramcıları için temel mesele, “nasıl daha çok izlenir” sorusundan ziyade, sinemanın imgeler aracılığıyla izleyicide nasıl bir düşünsel sıçrama yaratabileceğiydi. Bugün ise bu tarihsel perspektif ile güncel izleme pratikleri arasında giderek büyüyen bir mesafe oluşuyor. Dijitalleşmenin hızlandırdığı dağılan dikkat ve parçalanmış izleme pratikleri, özellikle genç kuşakların sinemayla kurduğu ilişkiyi köklü biçimde dönüştürdü. Uzun, ağır ritimli, estetik ve düşünsel yoğunluğu yüksek filmleri baştan sona izlemek artık yalnızca genel izleyici için değil, sinema eğitimi alan öğrenciler için bile zorlayıcı olabiliyor. Sinema okullarında yapılan araştırmalar, derslerde izlenen filmlerin yarım bırakıldığı, film gösterimi esnasında öğrencilerin telefonlarına yöneldiği ve film sonrasında da anlatının temel unsurlarının hatırlanmasında zorlandıklarını ortaya koyuyor. Rose Horowitch’in The Atlantic’te yayımlanan ve 20 sinema profesörüyle yaptığı görüşmelere dayanan yazısı, dijital dikkat dağınıklığının sinema eğitimi bağlamında derin izleme, anlama ve hatırlama becerilerini zayıflattığını gösteriyor. Horowitch’e göre sorun, Z kuşağının sinemaya ilgisini tümüyle yitirmesinden çok, dikkat ekonomisi ve öğrenme biçimlerinin dönüşümüdür.<sup><strong>1 </strong></sup></p>
<p>Sonuç olarak Kokuho’nun, tamamen geleneksel Japon Kabuki tiyatrosunu merkezine alan bir sanat filmi olarak Japonya’da 13 milyonu aşan izleyici sayısıyla gişe rekoru kırması, bu tür filmlerin artık izleyici bulamadığına dair yaygın kanıyı boşa çıkarıyor. Ancak salonlardaki izleyici profiline bakıldığında, bu başarının ağırlıklı olarak orta yaş ve üzeri seyirciler tarafından taşındığı görülüyor. Genç izleyici ise ağır, törensel ve sabır talep eden bu sinema deneyimine daha mesafeli yaklaşmaktadır. Bu durum ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Bir zamanlar sinemanın düşünsel gücünü tartışan, bunun için Kabuki tiyatrosu ve Japon yazı sistemleri üzerine çalışan Sergei Eisenstein gibi sinemacıların başyapıtları, bugün neden genç izleyiciyi yakalamakta zorlanıyor?  Bugün Kokuho, belki de Eisenstein’ın yıllar önce sorduğu o eski soruyu yeniden gündeme getiriyor: Sinema, izleyicide hâlâ entelektüel bir sıçrama yaratabilir mi? Bu sorunun yanıtı, izleyicinin kim olduğuna ve ne kadar sabır gösterebildiğine bağlı. Çünkü sinema bir sanat olarak var olmaya devam ediyor; ancak bu sanatın talep ettiği dikkat, dijital çağın hız kültürüyle her geçen gün daha zor örtüşüyor. Kokuho ise sinemanın acele etmeden, izleyicisini bekleyerek de var olabileceğini hatırlatıyor. </p>
<p><sup><strong>1.</strong></sup><a href="https://t24.com.tr/haber/ogretim-gorevlileri-anlatti-sinema-ogrencileri-derste-izlenen-filmlerin-sonunu-getiremiyor,1295882" target="_blank" rel="noopener"> https://t24.com.tr/haber/ogretim-gorevlileri-anlatti-sinema-ogrencileri-derste-izlenen-filmlerin-sonunu-getiremiyor,1295882 </a></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 08:45:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[strah, bizim itirazımız]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/strah-bizim-itirazimiz-694853</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/strah-bizim-itirazimiz.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/strah-bizim-itirazimiz-694853</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Politik punk sahnesinin yeni temsilcilerinden Strah, baskı ve korku iklimine karşı sözü eğip bükmeden söyleyen, sahne enerjisini kayda taşıyan bir itiraz olarak doğdu. Grubun vokalisti ve davulcusu Ediz Hafızoğlu bunu şöyle tarif ediyor: En iyi bildiğimiz şey olan müzikle bunu kendi bakış açımızdan daha da yüksek sesle haykırmak için buradayız]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Işıl Çalışkan</strong></p>
<p>“Hak, hukuk, adalet… En acilinden demokrasi.” Politik punk sahnesinin yeni temsilcilerinden Strah’ın müziği tam da bu aciliyetten besleniyor. Ediz Hafızoğlu (vokal &amp; davul), Ozan Doğan Ariz (gitar) ve Murat Çopur’un (bas gitar) kurduğu grup, bu memlekette gündelik hayatın üstüne çöken baskıya, korkuya, daralan kültür alanına karşı yüksek sesle kayıt düşüyor. Strah’ın derdi, güvenli bölge arayan şarkıların çoğaldığı bir dönemde sözü eğip bükmeden söylemek. Gerçekleri müzikle haykırmak, gerekirse sertleşerek yola devam etmek. </p>
<p>Bu hattın ilk işareti, “En acilinden demokrasi” diyerek yola çıktıkları ilk single “Barikat Yıkılınca”, özlediğimiz politik punk ruhunu bugüne taşıyan, doğrudan ve sakınmasız bir çıkış. Ardından “Takke Sakal Peştamal” 15 Ağustos 2025’te Lin Records etiketiyle yayımlanıyor; “Eller Kilit” ise 31 Ekim 2025 itibarıyla yine aynı plak şirketinin etiketiyle dinleyiciyle buluşturuluyor. Kayıtta bir hedefleri var, parçaların canlı performans enerjisini kaybetmeden dinleyiciye geçmesi. Bu yüzden prodüksiyon minimum müdahaleyle tutulmuş, şarkılar, sanki sahnenin orta yerine bırakıyor. Strah’la 2010’lardan bugüne biriken sıkışmanın bir grup kurma ihtiyacına nasıl dönüştüğünü, sloganın şarkıyı ele geçirmediği o dengeyi, oto-sansür baskısını ve daha fazlasını konuştuk. </p>

<p><strong>Türkiye’de kültür alanının daraldığı, sanatçıların kolayca hedefe konduğu bir dönemde Strah’ı kurma kararınızı nasıl okumalıyız? </strong></p>
<p><strong>Ediz Hafızoğlu:</strong> 2010 yılından beri gelen sıkışmışlığın bir patlaması bu artık bence. Çeşitli şekillerde olan biten tüm hukuksuzluklara, haksızlıklara, baskılara ve bunun gibi “Bizden değilsen sen yoksun, ölebilirsin” tutumlarına karşı tepkilerimizi verdik ama ne yapsak yeterli olmadı. En iyi bildiğimiz şey olan müzikle bunu kendi bakış açımızdan daha da yüksek sesle haykırmak için buradayız ve belki de daha da sertleşerek burada olmaya devam edeceğiz. </p>
<h2>DAYANIŞMA MASADA KALIYOR</h2>
<p><strong>Toplumdaki yalnızlaşma ve bireyselleşme dalgası müzik sahnesindeki dayanışmayı nasıl etkiledi? </strong></p>
<p><strong>Ozan Doğan Ariz:</strong> Bence müzik sektöründe dayanışma yok denecek kadar az. Dayanışma, masada yüz yüze bakıp konuşurken varmış gibi yapılıyor (gülüyor). Derdi müzik olan ve yaptığı işe tutkuyla bağlı olan insanlarla yan yana olmak, bu yalnızlaşmanın içinde aslında hem güçlü hissettiriyor hem de “Evet abi, kimseye ihtiyacımız yok” hissi güzel bence. </p>
<p><strong>Ediz Hafızoğlu: </strong>Türk toplumu ezelden beri ölüm-kalım durumu olmadıkça bireysel kodlarla var olmuş bir yapıya sahip. Bunu her alanda görüyoruz, yaşıyoruz. Bizden öncekiler de öyle yaşadı; bir şeyler kökten değişmezse, daha doğrusu bu değişimi insanlar talep etmezse, böyle yaşanmaya devam edecek. Grubun üç kişi olma sebebi bile, yanımıza dördüncüyü koyarsak yine bir arada kalmayı beceremeyeceğimiz korkusundan geliyor; benim için net öyle. Toplumdaki bu durum bizi de dibine kadar etkiliyor. </p>
<p><strong>Protest müzikte sloganın şarkıyı ele geçirmesi hep bir risk. Siz söz yazarken bu çizgiyi nerede tutuyorsunuz? </strong></p>
<p><strong>Ediz Hafızoğlu: </strong>Slogan gibi yazmaktan çok bir şeyleri anlatma derdindeyim açıkçası. Yani davara anlatır gibi; basit ve net, dolambaçlı yollara girmeden yıllardır yaşananları hatırlayalım diye yazıyorum. Elbette işin bir sanatsal tarafı, kafiyesi, prozodisi var ama en azından şimdilik insanlara çok da hayal kurdurmadan, doğrudan konuyu anlatma derdindeyim. Hafızası çok kısa bir toplumda yaşıyoruz; dolayısıyla sürekli hatırlatmalar yapmakta fayda var. </p>
<p><strong>Strah’ın sözleri çok açık ve cesur. Türkiye’de bu kadar açık konuşmak sizde oto-sansür baskısı yaratıyor mu? </strong></p>
<p><strong>Ediz Hafızoğlu:</strong> Yaratıyor. Yani herkesi içeri attıkları bir dönemde yaşıyoruz. Sadece birine takmaları yeterli oluyor; bir şey söylemeye bile gerek yok. “Halkı kin ve düşmanlığa teşvik” ya da hakaret demeleri yeterli. O yüzden bir yere kadar oto-sansür işin içine giriyor ama zaten bir şey söylemesen de içeri alabileceklerini bildiğimiz için, bir yerden sonra bunları çok da düşünmeden işler ilerliyor. </p>
<h2>DÖNEMİN KAYDI TUTULMUYOR</h2>
<p><strong>“Başımıza bir şey gelir mi?” kaygısı şarkıların mesajını da törpülüyor. Sizce bugün yazılan şarkılar 10 yıl sonra dinlendiğinde bu dönemin toplumsal meseleleri hakkında ne kadar kayıt düşmüş olacak? </strong></p>
<p><strong>Ozan Doğan Ariz: </strong>“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek zaten herkesi o yılan bir gün sokacak… “Sonra aslında ben de karşıydım” diyecekler, diyorlar da… Bir de şu var: “Abi ben konuşsam, yazsam ne olacak ki?” Hiçbir şey söylememekten daha iyidir. Benim adıma açtıkları iki tane dava var. Bazen şakası dönüyor arkadaşlarla… diyorum ki “Onur madalyalarım” (gülüyor). Şarkılar konusuna gelecek olursak: Bence 10 yıl sonra bugün yayınlanan şarkıların yüzde 95’ini dinleseler, ülkenin meselelerine dair hiçbir fikirleri olmayacak. </p>
<p><strong>Ediz Hafızoğlu: </strong>Çok az şey yazılıyor zaten. İki elin parmağını geçmeyecek kadar az grup ya da müzisyen bir şeyleri yazabiliyor ya da sesini çıkarabiliyor. Bırakın bir şey yazmayı, daha yaptığı müziğin ne olduğunu bilmeyen yeni bir arabeskçi tayfa türedi.</p>
<p>Kendilerine rapçi diyorlar bir de utanmadan. “Free style yapar mısın?” diye soruyor biri; ben yazarım deyip arabesk söylüyor beat üzerine. Komik bile değil… O yüzden çok da takılmadan o arabeskçileri kendi iğrenç dünyalarında, dinlenme sayıları ve paralarıyla baş başa bırakıp işimize bakalım. </p>
<p><strong>Cazın disiplinini Punk’ın doğrudanlığıyla birleştirmek pratikte nasıl bir şey? </strong></p>
<p><strong>Ediz Hafızoğlu:</strong> Sözlerin punk olması yeterli aslında; müzikte de oralara girip çıkıyoruz ama rock ve metal tarafına daha çok kayıyoruz sanırım gün geçtikçe. İşte caz hikâyesi bunların toplamı sanırım. Doğaçlamaların olduğu, farklı alanlara girmeli çıkmalı bir durum yaratıyor. Ben kendi adıma mutluyum çünkü “Şunu yaparsam tuhaf tınlar mı?” diye düşünmediğim bir noktadayım; ne istersem onu yapabiliyorum. Bu da gelişmeyi ve düşünmeyi, sonra da değişmeyi sağlıyor. Değişim olduğu sürece ben varım. Bu da cazın en güçlü yanı sanırım: Denemekten ve değişmekten korkmamak. </p>
<p><strong>Ozan Doğan Ariz: </strong>Bence her müzik tarzının kendi içinde bir disiplini var. Bizim müziğimizde bence üç kişinin bugüne kadar dinlediği, sevdiği, çalmaktan keyif aldığı müziklerin, sıfır kaygıyla birleşimi var. Finalde gülümsetiyor beni hep. </p>
<p><strong>Dijital platform ekonomisi ortada. Strah gibi sert, politik bir işin dijitalde karşılığını almak sizce mümkün mü? </strong></p>
<p><strong>Ediz Hafızoğlu:</strong> Bence mümkün ama bu ülkede değil. Belki yabancı diyarlarda meşhur oluruz bir gün. Burada insanlar gerçekten çok basit şeyler hariç bir şey dinlememe eğiliminde. İyi ve kötüyü ayırt edebilen insan sayısı çok az. </p>
<p><strong>Önümüzdeki dönemde Strah’ın temel derdi ne olacak? </strong></p>
<p><strong>Ediz Hafızoğlu: </strong>Konser çalmaya başlamak. Hepimiz fiziksel sakatlıklarımızı geride bıraktığımızda, görünmez iş kazaları yaşıyoruz sırayla. Sahalara dönüp, önce uzun provalar yapıp sonra da insanlarla aynı mekânda bu parçaları çalıp söylemek en büyük derdimiz. İki albümlük parça hazır bile. İlkini yakında yayınlarız, sonra ikincisinin kayıtlarına başlarız. Zaten gerisi de gelecektir. </p>
<p><strong>Ozan Doğan Ariz:</strong> Bence o bizim hiç düşünmediğimiz, önemsemediğimiz kısmı. Şu an önemli olan; istediğimiz müziği keyifle, bir beklenti olmadan, özgür şekilde kaydetmek ve çalmak… </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 08:41:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Özelleştirmeler sermayeyi motive etme çabası]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/ozellestirmeler-sermayeyi-motive-etme-cabasi-694852</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/ozellestirmeler-sermayeyi-motive-etme-cabasi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/ozellestirmeler-sermayeyi-motive-etme-cabasi-694852</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>AKP iktidarının 24 yıldır istikrarlı olarak sürdürdüğü belki tek politika ekonominin neoliberal kurallar çerçevesinde sermayenin kar hırsına kurban edilmesi. </p>
<p>İktidarın daha ilk maliye bakanı Kemal Unakıtan “babalar gibi sattık”, “sat sat bitmiyorlar” diye övünürken, gelinen noktada Türkiye hem üretmeyen hem de refahın yalnızca sermaye sınıfının elinde kaldığı korkunç bir toplumsal bunalımın içerisine sürüklendi. Bu yüzden artık övüne övüne değil, çekine çekine özelleştiriyorlar.</p>

<p>Bugün ise gündemde köprü ve otoyolların özelleştirilmesi var. Halkın tepkisinden çekinerek bir nevi “gizli özelleştirme” ile girişilen bu yeni satış için kimileri seçim yatırımı, kimileri ise sermayenin gönlünü hoş tutma hamlesi yorumlarını yapıyor. Sebebi ne olursa olsun gerçekleşen ise 85 milyonun vergileri ile yapılan köprü ve otoyolların gelirlerinin kırdırılarak el altından 3-5 kuruşa özel sermayeye satılması. Dahası, özel şirketler eline geçtikten sonra halkın el mecbur kullanmaya devam edeceği bu köprü ve otoyolların fiyatlandırılmasının da kontrolden çıkacağı gerçeği de ortada. Eğer bu gelir satışı gerçekleşirse, kamu malları üzerinden 1’e 10 koyma heveslisi şirketlerin kar hırsıyla yapacağı fiyatlandırma yalnızca köprüyü kullanan tekil tekil yurttaşları değil, otobüs ve lojistik firmalarını da etkileyecek, gıda enflasyonuna yeni bir bindirmeye dahi sebebiyet verebilir. </p>
<p>Bu gizli halk düşmanı özelleştirme planını gazeteci Çiğdem Toker ile konuştuk. </p>
<p><strong>Hükümet neden bugün köprü özelleştirmelerini gündeme aldı, Mehmet Şimşek Orta Vadeli Plan ile bağlantılı olmadığını söyledi, bu özelleştirmelerle bir seçim bütçesi yaratılma ihtimali var mı? </strong></p>
<p>Aslında bu plan uzun süredir iktidarın gündeminde var.  2011 yılında denendi. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ihale açtı, yaptı. Ancak dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, 5-6 milyar dolarlık bedeli düşük bulduğu için ihale iptal edildi. Daha sonra 2014’te bir torba yasaya madde eklenmek istendi. Kamudaki köprü ve otoyolların işletme hakkının devrini, imtiyaz olmaktan çıkaran bir girişimdi. Ancak ihaleye dönüşmedi. Aradan 11 yıl geçti. Bu seferki girişim geçen yıldan bu yana konuşuluyor.  "Taze" gelire ihtiyaç duyulduğu şüphesiz. Ancak tek gerekçe değildir. Bunun yanında yine yerli ve küresel sermayeyi mobilize edecek bir siyasal konsolidasyon motivasyonu olduğunu da düşünüyorum.  </p>
<p><strong>Köprülerin özelleştirilmesi durumunda devralacak olan şirketlerin fiyat politikası denetlenebilir mi? </strong></p>
<p>Fiyat politikası ve denetim konusunun büyük oranda; ilgili kamu kuruluşu ile (Karayolları Genel Müdürlüğü, Ulaştırma Bakanlığı, ÖİB...hangisi olacaksa) otoyol/köprünün işletme hakkını devralacak şirket arasındaki sözleşmeyle belirleyip şekillenecek bir başlık olduğu kanısındayım. Sözleşmeler hayati önemde. Deyim yerindeyse bütün yığınak oraya yapılır.  Bu politikanın sorunlu olmasının temel nedenlerinden biri de bu. İhale yapılırsa ilgili şirketlere imtiyaz hakkın devretmek gerekiyor. Bu büyük bir iş. Şirketler sözleşmeye hep kendilerini maksimum koruyacak maddeler konulsun ister, öyle tutum alır. Kullanıcı konumundaki vatandaşların hakkının nasıl korunacağı büyük mesele.  </p>
<p><strong>Böyle bir özelleştirme politikası nasıl bir kamu zararı yaratır? </strong></p>
<p>Rakamsal bir büyüklük vermek şimdiden kolay değil. Ancak özel sektörün bu ölçekte bir işe yüksek kâr motivasyonu olmaksızın girmeyeceğinden eminiz. Şu an kamuya, Hazineye düzenli gelir sağlayan bir kamu hizmeti iktidara toplu para karşılığında kısa dönem ihtiyacı için devredilmiş olacaktır. Bu birinci husus. İkincisi geçiş ücretinden artış vatandaşın refahını olumsuz etkileyici bir etken. Üçüncüsü, büyük olasılıkla şirketlere birtakım vergi avantajları sağlanacaktır. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/halktan-cekinip-gizlice-ozellestiriyorlar-694850' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/22/halktan-cekinip-gizlice-ozellestiriyorlar.jpg' alt='Halktan çekinip gizlice özelleştiriyorlar'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/halktan-cekinip-gizlice-ozellestiriyorlar-694850'>Halktan çekinip gizlice özelleştiriyorlar</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 08:31:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Halktan çekinip gizlice özelleştiriyorlar]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/halktan-cekinip-gizlice-ozellestiriyorlar-694850</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/halktan-cekinip-gizlice-ozellestiriyorlar.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/halktan-cekinip-gizlice-ozellestiriyorlar-694850</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>AKP iktidarının 24 yıldır istikrarlı olarak sürdürdüğü belki tek politika ekonominin neoliberal kurallar çerçevesinde sermayenin kar hırsına kurban edilmesi. </p>
<p>İktidarın daha ilk maliye bakanı Kemal Unakıtan “babalar gibi sattık”, “sat sat bitmiyorlar” diye övünürken, gelinen noktada Türkiye hem üretmeyen hem de refahın yalnızca sermaye sınıfının elinde kaldığı korkunç bir toplumsal bunalımın içerisine sürüklendi. Bu yüzden artık övüne övüne değil, çekine çekine özelleştiriyorlar.</p>

<p>Bugün ise gündemde köprü ve otoyolların özelleştirilmesi var. Halkın tepkisinden çekinerek bir nevi “gizli özelleştirme” ile girişilen bu yeni satış için kimileri seçim yatırımı, kimileri ise sermayenin gönlünü hoş tutma hamlesi yorumlarını yapıyor. Sebebi ne olursa olsun gerçekleşen ise 85 milyonun vergileri ile yapılan köprü ve otoyolların gelirlerinin kırdırılarak el altından 3-5 kuruşa özel sermayeye satılması. Dahası, özel şirketler eline geçtikten sonra halkın el mecbur kullanmaya devam edeceği bu köprü ve otoyolların fiyatlandırılmasının da kontrolden çıkacağı gerçeği de ortada. Eğer bu gelir satışı gerçekleşirse, kamu malları üzerinden 1’e 10 koyma heveslisi şirketlerin kar hırsıyla yapacağı fiyatlandırma yalnızca köprüyü kullanan tekil tekil yurttaşları değil, otobüs ve lojistik firmalarını da etkileyecek, gıda enflasyonuna yeni bir bindirmeye dahi sebebiyet verebilir. </p>
<p>Bu gizli halk düşmanı özelleştirme planını, iktisatçı Aziz Konukman ve gazeteci Çiğdem Toker ile konuştuk. </p>
<p>***</p>
<h2>AZİZ KONUKMAN İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>KÖPRÜ VE OTOYOL ÖZELLEŞTİRMESİ KAMU DEĞİL SERMAYE YARARI İÇİN</h2>
<p>"Bir diğer önemli nokta şu: Bazı KİT’ler Varlık Fonu’na devredildi. Ancak bu devredilme, onların KİT statüsünü ortadan kaldırmıyor. Çünkü 233 sayılı KHK’ya tabi olmaya devam ediyorlar. Yani Özelleştirme İdaresi portföyünden çıkıp Varlık Fonu’na geçmiş olmaları, kamusal niteliklerini hukuken değiştirmiyor."</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/kopru-ve-otoyol-ozellestirmesi-kamu-degil-sermaye-yarari-icin-694851' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/22/kopru-ve-otoyol-ozellestirmesi-kamu-degil-sermaye-yarari-icin.jpg' alt='Köprü ve otoyol özelleştirmesi kamu değil sermaye  yararı için'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/kopru-ve-otoyol-ozellestirmesi-kamu-degil-sermaye-yarari-icin-694851'>Köprü ve otoyol özelleştirmesi kamu değil sermaye  yararı için</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>ÇİĞDEM TOKER İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>ÖZELLEŞTİRMELER SERMAYEYİ MOTİVE ETME ÇABASI</h2>
<p>Rakamsal bir büyüklük vermek şimdiden kolay değil. Ancak özel sektörün bu ölçekte bir işe yüksek kâr motivasyonu olmaksızın girmeyeceğinden eminiz. Şu an kamuya, Hazineye düzenli gelir sağlayan bir kamu hizmeti iktidara toplu para karşılığında kısa dönem ihtiyacı için devredilmiş olacaktır. Bu birinci husus. İkincisi geçiş ücretinden artış vatandaşın refahını olumsuz etkileyici bir etken. Üçüncüsü, büyük olasılıkla şirketlere birtakım vergi avantajları sağlanacaktır.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/ozellestirmeler-sermayeyi-motive-etme-cabasi-694852' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/22/ozellestirmeler-sermayeyi-motive-etme-cabasi.jpg' alt='Özelleştirmeler sermayeyi motive etme çabası'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/ozellestirmeler-sermayeyi-motive-etme-cabasi-694852'>Özelleştirmeler sermayeyi motive etme çabası</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 08:26:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Köprü ve otoyol özelleştirmesi kamu değil sermaye  yararı için]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kopru-ve-otoyol-ozellestirmesi-kamu-degil-sermaye-yarari-icin-694851</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/kopru-ve-otoyol-ozellestirmesi-kamu-degil-sermaye-yarari-icin.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kopru-ve-otoyol-ozellestirmesi-kamu-degil-sermaye-yarari-icin-694851</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>AKP iktidarının 24 yıldır istikrarlı olarak sürdürdüğü belki tek politika ekonominin neoliberal kurallar çerçevesinde sermayenin kar hırsına kurban edilmesi. </p>
<p>İktidarın daha ilk maliye bakanı Kemal Unakıtan “babalar gibi sattık”, “sat sat bitmiyorlar” diye övünürken, gelinen noktada Türkiye hem üretmeyen hem de refahın yalnızca sermaye sınıfının elinde kaldığı korkunç bir toplumsal bunalımın içerisine sürüklendi. Bu yüzden artık övüne övüne değil, çekine çekine özelleştiriyorlar.</p>

<p>Bugün ise gündemde köprü ve otoyolların özelleştirilmesi var. Halkın tepkisinden çekinerek bir nevi “gizli özelleştirme” ile girişilen bu yeni satış için kimileri seçim yatırımı, kimileri ise sermayenin gönlünü hoş tutma hamlesi yorumlarını yapıyor. Sebebi ne olursa olsun gerçekleşen ise 85 milyonun vergileri ile yapılan köprü ve otoyolların gelirlerinin kırdırılarak el altından 3-5 kuruşa özel sermayeye satılması. Dahası, özel şirketler eline geçtikten sonra halkın el mecbur kullanmaya devam edeceği bu köprü ve otoyolların fiyatlandırılmasının da kontrolden çıkacağı gerçeği de ortada. Eğer bu gelir satışı gerçekleşirse, kamu malları üzerinden 1’e 10 koyma heveslisi şirketlerin kar hırsıyla yapacağı fiyatlandırma yalnızca köprüyü kullanan tekil tekil yurttaşları değil, otobüs ve lojistik firmalarını da etkileyecek, gıda enflasyonuna yeni bir bindirmeye dahi sebebiyet verebilir. </p>
<p>Bu gizli halk düşmanı özelleştirme planını iktisatçı Aziz Konukman ile konuştuk. </p>
<p><strong>KİT yönetişim reformu adı altında “gizli özelleştirmeler” tartışılıyor. Siz de bu konuda gazetemize demeç vermiştiniz.<sup>1</sup> Gerçekten ne oluyor? Resmi belgelerde durum nasıl görünüyor? </strong></p>
<p>Öncelikle şunu net söyleyelim: Eskiden özelleştirme programları Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın internet sitesinde açıkça yer alırdı. “2026 yılı özelleştirme programı” gibi başlıklar olurdu. Şimdi ben bulamıyorum. Belki sitenin düzeni değişmiştir ama açık ve sistematik bir program görünmüyor.  </p>
<p>Bir diğer önemli nokta şu: Bazı KİT’ler Varlık Fonu’na devredildi. Ancak bu devredilme, onların KİT statüsünü ortadan kaldırmıyor. Çünkü 233 sayılı KHK’ya tabi olmaya devam ediyorlar. Yani Özelleştirme İdaresi portföyünden çıkıp Varlık Fonu’na geçmiş olmaları, kamusal niteliklerini hukuken değiştirmiyor. </p>
<p>Eskiden bu bilgiler yıllık programlarda açıkça yer alırdı. Ancak AKP döneminde gerek kalkınma planlarında gerek Orta Vadeli Programlarda gerek yıllık programlarda özelleştirme hedefleri ayrı bir başlık altında verilmemeye başlandı. Bunun yerine kamu kesimi genel dengesi içinde, bir rakam kalemi olarak gösteriliyor. </p>
<p>Kalkınma planlarında “Kamu İşletmeciliği ve Özelleştirme” diye bir alt başlık var. Örneğin 12. Kalkınma Planında ve 2026’ya ait yıllık programında da böyle. Ama çok ilginç bir durum var: KİT’lere ilişkin hedefler açıkça yazılıyor; özelleştirmeye ilişkin somut hedefler yok. </p>
<p>Eğer başlığın adı “Kamu İşletmeciliği ve Özelleştirme” ise, her iki alan için de net hedefler konulması gerekir. Bu bilgilendirme ve saydamlık açısından ciddi bir sorun. </p>
<p>Özelleştirme gelirlerini nerede görüyoruz? Kamu kesimi genel dengesi tablolarında, genel devlet büyüklükleri verilirken bir kalem olarak. OVP’de de böyle, yıllık programda da böyle. </p>
<p>Ama bu format uzman olmayan birinin görebileceği bir format değil. Genel devlet dengesi tablosunu okuyabilen biri ancak oradan özelleştirme gelirini yakalayabiliyor. Bu açıkça şeffaflığa aykırı. </p>
<p>12. Kalkınma Planı’ndaki 418 No.lu politika tedbirinde şöyle deniyor: “Etkin bir piyasa mekanizması oluşturma hedefi doğrultusunda özelleştirme uygulamalarına devam edilecektir.” </p>
<p>Altında 418.1, 418.2 gibi alt tedbirler var. Örneğin 418.1’de deniyor ki: “Uzun vadeli sektörel öncelikler çerçevesinde, halka arz dahil olmak üzere yeni ve alternatif modeller kullanılacaktır.” </p>
<p>Peki hangi varlıklar? Hangi sektörler? Belirtilmemiş. Bir başka tedbir: “İşletme hakkı devri yöntemiyle özelleştirilmesi planlanan varlık ve tesislere ilişkin işlemler tamamlanacaktır.” </p>
<p>Hangi varlıklar? Hangi tesisler? Açıklama yok. Bir diğeri: “Özelleştirme portföyünde bulunan şirket ve varlıkların özelleştirilmesine devam edilecek, özelleştirme potansiyeli olan yeni şirket ve varlıklar portföye dahil edilecektir.” </p>
<p>Mevcut portföyün tam dökümü bile net değilken, yeni eklenecek varlıkların kimler olduğu hiç belli değil. Bu ciddi bir belirsizlik. </p>
<p><strong>185 milyar TL nereden geliyor? </strong></p>
<p>2026 yılı için 185 milyar TL özelleştirme geliri öngörülmüş. Bu rakamın detayını resmi belgelerde göremiyoruz. Bir milletvekilinin yazılı soru önergesine verilen yanıtta şu ifade var: </p>
<p>“Bu gelir, geçmiş yıllarda yapılan özelleştirmelerden kaynaklanan taksit ödemeleri ile 2026 yılında imzalanması öngörülen sözleşmelerin peşinatlarından oluşmaktadır.” </p>
<p>Peki hangi sözleşmeler? Hangi taksitler? Hangi geçmiş özelleştirmeler? Bunların dökümü yok. OVP’de yok. Cumhurbaşkanlığı 2026 Programı’nda yok. Bu bilgiler resmi belgelerde yer almalı. Milletvekillerinin yazılı soru önergeleriyle öğrenilecek bilgiler değil bunlar. </p>
<p>2025 gerçekleşme tahmini özelleştirme geliri: 26 milyar TL. Geçen yılki programda ise önce 21 milyar TL olarak belirtilmiş, sonra 26 milyar TL denmiş. Bu farkın da açıklanması gerek. </p>
<p><strong>2026 tahmini:</strong> 185 milyar TL. TL cinsinden artış çok yüksek. Dolar bazında hesapladığımızda: </p>
<p><strong>2025</strong>: yaklaşık 656 milyon dolar </p>
<p><strong>2026</strong>: yaklaşık 3 milyar 970 milyon dolar </p>
<p>Yaklaşık 6 kat artış var. </p>
<p>Bu olağan bir artış değil. Bu nedenle alt dökümün açıklanması gerekir. </p>
<p><strong>Rapor aslında neden özelleştirilmemesi gerektiğini açıklıyor </strong></p>
<p>2010 yılında Özelleştirme Yüksek Kurulu kararıyla otoyollar ve köprüler özelleştirme kapsamına alındı. 2012’de ihale yapıldı. 5,7 milyar dolarlık teklif geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan o dönemde “7 milyar doların altında satılması vatana ihanettir” demişti. Esas vatana ihanet burada. Özelleştirme İdaresi’nin 2016 tarihli bir raporunda otoyol ve köprülerin yatırımcıyı cezbeden özellikleri sıralanıyor: </p>
<p>• Jeopolitik konum </p>
<p>• Artan ticaret hacmi </p>
<p>• Yüksek trafik artış potansiyeli </p>
<p>• Gelişmiş ülkelere kıyasla artan araç sayısı </p>
<p>• Yüksek kârlılık potansiyeli </p>
<p>Yani raporda yazılan gerekçeler aslında kamuda kalması için gerekçe olabilecek unsurlar.  Burada gerçekten şaşırtıcı bir durum var. Böyle bir raporun içine şu tür bir not konulmuş: </p>
<p>“Bu dokümanda yer alan bilgiler çeşitli halka açık kaynaklardan toplanmış olup doğruluğu teyit edilmemiştir. İlgili kurumlar bu bilgilere ilişkin herhangi bir sorumluluk üstlenmemektedir.” </p>
<p>Şimdi düşünün: Bir üniversite öğrencisi böyle bir rapor hazırlasa, bu ifadeler nedeniyle çalışması kabul edilmez. Akademik bir metinde bu tür bir sorumluluktan kaçınma ifadesi ciddi bir sorun yaratır. Kaldı ki burada söz konusu olan, devletin özelleştirme süreciyle ilgili hazırladığı resmi bir metin. Devletin, kendi hazırladığı rapor için “bilgilerin doğruluğunu teyit etmiyoruz, sorumluluk almıyoruz” demesi kabul edilebilir bir durum değildir. </p>
<p>Daha da dikkat çekici olan şu: Raporda, bunun bir “ön bilgilendirme” olduğu ve detaylı bilgilerin yatırımcılara daha sonra iletileceği belirtiliyor. Buradaki öncelik sıralaması sorunlu. Çünkü kamu varlıklarının özelleştirilmesinden söz ediyoruz. Bu varlıklar vergi mükelleflerinin kaynaklarıyla oluşturulmuş. Dolayısıyla ayrıntılı bilginin öncelikle kamuoyuna, yurttaşlara ve vergi mükelleflerine sunulması gerekir. Yatırımcıların bilgilendirilmesi elbette sürecin bir parçasıdır; ancak kamuoyu bilgilendirilmeden, “detaylar yatırımcılara daha sonra ulaştırılacaktır” denmesi, şeffaflık ilkesine aykırıdır. </p>
<p><strong>Peki köprüler 2026 gelir tahminine dahil mi? </strong></p>
<p>Hayır. 2026 programında otoyol ve köprülerin özelleştirme geliri içinde yer aldığına dair açık bir veri yok. Ancak Projeler ve Faaliyetler başlığı altında son sütundaki 418.2 numaralı politika tedbirinde “kapsam ve programa alınmasına yönelik hazırlık çalışmaları yapılacaktır” gibi muğlak ifadeler var. Nitekim, basından da öğreniyoruz ki bu çalışmalar bir şirkete ön inceleme izni verilerek başlatılmış. Bu çalışmanın kaynağı da bu anlaşılmayan, muğlak ifade. Genel olarak da bu durum şunu gösteriyor; köprü ve otoyollar dışındaki kalemlerin özelleştirilmesi de şu an için yoksa dahi ileride programa alınmayacağı anlamına gelmez. Özellikle seçim takvimi dikkate alındığında, bu tür büyük özelleştirmelerin seçim öncesi gündeme gelmesi ihtimali tamamen dışlanamaz.</p>
<p>Buradaki temel sorun şudur: </p>
<p>• Özelleştirme programı açık değil </p>
<p>• Portföy net değil </p>
<p>• Gelir kalemlerinin dökümü yok </p>
<p>• Yeni eklenecek varlıklar belirsiz </p>
<p>• 6 kat artan gelir tahmininin ayrıntısı açıklanmıyor </p>
<p>Bu, kamuoyuna ve Meclis’e karşı ciddi bir saydamlık sorunudur. Vergi mükelleflerinin parasıyla yapılmış varlıkların, kamuoyuna açık ve net bir program olmadan özelleştirilmesi meşruiyet sorunu doğurur. </p>
<p><em><strong>1- <a href="https://www.birgun.net/haber/ttk-muesseselerinde-neyin-hazirligi-madenlerde-ortulu-ozellestirme-plani-690849" target="_blank" rel="noopener">https://www.birgun.net/haber/ttk-muesseselerinde-neyin-hazirligi-madenlerde-ortulu-ozellestirme-plani-690849 </a></strong></em></p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/halktan-cekinip-gizlice-ozellestiriyorlar-694850' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/22/halktan-cekinip-gizlice-ozellestiriyorlar.jpg' alt='Halktan çekinip gizlice özelleştiriyorlar'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/halktan-cekinip-gizlice-ozellestiriyorlar-694850'>Halktan çekinip gizlice özelleştiriyorlar</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 08:26:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Toplumun gözünde çocukluk nerede bitiyor?]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/toplumun-gozunde-cocukluk-nerede-bitiyor-694849</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/toplumun-gozunde-cocukluk-nerede-bitiyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/toplumun-gozunde-cocukluk-nerede-bitiyor-694849</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Bugün ‘çocuk katil’ başlıklarıyla infial yaratan düzen, aynı çocuklar hayattayken onları korumak için neredeydi? Cezaevi kapıları bu kadar hızlı açılırken, neden gençlik merkezleri, sosyal hizmetler ve önleyici programlar bu kadar sınırlı? Bu ülke, çocukluğu yalnızca ‘uslu’ çocuklara mı tanıyor? Ağır suç işleyen bir çocuk hâlâ çocuktur demek, suçu meşrulaştırmak değil; sorumluluğu büyütmektir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Deniz Burak Bayrak</strong></p>
<p>Bir çocuk ağır bir suç işlediğinde, onu çocukluktan kim çıkarıyor? TÇYÖV’nin Gençlik Merkezi Programı raporu, cezaya değil önlemeye dayalı bir adalet anlayışının mümkün olduğunu gösteriyor. </p>
<p>Son aylarda neredeyse her gün benzer başlıklarla uyanıyoruz: “17 yaşındaki katil…”, “Liseli dehşet saçtı”, “Çocuk yaşta cinayet”. Haber metinleri yasal olarak çocuk sayılan 18 yaş altındaki bireyleri anlatıyor ancak kullanılan dil, seçilen başlıklar ve toplumsal tepki açıkça “O artık çocuk değil” diyor.</p>

<p>Tam da bu atmosferde, Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı’nın (TÇYÖV) açıkladığı Gençlik Merkezi Programı 2024-2025 İzleme ve Değerlendirme Raporu, kamuoyunun alışık olduğu bu refleksi rahatsız eden bir soru soruyor: Bir çocuk ağır bir suç işlediğinde, onu çocukluktan kim çıkarıyor? </p>
<h2>HUKUKTA ÇOCUK, VİCDANDA FAİL</h2>
<p>Türkiye’de yasa açık: 18 yaşın altındaki herkes çocuktur. Ancak özellikle cinayet söz konusu olduğunda bu tanım toplumsal bellekte hızla buharlaşıyor. Çocuk fail, bir anda ‘canavar’, ‘katil’, ‘topluma tehdit’ olarak kodlanıyor. Eğitim, yoksulluk, ihmal, şiddet, aile yapısı ya da devletin yokluğu konuşulmadan, mesele bireysel bir kötülüğe indirgeniyor. Oysa bu çocukların büyük bir bölümü, daha önce şiddete maruz kalmış, eğitimden kopmuş, yoksulluk ve dışlanmayla büyümüş bireyler. Yani suç, çoğu zaman bir başlangıç değil; son durak. </p>
<h2>SUÇA SÜRÜKLENMEDEN ÖNCE</h2>
<p>TÇYÖV’nin raporu tam da bu noktada başka bir ihtimali görünür kılıyor. Gençlik Merkezi Programı kapsamında izlenen çocukların hiçbiri, izleme süresi boyunca çocuk adalet sistemine girmedi. Ne gözaltı, ne tutuklama, ne de cezaevi… Bu veri, son dönemde artan ‘çocuk katil’ haberleriyle yan yana konulduğunda rahatsız edici bir gerçeği/sorunu, çocukların suç işlemesi değil; suçun önlenememesini açığa çıkarıyor. Raporda ortaya konan model; cezaya değil, psikososyal destek, eğitim, güvenli alan, yetişkin rehberliği ve toplumsal bağlara dayanıyor. Yani çocuk, ancak suç işledikten sonra değil; suça sürüklenmeden önce ciddiye alınıyor. </p>
<h2>TOPLUMUN SEÇİCİ ÇOCUKLUĞU</h2>
<p>Toplum, bazı çocukları çocuk olarak görüyor; bazılarını ise ilk hatasında silip atıyor. Özellikle yoksul mahallelerden gelen, kamusal destekten yoksun, ‘makbul’ olmayan çocuklar için çocukluk çok daha kısa sürüyor. Cinayet işleyen bir çocuk için ‘çocuk’ demek, kamuoyunda neredeyse bir suç hâline gelmiş durumda. Oysa bu refleks, devletin ve toplumun sorumluluğunu görünmez kılıyor. Çocuğu fail ilan etmek kolay; onu o noktaya getiren yapısal koşullarla yüzleşmek ise zor. </p>
<h2>NE ZAMAN VAZGEÇİYORUZ?</h2>
<p>TÇYÖV’nin raporu, bir çocuğu ne zaman gözden çıkardığımızı sorduruyor: Okuldan koptuğunda mı? Ailesi desteklenmediğinde mi? Şiddet gördüğünde mi? Bir başkasının hayatına son verdiğinde mi? </p>
<p>Bugün ‘çocuk katil’ başlıklarıyla infial yaratan düzen, aynı çocuklar hayattayken onları korumak için neredeydi? Cezaevi kapıları bu kadar hızlı açılırken, neden gençlik merkezleri, sosyal hizmetler ve önleyici programlar bu kadar sınırlı? Bu ülke, çocukluğu yalnızca ‘uslu’ çocuklara mı tanıyor? Ağır suç işleyen bir çocuk hâlâ çocuktur demek, suçu meşrulaştırmak değil; sorumluluğu büyütmektir. Çünkü çocukluk bir duygu değil, bir hak. Ve o hak, ancak suç işlenmeden önce korunabildiğinde anlamlıdır. TÇYÖV’nin raporu çocukları cezaevlerinde değil, hayatın içinde tutmanın mümkün oluşunu hatırlatıyor ama toplum bunu gerçekten istiyor mu? </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 08:01:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Üniversitelerin çürüyüşü, gençliğin inadı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/universitelerin-curuyusu-gencligin-inadi-694848</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/universitelerin-curuyusu-gencligin-inadi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/universitelerin-curuyusu-gencligin-inadi-694848</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[AKP iktidara geldiği ilk günden itibaren, bu iktidarın gerici ve piyasacı yüzünü en erken, en net gören kesim üniversite gençliği oldu. Uyum sağlamadılar. Normalleştirmediler. Satır aralarına sığınmadılar. Polis ablukalarına, faşist saldırılara, soruşturmalara, uzaklaştırmalara, gözaltılara, tutuklamalara rağmen mücadele ettiler. Üniversite öğrencileri yükseköğretimin zaptedilemeyen tek burcu oldu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mutlu Arslan - Akademisyen</strong></p>
<p>Üniversitelere yüce bir ideal yüklemek, onları toplumun dışında yüksek bir konuma koymak doğru değildir. Üniversiteler diğer tüm kurumlar gibi, içinden çıktıkları toplumlara egemen güç ve sınıf ilişkilerinin bir bileşkesi olmuştur. Bilimsel özerklik, eleştirel düşünce, akademik özgürlük; bunların hiçbiri hiçbir yerde üniversitelere yukarıdan bahşedilmedi. Hepsi mücadeleyle kazanıldı, mücadeleyle korundu, mücadele geri çekildiğinde de kaybedildi.</p>
<p>Türkiye'de de durum farklı değildir. Bir üniversite geleneğinden, akademik birikimden bahsedilecekse eğer, bu egemen iktidarlara rağmen ve onlara karşı mücadeleyle yaratılmıştır. Tarihin en baskıcı dönemlerinde bile bu mücadele geleneği bir biçimde nefes almayı başarmış, varlığını sürdürebilmiştir. Bu nedenle bugün ne AKP›nin üniversitelere yönelik saldırısı ne de AKP zulmüne karşı direnen gençlerin mücadelesi istisnaidir… </p>

<p>Ancak durumun yeni olmaması, farklı olmadığı anlamına gelmiyor. AKP’yi kendinden önceki iktidarlardan ayıran şeyi görmeden bugünkü tabloyu anlamak mümkün değil. AKP sadece devlet olanaklarını kullanarak kendi gücünü pekiştiren sıradan bir iktidar partisi değil. AKP, iktidarın sağladığı tüm olanakları kendi gerici ideolojisini, kendi yaşam tarzını toplumun bütününe dayatmak için kullanan faşizan bir partidir. İktidarı boyunca elinin değdiği her kurumu önce kendi imajında biçimlendirmiş sonra o kurumu toplumu dönüştürmenin manivelasına çevirmiştir. Toplumun şekillenmesinde, gelecek nesillerin inşasında diğer tüm kurumlardan daha önemli bir yeri olan üniversiteleri kontrol etmek, AKP’nin öncelikli hedeflerinden biri olmuştur. </p>
<p>22 yılı aşan iktidar dönemi boyunca uygulanan sistematik politikalarla akademik özgürlükler ve eleştirel düşünce üniversitelerden büyük ölçüde tasfiye edildi. Üniversitenin akademik ve etik kimliği görünmez kılındı. Akademinin kolektif aklı dışlanarak bilimsel üretim bireyselleştirildi, yalıtıldı, ehlileştirildi. Senatolar, yönetim kurulları, fakülte kurulları gibi akademik üretimin ve demokratik işleyişin güvencesi olabilecek organlar işlevsizleştirildi. Üniversiteler, tek adam rejiminin birer prototipi olarak yukarıdan aşağıya idare edilen kurumlara dönüştürüldü. Liyakat yerini kadrolaşmaya, bilimsel merak yerini itaate, akademik üretim yerini performans kriterlerine bıraktı. </p>
<p>Bugün üniversiteler fiziksel olarak ayakta durmakla beraber, eleştirel düşünce üretme kapasiteleri, özerk yapıları ortadan kalkmış durumdadır. Yaşanan şey bir gerileme değil, çok boyutlu bir çürümedir. Üniversitelerin bugünkü hali bir intikamın değil, bir dünya görüşünün eseridir. AKP nasıl bir Türkiye yaratmak istiyorsa, üniversiteler bugün o haldedir. </p>
<p>Öte yandan bu tablo yalnızca dışarıdan dayatılmadı, içeriden de kabul gördü. Sınırlı sayıda akademisyen dışında, akademi camiası bu dönüşüme karşı kurumsal bir direnç üretemedi. Kimi görmezden geldi, kimi fırsata çevirdi, kimi sessiz kaldı. Kurumsal işleyişin parçası olan her kesim, her bileşen, süreç içinde bir biçimde bu tabloya katkı sundu. Üniversitelerin savunulması gereken yerde ve anda, üniversiteleri savunması gereken insanlar yoktu. </p>
<p>Bir kesim hariç: Öğrenciler… AKP iktidara geldiği ilk günden itibaren, bu iktidarın gerici ve piyasacı yüzünü en erken, en net gören kesim üniversite gençliği oldu. Uyum sağlamadılar. Normalleştirmediler. Satır aralarına sığınmadılar. Polis ablukalarına, faşist saldırılara, soruşturmalara, uzaklaştırmalara, gözaltılara, tutuklamalara rağmen mücadele ettiler. Üniversite öğrencileri yükseköğretimin zaptedilemeyen tek burcu oldu. </p>
<p>Bugün AKP’nin üniversiteleri bu denli hedef almasının asıl nedeni de öğrencilerdir. AKP üniversiteleri kurumsal olarak çoktan kontrol altına aldı. İktidarın kontrol edemediği tek şey gençliğin inadıdır. Üniversitelere yönelik şiddetin, baskının, abluka politikalarının hedefi kurumlar değil, o kurumlardaki öğrencilerdir. Devlet şiddeti, kontrol edemediği şeye yönelir. </p>
<p>Gençlerin bu zaptedilemeyen inadı yalnızca üniversitelerin değil, toplumun bütününün umududur. 19 Mart sürecinde sokaklara çıkan, barikatları aşan, korku duvarlarını yıkan gençlerin cesareti, bu ülkedeki özgürlük mücadelesinin en canlı damarıdır. Üniversitelerin geleceğinden, bu ülkenin geleceğinden birazcık umudumuz varsa eğer, bu düzene uyum sağlamayan, iktidarın tehditlerine boyun eğmeyen, ülkenin ortak geleceğini kendi bireysel geleceklerinin önünde tutan gençler sayesinde vardır. Çürüyen kurumlarda çürümeyi reddeden bir devrimci inat var. Bu inat var oldukça, hiçbir şey bitmiş değildir. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 07:59:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gençliğin karşısındaki iki seçenek: İstihdamsız bölümler ve sigortasız işler]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/gencligin-karsisindaki-iki-secenek-istihdamsiz-bolumler-ve-sigortasiz-isler-694847</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/gencligin-karsisindaki-iki-secenek-istihdamsiz-bolumler-ve-sigortasiz-isler.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/gencligin-karsisindaki-iki-secenek-istihdamsiz-bolumler-ve-sigortasiz-isler-694847</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan</strong></p>
<p>"Ciddi bir ekonomik krizin de yaşanıyor olması üniversite öğrencilerinin sadece geleceğini değil gündelik hayatını ve yaşam koşullarını yani bugününü etkiledi. Tam da bu sebeple bugün bir yandan üniversite okurken diğer taraftan farklı işlerde (çoğunlukla sigortasız çalışan) üniversite öğrencilerini görüyoruz. Bir yandan eğitimin değerini sorgularken diğer taraftan bu tempoyu devam ettirebilmek ve başarılı bir öğrenci olabilmek oldukça zorlaştığından yüksek öğretime başlayan ancak mezun ol(a)mayan öğrenci sayısı da giderek artıyor." </p>

<p>Yeditepe Üniversitesinden Prof. Dr. Demet Lüküslü’ye 2026 yılında üniversite gençliğinin içinde bulunduğu koşulları ve bu koşullar ışığında siyasete, topluma, ülkeye bakış açılarının nasıl şekillendiğini sorduk. </p>
<p><strong>Türkiye’de üniversite öğrencisi olmak her geçen yıl ekonomik olarak daha çok zorlaşıyor. Okurken çalışmak kadar, ekonomik sebeplerle devam edememek de normalleşti. Bu şartlar altında baktığımızda, üniversite gençliği dediğimiz olgunun siyasete, topluma, ülkeye yaklaşımı, ilişkilenme biçimi geçmişe göre ne kadar farklılaşıyor? </strong></p>
<p>Neler olup bittiğini anlayabilmek için konuya hem küresel ölçekte hem de Türkiye’de neler olup bittiğini anlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. </p>
<p>Küresel ölçekte baktığımızda 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başı itibariyle eğitimde kalma sürelerinin uzadığını yaşadık ve bu durum da en eğitimli genç kuşakları ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğini ortaya çıkardı. Ancak bununla beraber eğitimin öneminin olup olmadığını da çok tartışır olduk. Özellikle iş dünyası ve çalışma hayatındaki son dönüşümlerle beraber sürekli olarak kendisini adapte etmesi gereken ve belirli olarak beceriler/ hünerler sahip olması gereken bireylerden bahsederken eğitimden çok beceri edinimlerinden konuşur olduk. Bu küresel bakış açısının Türkiye’de neler olup bittiğini layıkıyla tartışmak için gerekli olduğunu düşünüyorum.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/02/22/gencligin-karsisindaki-iki-secenek-istihdamsiz-bolumler-ve-sigortasiz-isler.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Demet Lüküslü </strong></em></figcaption>
</figure>
<p>Bir yandan küresel ölçekte bu gelişmeler yaşanırken Türkiye bu dönüşümü çok hızlı ve keskin bir şekilde yaşadı. Türkiye ’de üniversite sayısının ve üniversite öğrenci sayısının çok önemli oranlarda arttığı bir dönem yaşadık ki bu oranlar başka ülkelerde yaşananın çok üstünde.  Bir yandan yüksek öğretim kurumlarının ve öğrencilerinin artıyor olması eğitimin kitleselleşmesi ve daha geniş kesimlerin yüksek öğretime erişmesi açısından önemli bir gelişme olarak görünse de aslında ciddi bir üniversite ve üniversite mezunu enflasyonunu da beraberinde getirdi. Bu enflasyon ise bir yandan yüksek öğrenimin değerini sorgularken aynı zamanda öğrencilerin gelecek tahayyüllerini de etkiledi. Tüm bunlarla beraber ciddi bir ekonomik krizin de yaşanıyor olması üniversite öğrencilerinin sadece geleceğini değil gündelik hayatını ve yaşam koşullarını yani bugününü etkiledi. Tam da bu sebeple bugün bir yandan üniversite okurken diğer taraftan farklı işlerde (çoğunlukla sigortasız çalışan) üniversite öğrencilerini görüyoruz. Bir yandan eğitimin değerini sorgularken diğer taraftan bu tempoyu devam ettirebilmek ve başarılı bir öğrenci olabilmek oldukça zorlaştığından yüksek öğretime başlayan ancak mezun ol(a)mayan öğrenci sayısı da giderek artıyor. Tam da bu sebeplerden dolayı gençleri bu ekonomik zorluklar karşısında güçlendiren, onlara destek olan gençlik politikaları üzerine konuşmak ve bu politikaları geliştirip uygulamak çok önemli. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/vermeyecekler-alacagiz-694846' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/22/vermeyecekler-alacagiz.jpg' alt='“Vermeyecekler Alacağız!”'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/vermeyecekler-alacagiz-694846'>“Vermeyecekler Alacağız!”</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 07:57:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Vermeyecekler Alacağız!”]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/vermeyecekler-alacagiz-694846</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/vermeyecekler-alacagiz.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/vermeyecekler-alacagiz-694846</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Gençler istedikleri hayat için ancak ve ancak haklarını arayarak mücadele edebilirler. Hiçbir kuvvetin yukarıdan gelip bize istediğimiz hayatı bahşedeceği yoktur, tarih boyunca da haklar böyle kazanılmamıştır. Biz bunu başaracağız. Onlar taleplerimizi vermeyecekler, biz alacağız. Tavrımızla, duruşumuzla, mücadeleci ruhumuzla alacağız. İktidar gençliği itaat eden, sorgulamayan, edilgen bir kuşak olarak görmek istiyor. Biz ise özne olmak istiyoruz, hatta istemekle kalmayıp ülkenin gündemini belirleyebilen bir politik özne olabildiğimizi gösterdiğimizi düşünüyorum. Ayrışma en temelde burada başlıyor. Biz geleceğimizi, üniversitelerimizi ve yaşamımızı savunurken bunların her birini tehdit eden düzen ise bize tepkisizliği dayatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan</strong></p>
<p>Türkiye, ABD eksenli politikalar çerçevesinde nispi demokratik hakların dahi tümüyle tasfiye edildiği, laikliğin tamamen ayaklar altına alındığı, ülkenin madenlerinden lise sıralarına emperyalizme teslim edildiği bir siyasal İslamcı faşizme son hızla ilerliyor.  </p>
<p>Dünya’daki gelişmeler de benzer biçimde Trump’ın tüm dünya halklarına parmak salladığı, siyasi elitlerin dokunulmazlık kalkanını her gün sağlamlaştırdığı, sömürünün ve yıkımın insanlığın doğalı haline gelmeye başladığı bir düzlemde ilerliyor. </p>

<p>Bu süreçte iktidarın baskı aygıtlarını gençliğe yöneltmesinin hakiki bir sebebi olmalı. </p>
<p>Boğaziçi Üniversitesi’ne yönelik yıllardır süren saldırıların ardından geçtiğimiz hafta da polis ablukasında, öğrencisiz ve OHAL hamleleriyle girilmesinin arkasındaki korkunun sebebi tüm bu baskı ve dayatmalara rağmen gençliğin teslim alınamıyor olması. Yıllardır süren belki tarihin en rezil kayyum uygulamalarına rağmen gelinen noktada hala kameralar önünde sergilenen birkaç “örnek öğrenci” proflilinin, okuluna girmek için kapıda polis barikatına direnen binlerce Boğaziçiliyi temsil etmiyor olması. </p>
<p>Bugün Türkiye’de kampüsler; kayyum rektörlerin, sermayenin, çevik kuvvetlerin ardında adeta birer karakola dönüştürülüyor. Gençliğin özgürlüğü, yaşam hakkı ve geleceği; tarikatların, faşist çetelerin ve liyakatsiz kadroların pençesinde can çekişiyor. Gençliğin; üretim, paylaşım, tartışma alanları olan öğrenci kulüpleri bir gece TOMA’lar eşliğinde kapatılıyor. </p>
<p>Yetersiz, niteliksiz ve denetlenmeyen yurtlarda yaşamını yitiren gençlerin acısı henüz tazeyken, milyonlarca genç KYK harçlığıyla ay sonunu getirmeye çalışmak gibi imkansız bir denklemin içine hapsediliyor. “Okurken Çalışmak” sermayenin hizmetinde bir zorunluluk olarak sunuluyor. Şantiyelerde, motosiklet tepelerinde, MESEM tezgahlarında yaşı fark etmeksizin pek çok çocuk ve genç bir hayatta kalma savaşına sürükleniyor.  </p>
<p>Enes Kara’lar tarikat yurtlarında karanlığa terk ediliyor. Liseler dinci eğitime kale yapılıyor. Kampüslerin kapıları gerici kuşatma altında halk düşmanı şeriatçılara açılıyor. Laikliği savunan gençler ev hapsiyle cezalandırılıyor. Sokaklar her gün muhafazakarlaştırılırken, gençlerin yaşam alanları dinci dönüşüme payanda ediliyor. </p>
<p>Ülkenin madenleri, dağları, emeği; gençlerin geleceği emperyalizme teslim ediliyor. </p>
<p>Gençliğin nefes alabileceği her sokak, her park, her kampüs gerici ve piyasacı bir kuşatma altında talan ediliyor. Konserler, festivaller, sinema filmleri sanki “bir düşmanın intikam” arzusuyla yasaklanıyor. Siyasi alanın dışında kaldığı düşünülen en basit yaşam belirtileri dahi iktidarın denetimine sokuluyor. 5-6 yaşında çocuklar bile artık oyunları yasaklanmasın diye sokağa çıkıyor. Yoksulluğa karşı hak ettiği yaşamın peşine düşen gençler daha fazla sömürü hırsıyla sermayeye ezdiriliyor, yurt dışına çıkmak kurtuluş yolu olarak sunuluyor. </p>
<p>Geldiğimiz noktada özellikle üniversiteler ve nitelikli eğitim erişilebilir bir hak olmaktan çıkarıldı. Öğrencilerin kampüsüyle, akademik ilişkilerle, üretim alanlarıyla bağı kesildi. Üniversite; AKP’nin ilk yıllarından beri kontrol altına alıp arka bahçesine döndürmek istediği bir alandı. Akademisyenler ihraç edildi, kayyum rektörlere, eş-dost akademisyenlere özel ilanlar açıldı, tüm kampüsler polisle dolduruldu. Bütün bu saldırılara rağmen gençlik, AKP’nin baskılarına ve gerici tahayyülüne teslim olmadı. İktidar, ABD güdümünde kurmak istediği yeni rejimin inşa sürecinin her kritik anında gençliğin direnci kendini gösterdi. Geleceksizlikle, yoksullukla yoğrulan gençler, iktidarın beklentisinin aksine geleceklerini kazanabilecekleri yolları arıyor, en insani talepleri gündelik yaşamın her alanından yükseltti. </p>
<p>Gençlik bütün bu baskılar karşısında kendisine yer verilmeyen, taleplerini görünmez kılan düzen siyasetini alt üst etti. 19 Mart’ta başlayan protestolarda sokağın temel taşıyıcısı olan gençler, muhalefetin her kanadını gençliğe göre konumlanmaya mecbur bıraktı. Kampüsler siyasetin asli alanı, gençlik ise siyasetin asli aktörü haline geldi. Dersler boykot, sokaklar işgal edildi. Apolitik olarak etiketlenmiş, ülke siyasetiyle ilişiği kesilmiş, sözünü söylenmesi engellenmiş, AKP iktidarına doğmuş Z kuşağı kendini sokaklarda kanıtladı. </p>
<p>19 Mart’taki fırtınanın dinmeye başlamasıyla yeniden yaratılacak bir fırtınanın esintisini arayan genç gözler var. </p>
<h2>“HAYALLERİMİZE GİDEN YOL, BİRLİKTEN GEÇİYOR”</h2>
<p>Siyasal İslamcı tek adam rejimi, gençliğin elinden özgürlüğünü, eşitlik ihtimalini, gelecek hayallerini, sosyal alanlarını çaldı. Ancak başka bir dünya ihtimaline olan inancını çalamadı. Gençler her fırsatta, her dönemeçte, “artık bitti” denen her karanlıkta aydınlığa meşale yakmanın bir yolunu buldu.  </p>
<p>Bugün de baskı ve zulüm politikalarına, yaşamın tüm kılcal damarlarına uygulanan dayatmalara karşı özgürlüğü; dünyanın her köşesine ölüm ve sömürü taşıyan emperyalizme ve emperyalizm doğrultusunda memleketimizi dizayn eden işbirlikçilere karşı bağımsızlığı; lise sıralarını din merkezine, memleketi ABD güdümünde Talibancılığa sürüklemek isteyenlere, gençleri cezalandıranlara karşı laikliği; daha fazla sömürü ve para hırsıyla gençleri MESEM’lerde, iş yerlerinde, stajlarda ölüme sürükleyenlere, sermayenin insafına terk edenlere karşı insanca bir yaşamı kazanmak için daha fazla birliğe, daha fazla tartışmaya ve daha fazla mücadeleye ihtiyaç var. </p>
<p>Gençler; ellerinden alınanları, kendilerine çok görülenleri, bir kahraman tarafından bahşedilmeyeceğini bildikleri haklarını kazanmak için kendi güçleriyle mücadeleye çağırıyor. Bu doğrultuda gençlik hareketinin tüm tartışmalarının yürütüldüğü, ortak kararların alındığı ve mücadelenin kolektif biçimde örgütlendiği alanlara; gençliğin somut sorunlarından, ülkenin geleceğine; eğitimden barınmaya, özgürlükten demokrasiye kadar her başlığın tartışılabileceği meclislere ihtiyaç var. </p>
<p>Tam da bu sebeple, laikliği, bağımsızlığı, insanca yaşamı “Vermeyecekler Alacağız” diyen gençler; geleceği, özgürlüğü, hayatı kazanmak için birlikte mücadeleye, Gençlik Meclislerine çağırıyor. </p>
<p>Öğrenci kulüplerinin kapatıldığı, tartışma alanlarının sınırlandığı, üniversitelerin üretimden uzaklaştırdığı şartlarda yan yana durmaya çağırıyor. </p>
<p>19 Mart’ta sokakları birlikte dolduran, demokratik bir üniversite ve ülkenin hayalini taşıyan, en temel haklarına sokakta sahip çıkan gençler, ABD’nin çıkarları doğrultusunda kurumsallaştırılmak istenen Siyasal İslamcı faşist rejime karşı bir araya geliyor.  </p>
<p>Kapıların üniversite bileşenlerine kapatıldığı Boğaziçi Üniversitesi’nden, soruşturma yağmurlarıyla karşı karşıya bırakılan Hacettepe Üniversitesi’nden, çocuk evliliği meşrulaştıran “akademisyenlere” karşı çıktığı için cihatçılar tarafından tehdit edilen Marmara Üniversitesi’nden “Vermeyecekler Alacağız” diyen gençlerle konuştuk. </p>
<p>*** </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/02/22/vermeyecekler-alacagiz.jpg" alt=""></p>
<h2>BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİSİ EBRAR</h2>
<p><strong>Bugün gençliğin talepleri ve sorunları çeşitlilik gösterse de bu problemlerin ortak kümesinin mevcut rejim olduğu görülüyor. Gençliğin ve iktidarın perspektif temel olarak nerede ayrışıyor? Gençler neden bu düzenden memnun değil? </strong></p>
<p>Yaşadığımız sorunlar geleceksizlik ve hayatımız üzerindeki söz hakkımızın elimizden alınmaya çalışılması etrafında kümeleniyor. Gençlik, iktidarın onlara göre makbul “yeni bir nesil” kalıbına sokulabilecek bir kitle değil. Eğitim politikalarından, temel yaşam alanlarına her yerde müdahalelerle, baskıcı kurgularla karşı karşıyayız. Üniversite mezunu olup güvenceli bir yaşam kurmak artık istisna haline geldi. Okurken çalışmak zorundayız. Mezun olunca iş bulacağımızın garantisi yok. İktidar gençliği itaat eden, sorgulamayan, edilgen bir kuşak olarak görmek istiyor. Biz ise özne olmak istiyoruz, hatta istemekle kalmayıp ülkenin gündemini belirleyebilen bir politik özne olabildiğimizi gösterdiğimizi düşünüyorum. Ayrışma en temelde burada başlıyor. Biz geleceğimizi, üniversitelerimizi ve yaşamımızı savunurken bunların her birini tehdit eden düzen ise bize tepkisizliği dayatıyor. </p>
<h2>TARTIŞMA ALANLARI KISITLANDIKÇA YENİ ALANLAR ÜRETİLMELİ</h2>
<p><strong>Son dönemde konser yasakları, LGBTİ karşıtı yasa çalışmaları, laikliği savunan gençlerin ev hapsi cezaları, öğrenci kulüplerinin kapatılması, Boğaziçi Üniversitesi’ne öğrencilerin girişinin yasaklanması gibi gençliğe yönelik pek çok baskıcı karar alındı. Bu tutum gençliğin yaşam alanlarını teslim alma çabaları olarak yorumlanabilir mi? Bu politikaları gençler nasıl görüyor? </strong></p>
<p>Kesinlikle öyle. Bu kararların hiçbirini birbirinden bağımsız görmüyoruz. Kültürel alanı daraltan, LGBTİ+ bireyler ve kadınları baskılayan, sosyal yaşamda yok sayan, temel yaşam haklarını tehdit eden politikaların tamamı aynı siyasi ajandanın ürünleri. Öğrenci kulüplerimize yapılanlar, kampüs içinde keyfi yasaklar… Tümü bir arada olduğumuz alanları tasfiye ediyor. Kayyumlar üniversitelerde adeta tetikçiler haline geldi. Üniversite, gençliğin özgürce tartıştığı, örgütlendiği, ürettiği bir alan olduğu sürece bu rejim için risk demektir. Bu yüzden gençliğin kamusal alanını teslim alma projesiyle mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Kampüslerimiz polis ablukasına alınıyor, öğrenciler okuluna girip çıkarken üzerleri aranıyor, gözaltına alınıyorlar. Demokratik taleplerimiz kriminalize ediliyor. </p>
<p>Biz bu “yasakların” gençliğimize ve yarınımıza el koyma girişimi olduğunu görüyor ve direnmeye devam ediyoruz. </p>
<h2>MÜCADELEYİ BÜYÜTMEK ZORUNDAYIZ</h2>
<p><strong>Görünen o ki, özellikle 19 Mart’ın ardından iktidar gençliğin siyasete müdahale etmesini istemiyor. Gençlik ise talepleri ise siyaset salonlarında karşılık bulmadıkça kendine yeni yollar arıyor. Geniş gençlik kesimleri kendi taleplerinin karşılık bulacağı, sorunlarına çözüm arayacağı ve siyasete el koyacağı bir politik hattı nasıl oluşturabilir? </strong></p>
<p>Parlamento koridorlarına, salonlara sıkışmış bir muhalefet gençliğin sorunlarını çözmüyor. Taleplerimizin karşılık bulmadığını, her an üzerimizde olan sis bulutunu gördüğümüzde sokağa çıktık, boykot örgütledik, forumlarda bir araya geldik. Güneşi görene dek de kendi sözümüzü kendi yöntemimizle kurmaya devam edeceğiz. </p>
<p>Geniş gençlik kesimlerinin ortaklaşabildiği birçok zemin var: </p>
<p>• Parasız, bilimsel ve laik eğitim </p>
<p>• Özerk ve demokratik üniversite </p>
<p>• Barınma ve beslenme hakkı </p>
<p>• Güvenceli çalışma ve insanca ücret </p>
<p>• Okullarımızda kayyum rejiminin ve polis şiddetinin son bulması </p>
<p>Taleplerimizi gençlik meclislerinde, elimizden alınmaya çalışan alanlarımızı terk etmeyerek tartışarak mücadelemizi büyütmeyi sürdürmek zorundayız. </p>
<p>Dönem başladığından beri Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci kulüplerini savunan, bu karanlığın baş mimarı Erdoğan’ı burada istemiyoruz diyen ve bu yüzden polis müdahalesine, gözaltılara maruz kalan tüm gençler geleceklerini kazanmak istiyorlar. Politik olmak da tam olarak bu demek. Bugünümüzü ve yarınımızı da başkasının lütfuna bırakmayacağız ve birbirimizden güçlenmeyi sürdüreceğiz. </p>
<p>*** </p>
<h2>HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİSİ MAHUR</h2>
<p><strong>İktidarın planladığı Türkiye ile gençlerin hayallerindeki Türkiye arasındaki fark nedir? Gençler bu düzenden neyi almak istiyor? </strong></p>
<p>İktidarın planladığı Türkiye; itaat eden, sorgulamayan, hak talep etmeyen ve geleceğini piyasanın insafına bırakmış bir gençlik tasavvuruna dayanıyor. Üniversiteler, bilim ve eleştirel düşüncenin üretildiği bir alan olmaktan çıkarılıp denetlenen ve hizaya sokulan kurumlara dönüştürülmek isteniyor. Gençliğe biçilen rol; güvencesiz çalışmaya razı olan, barınma krizini “kader” sayan, kayyımları ve antidemokratik uygulamaları normalleştiren bir pozisyon. Oysa Hacettepe’de de gördüğümüz gibi gençlerin hayal ettiği Türkiye; eşit, özgür ve laik bir ülke. Gençler bu düzenden yalnızca bireysel haklarını değil, kamusal bir gelecek talep ediyor. Parasız, bilimsel ve demokratik eğitim; güvenceli çalışma, barınma hakkı; ifade özgürlüğü isteniyor. Yani gençlik aslında “ayrıcalık” değil, gasp edilen kamusal haklarını geri istiyor. Kendilerine ait olanları geri almak istiyor. Ve bunu yaparken yalnızca üniversite içinde değil, ülkenin genel siyasal yönelimine dair de söz söylüyor. </p>
<p><strong>Özellikle 19 Mart›ın ardından Hacettepe Üniversitesi›nde soruşturma yağmurları ve türlü baskı yöntemleri ortaya çıktı. Şimdi de öğrenciler için en az 3 yıla kadar okuldan uzaklaştırma cezası istendiği öğrenildi. Gençliğe yönelik artan bu baskıların nedeni nelerdir? </strong></p>
<p>19 Mart sonrası Hacettepe’de yaşananlar tesadüf değil. Yüzlerce öğrenciye açılan soruşturmalar ve en az 3 yıla varan uzaklaştırma istemleri, gençliğe yönelik sistematik bir gözdağı olmasının yanı sıra iktidarın baskı ve sindirme politikalarının doğrudan bir parçası, hatta aracı. Üniversite yönetimi, öğrencilerin en temel demokratik haklarını kullanmasını “disiplin suçu”na dönüştürerek siyaseti kampüslerden tasfiye etmeye çalışıyor. Burada mesele yalnızca bir protesto değil; gençliğin politik anlamda özneleşmesi. İktidar gençliği edilgen görmek istiyor. Çünkü ekonomik kriz, geleceksizlik, kadın ve LGBTİ+’lara dönük baskılar, akademide liyakatsizlik gibi başlıklar gençliğin doğrudan hayatına dokunuyor. Hacettepe’de yükselen ses, bu düzenin meşruiyetini sorguladığı için bastırılmak isteniyor. Bu baskıların nedeni korkudur. Gençliğin yan yana gelmesinden, kolektif bir siyasal özne haline gelmesinden ve böylece mevcut iktidarın kaybı ihtimalinden duyulan korku… </p>
<h2>GENÇLİK ALTERNATİF ÜRETTİKÇE GÜÇLENİYOR</h2>
<p><strong>Üniversitelerde yükselen gençlik hareketinin zaman içinde hareketliliğini kaybetmesinin veya ivmelenmesinin sebepleri neler? Kampüsler ülke siyasetinden nasıl etkileniyor? </strong></p>
<p>Üniversiteler hiçbir zaman ülke siyasetinden bağımsız olmadı. Ekonomik kriz derinleştiğinde, baskı politikaları arttığında, kadın cinayetleri ya da demokratik hak gaspları gündeme geldiğinde kampüsler de hareketleniyor. Çünkü gençlik bu süreci en çıplak haliyle yaşıyor: barınma krizi, ekonomik zorluklar, işsizlik korkusu… Ancak baskı mekanizmaları da aynı anda devreye giriyor. Soruşturmalar, uzaklaştırmalar, polis müdahaleleri, burs ve yurt tehditleri… Bu yöntemler hareketi sindirmeyi hedefliyor. Bazen bu baskı geçici bir geri çekilmeye yol açsa da, yapısal sorunlar çözülmediği için öfke birikmeye devam ediyor. Tabii bu geri çekilme her zaman bir baskının sonucu değil, yeniden, daha güçlü bir araya gelişlerin inşası da olabiliyor. </p>
<p>Hacettepe’de gördüğümüz şey şu: Somut talepler etrafında kurulan birliktelikler daha kalıcı oluyor. Kampüs içindeki gündelik sorunlarla ülke siyasetini bağ kurarak ele almak hareketi güçlendiriyor. Gençlik yalnızca “tepki veren” değil, alternatif üreten bir hatta ilerlediğinde ivme kazanıyor. </p>
<p><strong>Hacettepe Üniversitesi’nde görüldüğü gibi gençler kendi somut talepleri etrafında bir araya gelerek siyaset üretebiliyorlar. Bu birliktelik kampüslerden taşıp siyasetine nasıl müdahale edebilir? </strong></p>
<p>Hacettepe’de öğrenciler barınma hakkından ifade özgürlüğüne, ülke gündemlerinden, kampüs alanlarının kamusal niteliğine kadar somut başlıklarda bir araya geliyor. Bu birliktelik aslında ülkenin genel demokratikleşme mücadelesinin bir parçası. Kampüslerde kurulan dayanışma komiteleri, forumlar, kolektif karar alma mekanizmaları gençliğin kendi siyasal deneyimini oluşturmasını sağlıyor. Bu deneyim yalnızca üniversite sınırlarında da kalmıyor. Çünkü gençlerin talepleri üniversiteye özgü değil; işçi sınıfının güvencesizlik sorunu, kadınların eşitlik mücadelesi, laiklik ve özgürlük talepleriyle kesişiyor. Hacettepe’de yükselen ses şunu gösteriyor: Gençlik yalnızca mağdur değil, aynı zamanda kurucu bir özne. Eğer bu birliktelik kalıcı örgütlülüklere ve toplumsal muhalefetin diğer dinamikleriyle bağa dönüşürse, kampüs siyaseti ülke siyasetine doğrudan müdahale edebilir. Çünkü üniversiteler bu ülkenin geleceğinin arka sahnesidir; burada kurulan her dayanışma, yarının Türkiye’sine dair bir iddiadır. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/02/22/vermeyecekler-alacagiz-1.jpg" alt=""></p>
<p>*** </p>
<h2>MARMARA ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİSİ YASİN</h2>
<p><strong>Ülke genelinde artan gerici baskıların ardından Marmara Üniversitesi›nde çocuk yaşta evliliği meşrulaştıran, kadın düşmanı bir akademisyene karşı başlatılan protestolar da cihatçı çeteler tarafından hedef gösterildi. Ülkedeki gerici dönüşüm kampüsleri nasıl etkiliyor? </strong></p>
<p>Artık okullarımızda 15 yaşını açıkça çocuk olarak tanımadığını ve evlenilebilecek yaş olduğunu, kadınların yerinin iş yeri değil evleri olduğunu, en temel kadın haklarının “kadıntaparlık” olarak tanımlanabileceğini, feminizmin sırasıyla önce aileyi yok edeceğini ve sonra nüfusu azaltacağını, sonucunda da toplumu yok edeceğini, LGBTİ+ bireylerin sapkın olduğunu, sokak hayvanlarının birer tehdit oluşturup öldürülmeleri gerektiğini, zorunlu eğitimin kaldırılması gerektiğini rahatça savunabilen sözde akademisyenler yer bulabiliyor. Bu tür nefret söylemlerinin akademik çevrelerde normalleştirilmesini asla iktidarın eğitim üzerindeki tahakkümünden ve gerici dönüşümünden ayrı değerlendiremeyiz. Ülkemizde faşizmin kök salışı geçmişinden beridir her zaman tutarlı bir şekilde köktendinci temellerle laiklik gibi demokratik kazanımların lağvedilişiyle gerçekleşmiştir. AKP-MHP iktidarının toplumu kendi gerici değerlerinde dönüştürmesi de eğitime bu şekilde yansımaktadır. Lağvedilen laiklikle beraber toplum içerisinde bir kültür savaşı havası oluşturulmaya çalışılıyor, “din elden gidiyor” naralarıyla gençliğin somut sorunları örtbas edilmeye çalışılıyor. Ördüğümüz eylemlilik de buna yönelikti. Okulumuzda gerici ve eril akademiye, kadın düşmanlığına, çocuk istismarının normalleştirilmesine karşı Marmara Üniversitesi öğrencileri olarak bir tepki gösterdik. </p>
<h2>GENÇLERİN GERİCİLİĞE CEVABI: “HAYIR”</h2>
<p><strong>Gençler bu gerici dönüşüme nasıl bakıyor? </strong></p>
<p>Gençlerin bu gerici dönüşüm karşısındaki tepkileri gayet açık ve net bir “hayır” cevabı. Okulumuzda gözlemlediğimiz şey öğrencilerin birbirini dinlediği, bildirilere olumlu cevaplar verdiği, gerektiği yerde alkışladığı ve eylemlere arka çıktığıydı. Birçok yeni öğrenciyle tanıştık, derdimizi anlattık. Eylemi ördüğümüz şahsın söylemlerinden bahsettik. Daha önce duymadıklarını, bilgilendirdiğimiz için müteşekkir olduklarını söylediler. Öğrenciler arasında laik, bilimsel ve demokratik eğitim talebinin güçlü olduğunu dile getirmek gerek. Gelen karşıt tepkilerin çoğunluğu iktidar destekli, çoğunluğu Marmara Üniversitesi öğrencisi bile olmayan İslamcı-cihatçı gruplardan gelmişti. Sosyal medya hesapları yeni açılmış, paylaşımları eylem gününden önceki gece yapılmıştı. Belli ki eylemimize karşıt çağrıyı öncesinden kendi aralarında paylaşıp örgütlemişlerdi. Bu tür bir güruhun organik öğrenci temeli olması beklenemez. Bu güruhun çoğunluğunun okulumuzda öğrenci olmadığı açık. </p>
<h2>“HAYALLERİMİZİ BİZE BAHŞETMEYECEKLER”</h2>
<p><strong>Gençler istedikleri hayat için nasıl mücadele edebilir? </strong></p>
<p>Gençler istedikleri hayat için ancak ve ancak haklarını arayarak mücadele edebilirler. Hiçbir kuvvetin yukarıdan gelip bize istediğimiz hayatı bahşedeceği yoktur, tarih boyunca da haklar böyle kazanılmamıştır. Devrimci bir tavır takınması, kararlı bir duruş sergilemesi gereklidir gençliğin. Deneyimlerimizden ders çıkarmak, en nihayetinde de daha birleşik, daha kitlesel, daha güçlü eylemlilikler örgütlemek bizim gençlik olarak görevimizdir. Biz bunu başaracağız. Onlar taleplerimizi vermeyecekler, biz alacağız. Tavrımızla, duruşumuzla, mücadeleci ruhumuzla alacağız. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 07:19:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yenilgiler ve  Karşı Devrimler Çağında Dünya]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/yenilgiler-ve-karsi-devrimler-caginda-dunya-694844</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/yenilgiler-ve-karsi-devrimler-caginda-dunya.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/yenilgiler-ve-karsi-devrimler-caginda-dunya-694844</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Semiha Durak</strong></p>
<p>Tariq Ali, sömürgeciliğin çöküşünden Vietnam Savaşı protestolarına, Soğuk Savaş sonrasından bugün manşetleri belirleyen çatışmalara kadar, pek çok tarihsel dönüm noktasına yakından tanıklık etmiş bir isim.  </p>
<p>2024 yılında yayımlanan anı kitabı You Can’t Please All (Herkesi Memnun Etmek Zor), bütün bu tanıklığın; devrimler, yenilgiler ve mücadelelerle şekillenmiş bir yolculuğun izini sürüyor ve Lahor’dan Londra’ya, Vietnam’dan Diyarbakır’a uzanan geniş bir hatta ilerliyor.  </p>
<p>Tariq Ali ile bir araya geldik ve geçmişten bugüne uzanan bir perspektifle, ABD’nin dünya siyasetindeki belirleyici rolünü, Latin Amerika’daki gelişmeleri, Gazze’yi, Türkiye’yi, Britanya solunu ve dayanışma hareketlerinin karşı karşıya kaldığı baskıları konuştuk.</p>

<p><strong>Son kitabınız, You Can’t Please All, kıtalar ve yıllar arasında dolaşıyor. Sömürgeciliğin çöküşünü, Vietnam’ı, Soğuk Savaş’ı, Sovyetler Birliği’nin dağıldığını gördünüz. Pek çok tarihsel dönüm noktasına tanıklık ettiniz. Bugünün dünyasına baktığımızda, önceki kırılma anlarına benzer kalıpları mı görüyoruz, yoksa tarihin daha tehlikeli ve belirsiz bir evresine mi giriyoruz? </strong></p>
<p>Eğer 20. yüzyılı, savaşlar ve devrimler çağı olarak tanımlarsak— ki Lenin onu böyle tanımlamıştı ve oldukça doğruydu — 20. yüzyılın büyük kısmı gerçekten savaşlar ve devrimlerle geçti. 21. yüzyıl ise büyük ölçüde savaşlar ve karşı-devrimler çağı oldu. Asıl büyük fark bu. Pek çok kişi bunu kabul etmeyi ya da fark etmeyi istemese de, bir yenilgi döneminde yaşıyoruz. Ve fiilen benim “aşırı merkez” dediğim bir iktidar yapısıyla karşı karşıyayız. </p>
<p>Birçok yerde merkez sol ve merkez sağ partiler iktidara geldiklerinde aynı türden politikalar uyguluyorlar. Temel birfark yok. Ve şimdi daha tehlikeli bir durumdayız çünkü aşırı merkez dediğim yapı da çözülmeye başladı ve çoğu ülkede aşırı sağa doğru bir yönelim görüyoruz. </p>
<p><strong>Sizin ülkeniz kendine özgü bir örnek, ama orada da yıllar önce aşırı merkezci bir dönüş yaşandı. Genel olarak bakıldığında, çoğu kıtada sıradan insanların yaşamları açısından oldukça karanlık bir tablo var. </strong></p>
<p>Askeri güç açısından kendisinden sonra gelen altı devlettoplamından daha güçlü, dünyanın en büyük askeri gücü, Amerika Birleşik Devletleri ile karşı karşıyayız. Ve bu gücü giderek daha fazla biçimde dünyada siyasal ve ekonomik çıkarlarını dayatmak için kullanıyorlar. Bu sistematik bir model. Ekonomik olarak tek ciddi rakipleri Çin. Bunun farkındalar. Ama Çin askeri bir rakip değil. Çinliler imparatorluk kurma yada ABD’ye meydan okuma konusunda çok az istek gösterdiler. Bunu yapan Amerika Birleşik Devletleri. Dolayısıyla ciddi bir durumla karşı karşıyayız. </p>
<p><strong>Kitabınız, politik bilincinizi şekillendiren bir olayla, Lumumba’nın suikastıyla başlıyor. Lumumba, Bandung Konferansı’ndan ve onun temsil ettiği  anti-emperyalist dalgadan, Bandung Ruhu’ndan etkilenmişti. Bugünden geriye baktığınızda, o ruh hâlâ var mı? Ya da yeniden ulaşma umudu var mı? </strong></p>
<p>Bence Bandung Ruhu çok derine inemedi. Yeni bağımsız olmuş ülkelerin kendi güçlerini değil, şunu ilan etme çabasıydı: “Biz egemen devletleriz. Herkesten bağımsızız. Kendi politikalarımız olacak. Eski emperyal güçler tarafından yönetilmeyeceğiz.” Bu bir ölçüde gerçekleşti. Çin son derece egemen bir devlet. Hindistan da öyle — Bandung’da temsil edilen büyük ülkelerden ikisi. Ama gerçek şu ki Hindistan hükümeti, bu söyleşiyi yaptığımız anda bile, gümrük tarifeleri konusunda geri adım atıyor ve ABD’ye büyük tavizler veriyor. Yani dünyanın birçok yerinde sömürgesizleşme bütünüyle tersine çevrilmiş değil, ama kısmen tersine çevrildi. Arap dünyası yeniden sömürgeleştirildi. </p>
<p>Gerçek bu: Irak, Libya ve Suriye; ABD’yle ittifak içinde olan yada ABD ve İsrail’in onayıyla hareket eden güçler tarafından ele geçirildi. Afrika’nın bazı bölgelerinde gördüğümüz de bu. </p>
<p><strong>Lumumba ve Kongo’dan söz ettiniz. Bugün Kongo nedir? Fiilen bir İsrailli iş insanının kontrolünde. </strong></p>
<p>Sudan’a baktığınızda da durum son derece üzücü. İç savaş başlatıldı. Birleşik Arap Emirlikleri nedir? Bunlar önce Britanya İmparatorluğu tarafından yaratılmış, şimdi ise Amerikan İmparatorluğu tarafından kontrol altına alınmış ülkeler. Özellikle BAE, kendisinden ne istenirse onu yapıyor. Konuşma tarzları, üslupları, Amerika Birleşik Devletleri’nin tam birtaklidi. Peki bunlar kim? Bu bölgeye nasıl sömürgesizleşmiş diyebiliriz? </p>
<p>Hiçbir zaman tam anlamıyla sömürgesizleşmedi. Bunlar Britanya İmparatorluğu tarafından kurulmuş küçük petrol istasyonlarıydı ve zamanla çoğunlukla Amerikan İmparatorluğu tarafından yönetilen devletlere dönüştüler. Elbette kendilerine özgü koşullar var. </p>
<p>Bugün tanık olduğumuz şey Amerikan İmparatorluğu’nun son yönelimi. İnsanları şaşırtan şey — beni değil, ben o kadar şaşırmıyorum — Trump ve çevresinin bunu çok açık biçimde dile getirmesi. “Grönland’ı istiyoruz.” Son yüz yıldır Amerika’nın başka ülkeleri bombalamasını, işgal etmesini ve savaşlar yürütmesini izleyen Avrupalılara soruyorum: Buna neden bu kadar tepki gösterdiniz? ABD, sizin desteğinizle Arap dünyasını mahvetti. Şimdi Grönland’ın alınmasını istemiyorsunuz — neden? Derilerinin rengi beyaz olduğu için mi? Oysa Danimarkalıların el koyduğu yerli halk zaten öyledeğil. </p>
<p>Kanada da şimdi biraz uyanıyor. Yıllardır Amerika Birleşik Devletleri’ni mutlu bir köpek gibi takip etmenin ardından, artık başka şeyler düşünmek zorunda kalıyorlar. Ve gerçekten ABD’nin kendilerini de alabileceğinden endişe ediyorlar — ki alabilir. Trump ve grubunun bu yönelimi, Amerikan İmparatorluğu’nun uzun zamandır yaptıklarının devamı; tek fark bunu açıkça söylemeleri. “Biz Amerika’yız. Güç bizde.” Pentagon birkaç hafta önce yayımladığı bir açıklamada açıkça şunu söyledi: Hükümetleri devirebiliriz, istediğimizi yenebiliriz. İşte içinde yaşadığımız dünya bu. </p>
<p>Bu dünyada asıl soru şu değil: Amerika Birleşik Devletleri’neaskeri olarak meydan okuyabilecek hareketler var mı? Yok. ABD’ye karşı en etkili mücadele yolu, kendi halkının Minneapolis ve başka şehirlerde yaptığı şeylerdir. Umudumuz bu — Amerikan halkının bir gün bir şey yapması.</p>
<p><strong>Vietnam dayanışma hareketinin önde gelen isimlerinden biriydiniz. Bugünle kıyaslandığında, özellikle Gazze ya da ABD’deki dayanışma girişimleri düşünüldüğünde, örgütlenme ve dayanışmanın sürdürülme biçiminde ne değişti? </strong></p>
<p>Vietnam’la Dayanışma Hareketi döneminde yarı-devrimci birçağda yaşıyorduk. Latin Amerika’da devrimler patlak veriyordu. Nikaragua’da Sandinistaların zaferini görmüştük. Vietnamlıların Amerika Birleşik Devletleri’ne siyasi ve askeri bir yenilgi tattırdığını, onları Vietnam’dan çekilmek zorunda bıraktığını gördük. Bu büyük bir zaferdi. Doğu Avrupa’da — örneğin Çekoslovakya’da — “insan yüzlü sosyalizm” sloganı etrafında büyük bir kitlesel hareket vardı. İçinde yaşadığımız dönem buydu. Ve 1968 Mayıs–Haziran’ında Fransa’da kapitalizm tarihinin en büyük genel grevini gördük. </p>
<p>Devrimci bir dönemdi. Yenildik, ama mücadele biçimimiz buydu. </p>
<p>Dolayısıyla Vietnam’la dayanışma yalnızca iyi niyetli ya da pasif bir destek anlamına gelmiyordu. “Siz kazanın çünkü sizin zaferiniz bizim de zaferimiz olabilir” diyorduk. </p>
<p>Yani çok farklı bir zamandı.  </p>
<p>İsrail’in savaşı — Filistin halkına karşı yürütülen ve Gazze’de yapılanlarla simgelenen soykırım — Amerika’nın dünyaya hâkim olduğu bir dönemde gerçekleşiyor. Bu nedenle dayanışma hareketi kurmak bir bakıma daha zor oldu. Ama kuruldu. Eski biçimde kurulmadı, çünkü farklı bir dönemde yaşıyoruz. Bir örnek vereyim: İsraillilerin, Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğiyle — ve Avrupa Birliği’nin desteğiyle — Filistin’de gerçekleştirdiği soykırımda Amerikalılar belirleyici rol oynuyor. Onlar olmadan bu mümkün olmazdı. Bunu açıkça söylüyorlar: “Evet, arkasındayız.” </p>
<p>Trump, Miriam Adelson için açıkça böbürleniyor: “Bakın, bankada milyarlarca doları var.” Ve Knesset’te, neşeli bir diyalog sırasında Adelson, “Aslında daha fazlası var,” diye karşılık veriyor. Trump da gülüyor: “Söylediğimden daha fazla.” </p>
<p>İşte yaşadığımız dünya bu. İnsanların yüzleşmek zorunda olduğu dünya bu. </p>
<p>Yine de dayanışma hareketleri ortaya çıktı. Her zaman şunu söylerim: Amerika Birleşik Devletleri’nde, özellikle İsrail meselesinde, dayanışma hareketi kurmak kolay değildir. Ama kuruldu. Üniversite hocaları, öğrenciler… Bununla birlikte, sivil özgürlüklere ve haklara yönelik çok sert bir saldırı da yaşandı. ICE bunun simgesi hâline geldi; sokaklarda dolaşıp Amerikan vatandaşlarını öldürebiliyorlar. Bu sadece ırkçılık değil; aşırı sağa, yarı-faşist uygulamalara varan bir otoriterlik. </p>
<p>Bir kadını kurtarmaya çalışan birine yaklaşıp onu vuruyorsunuz ve o kişi bir hemşire çıkıyor. Amerikalılar bu anlamda içeride ve dışarıda her zaman tutarlı oldular. </p>
<p>Şu anda üzerinde çalıştığım kitabın adı: The Wild West and Its Prey. Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri üzerine; bir de Çin’in yükselişi üzerine. Gerçekte, en başından beri böyle davrandılar. Amerika’nın kuruluş biçiminde bir şey var. Ve bunu şimdi daha da açık yapıyorlar. </p>
<p>Ama bir dayanışma hareketinin varlığı önemli. Benim hatırladığım kadarıyla ilk kez bir dayanışma hareketi siyaset alanında ciddi bir etki yarattı. Britanya’da, Müslüman nüfusun çoğunlukta ya da büyük azınlıkta olduğu seçim bölgelerinde dört İşçi Partisi milletvekili Gazze meselesi nedeniyle bağımsız Müslüman adaylara yenildi. Bu dayanışma hareketinin önemli bir parçası. </p>
<p>Zohran Mamdani de, ABD’nin farklı eyaletlerinde — elbette New York dâhil — soykırımın önce soykırım olarak adlandırılmasını, ardından sona erdirilmesini talep eden büyük dayanışma hareketi olmasaydı seçilemezdi. Ve kazandı. Trump bile geri adım atmak zorunda kaldı. Ona karşı yürütülen kampanya şok ediciydi: “Antisemit, şu, bu…” Buna rağmen kazandı. </p>
<p>Dolayısıyla göz ardı edilmemesi gereken bir muhalefet var. Geleneksel ana akım siyaset alanında gerçekleşiyor — ama bu iyi bir şey. İlerici insanların bu alana müdahale etmesi gerekir; meydanı yalnızca elitlerin geleneksel siyasetçilerine bırakmamalıyız. </p>
<p>Hem Britanya’da hem Amerika Birleşik Devletleri’nde. Fransa’da Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki La France Insoumise de soykırıma bütünüyle karşı. Kolayca geri püskürtülemiyorlar. Önümüzdeki seçimlerde ne olacağını göreceğiz. Ama sesler olacak. Ve bu durum Demokratları ciddi biçimde etkiliyor. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Trump’ın yerine aday göstermeye çalıştıkları kişiler tamamen işe yaramaz. Aynı şeyleri yapacaklar. </p>
<p>Geçen gün Münih’te bir panelde Hillary Clinton’ı gördünüz. Trump’ın yaptığı her şeyi kendilerinin de yaptığını övünerek anlatıyor. “Onda özel bir şey yok,” diyor. Clinton göçmenleri sınır dışı etti. Obama, Trump’tan daha fazla göçmeni sınır dışı etti. “Biz bunu sokakta Amerikalıları vurmadan, daha nazik bir şekilde yapabiliriz.” </p>
<p>Doğru olabilir. Ama bununla övünmek ne demek? Aynı şeyi yapıyoruz demek. </p>
<p>Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Libya’yı işgal edip Kaddafi’yi linç etmeye karar verdiği dönemde Dışişleri Bakanı olan bir kadın. Yaptıkları buydu — onu linç ettiler. Ve Tripoli’ye gittiğinde ne dedi? “Geldik, gördük, öldü.” Şimdi Trump’ı kendi halkına karşı acımasız olmakla suçlayan kişi bu. </p>
<p>Bunlar para kazanmak için siyaset yapan politikacılar. Trump gibi.  </p>
<p><strong>Şimdi de Venezuela Devlet Başkanı kaçırılıp ABD'de gözaltına alındı. Küba yakıt krizi ve kıtlıkla karşı karşıya. Bu durum Latin Amerika'nın geleceği için ne anlama geliyor? </strong></p>
<p>Venezuela, Amerika Birleşik Devletleri’ninuyguladığı ve Avrupa’nın da desteklediği ağır yaptırımlarla yenilgiye uğratıldı. İlginç olan şu: Avrupa başlangıçta “Yaptırımları siz uygulayabilirsiniz, biz uygulamayacağız” dedi. Ama hayır — desteklediler. İngiltere Merkez Bankası’nda tutulan, miktarını bilmediğim milyonlarca ya da milyarlarca dolarlık Venezuela altınını, Amerikan politikasını destekledikleri için Venezuela hükümetine teslim etmeyi reddettiler. Avrupalılarla Amerika Birleşik Devletleri arasındaki işbirliğinin boyutu bu — düşmanlarına karşı birlikte hareket ediyorlar. </p>
<p>Venezuela’ya uygulanan yaptırımlar, ülkenin petrolünü kullanmasını ve satmasını büyük ölçüde engelledi. Boğucu birdurum yarattı. Birçok insan iş bulmak için ülkeyi terk etti. Bunun temel nedeni buydu. Venezuelalıların kendi hataları olmadı demiyorum. Oldu. Ama ülkenin çöküşün eşiğine gelmesinin nedeni bu değildi. </p>
<p>Venezuela söz konusu olduğunda ilginç olan şu: Chávez öldü. Öldürüldü mü? Bilmiyorum. Onun öldürüldüğüne inanan çok kişi var. Bu ihtimali tamamen göz ardı etmek zor. </p>
<p>Yerine Maduro geldi. Maduro durumu yönetemedi. Chávez’in zekâsı ve halk nezdindeki karşılığı gerçekten şaşırtıcıydı. </p>
<p>Bir keresinde Katar’a bir konferans vermeye gitmiştim. Chávez de bir petrol toplantısı için oradaydı. El Cezire’deki gazetecilere, “Chávez’le yaptığınız röportaj nasıldı?” diye sordum. </p>
<p>“Biliyor musun Tariq,” dediler, “röportajı Arapça seslendirdik ki insanlar altyazı okumak zorunda kalmasın. Şimdiye kadarki en yüksek izlenme oranına ulaştı.” </p>
<p>O kadar çok e-posta gelmiş ki yanıtlamak için ek personel almak zorunda kalmışlar. “Peki ne diyordu e-postalar?” diye sordum. “Hepsi farklı biçimlerde aynı soruyu soruyordu.” </p>
<p>“Neydi o soru?” “Arap dünyası ne zaman bir Chávez çıkaracak?” </p>
<p>Arap dünyasında, her yerde, insanlar bunu soruyordu. </p>
<p>Chávez trajik biçimde öldü ve bana göre şüpheli şekilde. Yerine gelenler durumu tam olarak yönetemediler. Amerika Birleşik Devletleri’nin baskısı altında gizli müzakerelere başladılar — Maduro da bu görüşmelerin bir parçasıydı — ve teslim olmayı kabul ettiler. Ama Amerikalılar Maduro’yu görevde bırakmak istemedi. Çünkü onu yerinde tutmak kendi açılarından ve müttefikleri açısından iyi görünmeyecekti. Bu yüzden Maduro’ya Türkiye’de yaşama teklifinde bulundular. </p>
<p>“Türkiye’de deniz kenarında büyük, güzel bir ev buluruz. Ailenle yaşarsın. Hiçbir zaman para sıkıntısı çekmezsin. Ya da istersen Çin’e, Rusya’ya gidebilirsin. Ama Venezuela’yı terketmelisin.” Yine de hakkını teslim etmek gerekir — reddetti. “Hayır, Venezuela’yı terk etmeyeceğim,” dedi. </p>
<p>Bunun üzerine tutuklamaya karar verdiler. Daha önce Panama’da Noriega’ya yaptıkları gibi. </p>
<p><strong>Kitabınızda Türkiye’ye dair bölümler de var. 2006’da Diyarbakır’a yaptığınız ziyaretten söz ediyorsunuz; Kürtler’in Irak Savaşı’na yaklaşımını ve sonrasında şekillenen beklentilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Yenildiler — tamamen yenildiler. Ve bunun farkındalar. Onları tanıyorum. Yıllar içinde Kürt liderlikleriyle birçok kez görüştüm Fundamentalizmler Çatışması kitabım yayımlandığında-Türkiye’de Everest tarafından basılmıştı- bir toplantı sonrasında biri yanıma gelip, “Öcalan’dan size mesaj var,” dedi. </p>
<p>“Hiç tanışmadık,” dedim. “Ama o sizi tanıyor, dedi. “Kitabınızı çok beğenmiş ve tüm Kürt militanlara okumalarını tavsiye ediyor.”  </p>
<p>“Teşekkür ederim,” dedim. </p>
<p>Körfez Savaşı’ndan sonra Amerikalılar ve İsrailliler Irak’taki Kürt liderliğini adeta satın aldılar ve orayı Kürt aşiret elitine ait bir devlet hâline getirdiler. Diyarbakır’a gittiğimde de şunu söylediler: “Irak Kürdistanı gibi olmak istiyoruz. Onların özgürlükleri var.” </p>
<p>Irak’taki Kürtler kendi dillerinden mahrum bırakılmamıştı.  </p>
<p>“Türkiye’nin altında olmaktansa bunu tercih ederiz,” dediler. </p>
<p>Tartışma çok hararetliydi. </p>
<p>Onlara şunu söyledim: “Amerikalıların Türk elitleriyle tüm ilişkilerini keseceğini mi sanıyorsunuz? Bağımsızlık istiyorsanız bunun anlamı bu. Türkiye NATO’nun doğu kanadı. Türk ordusu uzun zamandır Batı’yla işbirliği içinde.” </p>
<p>“Erdoğan’ın söylemleri var ama sadece söylem. Hiçbir anlamı yok. Amerikalılarla yan yana gelirseniz birçok insan size olan saygısını kaybeder.” </p>
<p>“Başka insanlar için neden acı çekelim?” dediler. </p>
<p>Sonra konuyu değiştirdim: “İstanbul nüfusunun belki de yarısı Kürt olabilir. Bağımsızlık istiyorsunuz — peki İstanbul’daki milyonlarca Kürt ne olacak? Onlardan hayatlarını bırakıp sizin projenize katılmalarını mı isteyeceksiniz? Neden bunu yapsınlar? Yüzyıllardır oradalar.” </p>
<p>“Kürtler tarihsel olarak Türkiye işçi sınıfı hareketinin önemli bir parçasıydı. Onlara ne diyeceksiniz?” </p>
<p>Bunları düşünmemişlerdi. </p>
<p>“Amerikalılardan hiçbir şey elde edemeyeceksiniz. Hiçbir şey,” dedim. </p>
<p>“Buna sizin gibilerin ne hakkı var?” dediler. </p>
<p>“Sizin bizim gibi insanlardan dayanışma istemeye hakkınız varsa, bizim de bir şey söylemeye hakkımız var,” dedim. </p>
<p>“Sizi uyarıyorum,” dedim açıkça. “Amerika Birleşik Devletleri’nden asla bağımsızlık alamayacaksınız.” </p>
<p><strong>Gezi’den de söz ediyorsunuz ve  Gezi’yi “Türkiye’nin aniden değiştiği bir an” olarak tanımlıyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda, size Gezi siyasal sonuçları hâlâ ortaya çıkmakta olan bir dönüm noktası mıydı? </strong></p>
<p>Birçok mücâdeleyi kaybetmiş olabiliriz, ama savaşı kaybetmiş değiliz. </p>
<p>Gezi, Türkiye’de insanların öfkeli olduğunu, farklı bir yapı, farklı bir rejim istediklerini gösterdi. </p>
<p>Bu, uzun zamandır özellikle inşaat sektörü üzerinden beslenen yolsuzluklarla ayakta duran bu hükümetin kalbine doğrudan bir müdahaleydi. Yani bir isyan hâliydi. </p>
<p>Komik bir anım var. Gezi’de bir toplantıda konuşmuştum. Sonrasında genç bir adam yanıma geldi ve “İngilizce biliyorum, çeviriye gerek kalmadan sizi anladım,” dedi. </p>
<p>Güldüm. “Güzel,” dedim. </p>
<p>“Ama size katılmıyorum,” dedi. “Neoliberalizmi eleştiriyorsunuz, şunu bunu eleştiriyorsunuz. Ama Gezi’nin birçok talebini destekliyorum — ve ben de neoliberalim.” </p>
<p>“Eminim öylesindir,” dedim. Neoliberal sistemin bütünü yolsuzlukla iç içedir. Ve yolsuzluk üzerinden işler. </p>
<p>Bugün bunu Amerika Birleşik Devletleri’nde ve başka ülkelerde çok daha büyük ölçekte görüyoruz — kendisini demokratik değerlerle öven ülkelerde bile. Çok yolsuzlar. </p>
<p>Mesela şuna bakın: Dayanışma hareketinin bir kolu olan Palestine Action’ın, İsrail için silah üretimi yapan tesislerin önünde gösteri yapmasını engellemek için, Elbit Systems’ta çalışan eski bir İngiliz general İşçi Partisi hükümetine gidip baskı yapıyor. Ve hükümet bu grubu yasaklayıp “terörist” ilan ediyor. </p>
<p>Buna rağmen Britanya halkından gelen dayanışma dikkat çekici. Yaşlı insanlar gözaltına alınıyor. 90 yaşında, papazlık yapmış bir İngiliz kadın onları savunuyor, hükümeti eleştiriyor ve yasağın geri çekilmesini talep ediyor. Bu ülkedeki elitlerin yolsuzluğu üç büyük partiyi de etkiliyor. Para alıyorlar. Para kazanıyorlar. Siyaset parayla öylesine iç içe geçmiş durumda ki bu neoliberalizmin özüdür. </p>
<p>Ve giderek ekonominin işleyişini bile tahrip ediyor. </p>
<p><strong>Geçtiğimiz hafta Birleşik Krallık’taki mahkeme, hükümetin Palestine Action’a yönelik yasağını kaldırdı. Bu, sivil özgürlükler ve ilerici güçler açısından bir zafer elbette. Ancak ülkedeki genel siyasal tablo pek iç açıcı değil. Pek çok kişi gibi siz de “Your Party” konusunda umutluydunuz; ama umut, daha parti tam kurulmadan dağıldı. Sizce yanlış giden neydi — strateji mi, liderlik mi? </strong></p>
<p>Palestine Action bir zafer kazandı. Ama kararın metnini dikkatle incelerseniz, hükümete bazı açık kapılar bırakıyor. Eğer hükümet akıllı olsaydı, meseleyi burada kapatırdı. “Tamam,” der geçerdi. Hata yaptık demelerine bile gerek yok — sadece kabul etmeleri yeterli olurdu. </p>
<p>Ama Yüksek Mahkeme’ye başvuracaklar. Bu da hükümetin ne kadar yozlaşmış ve çirkin bir hâl aldığını gösteriyor. İnançları yok. İktidarda kalmak ve para kazanmak istiyorlar. Halk için hiçbir şey yapmıyorlar. </p>
<p>Your Party büyük ölçüde soykırıma bir tepki olarak ortaya çıktı. Dayanışma hareketi partinin zeminini hazırladı. Jeremy çok iyi bir insan. Onu çok severim. Uzun zamandır tanıyorum. Ama doğası gereği bir siyasal lider değil. Bu kötü bir şey değil — ama sert bir siyasal lider gerekir. </p>
<p>Bence başkalarının tavsiyelerine fazla kulak verdi. Ve ona yanlış tavsiyeler verildi. Zara Sultana partiyi ilan ettiğinde aceleci davrandı. Biraz beklemeliydi. </p>
<p>Ama ona verilen tepki tamamen çılgıncaydı — sadece öfke. </p>
<p>Jeremy neden otomatik olarak lider olsun? Bu yeni bir oluşum. Başkalarıyla birlikte çalışırsınız. </p>
<p>Ama çevresindeki bazı insanlar Jeremy’ye yöneltilen saldırılarla nasıl başa çıkılacağına dair belirli bir kalıba alışmışlar. Jeremy’nin antisemit olduğu suçlamasıyla yürütülen kampanyayı biliyoruz. Korkunçtu. Ama şimdi her şey ortaya çıktı. Nasıl ve neden yapıldığını biliyoruz. Yine de Jeremy’yi hâlâ İşçi Partisi lideriymiş gibi ele aldılar; yeni bir partiyi farklı bir biçimde kurmaya çalışmadılar. </p>
<p>Zara Sultana’ya verdikleri tepki bu yüzden kötüydü. Bir ara, “Daha parti kurulmadan bölünecekler mi?” diye düşündüm. </p>
<p>Öyle görünüyordu. Ve partiye yönelik sevgi ve sempati çok hızlı kayboldu. 800 bin kişi katılmış ya da ilgi göstermişti. Ama davranış biçimleri her şeyi mahvetti. Bir taraf diğerini suçladı, para meselesi konuşuldu. Sol içinde bu tür konuşmalar insanları tiksindirir. Toparlanırlar mı bilmiyorum. </p>
<p>Umarım toparlanırlar, ama sanmıyorum. </p>
<p><strong>Peki Green Parti icin ne düşünüyorsunuz?  </strong></p>
<p>Green Parti şanslıydı çünkü etkili bir siyasetçi olan Zach Polanski’yi lider olarak buldular. Ana akım siyasete müdahale edecekseniz belli özelliklere sahip olmanız gerekir. Polanski’de bu özellikler var. Keskin, çekingen değil. Starmer’a yönelik eleştirileri, İsrail’e yönelik eleştirileri, yolsuzluğu teşhir etme biçimi, Mendelson meselesini ele alış şekli — hepsi iyiydi. </p>
<p>Ama programlarında NATO yanlısı bir madde bulunması ciddibir zayıflık. Bence o da bunun farkında. </p>
<p>NATO tartışması çok karışıktı ve küçük bir grup yönü NATO yanlısı bir çizgiye çevirdi. Eğer NATO yeni bir savaşa girerse bu, Yeşilleri zor durumda bırakır. Önceki lider Caroline Lucas Stop the War kampanyasından çekilmişti. Devletin ona ne söylediğini bilmiyoruz ama kampanyanın parçası olmak istemedi. Polanski ondan çok daha iyi. </p>
<p>Mart sonunda yapılacak ara seçim önemli. İki nedenle önemli: İşçi Partisi o sandalyeyi koruyamaz ve Reform kazanırsa, bu Manchester gibi geleneksel olarak İşçi Partisi kenti için büyük bir darbe olur. </p>
<p>Sorun şu: Reform kazanırsa ikinci kim olacak? Yeşiller mi, İşçi Partisi mi? </p>
<p>Şu anda İşçi Partisi tek isteği ikinci olmak. Sonra sola baskı yapacaklar: “Reform’u yenmek için bizimle birleşin.” Bazıları buna boyun eğecek. </p>
<p>Ama bana göre İşçi Partisi artık siyasi bir güç değil. Hızlı ölmez belki ama yavaş bir ölüm yaşıyor. İnsanlar güvenlerini kaybediyor. </p>
<p>Mayıs’ta da  yerel seçimler var. İşçi Partisi’nin iyi sonuç alacağını sanmıyorum. </p>
<p>Güçlü bir alternatif parti olsaydı ve Yeşillerle birlikte seçim ittifakı kurulsaydı farklı olabilirdi. </p>
<p>Galler’de Galli milliyetçiler sola kaydı ve bazı önemli bölgelerde İşçi Partisi’ni yeniyor. Göreceğiz. </p>
<p>Nigel Farage gibi bir figürün muhafazakâr başbakan adayı olarak görülmesi ve bazı muhafazakâr bakanların ona katılması başlı başına çarpıcı. </p>
<p>Bunun temel nedeni Starmer hükümetinin — ya da Starmer-Mandelson hükümetinin — hiçbir şeyi değiştirememesi. </p>
<p>“Büyük bir zafer kazandık, istediğimizi yaparız, insanlar kabuleder,” diye düşündüler. </p>
<p>Starmer’ın yaptığı tek şey şu oldu: “Muhafazakârlar gibiyiz ama daha terbiyeliyiz.” </p>
<p>Guardian’daki Polly Toynbee gibi köşe yazarları “Hataları var ama iyi bir adam,” diyor. </p>
<p>Ben öyle düşünmüyorum. Bence yalancının biri. İnsanlarJeremy’yi bunun için mi tasfiye ettik diye soruyor. Kabinesine bakın — ciddi kimse yok. Olanlar da susuyor. </p>
<p>Durum vahim. </p>
<p><strong>Mandelson’un adının Epstein dosyalarında geçmesi büyük bir skandal oldu. Dosyalar elit ağları açığa çıkardı ama özellikle bir isim birçok kişiyi hayal kırıklığına uğrattı. Noam Chomsky’yi yıllardır tanıyorsunuz. Bu ilişki sizce Chomsky’nin çalışmalarının güvenilirliğini etkiler mi, ya da etkilemeli mi? </strong></p>
<p>Hayır. Bu konudaki görüşlerim çok net. Noam’ın Vietnam’dan bu yana Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırılarını eleştirerek savaş karşıtı harekete yaptığı katkı son derece önemli. Nedenbunu inkâr edelim? Epstein o dönemlerde ortada bile yoktu. </p>
<p>Epstein’ın davetini kabul ederek büyük bir hata yapmış olsa bile, bu onun yazdığı onlarca kitabı geriye dönük olarak yargılamakiçin neden kullanılsın? Bu nasıl bir zihniyet? Hoşuma gitmiyor. </p>
<p>Evet, Epstein’a gitmesini, orada Steve Bannon gibi absürt kişilerle bir araya gelmesini eleştirebilirsiniz. Eleştirin. Ama bazıları kitaplarını raflardan indirmekten söz ediyor. </p>
<p>İndirmek istiyorsanız indirin. Bunda bu kadar büyütülecek ne var? Epstein meselesi üzerinden eleştirebilirsiniz. Ama şunu da söylemeliyim ki, Noam’ın ilk eşi Carol hayatta olsaydı bunlar olmazdı. </p>
<p>Carol çok sıcak, çok değerli bir yoldaştı. Noam’ın bazı hatalar yapmasını engellerdi. Ne yazık ki öldü. </p>
<p>Şimdi ortaya çıkan bazı e-postalara — Noam’ın imzasını taşıyanlara — şüpheyle bakıyorum. </p>
<p>Epstein’a “En yakın, en sevgili dostum” diye yazmak, Noam’ın tarzı değil. Epstein kimsenin dostu değildi. Ya da şöyle diyebilirsiniz: herkesin dostuydu. </p>
<p>Para konusuyla ilgilenen eşiydi. Noam, parayı eşinin yönettiğini söylemişti. Savunmaya çalışmıyorum. Sadece, insanın başına nelerin gelebileceğini görmek gerekiyor diyorum. </p>
<p>Zor bir durum. </p>
<p><strong>Elitler, milyarderler ve bu tür ağların iç içe geçtiği birdönemde entelektüel sorumluluk ne anlama geliyor peki? </strong></p>
<p>Bence entelektüel sorumluluk, bu insanlardan uzak durmayı da içermeli. Çok dikkatli olmalısınız. </p>
<p>Onlarla tartışabilirsiniz — ben 50 yıldır sağcılarla tartışıyorum. Ama bu yapı pedofili üzerine kurulmuş bir yapıydı. Yozlaşmış, iğrenç bir yapıydı. Kimse buna bulaşmamalıydı. Noam da bulaşmamalıydı. </p>
<p>Şimdi Brezilya’daki bir hastanede yarı komada yatıyor. Eşioraya Lula dâhil ünlüleri getiriyordu onu görmeye. Ne için? </p>
<p>Sonra bir açıklama gönderiyor: “Özür dileriz.”  Tamam, güzel. Peki neden buna izin verdin? Noam’ın en çok dinlediği kişiydin. Onu bu çevrelerden uzak tutman gerekirdi. Epstein büyük bir yağcıydı. İlgi odağı olmayı severdi. Noam’a bir ünlü gibi davranıyordu. Ama Noam da yetişkin biri olarak bunu anlamalıydı.  </p>
<p><strong>Epstein’ın Mossad’la bağlantılı olduğu iddiaları hakkında ne düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>Bundan hiç şüphem yok. Elimizde kanıt yok ama bir gün ortaya çıkar. Mossad, Epstein ve Ghislaine Maxwell gibi insanları kullanmadıysa aptallık etmiştir. Robert Maxwell’in İsrail ajanı olduğu biliniyor. </p>
<p>Gerçek bir gun ortaya çıkar. Emekli istihbaratçılar bazen emekli olduktan sonra konuşur. “Filistinlilere sempati duyuyoruz” derler. Hatta “Biz Filistinli olsaydık biz de savaşırdık” diyenler var. O zaman insan şunu soruyor: Bu kurumları yönetirken neden söylemediniz? </p>
<p><strong>Size göre sanat ve politika ayrılmaz bir bütün. Oysa bugün Berlin Film Festivali gibi köklü kültürel oluşumlar, sanat politik olmak zorunda değil diyor. Sanat dünyasının politik rolü zayıfladı mı, sanatsal sorumluluk yeniden mi tanımlanıyor? </strong></p>
<p>Bence büyük bir değişim yok. Asıl değişim şu: Avrupa hükümetlerinin tamamı İsrail’in soykırımını desteklediği için, kültürel platformların İsrail’i eleştirmek için kullanılmasını engellemek istiyorlar. </p>
<p>Almanya’da olanların nedeni bu. Arundhati Roy çok iyi konuştu. Ona katılıyorum. </p>
<p>Ama Berlin’de komitenin açıklamasını eleştirenler de vardı. Boykot etmediler — ben olsam ederdim — ama kürsüye çıkıp “Çifte standartlara katılmıyoruz” dediler. “Bir katliam hakkında istediğinizi söyleyip diğerine susamazsınız.” Salondan büyük alkış aldılar. </p>
<p>Bunun bedelini ödeyecekler. Almanya bu konuda en kötüsü. İnanılmazlar. Filistinliler, Avrupa’daki Yahudi soykırımının dolaylı mağdurları oldu. Birilerini cezalandırmak istiyorsanız kendinizi cezalandırın. Neden Filistinlileri cezalandırıyorsunuz? Bu ruh hâli hükümetlerin dayattığı bir ruh hâli. </p>
<p>Britanya’da Prevent programı var. Çocuklara okulda birbirlerini ihbar etmeyi öğretiyorlar. Ailelerini ihbar etmeyi öğretiyorlar. Ve buna “terörü önleme” diyorlar. </p>
<p>Solun büyük yenilgisi kültürü de etkiledi. Gerçek muhalefeti teşvik etmediler. Önü kesildi, iptal edildi. BBC bu konuda öncü oldu. Bu yüzden internetin, alternatif medyanın, Al Jazeera gibi kanalların varlığı önemli. Çok az insan BBC haberlerine inanıyor. </p>
<p>Türkiye de farklı değil. Erdoğan’ı ve hükümetini yıllardır eleştiriyorum, özellikle Gazze konusunda. </p>
<p>Utanç duyuyorlar belki ama bir şey yapmıyorlar. Gazze filosuna izin verdik diyorlar ama Türk gemileri İsrail’e mal taşıyor. Müslüman dünyasından somut bir şey yapan tek ülke Yemen oldu. </p>
<p>Husiler Batı’nın nefret ettiği bir şey yaptı. Bombalandılar ama devam ediyorlar. </p>
<p>“İran’a saldırırlarsa onları şaşırtacak şeyler yaparız” dediler. </p>
<p><strong>Dünyaya bakınca hâlâ umut etmek için bir neden görüyormusunuz? </strong></p>
<p>Aptalca bir iyimserlik anlamsız. En iyisini umut etmek gerekir ama sahte bir umut üretmemek, “bunu yaparsak şu olur” dememek gerekiyor. Avrupa halkı adeta uyurgezer bir halde dolaşıyor. </p>
<p>Hükümetleri İsrail’i destekliyor, insanlar televizyonda görüyor. Yine de, dayanışma hareketi milyonları sokağa çıkardı. Ama medya bunu gerektiği gibi gösterse, daha çok insan öfkelenir ve “Ne oluyor?” diye sorar. Palestine Action bunu yaptı — sıradan insanları harekete geçirdi. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 07:04:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Küba Devrimi ABD emperyalizmine karşı direniyor]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kuba-devrimi-abd-emperyalizmine-karsi-direniyor-694843</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/22/kuba-devrimi-abd-emperyalizmine-karsi-direniyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kuba-devrimi-abd-emperyalizmine-karsi-direniyor-694843</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Vijay Prashad - counterpunch.org</strong></p>
<p>Ocak 2026’da ABD Başkanı Donald Trump, Küba’yı ABD güvenliği için “alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit” olarak ilan etti. Bu tanım, ABD hükümetine genellikle ulusal güvenlik düşmanlarına karşı kullanılan kapsamlı ekonomik kısıtlamaları uygulama imkânı veriyor. ABD’nin Küba’ya yönelik ablukası, 1959 Küba Devrimi’nin hemen ardından 1960’larda başlamış ve yıllar içinde giderek sıkılaştı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin herhangi bir yetkisi olmaksızın (ki Konsey yalnızca belirli koşullarda yaptırımlara izin verir) ABD, dünyadaki ülkeleri Küba ile temel ticari ilişkileri kesmeye zorlayan tek taraflı ve hukuka aykırı bir abluka yürütmektedir. Yeni kısıtlamalar özellikle petrolü hedef almaktadır. ABD hükümeti, Küba’ya petrol satan veya taşıyan herhangi bir ülkeye gümrük tarifeleri ve yaptırımlar uygulamakla tehdit etmektedir. </p>
<p>3 Ocak’ta ABD Venezuela’ya saldırdı ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro Moros ile Ulusal Meclis milletvekili Cillia Flores’i kaçırdı. Caracas üzerinde 150 ABD savaş uçağı uçarken, ABD yönetimi Venezuela hükümetine talepler listesini kabul etmezlerse şehir merkezini fiilen Gazze’ye çevireceklerini bildirdi. Görüşmelerde pazarlık gücü kalmayan Venezuela hükümeti, taktiksel bir uzlaşmaya giderek ABD taleplerini kabul etmek zorunda kaldı.</p>

<p>Bu taleplerden biri Venezuela’nın Küba’ya petrol ihracatını durdurmasıydı. 2025 yılında Venezuela, Küba’nın toplam petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 34’ünü karşılıyordu. Venezuela petrolünün kısa vadede devre dışı kalmasıyla Küba ciddi bir kriz beklediğini zaten öngörüyordu. </p>
<p>Ancak sorun bununla sınırlı değildi. 2025’te Küba’nın ithal ettiği ham petrolün yüzde 44’ü Meksika’dan geliyordu. Washington yönetimi şimdi Meksika’ya da Küba’ya petrol satışını durdurması yönünde baskı yapmaya başladı; bu gerçekleşirse Küba’nın petrol ithalatının yaklaşık yüzde 80’i ortadan kalkmış olacaktı. Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum ile Trump arasındaki telefon görüşmesinde Trump, petrol satışını durdurmasını istediğini söylese de Sheinbaum bunu reddetti ve görüşmenin genel ABD-Meksika ilişkileri üzerine olduğunu belirtti. Her durumda Meksika üzerindeki baskı yoğunlaştı. Sheinbaum, Meksika’nın egemen kararlar alma hakkına sahip olduğunu ve Meksika halkının ABD baskısına boyun eğmeyeceğini vurguladı. Küba’ya yakıt akışının kesilmesinin insani bir krize yol açacağını belirterek hükümetinin Trump’ın talebini kabul etmeyeceğini söyledi. </p>
<p>Trump’ın sert politikası fiilen Küba’nın petrol ithalatının büyük bölümünü keserek 11 milyon nüfuslu adada ciddi bir enerji krizine yol açtı. Dönüşümlü elektrik kesintileri yaşanıyor, hastaneler, su sistemleri ve ulaşım için yakıt sıkıntısı ortaya çıkıyor ve elektrik kullanımında kısıtlamalar uygulanıyor. Keza havacılık yakıtı eksikliği nedeniyle Air Canada gibi bazı ticari havayolları Havana uçuşlarını durdurdu. </p>
<p>Birleşmiş Milletler, özellikle yakıtı hedef alan ABD baskı kampanyasının Küba’nın gıda ve su tedarikini, hastanelerini, okullarını ve temel hizmetlerini tehdit ettiğini belirtti. Küba’daki insan hakları özel raportörü dahil BM yetkilileri ablukayı sıkılaştıran bu politikayı sıradan vatandaşlara doğrudan zarar veren bir uygulama olarak kınadı. Kısıtlamaların hastanelerin temel ilaçlara erişimini zorlaştırdığı, diyaliz merkezlerinin çalışmasını engellediği ve tıbbi ekipmanların hastalara ulaşmasını güçleştirdiği ifade edildi. Özel raportör bu politikayı “cezalandırıcı ve orantısız” olarak tanımladı; uluslararası hukuku ihlal ettiğini ve sosyoekonomik sıkıntıları derinleştirdiğini vurguladı. BM, ABD’ye yaptırımları kaldırma ve insani istisnalara öncelik verme çağrısı yaparak, Küba halkının yaşamını ve insan haklarını korumak için zorlayıcı önlemler yerine diyalog ve iş birliğinin gerekli olduğunu belirtti. </p>
<p>Bir grup BM insan hakları uzmanı, Trump’ın başkanlık kararnamesini “uluslararası hukukun ciddi ihlali” ve “demokratik ve adil bir uluslararası düzene yönelik büyük bir tehdit” olarak nitelendirdi. Açıklamada, kararın ticari yaptırım tehditleriyle Küba’yı ve üçüncü ülkeleri zorlamayı amaçladığı, bu tür sınır ötesi ekonomik önlemlerin ağır insani sonuçlar doğurma riski taşıdığı ifade edildi. Uluslararası hukukta hiçbir devletin üçüncü ülkelerin meşru ticari ilişkilerini cezalandırma hakkı olmadığı vurgulanarak Trump yönetimine kararı geri çekme çağrısı yapıldı. BM Genel Kurulu 1992’den bu yana her yıl ezici çoğunlukla ablukaya karşı oy kullanıyor; çoğu zaman yalnızca ABD ve İsrail karşı oy veriyor. </p>
<p>ABD ablukası Küba’nın kalkınma modelini ağır şekilde etkiledi. Küba hükümetine göre altmış yılı aşkın süredir devam eden ablukanın toplam maliyeti 171 milyar dolar; altın fiyatına göre hesaplandığında ise 2,10 trilyon dolar. Mart 2024 ile Şubat 2025 arasında ablukadan kaynaklanan zarar yaklaşık 7,5 milyar dolar olarak hesaplandı; bu, bir önceki döneme göre yüzde 49 artış anlamına geliyor. 171 milyar dolarlık toplam rakama göre Küba halkı her gün 20,7 milyon dolar, saat başına ise 862 bin 568 dolar kaybediyor. Sosyalist değerlere dayalı rasyonel bir toplum kurmaya çalışan küçük bir ülke için bu kayıplar son derece ağırdır. </p>
<h2>HAVANA’NIN TEPKİSİ</h2>
<p>Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, ABD’nin sertleştirilen önlemlerini güçlü biçimde kınayarak bunları “ekonomik savaş” olarak nitelendirdi ve ABD politikasının Küba’nın egemenliğini zayıflatmayı amaçladığını söyledi. Hükümet bu durumu bir “enerji ablukası” olarak tanımlıyor ve adadaki kıtlıkların doğrudan ABD’nin zorlayıcı politikalarının sonucu olduğunu vurguluyor. Küba Devrimi buna karşılık, hastaneler, su sistemleri ve toplu taşıma gibi temel hizmetleri önceliklendiren yakıt karnesi uygulamaları da dahil acil planlar devreye soktu. Enerji arzındaki düşüşü yönetmek için alternatif ve yenilenebilir enerjiye yönelme kararları alındı. Çin hükümeti Artemisa, Granma, Guantánamo, Holguín, Las Tunas ve Pinar del Río’da kurulacak büyük ölçekli güneş enerjisi parkları için ekipman bağışladı. Uzun vadede Çin, Küba’nın toplam 2 bin megavat güneş enerjisi kapasitesi sağlayacak 92 güneş santrali kurmasına destek olacak. Uzak bölgelerdeki hanelere destek için 5 bin güneş enerjisi kiti gönderildi. Meksika, Rusya ve diğer ülkelerden yakıt sevkiyatları da Küba’ya doğru yola çıktı. Trump’ın izolasyon politikası tam anlamıyla başarılı olamadı. </p>
<p>Küba hükümeti Washington ile temas halinde olduğunu ancak henüz üst düzey doğrudan görüşmeler yapılmadığını açıkladı. Díaz-Canel, ABD ile ancak üç şart altında görüşeceklerini belirtti: diyalog saygılı, ciddi ve baskı ya da ön koşullar olmadan yürütülmeli; Küba’nın egemenliği, bağımsızlığı ve siyasi sistemi tanınmalı; Küba Anayasası veya ülkenin sosyalizme bağlılığı pazarlık konusu yapılmamalı. ABD bu üç başlıktan herhangi birini tartışma şartı olarak dayatırsa görüşme olmayacak. Küba Devriminin bu tutumu tarihsel köklerine dayanıyor; çünkü devrim, ABD’nin 1823 Monroe Doktrini aracılığıyla Batı Yarımküre üzerindeki hakimiyet iddiasına karşı bir meydan okumaydı (Trump’ın 2025’te eklediği yorumla yeniden gündeme getirilen doktrin). Bu meydan okuma, 1960’lardan günümüze Latin Amerika’da ABD emperyalizmine karşı direnişin yayılmasına katkıda bulundu; Venezuela’daki Bolivarcı süreç bunun merkezlerinden biridir. </p>
<h2>ÖFKELİ DALGA</h2>
<p>Latin Amerika hızlı ve tehlikeli bir dönüşümden geçiyor. Arjantin’den El Salvador’a kadar birçok ülkede aşırı sağcı siyasi oluşumlar iktidara geliyor. Bu liderler güçlü muhafazakâr toplumsal değerleri savunuyor, suçla mücadele adı altında yoksullara karşı sert politikalar uyguluyor ve ABD’ye yönelen, Çin’e karşı duran bir Batı medeniyeti söylemi geliştiriyor. “Özel tip aşırı sağ” olarak tanımlanan bu akım, Kolombiya, Küba, Meksika, Nikaragua ve Venezuela’da solu tasfiye edebilirse bir kuşak boyunca etkili olabilir (Brezilya’da bu sağ zaten yasama organında güçlü konuma geldi). </p>
<p>Venezuela ve Küba’ya yönelik paralel saldırılar, Amerika kıtasında yükselen bu “Öfkeli Dalga”ya ABD’nin katkısının parçasıdır. Trump ve çevresi, Monroe Doktrini’ne eklediği Trump yorumu çerçevesinde Javier Milei benzeri liderleri kıta genelinde iktidara getirmeyi hedefliyor. Bu durum Amerika kıtasında egemenlik fikrini yeniden gündeme taşıyor. Porto Rikolu rapçi Bad Bunny’nin ABD Super Bowl performansını kıtadaki tüm ülkeleri selamlayarak bitirmesi bile egemenlik fikri üzerindeki mücadelenin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. </p>
<p>Küba Devrimi ABD emperyalizmine karşı direnmeye devam ediyor, ancak ağır baskı altında. Küba ile dayanışma; Küba halkıyla, Küba Devrimiyle, Amerika kıtasında egemenlik fikriyle ve dünya çapında sosyalizm düşüncesiyle dayanışma anlamına geliyor. Bu, emperyalizme karşı mücadelenin günümüzdeki ön cephesidir. </p>
<p>Çeviren: Göksu Cengiz </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 06:58:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“En yeni” dünya düzeni]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/en-yeni-dunya-duzeni-694842</link><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/en-yeni-dunya-duzeni-694842</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıda otoriter yönetimlerin dünyanın geleceğini belirleyeceği yönündeki algıya aykırı görüşleri savunmaya çalışacağım. Daha baştan söylemeli, ömrünü doldurmuş kapitalizm, ayakta kalabilmek için otoriter yönetimin doğal ve kaçınılmaz olduğuna bizi inandırmak, “rızamızla” bu “en yeni” düzene boyun eğdirmek istiyor. “Başkan kaçırmak” gibi geçici “başarılarla” lekeli görüntünün arkasında ise emperyalist Batıyı etkisine almış bir panik havası var. Amerika’da, Avrupa’da, hiç uğramadığı kimi Doğu ülkelerinde “burjuva demokrasisi” kendini inkar ediyor; demokrasi kisvesi işe yaramadığı için bunalımda. Bu bunalım, sosyalist dünyanın dağılmasından sonra, kapitalizmin kısa bir süre için zafer sarhoşluğuna kapılmasının, “tarihin sonunun geldiği” iddiasının içi boş bir laf olduğunun, kapitalizmin bütün zamanların sistemi olarak kalıcılaştığı rüyasının gerçekte bir kabus olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıktı. Paniğin nedeni yalnızca kâr oranlarının riskli alanda geziniyor olması değil, sistemin çürüme kokularının her yeri sarmasındandır. </p>

<p>***</p>
<p>Paniği ve çürümeyi en son Münih Güvenlik Konferansı’nda açık net bir şekilde gördük. ABD Dışişleri Bakanı Rubio, AB ülkelerini abalı sopalı uyarırken, ABD’nin “yeni bir dünya düzeni” inşa etmekte kararlı olduğunu “ortak bir medeniyet kurarak Batıyı kurtarmak gerektiğini” söylerken, AB Dış Politika Şefi Kaja Kallas “AB’nin kurtarılmaya ihtiyacı olmadığını” söyleyiverdi. Almanya Şansölyesi Merz ise açık sözlüydü; NATO’nun içler acısı halini Münih Konferansı’nın açış konuşmasının temel argümanı olarak dile getirdi.  Ev sahibi olarak yaptığı konuşmada “kendi hataları sonucu geçen on yıllarda ABD’ye bağımlı hale gelen Avrupa’nın bundan kurtulması ve buna uygun ‘yeni bir Transatlantik ortaklık kurulması’ gerektiğini” söyledi. </p>
<p>Siyasetçilerin de birer fani olarak paniğe kapılabileceklerini ve bunun canla başla savundukları sistemin çıkmazından kaynaklandığını, uluslararası siyasette ahlak aramanın anlamsız olduğunu bilelim. E.H.Carr’ın ünlü 20 Yıl Krizi eserinden mülhem (Bilgi Üni, s.185-206) “devlete kişilik atfetmenin yanıltıcı ve anlamsız olduğunu” da söyleyelim ki, çatışmaların yol açtığı paniğin belirtilerini elimizden geldiği ölçüde anlatmayı deneyebilelim. </p>
<p>***</p>
<p><strong>Bir</strong>: Batı’nın sözde savunma, gerçekte saldırı örgütü NATO’daki çatlak küçümsenebilecek boyutları aştı. ABD ile AB arasındaki kavga gelip geçici değildir. Bunun temel belirtisi, ABD’nin “yeni dünya düzeninin” kendisi için yararsızlaştığını görmesi ve “en yeni” dünya düzenini kurmak için çok yönlü, çok amaçlı, farklı yöntemleri uygulama yeteneğinde olduğunu büyük bir böbürlenme ile ilan etmesidir. Trump, “yaptıklarıma bakın neler yapabileceğimi görürsünüz” diye tehditlerini sürdürüyor. Olmadık işler peşindedir; devlet başkanı kaçırarak tarih yazıyor! Kanada’nın başbakanına vali diyecek kadar ölçüyü kaçırıyor. “Panama kanalı bizim” diyebiliyor, “Grönland’ı vereceksiniz” demekte ısrarlı, “İran dediklerimi yapmazsa vuracağım” tehdidini her gün yineliyor. Emperyalist dünya kendi iç çatışmalarını, çıkar kavgalarını bu kadar açıktan yapıyorsa, üstelik eski gücünü yitirdiği ortadayken, ABD bu çıkar çatışmalarının çığırtkanı oluyorsa bu tablo panik havasının gözle görülür belirtisi değil mi?  </p>
<p><strong>İki</strong>: ABD, Çin ve Hindistan karşısında bilim teknikteki üstünlüğünü yitirmeye başladığının bilincindedir. Her iki ülke de bilim teknikte ve ekonomik büyümede öne geçmiş durumdadırlar. </p>
<p><strong>Üç</strong>: AB ise bilim ve teknikte tüketici olmanın ötesine geçemiyor; CERN dışında bir varlık gösterememektedir. Ticaret, ABD ambargolarından zarar görüyor. Rusya’ya doğal gaz ve petrol bağımlılığı ve ABD ambargoları elini kolunu bağlıyor. </p>
<p><strong>Dört</strong>: Bu gelişmeyle eş zamanlı olarak ABD ekonomik ve ticari üstünlüğünü yitirmektedir. Sürekli gümrük vergileriyle oynuyor ama hedeflerine ulaşamıyor, ciddiye alınmadığını aldığı kararları sürekli değiştirmek zorunda kalarak öğreniyor. </p>
<p><strong>Beş</strong>: Avrupa Birliği ABD ile kaçınılmaz çatışmanın vereceği zararları karşılayabilecek siyasi birlikten ve güçten yoksundur. ABD’nin saldırıları ve sonu gelmez talepleri karşısında Münih’te görüldüğü gibi varlık göstermek, uzlaşmak ya da boyun eğmek arasında gidip gelmektedir. ABD karşısında varlık gösterebilmek için Kanada ile birlikte, Çin’e, Hindistan’a, Latin Amerika’ya yöneliyor. </p>
<p><strong>Altı</strong>: Doğudan ve güneyden batıya ve kuzeye göç çözümsüzdür; baskı yöntemlerinin işe yaramayacağını artık herkes biliyor. ABD’de, AB’de zorbalığın çözüm olmadığı, olmayacağı her geçen gün biraz daha anlaşılıyor. ABD’de Minnesota’da ICE zorbalığı ülke çapında protestolara yol açıyor. Para ile sorunun çözülemeyeceği, sınırların artık işe yaramayacağı belli değil mi? </p>
<p><strong>Yedi</strong>: ABD’nin Latin Amerika’da, Ortadoğu’da savaş tehdidi ile sonuç almasının zor ve tehlikeli olduğu da ortaya çıkmıştır. Devletler boyun eğse de halklar itirazlarını sokağa taşıyabiliyorlar.  </p>
<p><strong>Sekiz</strong>: Rusya ile gerginliğin daha fazla sürdürülmesinin güç olduğu özellikle AB ülkelerinin Rusya Ukrayna savaşının finansörü olmayı sürdürmesinin ekonomik ve siyasi açılardan imkansızlaştığı da liderlerin konuşmalarına yansımaktadır. </p>
<p><strong>Dokuz</strong>: Ve nihayet Epstein skandalı; etkin politikacıların devlet adamlarının ve sistemin seçkinlerinin büyük bir pervasızlıkla yaşadıkları ahlaksızlığın ortaya çıkması da paniğin bir başka ve ibretlik görüntüsüdür. </p>
<p><strong>Sonuç</strong>: Bilinmez bir karanlığa sürüklenen halklar için de kuralsız bir yönetim tarzının çaresizce peşine düşen egemenler için de tehlike büyüktür. Birinci Dünya savaşı sonrasında 1920’de Vestfalya anlaşmasıyla barışı tesis edebileceğini düşünen emperyalist kamp 1929 bunalımı ile sarsıldı. Almanya’da kısa süren umutsuz Weimar Cumhuriyeti sonrasında da kurtuluşu bir deliyi, Hitler’i göreve çağırmakta bulan Alman sermayesi milyonlarca insanı yok eden ikinci büyük savaşla da yeniden paylaşılmış dünyada da huzur bulamadı. Şimdi ise sağa sola saldıran, panik içinde, umarsız ve vahşi politikacı Trump, Arjantin’de sokağın sert uyarıları karşısında çılgınlaşan Milei ve benzerleriyle kural tanımaz bir dönemin propagandasını yapıyor.  </p>
<p>***</p>
<p>Bütün bu gelişmeler karşısında Batı’nın bulduğu çözüm, zaman içinde sermayenin yeteneksizliği kanıtlanmış bekçisi olmaktan başka bir işe yaramayan ne kadar kaldıysa burjuva demokrasisini tatil etmek, diktatörlükleri beslemek ve kışkırtmaktır. Emperyalistler bu durum karşısında paniğe kapılmakta haklıdırlar. Panikten kurtulmanın bilinen çaresi psikoloğun koltuğuna uzanmak ve çocukluğa kadar uzanacak bir itiraflar döküntüsünü ifşa edip geçmişin yükünden arınmaktır. Ama devletler için böyle bir çıkış yolu yoktur. Onlar “en yeni” düzene geçmeyi, ortalığı gürültüye boğup vurdu kırdıyla işi gargaraya getirmeyi denerler. Ama işin doğrusu ne yapacaklarını bilemiyorlar. Bunalım öyle sanıldığı gibi gücü eline geçirmiş psikopat bir politikacının bir şekilde görevden alınmasıyla kapatılabilecek, regüle edilebilecek bir bunalım değildir. </p>
<p>***</p>
<p>Peki, Gazze’de olduğu gibi kitlesel kırımlarla karşılaşacak, uydurma ekonomik reçetelerle daha da yoksullaşacak insanlar ne yapacak, sınır tanımayan siyasetçiler, solcular, sosyal demokratlar bir çıkış yolu arayacaklar mı? Yoksa şimdi benim ve benim gibi düşünenlerin yaptıkları gibi durumu sergilemekle mi yetinecekler? Nesnel durum, diz çökmeyenler için sistemin bu panik halinin fırsatlar sunduğunu gösteriyor, ama umutlu olamıyoruz nedense. Biz daha çok Alman şair Ingeborg Bachmann’ın anlattığı gibiyiz. “Uyuruz biz” diyor Bachmann. (Frankfurt Dersleri.YKY, s.22) Peki neden uyuyoruz? </p>
<p>Belki de “kendimizi ve dünyamızı algılamak zorunda kalmaktan korktuğumuz içindir” uykumuzun derinliği. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 22 Feb 2026 06:04:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[90’lar, Tarkan ve ehlileştirilmiş bir kültürün nostaljisi]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/90lar-tarkan-ve-ehlilestirilmis-bir-kulturun-nostaljisi-692935</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/90lar-tarkan-ve-ehlilestirilmis-bir-kulturun-nostaljisi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/90lar-tarkan-ve-ehlilestirilmis-bir-kulturun-nostaljisi-692935</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Konserler yasaklanıyor, festivaller iptal ediliyor, sahneler hedef alınıyor. Bu, kültürel değil; politik bir projedir. Bedenin, sesin ve kalabalığın denetim altına alınması hedeflenmektedir. Ancak krizle çözülen toplum buna güçlü bir karşılık üretemiyor. Nostalji ve apolitiklik, öfkenin yerini alıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Recep Yılmaz</strong></p>
<p>Çok uzun zamandır normalleşmiş bir ekonomik kriz içerisinde yaşıyoruz, öyle ki bugün yaşamımızın hiçbir kısmını bu krizden bağımsız düşünebilmek mümkün değil. Ekonomik krizler toplumlarda yalnızca alım gücünü düşürmez; toplumsal dokuyu da aşındırır. İnsanlar yoksullaşırken sadece maddi olarak geriye gitmez, aynı zamanda birlikte düşünme, birlikte hareket etme yetisini de kaybeder. Dayanışma çözülür, siyaset daralır, kamusal alan küçülür. Bu yüzden kriz dönemleri yalnızca ekonomik değil; ahlaki, kültürel ve zihinsel çöküş dönemleridir. </p>
<p>Bugün merkezini kaybeden orta sınıfın yaşadığı şey tam olarak budur. Bu kesimler sola yönelmiyor; bunun nedeni solun yokluğu değil, krizin yarattığı çözülmedir. İnsanlar gelecek kuramadığında geçmişe tutunur. Geleceğe dair söz söyleyemeyen toplumlar, hatıraya sığınır. Nostalji bu yüzden bir zevk değil; bir savunma mekanizmasıdır. </p>

<p>90’lar ve 2000’ler bugün sürekli parlatılan estetik dekorlar değildir; kriz öncesi bir güven duygusunun simgesidir. Barlar, konserler, festivaller, müzikle iç içe geçen kent hayatı… Bunlar özgürlükten çok “merkezde olma” hissi veriyordu. Bugünkü öfkenin ve kaçışın temelinde o hissin kaybedilmesi var. </p>
<p>Ama kriz, geçmişe de yalan söyletir. Çünkü o dönemler -bugün anlatılanın aksine- hiçbir zaman herkes için eşit değildi. Kültürel alanlar da sınıfsaldı. Bugün ise krizle birlikte bu eşitsizlikler görünmez hale geliyor; geçmiş, sanki herkesinmiş gibi sunuluyor. Nostalji burada gerçeği örtmenin estetik biçimine dönüşüyor. </p>
<p>Marksizmin yıllardır söylediği şey aslında basit: kriz, bilinci keskinleştirmez; çoğu zaman bulanıklaştırır. İnsanlar radikalleşmez, içlerine kapanır. Bu yüzden merkez kaybı yaşayan sınıflar sola gitmez. Çünkü sol, bu nostaljik yalanı bozar. Sol, kaybın adını koyar; teselli sunmaz. </p>
<p>Ekonomik kriz dönemlerinde kültür de dönüşür. Daha doğrusu, ehlileştirilir. Müzik, sinema, edebiyat; politik gerilimlerinden arındırılarak güvenli alanlara hapsedilir. Spotify listeleri, retro konserler, plak tekrar baskıları… Geçmiş sterilize edilir, bugünün çatışmaları görünmez kılınır. </p>
<p>Bu, Marksist anlamda açık bir meta fetişizmidir. Kültürel ürünler üretildikleri toplumsal bağlamdan koparılır. Mücadele, baskı, yasak, eşitsizlik silinir; geriye yalnızca “estetik haz” kalır. Kültür, gerçekliği açığa çıkaran bir alan olmaktan çıkar; gerçeklerden kaçış aracına dönüşür. </p>
<p>Oysa müzik tarihsel olarak başka bir yerde durur. Müzik bastırılanın sesidir; kontrol edilemeyenin alanıdır. Tam da bu yüzden kriz dönemlerinde hedef alınır. Bugün konserlerin yasaklanması, festivallerin iptal edilmesi, sahnelerin kapatılması tesadüf değildir. Bu, kamusal alanın daraltılmasıdır. Bedenin, sesin, kalabalığın denetim altına alınmasıdır. </p>
<p>Bu noktada metafora gerek yok. Bu, açık bir şeriatçı kültürel kuşatmadır. Ve kriz koşullarında bu kuşatma daha az dirençle karşılaşır. Çünkü kriz, toplumu yalnızlaştırır; yalnızlaşan toplum sessizleşir. </p>
<p>Bugün müzik kamusal alandan bilinçli biçimde siliniyor. Konserler yasaklanıyor, festivaller iptal ediliyor, sahneler hedef alınıyor. Bu, kültürel değil; politik bir projedir. Bedenin, sesin ve kalabalığın denetim altına alınması hedeflenmektedir. Ancak krizle çözülen toplum buna güçlü bir karşılık üretemiyor. Nostalji ve apolitiklik, öfkenin yerini alıyor. </p>
<p>Bugün Türkiye’de “apolitik gençlik” diye adlandırılan şey masum bir ilgisizlik hali değildir. Bu, faşizmin en pürüzsüz, en itirazsız ve en işlevsel biçimidir. “Ben karışmıyorum” diyen bu gençlik, karışmamayı değil; devletin karışmasını sorgusuz sualsiz kabul etmeyi seçmektedir. </p>
<p>Konser yasaklandığında “şartlar böyle”, festival iptal edildiğinde “ülke gündemi yoğun”, sahneye çıkan sanatçı hedef gösterildiğinde “zamanlama yanlış” diyen bir kuşaktan söz ediyoruz. Bu cümlelerin ortak bir özelliği var: Hepsi devletin dili. Gençlerin ağzından çıkıyor ama kaynağı iktidar. Karşı söz yok, karşı hayal yok. </p>
<p>Bu apolitiklik değil; rıza üretimidir. </p>
<p>Bugünün gençliği yasaklarla kavga etmiyor, onlarla uyumlanıyor. Konserler yasaklandığında playlist yapıyor. Festivaller iptal edildiğinde sokakta olmak yerine “zaten kalabalık sevmiyorum” diyor. Kamusal alan daraltılırken özel alana çekilmeyi bir özgürlük tercihi gibi sunuyor. </p>
<p>Faşizm her zaman copla gelmez. Bazen kulaklıkla gelir. Bazen bağırmaz; “ben siyasetten anlamam” diye fısıldar. Marksizmin ideoloji eleştirisi tam da burada devreye girer: egemen ideoloji, kendini ideolojisizlik olarak sunar. Apolitik gençlik, bu baskı düzeninin en işlevsel aktörlerinden biri haline gelir. </p>
<p>Ekonomik kriz yalnızca yoksullaştırmaz; insanları birbirinden koparır, ortak alanları boşaltır, kamusal karşılaşmaları tehdit gibi gösterir. Nostalji bu kopuşu estetikle örterken, apolitiklik sessiz bir kabulleniş üretir. </p>
<p>Oysa çıkış geçmişte değil; bugünün dertlerinde birlikte durabilmektedir. Dayanışma kriz zamanlarında bir temenni değil, bir zorunluluktur. Bir arada yaşama fikri ancak kamusal alan savunulduğunda, insanlar yeniden yan yana gelebildiğinde anlam kazanır. </p>
<p>Bu yüzden konser alanları, festival sahaları, meydanlar ve sahneler hâlâ değerlidir. Binlerce insanın aynı anda aynı şarkıyı söylemesi yalnızca bir eğlence değildir; bir aradalığın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatan politik bir andır. Tam da bu yüzden hedef alınırlar. </p>
<p>Bütün mümkünlerin kıyısındayken geçmişimizi de geleceğimizi de çalanlara karşı neyi tercih edeceğimiz artık nostaljimizden de önemli hatta çok daha önemli bir hal almış vaziyette.  </p>
<p>Bugün tarafsızlık diye bir lüks yoktur. Yasaklara rağmen konuşan, susmamayı seçen her sanatçı kamusal alanın biraz daha daralmasına karşı bir gedik açar. Bu gedikler çoğaldıkça toplum nefes almaya başlar. </p>
<p>Sessizliğe alışmamak, yasakları olağan görmemek, “zamanı değil” denilen her yerde zamanı zorlamak gerekir. Kültür-sanat alanını savunmak bir yaşam tarzını değil; birlikte yaşama ihtimalini savunmaktır. </p>
<p>Kriz estetikle aşılmaz. Ama yan yana durarak, ses çıkararak, sahneleri terk etmeyerek aşılabilir. Dayanışma bir duygu değil; hareket halidir.  </p>
<p>Ve hâlâ mümkündür. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 08:14:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bad Bunny’nin Super Bowl rüzgârı, Beyaz Saray’da kargaşa]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/bad-bunnynin-super-bowl-ruzgari-beyaz-sarayda-kargasa-692934</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/bad-bunnynin-super-bowl-ruzgari-beyaz-sarayda-kargasa.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/bad-bunnynin-super-bowl-ruzgari-beyaz-sarayda-kargasa-692934</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Super Bowl’da Bad Bunny sahaya bir ev kurdu. Verandasında Latinler, arkalarında şeker kamışları, ellerinde bir kıtanın tüm bayrakları vardı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Buse İlkin Yerli</strong></p>
<p>ABD’de sporun ve pop kültürün zirvesi sayılan Super Bowl bu kez yalnızca bir maç değildi. Geçen haftaki maçın devre arası şovu, Amerikan siyasetinin tartışmalarından birine dönüştü. </p>
<p>Sebebi, Bad Bunny. Devre arası şovunu yapan Bad Bunny’nin Latin kültürüne, yani kendi kültürüne sahip çıkması ABD Başkanı Donald Trump’ı ve destekçilerini öfkelendirdi. 2026’nın başından beri Latin Amerika’ya saldıran, göçmenlere karşı faşizan uygulamaları artıran ve ICE’ı kendi vatandaşlarına dahi saldırmak için kullanan Beyaz Saray için bu şov, kabul edilemezdi… Trump, Bad Bunny’i eleştirirken destekçileri ‘alternatif sahne’ kurdu.  </p>

<h2>BAD BUNNY’NİN ŞOVU NEDEN ÖNEMLİYDİ?</h2>
<p>Bad Bunny, gerçek adıyla Benito Antonio Martínez Ocasio, Porto Rikolu bir sanatçı. Adı son dönemde daha sık anılsa da ilk şarkısını 2013’te çıkardı. Latin Amerika’nın kendine has müziği reggeaton ve Latin trap tarzıyla öne çıktı. Adını dünyaya duyururken Porto Riko’nun ve Latin Amerika’nın sorunlarını göstermekten, halkının sesini yükseltmekten ve kültürünü tanıtmaktan geri durmadı.  </p>
<p>ABD ise Latin Amerika’yı hep arka bahçesi olarak görmek istiyordu. Emperyalist emellerini saklama zahmetine girmeyen Trump, başkanlık koltuğuna tekrar oturduğunda düğmeye bastı. ABD, uzun süre abluka altında tuttuğu Venezuela’ya 3 Ocak’ta girip devlet başkanı Nicolas Maduro’yu kaçırdı. Kolombiya, Meksika ve Küba başta olmak üzere Latin Amerika ülkelerine tehditlerin dozunu artırdı. Dışarıda bu oyunları işletirken içeride de göçmenleri ‘göndermenin’ daha hızlı yollarını arıyordu. 20 yılı aşkın süredir var olan Göçmen ve Gümrük Muhafaza, yani ICE, son operasyonlarıyla dünya gündemine oturdu. Minneapolis’te iki beyaz ABD vatandaşını öldürmüş, 5 yaşındaki Latin çocukları bile geri gönderme merkezlerine tıkmışlardı. </p>
<h2>GRAMMY’E DAMGA VURMUŞTU</h2>
<p>Halkına yönelik saldırıların arttığı bu politik ortamda Benito, şubat başında düzenlenen Grammy Ödülleri’nden üç Grammy ile ayrıldı. Şarkılarını İspanyolca yapan Benito, ‘DeBÍ TiRAR MáS FOToS’ (DtMF) adlı albümü ile ‘Yılın Albümü’ ödülünü aldı. İlk kez tamamı İspanyolca olan bir albüme bu ödül verilmişti. </p>
<p>Benito, Grammy sahnesinde ‘ICE dışarı’ diye başladığı konuşmasını şöyle sürdürdü: “Biz vahşi değiliz, hayvan değiliz, uzaylı da değiliz. Biz insanız ve Amerikalıyız.” ‘En İyi Urban Müzik Albümü’ ödülünü almak için tekrar sahneye çıktığında ise şunları dedi: “Nefret, daha fazla nefretle güçlenir. Nefretten daha güçlü olan tek şey sevgidir. Eğer mücadele edeceksek bunu sevgiyle yapmalıyız.” </p>
<h2>TRUMP VE ŞÜREKÂSI RAHATSIZ OLDU</h2>
<p>Super Bowl’da Bad Bunny’nin sahne alacağı 2025 Eylül sonunda açıklanmıştı. Grammy’de bunları söyleyebilecek birinin Super Bowl’da çıkacak olması Trump’ı rahatsız ediyordu. Üstelik bu kişi bir Porto Rikoluydu ve Ulusal Futbol Ligi (NFL) ile Trump’ın asla kabul edemeyeceği bir anlaşma yapmıştı. Super Bowl tarihinde ilk kez bir şov tamamen İspanyolca olacaktı. Trump’ın, gösteriye Bad Bunny’nin çıkması konusundaki ilk açıklaması “Bu kesinlikle saçma” oldu. Trump yandaşları da alternatif bir devre arası şovu düzenlediler. Geçen 10 Eylül’de öldürülen sağcı aktivist Charlie Kirk’ün kurduğu Turning Point USA’in organize ettiği bu gösteride, Trumpçı şarkıcı Kid Rock çıktı.  </p>
<h2>BAD BUNNY SAHNEDE</h2>
<p>Ama pazar günü yüzbinler statta, milyonlar ekranları başında Bad Bunny’i bekliyordu. Devre arasında saha Latin Amerika kültürünü yansıtan dekorlarla ve dansçılarla doldu. 14 dakika boyunca sahnede kalan Benito, detayları incelikle düşünmüştü. Dekordaki şeker kamışı, Porto Riko’nun tarihine ve halkının emeğine bir selamdı. 19. yüzyılın sonlarında ABD’den gelenler, Karayipler’de şeker kamışı tarlalarına çökmüş ve halkı ucuz işgücü olarak kullanmıştı.  </p>
<p>Bad Bunny şovunda günlük hayata ayna tuttu. Ardından kameralar ‘casita’ya çevrildi. Casita, Porto Riko’nun ruhunu temsil eden, renkli, tek katlı ve verandalı küçük evi tarifliyor. Verandasında ise Cardi B, Pedro Pascal, Karol G gibi Latin ünlüler vardı.  </p>
<p>Sonra sahneye bir düğün geldi ve bu gerçek bir nikâhtı! Kendisini düğünlerine çağıran bir çifti Bad Bunny, milyonların önünde evlendirdi. Bu sırada ilk konuk sanatçı mikrofonu aldı. Lady Gaga, şovun tek İngilizce şarkısını söyledi. Latin kültürüyle dolu bu şovda Lady Gaga’nın bulunması eleştirildi. Kültürel imgelerle dolu şovda bir beyaz ABD’linin boy göstermesi şart değildi. Lady Gaga’nın sahnede olmasının birkaç sebebi olabilir; kişisel yakınlıkları, Gaga’nın politik tutumu ya da belki de NFL’nin ‘Bari bir ABD’li olsun’ demesi olabilir. </p>
<p>Mikrofon tekrar Benito’ya geçtiğinde, NUEVAYoL (Porto Riko aksanıyla Nueva York, yani New York) şarkısını söylerken bu kez ABD’de yaşayan Latinlere bir selam durdu. New York’taki ikonik Caribbean Social Club’ın sahibi Toñita sahnede belirdi. Ardından Benito, kendi küçüklük fotoğraflarındaki gibi giyinen bir çocuğa Grammy’sini verdi. Çocuğun her ne kadar Minneapolis’te ICE tarafından geri gönderilen 5 yaşındaki Liam Conejo Ramos olduğu yorumunu yapanlar olsa da öyle değildi. Benito, hem hayallerinin peşinden gitmeyi gösteriyor hem halkının geleceğine bir hediye bırakıyordu. </p>
<p>Ardından kamera ikinci konuğa çevrildi: efsanevi sanatçı Ricky Martin. Martin’in sahnedeki zamanı çok kısa olsa da Latin müziğinin ABD’de ne kadar yol kat ettiğinin sembolik bir göstergesiydi. Gösterinin en önemli şovlarından biri ‘El Apagón’ (Elektrik Kesintisi) şarkısındaydı. Elektrik direkleri, işçiler ve patlama betimlemeleriyle şarkının 22 dakikalık belgesel klibinde de yaptığı gibi, Maria Kasırgası sonrası Porto Riko’da yaşanan elektrik krizini ve santrallerdeki patlamalar yüzünden ölen işçileri hatırlattı.  </p>
<p>Final şovunda sahneye ABD ve Porto Riko başta olmak üzere tüm Amerika ülkelerinin bayrakları geldi. Bad Bunny, şovdaki tek İngilizce sözlerini söyledi: Tanrı Amerika’yı kutsasın. Bahsettiği Amerika, Birleşik Devletler değil kıtaydı. Bu sırada arkadaki tabelada “Nefretten daha güçlü olan tek şey sevgidir” yazıyordu. Elinde “Birlikte Amerikayız” yazan top ile tek tek tüm ülkelerin adını saydı, DtMF şarkısını söyleyerek sahneden çıktı. </p>
<p>Şovda dikkat çeken ve eleştiriye açık noktalardan biri de Bad Bunny’nin, Grammy’deki gibi, direkt ABD hükümetini ve uygulamalarını eleştiren bir konuşma yapmamış olmasıydı. Bu konuda bir açıklama gelmese de sebebi sahada ‘sevgi’ mesajı vermek istemesi olabilir. </p>
<h2>TRUMP: “BU ÇOCUĞUN NE DEDİĞİNİ KİMSE ANLAMIYOR”</h2>
<p>Şov biter bitmez Trump’tan bir açıklama geldi: Berbat! Trump, performansın “Amerika’nın büyüklüğüne hakaret” olduğunu ve ülkeyi temsil etmediğini yazdı. Gösterinin İspanyolca olduğu için anlaşılmaz olduğunu ve “Kimsenin ne dediğini anlamadığını” iddia etti. Ama buradan çıkan anlam, Trump’ın kendi destekçilerinin Kid Rock şovu yerine Bad Bunny’i izlediğiydi. Sonrasında sosyal medyaya sızan görüntülerle de bu doğrulandı. </p>
<h2>MEDYA ŞOVU NASIL GÖRDÜ?</h2>
<p>ABD’de Trump’çı olmayanlar şovun kültürel temsiliyeti artırdığı ve toplumsal çeşitliliği yansıttığı görüşündeydi. Performansın yalnızca müzik değil aynı zamanda bir toplumsal ifade olduğu vurgusu vardı. Ama ‘yandaş medya’ performansın, “Super Bowl gibi ulusal bir etkinlikte fazla siyasi ve İspanyolca içerikli olduğunu” savundu.  </p>
<p>Latin medyası ise memnundu. Şovun Latin kültürünü ve Porto Riko’yu büyük bir Amerikan futbol etkinliğinde temsil etmesi nedeniyle tarihsel bir öneme sahip olduğu vurgulandı. Şovun İspanyolca yapılması, geleneksel medya anlatısının dışına çıkan önemli bir olay olarak görüldü. “Latin topluluğunu tarihsel olarak görünmez kılan bir platformda kendi sesimizi duyurduk” değerlendirmeleri yapıldı.  </p>
<p>Super Bowl sahnesi o gece yalnızca bir devre arası gösterisi değildi. Kimin Amerika sayılacağına, hangi dilin duyulmaya değer olduğuna ve hangi kültürün ‘merkez’ kabul edileceğine dair bir mücadeleydi. Bad Bunny şarkı söyledi; Trump öfkelendi. Ama milyonlarca insan için o gece mesele futbol değil, görünürlük ve varoluştu. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 08:12:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ölümü doğurmak, hayatı ertelemek]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/olumu-dogurmak-hayati-ertelemek-692933</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/olumu-dogurmak-hayati-ertelemek.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/olumu-dogurmak-hayati-ertelemek-692933</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emin Şir</strong></p>
<p><em>“Babam ölmek istiyordu ama yazgısını değiştiremedi.  </em></p>
<p><em>Anam yeni bir hayat kurmak istiyordu, ölüm izin vermedi.” </em></p>
<p>Hatice Aydoğdu, Dipnot Yayınları’ndan yayımlanan <strong>Kar Suyu Gibi Akar Gideriz</strong> adlı kitabında kişisel yas sürecinden yola çıkarak yaşlılığı, ölümü, kuşaklar arası çatışmaları odağına alıyor.  </p>

<p>Babanın “ölüm hastalığı”na yakalanmasıyla başlayan, hastane koridorlarından köklerinin uzandığı köye dek süren bir içsel yolculuğa çıkarıyor okuru.  </p>
<p>Bu yolculuk biraz da geç kalmışlığın sancısı. </p>
<p>Elli yaşından sonra babasını, onun yürüdüğü sokakları, içtiği çorbanın tadını tanımaya çalışan bir evladın sesini ulaştırıyor. Yaşlılığın bir “kafes”e dönüşmesini, sistemin duyarsızlığını ve insanın yitirirken bulduğu çelişkili duyguyu arı bir dille sunuyor. </p>
<p>“Anam babam hayattan yavaş yavaş çekilirken ben onların hayatına giriyordum” itirafı ise metnin felsefi omurgası. </p>
<p>Yazarının “sınıflandırmakta güçlük çektiği”, herhangi bir edebi türün kalıplarına sığmayı reddeden bu kitabı, ben, romanla deneme arasında bir anlatı olarak okudum. 25 yıllık gazetecilik geçmişi ve belgeselci gözlemciliğiyle Aydoğdu hatıraları, tıbbi raporları, manileri ve sözlü tarihi lirik bir duyarlılıkla harmanlıyor. </p>
<p>Aydoğdu, sağlık sistemindeki hiyerarşiyi, doktorların robotik tavırlarını ve yaşlıların toplum içinde “görünmez” kılınmasını bir tür “aşağılanma mekaniği” olarak görünür kılıyor. Günümüz dünyasının yaşlılığı bir arızaya, ölümü ise steril hastane odalarında sonuçlandırılan bürokratik bir işleme indirgeme biçimini sorguluyor. Bu düzende ölüm bir son değil, adeta bir “tahliye” işlemi. Yazar ise bu ruhsuzluğa babasının belleğinden süzülen hikâyelerle karşı koyarken, onun geçmişine dair izlerin peşine düşüyor. Meşe fidanı, dağ kekiği, obsidiyen taşları, Hayrani Dede yatırı ve gaipten gelen geyiklerle anlatıyı bir “hafıza mekânı”na dönüştürüyor. </p>
<p>Kitaba ismini veren “<strong>kar suyu gibi akar gideriz</strong>” ifadesi Anadolu’nun kadim bilgeliğine dayanan bir teslimiyeti simgeliyor. Ölümü, korkulan bir son değil, toprağa ve doğaya karışma hali olarak görüyor. Ancak bu akışın önündeki en büyük engel yine yerleşik nizamın katı kuralları: Memleketinden getirilip mezarın ayakucuna dikilmek istenen bir meşe fidanının “patika yolu kapatır” gerekçesiyle bürokrasiye takılması, sistemin ölüme bile kendi kurallarını dayattığının hüzünlü bir göstergesi. </p>
<p>Hatice Aydoğdu, o meşe fidanını bürokrasiye kaptırsa da anasının mezarını dağ kekiği ve obsidiyenlerle sarmaktan vazgeçmiyor. Fakat bir zaman sonra kekiğin ve taşların yerinde yeller esmesi, hayatın ve sistemin hoyratlığına dair sarsıcı bir final olarak beliriyor.  </p>
<p>Kar Suyu Gibi Akar Gideriz, gidenin ardından tutulan bir yasın olduğu kadar kalanın eksilen belleğini nasıl tahkim etmeye çalıştığının da hikâyesi.  </p>
<p>Aydoğdu, sadece bir babanın, bir ananın vedasını değil, kar suyu gibi akıp giden bir ömrün tortusunu topluyor. Modern insanın “yaşlanmaya hakkı olmayan” bir dünyada nasıl nefessiz kaldığını da kayda geçiriyor. Yaşamla ölümü adalet terazisine koyan bu anlatı, yası bir deftere, sözcükleri ise bir arınma ritüeline dönüştürüyor. </p>
<p>“Ne hayatta kalmanın kurtuluş ne ölmenin çare olduğu benzersiz bir anlatı bu. Yolun sonuna varmadıkça hakkında hiçbir şey bilinemeyecek bir öykü olarak hayat, geride kalanların belleğinde tava dökülmedikçe adı konmayacak bir sır olarak ölüm… Öykülenmeyi hak etmek için kendi varlık sebebinden fazlasına gereksinmeyen insanların hayatlarını tüm o yalınkat parlaklığı içinde anlatıyor Hatice Aydoğdu. Gündelik olanın içindeki öyküyü bulup çıkarmıyor, tersine, gündelik olanı öykü katına yükseltiyor. Hayatın o katmerli dolambacına bazen tutkulu, bazen sakıngan, bazen iştahlı, kimi zaman da yetingen bir dürtüyle yol veren bütün işaretleri tek tek seçiyor. Tüm etkilerin kavşağında, tüm etkilere açık olmaktan, sadece ondan medet umuyor. Sözün özü, hayatın yükünü ayrı, darasını ayrı tartıyor elinizdeki kitap.” </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 08:10:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Türkiye yeni aydınını bulmalı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/turkiye-yeni-aydinini-bulmali-692932</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/turkiye-yeni-aydinini-bulmali.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/turkiye-yeni-aydinini-bulmali-692932</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Aydın yok oldu, yok edildi, kalanlar da eylemsizliği seçti, köşesine çekildi, bir nevi klavye solculuğunu doğurdu. Dilenciye sadaka vermek gibi olduğunu düşünüyorum bunun, sadece içinizi rahatlatıyorsunuz, sorunun kökenine inmiyorsunuz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cansu Poyraz</strong></p>
<p>Türkiye’de “aydın” kavramı uzun süredir tartışılıyor; ama belki de ilk kez bu kadar sert ve köklü bir sorgulamaya tabi tutuluyor. Siyasal kriz mi derin, yoksa insan tipolojisindeki dönüşüm mü? Bilgi neden arttıkça etki azalıyor? Gazetecilik gerçekten öldü mü, yoksa biz başka bir dönemin içinde miyiz? </p>
<p>Ertürk Akşun,, Türkiye’nin son kırk yıllık entelektüel çöküşünü, neoliberal dönemin yarattığı insan modelini ve “eylemsiz aydın” sorununu masaya yatırıyor. Tanzimat’tan bugüne uzanan aydın tipolojisini edebiyat ve siyaset üzerinden okuyan Akşun, çürümenin yalnızca siyasal değil, zihinsel ve ahlaki bir boyutu olduğunu savunuyor. </p>
<p>“Ya Barbarlık Ya Sosyalizm!” gibi güçlü bir tarihsel sloganın bugünkü anlamını, yeni soğuk savaş ihtimalini ve örgütlenme meselesini tartışırken, asıl sorunun hâlâ değişmediğini hatırlatıyor: </p>

<p><strong>Peki ne yapmalı? </strong></p>
<p>Bu söyleşi, cevaplardan çok soruların önemini vurgulayan; bugünden tarihe bakarak yön arayan bir zihin egzersizi niteliğinde. </p>
<p><strong>Bu kitap “yeni insan” kavramıyla açılıyor. Sizce Türkiye’de asıl kriz, siyasal mı yoksa insan tipolojisiyle mi ilgili? </strong></p>
<p>Öncelikle bu iki kavramın aynı anda okunması gerekiyor. Siyasi çürüme doğal olarak ahlaki ve insani çürümeyi de beraberinde getiriyor. Bunu şu şekilde tarif ediyorum ben: Önce çöküş yaşandı. Çöküş neoliberalizm eliyle, düşünülerek, uğraşılarak, üzerinde ince ince çalışılarak gerçekleşti. Tüm toplumsal kurumlar, yapılar, felsefe, edebiyat, sanat, hukuk, eğitim, ekonomik yapı bu çöküşten nasibini fazlasıyla aldı. </p>
<p>İşe önce tarihi silme ve insan aklını kötürüm yapmayla başladılar. </p>
<p>Sonra her şey küflenmeye bırakıldı. </p>
<p>İnsanlar yalnızlaştırıldı, güven duygusu yok edildi. Yeni yeni icat edilen korkulara maruz kalan insanlar, hiçbir şeye itiraz edemeyen, kaderine razı bir sürüye dönüştürüldü. Bu küflenme dönemiydi. </p>
<p>Şimdi ise tam anlamıyla bir çürüme dönemi yaşıyoruz. </p>
<p><strong>Tanzimat’tan bugüne “aydın” figürünü izliyorsunuz. Bugün geldiğimiz noktada, Türkiye’nin en büyük aydın açmazı nedir? </strong></p>
<p>1980’den itibaren aydın kırımı yaşıyoruz. 1980’de kitaplarını yakan aydınla tanıştık, sonrasında korku iklimi aydını sürünün içine kattı. Etkisizleştirildi. Birçoğu köşesine çekilip, beğenmemezlik şıkkını kullanmayı tercih etti, meydan cahillerin fütursuzluğuna bırakıldı. Sol liberalizm özellikle Sovyetlerin yıkımından sonra neoliberalizmin sözcülüğüne soyundu. Bütün aydın kurumları bunların eline geçti. </p>
<p>Şimdi yeni aydınımızı bulmak zorundayız. Aydın teorik bakıştır, derinliktir. Eylemli aydın bu bakışını topluma nüfuz ettirebilendir. </p>
<p>Tam da bu sebeplerden dolayı, Türkiye’deki aydın tipolojisine ve yaptıklarına bakmak istedim. Yol gösterici olmasını amaçladım. </p>
<p><strong>Kitap boyunca sık sık şunu sezdiriyorsunuz: Bilgi arttı ama etki azaldı. Aydın neden etkisini kaybetti? </strong></p>
<p>Her şeyin aşırısı zarar verir. Bilginin de aşırısı bilgisizliği doğurdu. Aşırı enformasyon, derin düşünmeyi, teoriyi yok etti. Düşünme hız değil, sakinlik ve yavaşlık gerektirir. </p>
<p><strong>“Eylemsiz aydın olmaz” diyorsunuz. Bugünün aydını en çok hangi noktada eylemsizlikle malul? </strong></p>
<p>Elbette eylemsiz de aydın olunabilir ama bunun topluma faydası sınırlıdır. Bizim istediğimiz eylemli aydındır. Oğuz Atay’ın yarım kalan romanı gibi: Eylembilim’de eylemli aydını yazmaya çalışıyordu. Yukarıda da dediğimiz gibi aydın yok oldu, yok edildi, kalanlar da eylemsizliği seçti, köşesine çekildi, bir nevi klavye solculuğunu doğurdu. Dilenciye sadaka vermek gibi olduğunu düşünüyorum bunun, sadece içinizi rahatlatıyorsunuz, sorunun kökenine inmiyorsunuz. </p>
<p><strong>Romanlar ve edebiyat üzerinden aydın tipolojisini okumanız çok çarpıcı. Sizce edebiyat hâlâ toplumu dönüştürme gücüne sahip mi, yoksa o da mı işlevsizleşti? </strong></p>
<p>Dönüşüm bir bütündür, sanatıyla, edebiyatıyla, aydınıyla, üniversitesiyle... Sanatçı ile bilimadamı arasındaki fark, birisinin verilerle hareket etmesi, birisinin sezgileriyle doğruyu işaret etmesidir. Büyük usta Aziz Nesin’in dediği gibi: “Dünya dengesinin nasıl oluştuğunun öğrenilmesi için elimizde yayınlar, yeterince veriler, açık seçik bilgiler yoktur. Bu nedenle, dünya dengesini hesap etmenin bir sezgi olduğu, büyük strateji ustalarının bu yanlarıyla sanatçı oldukları bile söylenebilir.” </p>
<p><strong>“Gazetecilik bitti, bilgi kirlendi” tespiti oldukça sert. Sizce gazetecilik mi öldü, yoksa okur mu değişti? </strong></p>
<p>Tekelli düzende bütün vektörler aynı yöne doğru şekillenirler. En nihayetinde her kurumun tek elde toplanmasına kadar gider. Bu uç noktaya faşizm veya diktatörlük demek, tanımı gereğidir. Bir ülke tekelli düzene geçmişse basın da aynı yönün ideolojik aygıtlarından en önemlisi haline gelir. </p>
<p>Türkiye eylülizmle birlikte tekelli düzene geçiş aşamalarına başlıyor. Böylelikle basın da tekelci devlet yönetimi içine girmiş oluyor; vektörler aynı yönü gösteriyor. </p>
<p>Gazetecilik konusuna girmemin bir sebebi var. Lafı eğip bükmeden söyleyecek olursam, bilgi kirliliğinin temelinde gazetecilik (“yeni gazetecilik” demek daha doğru) mesleğinin ve bu mesleği icra edenlerin olduğunu söyleyebilirim. Özellikle yeni gazetecilik dediğimiz, dijital medya ve sosyal medya aracılığı ile yapılan gazetecilikten bahsediyorum. </p>
<p>Sosyal medya platformlarının ortaya çıkmasıyla, özgür basın diye bir kavram ortaya çıktı. </p>
<p>İlk bakışta büyük bir özgürlük alanı vaadi vardı. Bu merkez basın için büyük bir riskti. Bilinen en gerçek şey, merkez basının büyük firmaların ve devletin bire bir tekelinde olduğuydu. Buraya kadar doğru ama neoliberalizmin felsefi ayağı olan postmodernizm, her şeye özgürlük vaadinde, merkezdeki her şeyi yıkmayı göze almıştı, içinde bazı riskleri barındırsa da. </p>
<p>Ama unutmamak gerekiyor, her özgürlük yanında çürümeyi de getiriyor post modern toplumda. </p>
<p><strong>Kitabın ikinci bölümünde Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’yi birlikte ele alıyorsunuz. Bu bölüm bir siyasi analiz mi, yoksa bir zihniyet eleştirisi mi? </strong></p>
<p>Yöntem olarak tarihe bugünden bakarak anlamaya çalışıyorum. Sorunuza gelecek olursam, zihniyet zaten bir siyasi sürecin sonucunda ortaya çıkıyor. Sosyoekonomik-politik ortam siyasetçinin zihniyetini de belirliyor. Çürüme, toplumun her kesimine sirayet ediyor. Zaten sorunlu olan siyasi profilimiz, son yirmi yılda daha da çürümüş olarak karşımıza çıkıyor. Gündemdeki parti değiştiren siyasetçilere bakmak yeterli sanırım söylediklerimin kanıtı olarak. </p>
<p><strong>“Ya Barbarlık Ya Sosyalizm!” başlığı bugün hâlâ geçerli mi? Yoksa artık üçüncü bir ihtimalle mi karşı karşıyayız? </strong></p>
<p>Bakın dünya birazcık da olsa iyi bir şeyler yaşıyorsa, bu üç beş solcunun yüzü suyu hürmetinedir. Bu dün de böyleydi bugün de böyle. Sadece Türkiye için söylemiyorum, dünyanın bu kadar çürüyüp çöktüğü bir dönem olmamıştır. O yüzden bir önceki kitabımda, Üçüncü Dünya Savaşı başlığı atmıştım. Bundan sonra yazacağım kitabın başlığı ise, Yeni Soğuk Savaş. Dünya artık buraya doğru gidiyor ve büyük bir yıkım bekliyor insanlığı. Bundan çıkışın tek yolu da, en azından bilinen yolu, sadece sosyalizmdir. </p>
<p><strong>Özgür Özel için “tarihte zorun rolü” ifadesini kullanıyorsunuz. Bu rol bir fırsat mı, yoksa bir yük mü? </strong></p>
<p>Bu konuyu Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabından örnekler vererek açıklamıştım. Bazı tarih kesitleri vardır ki sizi kahraman yapar. İçinizde böyle bir niyet olmasa da tarih size bu rolü verir. 19 Mart darbesi ile birlikte tarih Özgür Özel’e böyle bir şans tanımıştır. toplumun ilerici kısmı ne kadar iterse o kadar kahraman olur demiştim. O günleri düşünelim, İstanbul Üniversitesi’nin önündeki barikatları öğrenciler yıkmasaydı, bugün başka bir durumdan söz ederdik. O andan itibaren Özgür Özel’in de söylemlerinde değişiklik oldu. Ama bu sadece söylem mi, yoksa başka bir şeye mi evrilecek göreceğiz. </p>
<p><strong>“Peki ne yapmalı?” sorusu yıllardır soruluyor. Sizin bu kitaptaki cevabınız nedir: Beklemek mi, örgütlenmek mi, yeniden düşünmek mi? </strong></p>
<p><strong>a.</strong> Cesur olmak, dışarıda kalmaktan korkmamak ama aynı zamanda bilinçli olmak. </p>
<p><strong>b. </strong>İdeolojik olarak hazır olmak, fikirlere korkusuzca açık olmak. </p>
<p><strong>c. </strong>Birleşme değil, eylemde ortaklık yaratmak. </p>
<p><strong>d.</strong> Eskiden kopmak, korkusuzca tartışabilmek ve bunun koşullarını hazırlamak. </p>
<p><strong>e. </strong>Eylemde güç birliğini sağlamak. Sıradan eylemler, sıradanlığı doğurur. Politika bir güç biriktirme sanatı ise, bu aynı zamanda güçlü görünmeyi de beraberinde getirir. </p>
<p><strong>f. </strong>Kazanımı olmayan eylemden kaçınmak. Yapılan her eylemin ses getirmesi gerekir, daha da önemlisi, her eylemin bir kazanımı olmalıdır. </p>
<p>Bunlar ilk planda aklıma gelenler. Bir şey daha eklemek istiyorum. Artık her yeri bir okul olarak düşünmemiz lazım, her yeri okul yapmalıyız. </p>
<p><strong>Son olarak: Bu kitap bir umut kitabı mı, yoksa bir uyarı metni mi? </strong></p>
<p>Bu kitap bugünden tarihe bakarak bir yol bulma kitabı. Cevaplardan daha çok sorular içeren bir kitap. Sorular sürekli zihnimizi tırmalamak zorundadır; çünkü soru yoksa cevap da üretilemez. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 08:04:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Küba’nın yeni bağımsızlık savaşı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kubanin-yeni-bagimsizlik-savasi-692931</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/kubanin-yeni-bagimsizlik-savasi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kubanin-yeni-bagimsizlik-savasi-692931</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Bir halkın nefes borusunu keserek onu özgürleştireceğini iddia eden emperyalist akıl, uluslararası hukukun tüm etik sınırlarını çiğneyerek aslında kendi tarihsel çaresizliğini ifşa ediyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin en belirgin alamet-i farikası, küresel ticareti pervasız bir şantaj aracına dönüştürmesi oldu. Göreve geldiği günden bu yana oturduğu her masadan gümrük vergisi tehdidiyle kalkan Trump yönetimi, 29 Ocak 2026’da imzaladığı son kararnameyle üçüncü ülkeleri hedef alarak bu süreci literatüre en geniş ölçekli ‘boğma harekâtı’ olarak geçecek bir boyuta taşıdı. Bu kez hedefte siyasi yönetimin ötesinde, halkın hayatta kalmasını sağlayan enerji erişimi ve yaşamın bütünü var.  </p>
<p>Küba ile enerji ticareti yapan her devlet de ABD pazarından dışlanma tehdidiyle karşı karşıya kalmış durumda. Bu anlamda hamleyi aslında kağıt üzerinde olmayan ama sahada tüm dehşetiyle hissedilen gayriresmî bir savaş ilanı olarak görmek gerekir. Zira etkileri Küba’da mutfak masalarına ve hastane koridorlarına kadar uzanıyor. Birleşmiş Milletler yakıt akışının kesilmesinin ülkede insani durumun “çökmezse bile ağırlaşacak” noktasına sürüklenebileceği uyarısı yapıyor. </p>

<p>ABD’nin beklentisi, Küba halkını en temel yaşam ihtiyaçları üzerinden teslimiyete zorlamak ve içeride kaos yaratarak yönetimi devirmek. Bunun yanı sıra bölgenin tarihsel birliğini, dayanışmacı yaşam kültürünü ve sosyalizmin on yıllardır biriktirdiği değerleri yeryüzünden silme amacı taşıdığı da yadsınamaz. Başka bir deyişle Trump’ın yeni Monroe Doktrininin buradaki yansıması, Latin Amerika’nın bağımsızlık iradesini kırmayı ve bölgeyi yeniden emperyal bir tahakkümün uydusu haline getirmeyi hedefleyen bir sömürgeleştirme projesinden başka bir şey değil.  </p>
<p>Dahası bu “boğma” stratejisinin tarihsel bir arka planı var. 1960 Mallory Memorandumu’nda da; “açlık, çaresizlik ve hükümetin devrilmesi”ni sağlamak amacıyla Küba’ya “para ve malzeme” akışını kesme hedefini açıkça belirtilmiştir. Bugün gümrük vergisi tehdidiyle yapılan, o çizginin küresel ticaret üzerinden güncellenmiş halidir. </p>
<p>Bu gümrük vergisi şantajının bölgedeki ilk testi Meksika’da görüldü. ABD’nin gümrük vergisi tehdidi, Meksika’nın Küba’ya yakıt sevkiyatını da baskı altına aldı: Sheinbaum yönetimi sevkiyatların bir dönem durduğunu, misilleme riskini gözeterek ‘çıkış yolu’ aradıklarını açıkladı. Buna rağmen Meksika, iki donanma gemisiyle 800 tonu aşkın gıda, süt tozu ve temel ihtiyaç malzemesini Havana’ya ulaştırarak ‘insani yardım koridoru’nu açık tutuyor; aynı anda da petrol akışını yeniden kurmak için diplomatik kanalları zorluyor.  </p>
<h2>“ÇÖKMÜŞ ÜLKE” SENARYOSU</h2>
<p>Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte Latin Amerika politikasında maskeler tamamen düşerken, 3 Ocak’ta Karakas’ta Maduro’ya yönelik gerçekleştirilen saldırı, ABD’nin bölgeye dair asıl niyetini de ele vermişti. Maduro’nun kaçırılmasının ardından düzenlenen basın toplantısında Trump yönetimi, bu saldırıyı “narkoterörle mücadele” yalanıyla temellendirmeye çalışsa da, asıl hedefin bölgedeki tüm bağımsızlık odaklarını tasfiye etmek olduğu kısa sürede anlaşıldı. Bu toplantıda Küba, “zaten çökmekte olan” bir ülke olarak resmedilerek, Washington’ın “yardım etme” bahanesiyle müdahale hazırlığında olduğu açıkça ilan edilmişti. </p>
<p>Öte yandan, Trump’ın bu süreçte Marco Rubio için şaka yollu “Küba›nın bir sonraki başkanı” ifadesine cevaben sosyal medyada “Kulağa hoş geliyor” yanıtını vermesi basit bir nükte değil. ABD’nin Küba için arzuladığı yeni düzen, aslında Küba’nın devrim öncesi statüsüne geri döndürülmesi ve ABD’ye sadık bir devlet inşa edilmesidir. Bu plan çerçevesinde Küba’nın nikel ve kobalt rezervlerinin rolü kimi analizlerde vurgulanıyor. Bu kaynakların özellikle ABD’nin Çin ile girdiği küresel maden ve enerji tedarik zinciri savaşında kilit rol oynadığına dikkat çekiliyor. Eğer rejim çökerse, bu madenlerin 1959 öncesinde olduğu gibi ABD şirketlerine satılacağı iddiaları da bu analizlerin merkezinde yer alıyor. </p>
<h2>FLORİDA VE SEÇİM AJANDASI</h2>
<p>Trump’ın Küba’ya yönelik bu sertleşme stratejisi, yalnızca bir dış politika tercihi olarak şekillenmiyor. Aynı zamanda 2026 ara seçimlerine yönelik bir iç siyaset yatırımı olarak da okunuyor. Cumhuriyetçi Parti için kale niteliğindeki Florida’da, özellikle muhafazakâr Küba-Amerikan seçmenlerin desteğini konsolide etmek, Senato ve Temsilciler Meclisi çoğunluğunu korumak adına kritik önem taşıyor. Trump’ın Küba’yı “çökecek bir ülke” olarak resmederek, bu seçmen grubuna on yıllardır bekledikleri zafer illüzyonunu pazarladığı ve seçimler için bir muhasebe yaptığı da sıkça vurgulanıyor.  </p>
<p>Elbette bu süreç sadece Florida ile sınırlı olmayacak. 2026 ara seçimleri, Trump’ın kurmaya çalıştığı bu düzenin Amerikan kamuoyu önündeki ilk büyük testi olacak. Venezuela’daki Maduro operasyonu ve Küba’daki enerji blokajı, iç siyasette "güçlü Amerika" imajını tahkim etmek için kullanılan birer kaldıraca dönüşecek mi yoksa bu saldırganlık (içeride ICE’ın yürüttüğü sert operasyonlarla birleşerek) bir bumerang etkisi mi yaratacak hep birlikte göreceğiz. Dolayısıyla hem Venezuela hem de Küba üzerindeki baskıyı, Trump’ın 2026 seçim zaferi için kurguladığı modelin hem laboratuvarı hem de vitrini olarak görmek mümkün. </p>
<h2>HAVANA TESLİM OLMAYACAK</h2>
<p>Ekonomik boğma stratejisi, Küba’yı devrimden bu yana karşılaştığı en sert sınavla yüz yüze bırakmış durumda. Adanın ihtiyaç duyduğu yakıtın büyük bir kısmının kesildiği ifade ediliyor. Havana dahil ülke genelinde kesintiler saatlere uzarken halkın günlük yaşamı hayatta kalma refleksine indirgenmiş durumda. Bunun sonucunda temiz suyun azaldığı, gıda nakliyatının durma noktasına geldiği bir gündelik hayat oluşuyor. Ancak Küba, bedeli ne olursa olsun direnmeye kararlı. Başkan Díaz-Canel, özellikle Venezuela hattından sevkiyatın Aralık ortasından bu yana kesildiğini vurguluyor ve bu kuşatmaya karşı direnmeyi sürdürüyor. Díaz-Canel’in mesajlarında öne çıkan en temel unsur, şantaj ve dayatmalara karşı tavizsiz bir egemenlik vurgusu. </p>
<h2>KARANLIĞI KIRAN STRATEJİ</h2>
<p>Díaz-Canel’in direnişi sadece söylemle sınırlı kalmıyor. Havana, krizi ‘ulusal önceliklendirme planı’na bağladı. Reuters’ın aktardığına göre yakıt; sağlık, tarım, eğitim, su temini ve savunmaya öncelik verilerek planlama yapılacak; limanlar ve ulaşım altyapısı ithalat-ihracatın sürmesi için korunacak; döviz akışını tutmak üzere turizm ve puro ihracatı gibi kalemlere de asgari pay ayrılacak; 200 bin hektarlık pirinç ekimi hedefi de bu çerçevenin parçası.  </p>
<p>Bunların yanı sıra bir dizi acil önlem paketi de yürürlüğe koyulmuş durumda: kamu kurumlarında haftalık çalışma düzeninin daraltılması, iller arası seferlerin azaltılması, üniversitelerde hibrit/uzaktan eğitime geçilmesi ve bazı turistik tesislerin geçici olarak askıya alınması. Buradan sağlanan tasarruf ise bütünüyle gıda üretimi, halk sağlığı ve ulusal savunma gibi hayati alanlara yönlendiriliyor. Böylece Trump yönetiminin beklediği kaos yerine, toplumun tüm kesimlerini kuşatmaya karşı birleştirmek hedefleniyor. </p>
<p>Bu stratejik savunma hattının en kritik bileşenlerinden biri de adayı fosil yakıt bağımlılığından kurtaracak güneş enerjisi hamlesiyle somutlaşıyor. Burada en kritik ortak Çin olarak öne çıkıyor. Socialist China verilerine göre, 2024-2025 döneminde ivme kazanan iş birliği, adayı enerji şantajına karşı koruyacak. Mart 2026 itibarıyla tam kapasiteye ulaşması hedeflenen bu proje kapsamında gündüz saatlerindeki elektrik ihtiyacının önemli bir kısmı (%38) güneşten sağlanabilecek.  </p>
<h2>HALKIN FİLOSU YOLA HAZIRLANIYOR</h2>
<p>Bu karanlık kuşatma altında, günümüz emperyal ambargo düzenine karşı gelişim ve ‘başka bir dünya mümkün’ anlatısının en güçlü sembollerinden biri haline gelen bir filo da, Küba’ya gitmeye hazırlanıyor. Mart 2026’da denize açılması planlanan Nuestra América Flotilla, Trump’ın ablukasını fiilen delmeyi hedefliyor. İlhamını ve lojistik tecrübesini 2025’teki Global Sumud (Gazze) filosundan alan bu girişim, Progressive International, The People’s Forum, CODEPINK ve kıta genelindeki emek örgütlerinin oluşturduğu geniş bir koalisyonla halkın ambargoyu tanımama iradesini temsil ediyor. Filo, Trump yönetiminin engellediği hayati malzemelere odaklanarak ilaç, tıbbi ekipman, temel gıda ve jeneratörleri doğrudan adaya ulaştırmayı amaçlıyor. </p>
<h2>EMPERYALİZM YENİLMEYE MAHKUM</h2>
<p>Bir halkın nefes borusunu keserek onu özgürleştireceğini iddia eden emperyalist akıl, uluslararası hukukun tüm etik sınırlarını çiğneyerek aslında kendi tarihsel çaresizliğini ifşa ediyor. Bu politika, 2026 yılını Venezuela ile başlayan ve farklı coğrafyalara yayılan türlü tehditlerinde de görüldüğü üzere, şantajın bumerang gibi sahibine döndüğü bir kırılma noktası yaratma olasılığı taşıyor. Bu sürecin en büyük manipülasyonu, bizzat emperyalist abluka eliyle yaratılan insani yıkımı ‘Küba sisteminin başarısızlığı’ olarak pazarlama kurnazlığıdır. Oysa bugün Havana sokaklarındaki her kesintinin altında doğrudan ABD’deki karar vericilerin imzası bulunmaktadır.  </p>
<p>Tam da bu noktada Küba’nın başarısı, tüm senaryoların aksine, tüm imkansızlıklara rağmen gıdada ve enerjide kendi öz gücüne dönme iradesindedir. Enerjinin bir silah, gıdanın ise bir terbiye metodu olarak kullanıldığı bu orman kanunları düzeninde egemenliğin, halkın hayati ihtiyaçlarını bizzat üretebilme kapasitesi olduğu bir kez daha tarihsel bir ihtar olarak kayda geçmiştir. Bu direniş, gerçek bağımsızlığın ancak ve ancak dışa bağımlı olmayan bir üretim zemininde yükselebileceğini tüm dünyaya hatırlatmaktadır. Bu anlamda Küba’nın mücadelesi, yarının bağımsız dünyası için mücadele eden herkes için bir rehber niteliğindedir. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 07:37:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tekno-mümin: Sosyal evrimde yeni bir halka]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/tekno-mumin-sosyal-evrimde-yeni-bir-halka-692930</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/tekno-mumin-sosyal-evrimde-yeni-bir-halka.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/tekno-mumin-sosyal-evrimde-yeni-bir-halka-692930</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Bugün insanın teknolojiyle ilişkisi, sadece “bağımlılık” ile açıklanamayacak bir boyuta taşınmıştır. Keza bu ilişki artık önermeler ve dayatmaların ötesinde dünyevî bir dinselliğe, üretim sistemi bedenine bürünmüş bir yaratıcı (bilim) ile kulları (tekno-müminler) arasındaki bir inanç formuna dönüşmüştür.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yavuz Çobanoğlu</strong></p>
<p>Sosyolojinin kurucusu Auguste Comte, “Pozitivizm İlmihali” adlı kitabında, merkezinde bilimin yer aldığı, deney ve gözleme dayanan olgusal bilginin de buna rehberlik yaptığı yeni bir “insanlık dini” tasavvur etmişti. Zira yavaş yavaş mevzilerini terk eden Hıristiyanlığın bırakacağı toplumsal boşluk, her alanda doldurulmalı; yeni insanın inancı da pozitif bilim olmalıydı. Comte’un 19. yüzyılın ortalarındaki bu tasavvuru, daha sonraları bilhassa Batı dünyasında toplumsal bir karşılık bulacaktı. </p>
<p>Devam eden yüzyılın sonlarında ise “Bilim Kilisesi” ile “Yönteme Karşı” isimli eserleriyle Paul Feyerabend, Aydınlanma ve modern bilimi eleştirirken, bunların dinin otoritesini yıkmak yerine onu “seküler” şekilde yeniden kurduğunu söyleyecekti. Feyerabend’e göre, bilim ideolojik bir baskı aracı olmuş; kilisenin yerini üniversiteler, din adamlarının yerini de bilim insanları almıştı. Zira onun bu “yer değiştirme metaforu” da esasen dinin yerini bilimin aldığı iddiasına dayanmaktaydı. </p>

<p>Bugüne geldiğimizde ise insanlık tarihinin görmüş olduğu en hızlı toplumsal değişim zamanlarından geçtiğimizi söyleyebiliriz. Tarih boyunca hangi teknolojik ürün olursa olsun kullanıldığı her sosyal pratiği geri dönülmez biçimde etkilediği için bu hızlı değişim de düşüncelerden insanî değerlere, politikadan modaya, kimliklerden sosyal ilişkilere kadar her alanda, insanı, onun yaşantısını ve doğayı hesaplanamaz bir şekilde değiştirip, dönüştürüyor. Günümüzde böylesi hızlı bir değişimin en büyük sebebi ise bilimsel çalışmaların üretimi olan başta dijital teknolojik ürünler olmak üzere tüm teknolojik araçların kendi ekonomik ve sosyal ağlarıyla birlikte günlük hayat içerisine sızması, merak uyandırıp kullanımını dayatması ve insanlarda bağımlılığa varacak biçimde alışkanlıklara yol açması şeklinde ele alınabilir. </p>
<p>Tabi bütün bunlar olurken insanlığın geçirdiği değişimler de akademik bir merak konusudur. Öyle ki bugün insanın teknolojiyle ilişkisi, sadece “bağımlılık” ile açıklanamayacak bir boyuta taşınmıştır. Keza bu ilişki artık önermeler ve dayatmaların ötesinde dünyevî bir dinselliğe, üretim sistemi bedenine bürünmüş bir yaratıcı (bilim) ile kulları (tekno-müminler) arasındaki bir inanç formuna dönüşmüştür. Dolayısıyla bugün tüm dünyada mevcut ruhanî inançların dışında, “din gibi” işlev gören en yaygın inanç, ancak dijital teknolojinin büyüsü olabilir. Böylece somut ya da sanal teknoloji mağazaları bu 21. yüzyıl paganizminin tapınakları; oradaki tüm dijital yenilikler de insanlarda “sihir etkisi” uyandıran kutsallaştırılmış nesnelerdir. Bu “kitapsız” ama ekranlardan yayılan inancın, büyüsünü çoğaltan tekno-peygamberleri de mevcuttur. Zira takipçiler için teknolojik ürünler karşısında dehşete düşmek ve büyülenmek mevcut inancın bir parçasıdır ve peygamberler de zaten bunun için vardır. </p>
<p>Ne var ki, eğer bu bir inanç ise onu takip edenler de bazı “iman esaslarına” tabi olmak zorundadır. Öncelikle bir tekno-mümin için “yeni” olan her şey “iyidir” ve kabul edilebilir. Gözlerde ışıltıya yol açan tüm o teknolojik ürünler, insanlığın “yararınadır” ve teknolojinin insanlığı “daha iyiye” götürdüğünü düşünmek imanın en temel esasıdır. Bunu, teknolojinin insanlığı “kurtaracağına” dair olan inanç da destekler. Dahası, sayısal kesinlikler tekno-müminlerin en güvenli iman limanlarıdır. Zaten inanç da tam bu noktada devreye girer. Çünkü bilim ile teknoloji onlar için “yanılmaz”, “objektif”, “nesnel” bir durumun adıdır ve “inanmak” bunu gerektirir. Hatta tekno-müminler bir araya geldiklerinde inancın bu “tarafsız” görünen hâlini coşkulu biçimde birbirlerine aktarırlar. Bu aktarımlarda zekâ kutsanırken, teknolojiye dair bilgi diğer tüm bilgi biçimlerinin üzerinde yükselir. Oysaki bir tekno-mümin doğada hayatta kalma bilgisi ve yetisi söz konusu olduğunda, ataları avcı toplayıcılardan daha cahildir. Yahut, elektrik ya da internetin uzun süreli kesildiği durumlarda tekno-müminlerin bu boşlukta neler yapabileceklerini tahayyül etmek, bizleri dehşete düşürebilir.Öte yandan her kutsallık gibi dijital teknoloji de kendi dogmatizmine sahiptir. Kendi etki alanındaki düşünce, davranış, eylemler ile yasaklar ve serbestlikleri belirleyen bu inancın rıza üretimi, her yeni teknolojik ürünle beraber yeniden tazelenir. Yeni çıkan her ürün, bir öncekinin itibarını yerle bir ederken, eski olan her teknoloji, kötü, atıl, ilkel şeklinde nitelendirilerek işlevsizleştirilir. Bir yıla kalmadan eskiyecek bugünün “yenisi”, “hızla değişen teknoloji” dogmatizminin arkasındaki piyasa mantığını da böylelikle mistifike eder. Yeni dijital metalar, kapitalizmin çarklarını yağlarken, tüketim de bir özgürlük ilizyonuna dönüşür. </p>
<p>Bununla birlikte bir tekno-müminin hafızası, sosyal medya hesabında gömülüdür. Yaşadığı hayata dair (kimlik belgeleri hariç) hemen hemen hiçbir somut fotoğrafa sahip olamayabileceği gibi, buna ihtiyaç da duymayabilir. Zira bir hard disk ya da sosyal medya hesabı, bu işi görebilmektedir. Çünkü insan belleğine ait anılar da dâhil sahip olunan her şeyin dijital ortamlarda saklanması, bir tekno-mümin alışkanlığıdır. “Yüksek teknoloji” diye adlandırılan depolama araçlarının ömrünün 10-15 yıl olması ile bir mağara insanının duvara çizdiği resimlerin bozulmadan günümüze gelebilmesi arasındaki sorular bu kişiler nezdinde dikkate bile değer değildir. Sonuçta katı olanın hızla buharlaşıp havaya karışması, ortadan kaldırmak için üreten kapitalizmin şanındandır. </p>
<p>Dahası tekno-müminler nesneleri anlam üretmek için tüketmezler. Zaten bu yüzden de gerçeği talep etmez; gerçeğin yerine geçeni, daha keyifli olan hipergerçekliği tercih edip, arzularlar. Zira onlar gerçek hayatı değil, onun dijital yansımalarını yaşamak istemektedirler. Aslında yapay anlamlar üretmeye çalışan varlıklar olsalar da “yapaylığı” gerçek olarak kabul ettikleri için “gerçek” ile temas ettiklerini sanırlar veya en azından zannetmek isterler. Hayatı ekrana bakarak, dijital dünyada geçmiş bir tekno-mümin, bir süre sonra gerçek ile temsili ayırt edemez hâle gelir. Muazzam kopyalardan keyif almaya, “kusursuz” gibi görünen bir simülasyonun içinde yaşamaya alışır. Dolayısıyla bunların olası yoklukları, onlar için dayanılmaz olabilir. Bu bakımdan bir tekno-mümin, rahatlığı ve huzurlu bir cehaleti temsil eden “mavi hapı” çoktan yutmuştur ama kendisinin “zeki” ve “bilgili” olduğu konusunda asla bir şüphesi yoktur. Çünkü o, artık nasıl başarılabiliyorsa, dijital teknolojiyi “çok yakından” takip etmektedir; lâkin YouTube’a bakmadan kek dâhi yapamaz. Nitekim hazır yemek sektöründeki talep artışı, bir de bu olgu üzerinden ele alınmalıdır. </p>
<p>Şu da var ki, buraya kadar sıralanan bütün özellikleri bünyesinde taşıyan bir tekno-mümin, bu inancın sınırlı örneklerindendir. Bu küresel topluluğun içerisinde başka tonlar da tabi ki vardır, olabilir. Ne var ki, ton farklılıkları ayırsa da teknolojiye sarsılmaz bir inanç (teknoloji tapıcılık), bu dijital sürünün en bariz ortak özelliğidir. </p>
<p>Sonuç olarak, bilim düşüncesi, ne Auguste Comte’un yücelttiği kadar problemsiz ne de Paul Feyerabend’in eleştirdiği kadar lanetli bir durumun adıdır. Bilim, onun sonucunda ortaya çıkan teknolojik ürünlerin nasıl ve hangi amaçlar için kullanıldığı ile insanlığın topyekûn ortak yararları üzerinden değerlendirilmelidir. Zira içerisinde ideoloji taşıyan bir icatlar bütünü olan teknoloji asla masum değildir, ona hep bir tereddütle yaklaşılması gerekir. Çünkü on milyonlarca kişiyi kısa sürede öldürebilecek kitle imha silahını da, aynı insanları hastalıktan kurtarabilecek ilaçları da o bulabilir. Bu yüzden teknoloji peşin kabullerin muhatabı olamaz, tersine insanı özgürleştirecek yolların aranmasında bir aracı olmalıdır. Böylece gerçek özgürlük de yalnızca zincirler(in)den kurtulmak değil, o zincirleri var eden maddî, teknik ve ideolojik koşulları da dönüştürmekle mümkündür. Çözüm “alternatif teknolojiler” üretmek değil, “alternatif toplumsallıklar” bulabilmek; temel hedefi insanî yarar olan başka bir dijital varoluşun politik bilincine ulaşmak olmalıdır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 07:35:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Laikliği sahiplenmek sınıfsaldır*]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/laikligi-sahiplenmek-sinifsaldir-692928</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/laikligi-sahiplenmek-sinifsaldir.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/laikligi-sahiplenmek-sinifsaldir-692928</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Sosyalist sol düşün üzerinde sahibi olduğu ağırlığı, küçük parlamento temsilinde değil geniş etki alanında diğer akımlara taşıyacak dinamik rolü üstlenmelidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Genç bir insanın, Enes Kara’nın tarikat ve cemaat kontrolü altında gördüğü baskıya dayanamayarak intihar etmesi. Ne yazık ki en üzücü tepki Millet İttifakı’nın sembolik olarak Cumhuriyetçi kanadının militan kesimi olması gereken CHP’den, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan zayıf bir açıklama geldi. “Gençlerimizle ilgili canımızı yakan olgular söz konusu olunca, paylaşacağımız içeriklerde hepimiz sorumlu davranmak zorundayız. Bana kızanları anlıyorum ama etik sebeplerden dolayı paylaşım yapmayacağım” dedi. Bu herkesi tehdit eden açıkça eğitim sisteminin üst kademesini dahi kontrol eden siyasal İslamcılığın sineye çekilmesi anlamına geliyor. Daha önce ekim ayında parti kadrolarına Diyanet İşleri konusunda sorular gelirse cevap verin ama polemiğe girmeyin diye talimat verdiğini biliyoruz. İttifak’ın doğal katılımcısı üç parti var DEVA, Gelecek, Saadet. Bu üç parti de İslamcı geleneğin uzantısı. Babacan, Enes Kara’nın intiharı meselesine ilişkin “Beğenmedikleri her şey kapatılsın istiyorlar. AYM kapatılsın, diyenlerin ardından Enes’in ardından da bir şeyler kapatılsın diyorlar” gibi bir açıklama yaptı, tepki gelince yumuşatmaya çalıştı. Muhalefetin büyük ve küçük ortaklarının açıklamaları böyle. Akşener nispeten daha pozitif bir tavır alıp “Beğenmediğiniz eski Cumhuriyet’in en önemli gücü eğitime eşit katılımdı. Sosyal devlet sorumluluğu cemaatlere tarikatlara bırakıldı” dedi. Eleştiri yine sağ kanattan geldi. Ona göre Türkiye solu bu duyarlılığı taşımak zorundadır ve taşıyor. Bugün Cumhuriyet değerlerinde AKP tarafından yaratılan zararları ileride rejimi yeniden onarma aşamasında zaruri olarak vurgulayan sosyalist soldur. </p>

<p>Sosyalist sol 1980 Darbesi’ne kadar laiklikle ilgili bir mücadele yürütmek zorunda hissetmiyordu. 2007’de başlayan Cumhuriyet Mitinglerinde dahi sosyalist solun katılımı marjinal kalmıştı. Fakat ne zaman AKP siyasal İslam’ı rejime yedirmeye başladı, bu duyarlılığı sahiplenen sosyalistler oldu ve şu an sadece sosyalist sol laiklik bayrağını ayakta tutuyor. Bütün gücümüzle Türkiye’nin tüm sosyalist güçleri bu duyarlılığı halk sınıflarına ve diğer siyasi akımlara da aktarmak zorundadır buna CHP’nin aydınlanmacı tabanı da dahildir. HDP’nin tabanında buna dair bir problem olduğunu sanmıyorum, ama onlarla iletişimin yürüyüp canlanması lazımdır. Sosyalist sol düşün üzerinde sahibi olduğu ağırlığı, küçük parlamento temsilinde değil geniş etki alanında diğer akımlara taşıyacak dinamik rolü üstlenmelidir. </p>
<p>Buna ikinci bir unsuru da ekleyebiliriz. Laikliği sahiplenmek sınıfsaldır. Siyasal İslam’ın emekçi sınıflara taşınması sınıf mücadelesini yumuşatmıyor felce uğratıyor. Siyasal İslamcı ideolojinin işçi sınıfına taşınması sınıf bilincinin kırpılıp nötralize edilmesine sebep olmaktadır. Bu karşımızdaki sınıfsal bir problemdir. Bu dönüşüm 80’lerde başladı ama esas olarak 21. yüzyılın problemidir. AKP döneminde bu neoliberal saldırılara teslimiyet yerleşmiştir ve yoğunlaşmıştır. 80 dönüşümü bir dönem telafi edildi. 12 Eylül rejiminden sonra emeğin büyük kayıplarını telafi eden bir ara dönemden de geçtik. ANAP iktidardan uzaklaşırken emekçi sınıfın sendika tabanından gelen büyük muhalefet dalgası ekonomiyi 4-5 yıl etkisi altına aldı. 12 Eylül ve ANAP rejimindeki kayıplar kısmen telafi edildi. Destekleme araçlarının felce uğradığı dönemde bölüşüm bozukluğu yaşanmıştı bu bozukluk 4-5 yıl telafi aşamasından geçmişti. Bu telafi aşamasının son bulması, Türkiye’de 98 sonrası IMF programıyla olmuştur. Buna 2001 krizinde yaşanan toplumsal tepki AKP’yi iktidara getirdi. Bu tepkilerle iktidara geldi ama 2015 yılına kadar IMF programını aynen uyguladı. Ondan sonra da ana öğeleri uygulama kaydıyla kaçamak yapmaya çalıştı. Ana öğesiyse şuydu işçi sınıfının örgütlenme düzeyinin dağılmasıdır. Bu 12 Eylül rejiminin getirdiği zorbalıklarla, neoliberal düzenin bozukluklarının sisteme yedirilmesidir. Bu AKP yıllarında yerleşik hale geldi. 80 öncesinde sendikal faaliyet Avrupa düzeyindeydi, bugün temsilidir. Asgari ücret ortalama ücret olmuştur. Kamu yönetiminde kamu personeli sözleşmeli personele dönüşmüştür. Sosyal devlet kurumlarının büyük ölçüde dağıldığı, eğitimin ve sağlığın ticarileştiği aşamalardan geçtik, bunun bedelini yaşıyor ve ödüyoruz. İşte eğitim sisteminde devletin ikinci role çekilmesi, özel eğitim kurumlarının yaygınlaşmasının yarattığı ağır bilançoyu günden güne yaşıyoruz. AKP bu politikaları istikrarlı olarak sürdürdü. Şimdi eğitim gibi en temel kamusal hizmetlerin piyasalaşmasının sonuçlarını yaşıyoruz. CHP’nin bir merkez parti olarak söylemleri bir neoliberal teslimiyet anlamı taşıdığı için özelleştirmelerden sosyal devlet ihtiyacına kadar bu ağır bilançonun telafisini ancak sosyalist sol gündeme getirebilir. </p>
<h2>ENDİŞELİ MUHAFAZAKARLAR</h2>
<p>Niçin CHP kendi tabanında olmayan bir tutucu kesime yönelik hareket ediyor? Bu liberallerin Türkiye soluna AKP’nin ilk yıllarında taşıdıkları şu anlatı üzerinden şekilleniyor: “Türkiye toplumunun çoğu Müslümandır, bu kültürün siyasete taşınması doğaldır. Demek ki seçimi kazanacak partinin bu değerleri taşıması da doğaldır.” Tüm bu adımlar AKP iktidarını doğal gösterme çabası içindi. Bu durum bu iktidarın ilave yükü olan siyasal İslam’ı göstermiyor. CHP bu ayrımı yapamıyor. Türkiye toplumunda Müslümanlık bir birikimdir, edinimdir, buna dair kimsenin kavgası veya problemi yoktur. Farklı farklı insanlarda Müslümanlığın büyük küçük izleri görülebilir. Bu izler siyasi rejimi belirleyecek bir ağırlık taşımamaktadır. Türkiye toplumunun Müslümanlık birikimi Cumhuriyet devrimlerine bir engel olmamıştır. Türkiye toplumu medeni kanunu da içeren Cumhuriyet devrimlerini benimsemiş özümsemiş bir toplumdur. Şeyh Said İsyanı gibi birkaç istisnayı göstererek toplumun Cumhuriyet devrimlerine direndiği söylenemez. AKP siyasete Türkiye Müslümanlığını değil, ithal bir Müslümanlığı taşıyarak siyaseti işgal etmiştir. Ne Müslümanlığıdır bu? İhvan Müslümanlığı. AKP siyasetinin ana gündemini oluşturmuştur bu. Bu ana gündemde Nurculuk ile Fethullahçılık ile de bütünleşmiştir. Bu AKP’nin Türkiye Müslümanlığını fethetme çabasıdır. Bunu Türkiye toplumuna mal ederek aman İslami değerlerle tartışmayalım titizliği anlaşılabilir, ama yanlıştır. Bugün çeşitli nötr anketler Atatürk’ün büyük çoğunluğun kabul ettiği simgesel bir değer olduğunu gösteriyor. Türkiye’de laiklik İslami geleneklerle çatışmadan yaşamanın esnekliklerini ve nimetlerini yaşamıştır. Bu algılama CHP kadrolarına taşınmadı, bu önemli bir kayıptır. </p>
<p>Bugün önemli bir dönüm noktasındayız. Siyasal İslamcı rejimin sonunu getirme şansı var. Bu seçimler Türkiye’ye kayıplarını telafi etme olanakları sunacaktır. Sosyalist sol, diğer akımlar bir felç halinde olduğu için ek sorumluluklara sahiptir. Birinci sorumluluk şudur: Gündeme gelen restorasyonun tutucu değil demokratik olması, ikinci olarak neoliberal sermayenin tahakkümü döneminde yaşadığımız bütün kayıpların da telafi edilme dönemine gireceğiz. Neoliberal ve siyasal İslamcı yükün temizlenmesi sorumluluğu sosyalist soldadır. Bunun temsiliyeti aranmalıdır. Temsiliyetin ana gücü anayasa değişikliği sürecinde gündeme gelecektir. </p>
<p><em><strong>*Korkut Boratav’ın 23 Ocak 2022 tarihli BirGün Pazar için kaleme aldığı yazısının bir bölümün içinde bulunduğumuz dönemde hafıza tazeleme niyetiyle yeniden okurlarımıza sunuyoruz. </strong></em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 07:04:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gerçeği hatırlatmak ya da  bir siyasi iktidar ilkesi olarak laiklik]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/gercegi-hatirlatmak-ya-da-bir-siyasi-iktidar-ilkesi-olarak-laiklik-692927</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/gercegi-hatirlatmak-ya-da-bir-siyasi-iktidar-ilkesi-olarak-laiklik.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/gercegi-hatirlatmak-ya-da-bir-siyasi-iktidar-ilkesi-olarak-laiklik-692927</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Pasif laikliği savunanlar devletin dinler karşısında tarafsız olması gerektiğini kabul etmelerine karşın, zorunlu din eğitimi ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sadece Kur’an kursu açması ve İslam’ı güçlendirmesiyle ilgili sessiz kaldılar. Bu sessizlik sonucunda laiklik lağvedilmedi, ama kendi zıttına dönüştü.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ayşegül Kars Kaynar</strong></p>
<p>Türkiye’de laiklik Fransız tipi sekülerliğe, a la Turca din-devlet ayrılığına, çağdaşlaşma ve Batılılaşmayla ilişkisine, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Danıştay kararlarına referansla bir dönem yoğun bir şekilde tartışıldı. 2000’lerin başında ise AYM’nin laikliği yasakçı bir üslupla; TSK’nın da kendi vesayetini tahkim etmesinin kılıfı olarak kullanmasına tepki olarak savunulan ve AKP tarafından da parti programlarında benimsenen “pasif laiklik” anlayışı, laiklik tartışmalarını kuşattı.</p>
<p>Buna göre, 2008 sonrasında laikliğin farklı yorumlanarak “aktif” ya da “dışlayıcı” anlamından “pasif” veya “liberal” anlamına geçildiği kabul edildi. Pasif laiklik her türlü din ve inanç mensubunun ibadetlerini rahatça icra etmesi ve dini saik ve sembollerin kamusal alanda serbestçe görünür olması demektir. Yani laiklik (artık), dini özgürlüktür; din ve vicdan özgürlüğünün teminatıdır.   </p>

<p>Bu anlayışın laikliğin baskın anlamı haline gelmesi o dönemin ve dönemimizin uluslararası dinamikleriyle uyumluydu. Bir yandan revaçta olan kimlik siyaseti dini, bireyin kendini var ettiği kimliklerden bir tanesi olarak görünürleştirdi; aynı zamanda bireyin dini kimliğiyle kamusal alana dahil olabilmesi ve siyasete katılabilmesini destekledi. Dinin kamusal görünürlülüğünün artması bireylerin kendilerini ifade etme özgürlüğü ve çoğulculuğun bir parçası olarak yorumlandı. Göç dalgaları ve mülteciler, dinin kamusal alanda yükselişini iki zıt yönden beslediler. Avrupa’da artan Müslüman nüfus için inanç özgürlüğü, insan haklarının bir parçasıydı. Öte yandan yükselen alternatif sağ, göçmenler ve LGBTİ+ gruplara karşı aile ve dini değerleri pohpohladı. Hakikat sonrası olarak adlandırılan olgu ise çağdaşlaşma, gelişme ve de bilimsel bilginin toplum için önemine şüphe düşürdü; gerçeğin ne olduğuna dair kayıtsızlık yaratarak toplum ve dini inanç ilişkisini her türlü sorgulamaya kapalı bir biçimde yeniden kurdu.  </p>
<h2>SİYASİ İKTİDAR İLKESİ OLARAK LAİKLİK</h2>
<p>Ancak Türkiye özelinde laikliği dinin kamusal alana etkisi yahut din ve vicdan özgürlüğü yahut dünyayı bilme biçimi kapsamında tartışmak ne tarihsel ne olgusal ne de ilkesel olarak yeterlidir. Laiklik, yukarıdaki bağlamların herhangi birinde her nasıl yorumlanırsa yorumlansın onun anlamından koparılamayacak, daha fazla indirgenemeyecek bir öz, bir minimum barındırır. O da devletin hiçbir inanca karışmaması ve bütün inançlar karşısında tarafsız olmasıdır ki bu minimum, pasif laiklik anlayışı tarafından da reddedilmemiştir.  </p>
<p>Türkiye’de tarihsel ve olgusal olarak laiklik, devletin din aracılığıyla sivil toplum üzerinde tahakküm kurmasına karşı özgürlüğü ve bir o kadar da tek bir dinin hegemonyası karşısında eşitliği ve çoğulculuğu talep etmenin ta kendisidir. İlkesel olarak ise laiklik evvel emirde yönetimin, devletin ve siyasi iktidarın alanına dair ve dahildir. Bu haliyle de bütün yurttaşların eşit olduğu ilkesi üzerine kurulu anayasal devletle örtük olarak çakışır. Anayasal devletin varlığı laikliği gerektirir; laiklik anayasallığı besler. Öyle ki siyasi iktidar belli bir dini gruba kaynak ayırdığında ya da ona okul açtığında sadece laiklik ilkesini değil anayasallığı da çiğnemiş olur. Zira eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı ihlal edilmiştir. Kaldı ki laiklik, yürürlükteki anayasaya göre, hali hazırda devletin niteliklerinden biridir. Anayasanın bağlayıcılığı gereği Cumhurbaşkanından Yüksek Seçim Kuruluna kadar devletin tüm organları ve idare, yetkilerini laikliğe uygun kullanmalıdır. Laiklik aynı zamanda nasıl iktidar olunacağını da belirler. Yürürlükteki kanunlara göre din, siyasi örgütlülüğün (partilerin) temeli ve örgütsel ayrışmanın unsuru olamaz. Şii ya da Yahudi bir siyasi parti kurulamaz; bir parti seçmenleri din temelinde örgütleyip oy toplayamaz.  </p>
<p>Bu nedenle laikliğin din ve vicdan hürriyeti içine hapsedilerek anayasal devletin bireye sunduğu çok sayıdaki özgürlükten bir tanesine indirgenmesi ve kamusal alanda dinin görünümü çerçevesinde tüketilmesi bir aldatmacadır. Anayasal devlette laiklik bir siyasi iktidar ilkesidir. Mamafih, bu ilke ölüdür.    </p>
<h2>LAİKLİĞİN VE ANAYASAL DEVLETİN ÖLÜMÜ</h2>
<p>Laiklik ve anayasal devlet tam olarak 30 Temmuz 2008’de eş zamanlı olarak ölmeye başladılar; daha evvelinde ne kadar kaliteli yaşıyor olduklarına değinmiyorum. O gün AYM, AKP kapatma davasında kararını açıkladı. 11 üyeli mahkemenin 10 üyesi AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna karar vermelerine rağmen partinin kapatılmayıp devlet yardımından yarı oranında yoksun bırakılması yönünde oy kullandılar. Böylece ilk ve şimdiye kadar son kez anayasayı ihlal ederek laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna karar verilen bir partinin siyasi eylemlerine devam etmesine izin verildi.  </p>
<p>Temmuz 2008 bu sebeple bir kırılmadır: Bu tarihten önce toplumun bir kesimi; kimi gazeteci ve düşünürler AKP’nin toplumu İslami kurallar ve ilkeler temelinde dönüştürmeyi hedefleyen bir güç olduğunu düşünüyordu. Temmuz 2008’de bu görüş, bir devlet otoritesi olan yüksek mahkeme tarafından onaylandı. Yani, Temmuz 2008’de AKP’nin İslamcılığı devlet tarafından tanınmış oldu. Böylece laik devlet, laikliği ihlal ettiği resmi olarak tasdiklenmiş bir iktidara teslim edildi.  </p>
<p>Devlet yardımından yoksun bırakma yaptırımının uygulanması adeta anayasal devletin kendi için oynadığı bir Rus ruletiydi. Zira AYM partiyi kapatmakla cezalandırmayıp sadece devlet yardımını yarı oranında keserek aslında bir güvenlik tedbiri almıştır. Bu güvenlik tedbirinden de murad edilen, iktidarın ihtar edilmesi, ileride işlenme ihtimali bulunan suçların önlenmesi; böylece bu siyasi partinin meşru zemine çekilmesi için ona bir şans verilmesidir. Mamafih, siyasi iktidara verilen şans, anayasal devletin üstlendiği bir risktir. Laikliği ihlal eden siyasi parti ya uyarıları dinlemezse? Ya tehlike arz eden eylemlerine son vermezse? Açıktır ki AYM, anayasayı ihlal eden eylemlerin odağı olduğunu tespit ettiği bir siyasi partinin iktidarda kalmasına izin vererek, anayasanın bir daha ve daha ağır derecede ihlal edilmesi riskini almıştır.   </p>
<p>İşte bu Rus ruleti şimdiye kadar bir kez oynanmıştır. Sonucunda anayasallık ve laiklik kaybetmiştir. Temmuz 2008 öncesinde laikliği ihlal ettiği AYM tarafından tespit edilen bütün eylemler, 2008 sonrasında tek tek ve artarak hayata geçirildi. İmam Hatip Liseleri ve Kur’an kursları yaygınlaştı, zorunlu din dersi yanına tüm ilkokul ve ortaokulların müfredatına İslami içerikli seçmeli dersler eklendi. Resmi kurum açılışlarında Kur’an tilaveti okunması neredeyse kural oldu, “kokteyl” kelimesi “ikram” ile ikame edildi. Velhasıl, 2008 sonrasında laiklik AKP’yi artık kısıtlamadı; bir anayasal sınır aşıldı.   </p>
<p>Tüm bunlar, anayasal bir norm olan laiklik en ufak bir yasal değişikliğe uğramadan gerçekleşti. Buna müsaade eden şey, öncelikle laikliğin bir yönetim ve siyasi iktidar ilkesi olduğunun görmezden gelinerek meselenin laikliğin farklı yorumlanması sorunu olarak görülmesi, yeni bir laiklik anlayışı olarak pasif laikliğin benimsenmesi olarak değerlendirilmesidir. Pasif laikliği savunanlar devletin dinler karşısında tarafsız olması gerektiğini kabul etmelerine karşın, zorunlu din eğitimi ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sadece Kur’an kursu açması ve İslam’ı güçlendirmesiyle ilgili sessiz kaldılar. Bu sessizlik sonucunda laiklik lağvedilmedi, ama kendi zıttına dönüştü. Artık din eğitimi, İslam’ı öğretmektedir. Laik eğitim de İslam’ı öğretmektedir. Din, İslam’a özgürlük demektir. Laiklik de İslam’a özgürlük demektir. İslam İslam’dır. Din İslam’dır. Laiklik İslam’dır. </p>
<p>*** </p>
<h2>GERÇEĞİ HATIRLATMAK</h2>
<p>Bundan neredeyse yirmi yıl önce yaşanan bu dönüşümün akabinde laiklik neredeyse tamamen unutuldu, ondan vazgeçildi, kaybedilen bir mücadele alanı olarak görüldü. Resmi törenlerde dua okunması, Cuma namazı için üniversitelerde eğitim-öğretime ara verilmesi, tarikat liderlerine resmi araç tahsis edilmesi, devlet ihalelerinin tarikat bağlantılı şirketlere verilmesi kanıksandı, normal kabul edildi; ettirildi. Geçen hafta ise Sol Parti bu durumun hiç de “normal” olmadığını; bilakis siyasi iktidarın tarikatları ve sadece bir inancın mensuplarını kayırmasının devletin ilkeleriyle ve yürürlükteki anayasa ve kanunlarla çeliştiğini; yani gerçeği hatırlattı. Ancak bu gerçek, yirmi yıldır devletin sağladığı her türlü kaynak, imkan ve aynı zamanda korumadan faydalanarak bisküvi üretiminden maden çıkarmaya, müteahhitlikten su şişelemeye kadar toplumun her alanında büyük bir kolaylıkla semirmeye alışmış kesimleri rahatsız etti.      </p>
<p>Gerçeği duymaktan rahatsız olanlar elbette olacaktır. Ancak bu, onu ne değiştirmeye yeter ne de ondan vazgeçmeye bir sebeptir. Bugün laiklik, özgürlük ve eşitlik temelinde yeni bir toplum kurma talebinin tam merkezinde duruyor ve yeniden tüm yönleriyle tartışılmayı hak ediyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 06:41:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bu toprakların laikliği]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/bu-topraklarin-laikligi-692926</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/bu-topraklarin-laikligi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/bu-topraklarin-laikligi-692926</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Bugün Türkiye’de gerici dönüşümün iç ve dış aktörleri, sınırın ötesine bakıp en güçlü, hikmetlerinden sual olunamayacağı zamanlarda yaşadığımızı düşünüyorlar. Ancak cüretkarlıkla çıkarılan her maske, yaşadığı her sorunun bu rejimden kaynaklandığının farkında olan toplumu daha fazla yan yana getiriyor. Türkiye halklarının en hayati önceliği, bu rejimin yıkılması haline geliyor. Hep birlikte bu gidişatı değiştirebilirsek, yolun sonu yalnızca bu ülkenin tüm kesimleri için değil, bölgemiz için de aydınlığa çıkacak.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç  </strong></p>
<p>Geçtiğimiz hafta SOL Parti ve Sol Genç üyeleri, şeriat karşıtı pankartlar açtıkları için bir provokasyon tertiplenerek gözaltına alındı, ev hapsi cezaları verildi. Hızını alamayan gerici gruplar SOL Parti’nin Keçiören İlçe Örgütüne gece karanlığında pankart açarak korku yaratabilecekleri yanılgısına düştüler. Bu provokasyonun sonuysa Keçiören’de yüzlerce devrimcinin polis barikatını aşarak bu toprakların gerçek sahibi olduklarını göstermesi oldu.  </p>
<p>SOL Parti üyelerinin, hala anayasaya göre suç sayılan şeriat çağrısına karşı mücadelesinin, aynı anayasanın görevlendirdiği yargı ve kolluk tarafından önüne geçilme çabası, bugün yaşanan rejim dönüşümünün resmidir. Laiklik, sosyal, hukuk devleti gibi nitelendirmeler kağıt üzerinde anayasada -hem de değiştirilemez ibaresiyle- duruyor olsa da fiilen bu anayasal düzenin bizzat yürütme tarafından adım adım yıkılmakta, yerine ise bugün için son derece fiili vaziyette bir şeriatçı faşizm inşa edilmektedir. </p>

<p>Bugün devrimcilerin mücadele ettiği şeriatçılık, İslamcı provokatörlerin iddia ettiği gibi bir inanç meselesi değildir. Temeli CIA’nin kurdurduğu Komünizmle Mücadele Derneklerinden, Afganistan’da başlatılan Yeşil Kuşak Projesine, 12 Eylül darbesine kadar genişleyen bir biçimde, Türkiye toplumunun emperyalist çıkarlara ve piyasa ekonomisine uyumlulaştırma meselesidir. Orta Doğunun 70’lerden itibaren adım adım, ülke ülke alıştırıldığı dinci-mezhepçi çatışma dinamiklerinin yukarıdan aşağıya bir şekilde Türkiye toplumuna empoze etme çabasıdır. </p>
<h2>ŞERİATIN KESMEDİĞİ EL</h2>
<p>İslamcılık, Afganistan’da, İran’da, Lübnan’da, Irak’ta ve şimdi Suriye’de görüldüğü üzere Amerikan imparatorluğunun bölgemize en çok yakıştırdığı deli gömleğidir. Bunun arkasında yatan sebep, dinlere yahut bu dinlere inanan toplumlara dair maddi koşullardan bağımsız bir özellik, kültürel bir unsur değildir. İslamcılığın yaygınlaştırılması ile elde edilmek istenen; sorgulamayan, sınıfsal çelişkilere körleştirilmiş, dayanışma ve birlik duygusunu yitirmiş bir toplum, neoliberal piyasa ekonomisi için de her krizini yeni bir cephe açarak çözmeye yönelen emperyalizm için de en ideal toplum, daha doğrusu topluluktur. Dolayısıyla şeriatçılıkla, şeriatçılarla mücadele, esasında belli bir şeriat ya da teokrasi şablonuyla mücadele dahi değildir. Bugün şeriatçılıkla mücadeleyi “halkın değerlerine karşı çıkmak” olarak cezalandıran Siyasal İslamcı rejim açısından da mesele belli bir İslami Hukuku uygulamak değildir. Esas mesele o gün Washington’a ne lazımsa, sarayın çıkarına ne uygunsa, piyasalar için ne karlıysa onun uygulanacağı, hep daha karanlığa ve daha fazla yıkıma giden, son derece akışkan bir şeriatçılıktır. Dolayısıyla Türkiye adım adım şeriatçı, İslamcı bir dönüşüm içerisine girerken, ardında yıllarca benzetilen İran gibi net bir çerçevesi olan bir teokrasi fikri de yoktur. 21. Yüzyılda şeriat, piyasaya uygunluğu kadar şeriattır. Dolayısıyla mesele bu ülkede hangi hukukun uygulanacağının ötesinde, yalnızca kendi içinde tutarlılığı olan bir hukukun dahi uygulanmamasıdır. Orta Doğu halklarının iman etmesi istenen tek amentü, yalnızca piyasanın ve o piyasanın koruyucusu olan Amerikan emperyalizminin daim olduğu, geri kalan tüm düzenlerin, normların ve değerlerin bunu sürdürebilmek için sonsuza dek esnetilip, yıkılıp, dönüştürülebileceği gerçeğidir. Bu sebeple anayasada laiklik ilkesinin bulunması ile bu anayasanın yetkilendirdiği güçlerin laikliğe yönelik saldırıları bu düzenin çelişkisi değil normudur. Esasında, emeği ile geçinen çoğunluk olan yurttaşları güvence altına alacak, onlarla asgari düzeyde uzlaşacak tüm genel geçer norm ve yasalar, bu türden rejimler açısından faydasızdır. O yüzdendir ki Türkiye’ye şeriat gelmesi için bunun anayasaya eklenmesine gerek yoktur, belki hiçbir zaman da olmayacaktır. Şeriat tam da bugün yaşadığımız şekliyle, piyasaları ürkütmeden, üretimi de tüketimi de sekteye uğratmadan gelmektedir. Bu haliyle, bize özgü de değildir. Körfez ülkelerinde, Uzak Asya’nın Asya Kaplanlarında dini yasaklar sınıfsaldır, emekçi kesimler ağırlaştırılmış sömürü koşullarında şeriat ile “şereflendirilirken” işbirlikçi burjuvazi tüm dünyevi zevklere erişebilmektedir, bugün Türkiye’de İslamcıların ıslak rüyalarındaki şeriat da tam olarak budur.  </p>
<h2>GERÇEK HAKİKATİMİZ</h2>
<p>Gerilim, böyle bir siyasal düzenin bu ülkenin tüm toplumsal birikimiyle taban tabana zıt olmasıdır. Nitekim “bu ülke”nin meselesi olan İslamcılığın, Necip Fazıllardan beri kendisini cumhuriyetin tam zıttı olarak konumlandırması boşuna değildir, bugün bu rejim dönüşümü için gerekli yıkıcı unsur olması, tam aksi yönde yüzyılı aşkın bir birikimin varlığını da kabul etmektir. “Bu ülke”, daha kuruluşundan itibaren İngiliz işbirlikçisi İslamcılara, 6. Filoya secde eden ‘muhafazakarlara’, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta mezhepçi katliamlar tertipleme hevesindeki ülkücülere karşı devrimci mücadelelerin birikimidir. Bugün SOL Parti üyelerinin, arkasına tüm devleti ele geçirmiş bir İslamcı iktidarı alan Şeriatçılara, Keçiören’in bir sokağını dahi bırakmaması, bu ülkenin esas gerçeğidir. Nasıl ki İslamcılık yalnızca dini değil son derece sınıfsal, emperyal bir ideolojidir, laiklik de aynı şekilde sadece yaşam tarzımız, konserlerimiz, okullarımız değil, sınıf mücadelesi ve bir arada yaşam için de olmazsa olmaz bir mücadele alanıdır. Nitekim İslamcılık bu toprakların herhangi bir toplumuyla ya da değeriyle değil, başka coğrafyalarda aynı işlevi gören ve birbirine düşman gözüken beyaz üstünlükçü Hristo-Faşist ideolojilerle, Siyonizmle, Hindu milliyetçiliğiyle kardeştir. Tam da bu sebeple ‘okyanus ötesinin’ gerici ittifakına karşı laiklik mücadelesi ilk adım olarak ülkemizde, sokağımızda, okulumuzda iş yerimizde hem birbirimizi hem mücadelemizi ortaklaştırabilecek yegane unsurlardan biridir. </p>
<p>Zaman zaman unutsak da bu gerici dönüşüm, akşam haberleri ve sosyal medya gürültüsünün ötesinde, 50 senedir planlı bir biçimde ülke ülke  yutarak bugün sokağımıza vardı. Gelirken Afganistan’ı kız çocukları için bir cehenneme dönüştürdü, Lübnan’da, Yemen’de, Libya’da ve Irak’ta çözülmesi on yıllar alacak iç savaş dinamikleri yarattı. Tüm çeşitliliği, kültürel zenginliği ile Suriye’yi El Kaidecilerin vicdanına bıraktı. Bugün şeriatın “halkın değerleri” olarak daha fazla gündeme getirilmesinin Suriye’deki rejim dönüşümünden sonra artması ve cüretkarlaşması tesadüf değil. Sıra bugün Türkiye’de. Ancak emperyalizmin tarihi, Vietnam’dan Küba’ya bizim kadar egemenlerin de yenilgi tarihi. Bugün Türkiye’de gerici dönüşümün iç ve dış aktörleri, sınırın ötesine bakıp en güçlü, hikmetlerinden sual olunamayacağı zamanlarda yaşadığımızı düşünüyorlar. Ancak cüretkarlıkla çıkarılan her maske, yaşadığı her sorunun bu rejimden kaynaklandığının farkında olan toplumu daha fazla yan yana getiriyor. Bugün üniversitelerden market depolarına, emekli otellerinden(!) MESEM atölyelerine kadar Türkiye halkının en hayati önceliği, bu rejimin yıkılması haline geliyor. Hep birlikte bu gidişatı değiştirebilirsek, yolun sonu yalnızca bu ülkenin tüm kesimleri için değil, bölgemiz için de aydınlığa çıkacak. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 06:40:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Devrimin çocukları anlatıyor: “Chavez yolu açtı”]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/devrimin-cocuklari-anlatiyor-chavez-yolu-acti-692922</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/devrimin-cocuklari-anlatiyor-chavez-yolu-acti.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/devrimin-cocuklari-anlatiyor-chavez-yolu-acti-692922</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Komünler, iktidarı tabandan demokratikleştirme çabasını temsil etmektedir. Her kesimin koşullarını iyileştirmeye yönelik fikir tartışması, yapıcı eleştiri ve halk örgütlenmesi için alanlar sunarlar. Sadece basit bir idari yapıdan öte, geleneksel temsili demokrasinin sınırlarını aşmayı ve daha katılımcı ile öncü bir modele ilerlemeyi amaçlayan aktif bir katılım biçimini oluştururlar.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan</strong></p>
<p>ABD’nin müdahalelerinin ardından yeniden gündeme gelen Bolivarcı Venezuela, pek çok farklı tartışmaya da kapı araladı. </p>
<p>Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte sosyalizmin geride kaldığı, kapitalizmin mutlak zaferini ilan ettiği, tek kutuplu dünyanın ABD’nin oyuncağı haline geldiği iddialarıyla girilen 21’nci yüzyıla sosyalizmi taşıyan ülke oldu Venezuela. Chavez önderliğinde başlayan devrimle Venezuela; emekçi kesimlerin nefes aldığı, kenar mahallelerin iktidara taşındığı, haydut imparatorluğunun yanı başında bağımsızlık bayrağının dalgalandığı yeni bir dünyaya “merhaba” derken, 21’nci yüzyılda yeniden devrim ve sosyalizm fikrinin mümkün olduğunu gösterdi. </p>

<p>Albay Chavez ve yönetimi; ABD destekli darbe girişimleriyle, batı medyasının oyunlarıyla ve ekonomik baskılarla başa çıkmaya çalışırken ABD’nin kontrolündeki medya organları halkın “Diktatör” Chavez’e karşı olduğu yaygaralarını koparıyordu. Venezuela sokaklarının duvarlarındaysa kullanılmış kömürlerden üretilen boyalarla “Chavez gitmeyecek”, “Halkın dostu Chavez”, “Yaşasın sosyalizm” yazıyordu. </p>
<p>2002’deki ABD destekli darbe girişiminde Chavez’in halk desteğiyle liderlik koltuğunda otururken batı medyasının söylediği “istifa” uydurmaları, bugün de “sosyalizmden nasibini almış” Venezuela gençliğinin ABD’den medet umduğu yalanlarıyla kendini gösteriyor.  </p>
<p>Venezuela halkının Hugo Chavez’e, sosyalizme, ABD müdahalesine bakış açısını devrime doğmuş, Chavez’le büyümüş Venezuelalı genç Juan Andres Marin ile konuştuk. </p>
<p><strong>Chavez önderliğinde gerçekleşen Bolivarcı devrimin ardından sosyalist bir Venezuela’da doğdunuz. Devrime doğmak, geçmişte kalmış alışkanlıkların yerine yeni kurulan bir dünyanın parçası olmak nasıl bir his? </strong></p>
<p>İşçi sınıfına mensup bir ailenin içinde doğdum ve büyüdüm. Birçok kişinin Venezuela için pek olası görmediği dönemlerde yaşama fırsatı buldum. Eğitim sürecimi tamamen devletin sunduğu eğitim imkanıyla gerçekleştirdiğim için, kendi deneyimimle Venezuela’daki eğitim sistemi hakkında konuşabilirim. </p>
<p>Eğitim gördüğüm okullar, Hugo Chávez tarafından teşvik edilen eğitim devriminin bir parçasıydı. Eğitim devriminin amacı yüzde yüz ücretsiz ve kaliteli eğitimi garanti altına almaktı; hatta uluslararası öğrenme yöntemleri bu doğrultuda siteme dahil edildi. Venezuelalılar için eğitim her zaman önemli bir yerde bulunsa da zaman zaman eğitim ihtiyacı karşılanamamış. Örneğin ailemde, büyükannelerim ve büyükbabalarım devrim öncesi dönemin sosyal eşitsizlikleri ve dezavantajları nedeniyle okula gidememişlerdi. Chávez’in iktidara gelişi, birçok kişi için bu sistemi dönüştürme ve bu sınıfsal uçurumları azaltmayı temsil etti. </p>
<p>İnşa edilmeye çalışılan bu yeni dünyanın çerçevesinde Venezuela öncü bir rol üstlenmeye çalıştı. Bağımsızlığından bu yana ülke, kendini bölgesel liderlik misyonuna sahip bir yönetim olarak gördü; bu düşünce tarihimizde yeni de değil. </p>
<p>Hugo Chávez, 20. yüzyıl Venezuela’sının derin yapısal krizlerden geçtiği bir dönemde yön değişikliğini işaret etti. Birçok kişi için zamanının ötesinde bir insandı. Ülke için planları ve bölgesel dayanışma vizyonu, Venezuela’yı uluslararası sahnede önemli bir konuma yerleştirdi. </p>
<p><strong>Aslında bir bakıma Chavez’le büyüdünüz denebilir. Özellikle batı medyasının aldatmacaları devrimin halk tarafından sahiplenilmediği, Chavez’in diktatör olduğu, halkın rejimden memnun olmadığı yönünde. Bizzat Bolivarcı Cumuriyet’in içinde büyümüş gençler devrimci dönüşüme nasıl bakıyor? Venezuelalı gençlerin Chavez’e bakış açısı nasıl? </strong></p>
<p>Büyük şirketler tarafından kontrol edilen medya kuruluşları genellikle kendi çıkarlarına sahip oluyorlar ya da kendilerine etki eden egemen yapılara hizmet ediyorlar. Bu nedenle gerçekler manipüle edilebiliyor. Hugo Chávez döneminde Venezuela siyasi ve toplumsal sistemini hızla dönüştürmeye çalışıyordu ve bu süreçte Venezuela halkının kendi aldığı kararlardan bazı uluslararası aktörler de önemli ölçüde etkilendi. </p>
<p>Bu dönüşüm sürecinin ortasında büyüyen bizler, kendisini sosyal bir hukuk ve adalet devleti olarak tanımlayan bir Venezuela’da yetiştik; zamanla tüm eşitsizlikler azalıyor ve herkes için fırsatların genişletilmesi teşvik ediliyordu. </p>
<p>Bunları söylerken benden farklı düşünen Venezuelalı gençleri dışlamayı amaçlamıyorum. Bugün Venezuela ulusal bir diyalog sürecinden geçmekteyken biz de aktif bir parçası halindeyiz. Gençlik doğası gereği farklı hedeflere, hayallere ve fikirlere sahiptir. Farklı pozisyonları savunan o gençlik, yönelimi ne olursa olsun, asla Venezuela halkı tarafından dışlanmamaktadır. Hepimiz herkes için güzel bir ülke istiyoruz ve bu hedef, arzuladığımız Venezuela’yı farklılıklarımızdan yola çıkarak birlikte inşa etmekle başlar. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/02/15/devrimin-cocuklari-anlatiyor-chavez-yolu-acti-1.jpg" alt=""></p>
<h2>KOMÜNLER: HALKIN YÖNETİME DOĞRUDAN KATILIMI</h2>
<p><strong>Devrimin ardından düzenin işleyişi için nucleo’lar, barrio’lar, komünler ve kooperatifler Venezuela’da önemli yer tutuyor. Bizim ismen yabancı olduğumuz bu kavramları ve işleyişlerini biraz anlatabilir misiniz? ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarına rağmen mevcut düzenin bozulmadan sürdürülebilmesi için bu mekanizmalar nasıl bir anlama sahip? </strong></p>
<p>Hugo Chávez, iktidara gelişiyle birlikte Venezuela demokrasisinin işleyişini dönüştürdü. Temsili demokrasi modelinden katılımcı ve öncü bir demokrasi modeline geçildi. Yani Chávez’den önce halkın yönetime katılımı büyük ölçüde oy vermekle sınırlıyken; yeni model, vatandaşların karar alma süreçlerinde aktif ve sürekli bir rol üstlenmesini sağladı. </p>
<p>Memleketin en küçük topluluklarından insanlar, kendi çevrelerinde ne yapılacağına karar vermek ve bu kararlar üzerinde doğrudan söz sahibi olmak için örgütlenmeye başladılar. Bu, ülkenin demokratikleşmesini dayatılandan farklı bir biçimde kavrama anlayışı. </p>
<p>Bunun açık bir örneği komünlerdir. Her bölgede temsilcilerini seçen komünler oluşturulur ve yatay bir yönetim mantığıyla işler; burada kolektif katılım ve topluluğun sesi, kendi alanlarında gerçekleştirilecek faaliyetlerin belirlenmesinde temel unsurdur. Ayrıca bu komünler, her bölgede gerekli projeleri hayata geçirmek için iktidardan kaynak alırlar: spor sahalarının inşası, okulların iyileştirilmesi, ücretsiz hastanelerin açılması, mal ve hizmet üretimi için alanların oluşturulması gibi. </p>
<p>Bu, uygulama devam eden bir örgütlenme ve kamu yönetimi biçimidir. Kendi deneyimime göre bu uygulamalar olumludur. Çünkü özellikle büyük kent merkezlerinden uzak kesimlerde, daha önce doğrudan ve hızlı çözümlere daha az erişimi olan yerlerde, tarihsel sorunların ele alınmasına ve çözülmesine olanak sağlanmıştır. </p>
<p><strong>Anladığım kadarıyla bu nucleo’lar ve komünler Devrimci Yol’un Direniş Komiteleri pratiğine oldukça benziyor. Direniş Komiteleri, Devrimci Yol’un dönemin "reel sosyalizm" eleştirisini de içinde barındıran, halkın yönetime doğrudan katılımını sağlayan bir demokratik sosyalizm örneğiydi. Nucleo’lar ve komünler de Venezuela için 21’inci yüzyılda sosyalizm iddiasının bir parçası olarak değerlendirilebilir mi? </strong></p>
<p>Benim bakış açıma göre, evet, bu şekilde değerlendirilebilir. Venezuela’daki komünler, 21. yüzyıl sosyalizminin yeniden sahiplenilmesinin bir parçasıdır; bu model, halkın karar alma süreçlerine ve kamu işlerinin yönetimine doğrudan katılımını teşvik eden bir anlayış olarak kavranmaktadır. </p>
<p>Komün, her bölgenin kendi potansiyellerini geliştirme ihtiyacından doğuyor; ancak aynı zamanda Venezuela’da özellikle 20. yüzyıl boyunca biriken toplumsal borca verilen bir yanıt olarak da ortaya çıktı. Bu dönemde Venezuela’da siyasi ve ekonomik güç büyük ölçüde merkezileşmiş, bu da birçok bölgenin ihmal edilmesine ve bölgesel, sınıfsal eşitsizliklerin derinleşmesine yol açmıştır. </p>
<p>Bu anlamda komünler, iktidarı tabandan demokratikleştirme çabasını temsil etmektedir. Her kesimin koşullarını iyileştirmeye yönelik fikir tartışması, yapıcı eleştiri ve halk örgütlenmesi için alanlar sunarlar. Sadece basit bir idari yapıdan öte, geleneksel temsili demokrasinin sınırlarını aşmayı ve daha katılımcı ile öncü bir modele ilerlemeyi amaçlayan aktif bir katılım biçimini oluştururlar. </p>
<p>Bu perspektiften bakıldığında, Venezuela’da 21. yüzyılda sosyalizmin yeniden yorumlanması ve sahiplenilmesi sürecinin bir parçası olarak değerlendirilebilir; sosyalizmin tarihsel, toplumsal ve bölgesel gerçekliğimize uyarlanmış güncel bir modeli. </p>
<h2>KÜBA KITADA ONURU VE DİRENİŞİ TEMSİL EDİYOR</h2>
<p><strong>Venezuela kadar Küba da Latin Amerika’da ABD tehdidiyle en çok karşılaşan ülkelerden biri. Tarihsel olarak da Venezuela - Küba ve Chavez - Fidel dostluğu olarak bildiğimiz iyi ilişkilerle büyüyen gençler Küba’ya ve Küba’ya yönelik tehditlere nasıl bakıyor? Ülkeler arasındaki bu dostluk halklar arasında da sürdürülüyor mu? </strong></p>
<p>Küba bir direniş ve güç örneği. Venezuelalılar Küba halkının ve devriminin direniş kapasitesini takdir ediyor; Kübalılar on yıllar boyunca bir abluka ve tam ambargo ile karşı karşıya kaldılar. ABD’nin bugün Küba’ya karşı sürdürdüğü eylemlerin insanlık dışı olduğunu düşünüyoruz. </p>
<p>Halklar arasındaki dostluk çok önemli bir unsur. Küba’nın bölgede onur ve direnişin en büyük simgelerinden biri olduğuna ve kendi geleceği için karar verme hakkına tam anlamıyla sahip olduğuna inanıyoruz. Hiçbir ülke dış baskılara maruz bırakılmamalıdır.  </p>
<p><strong>Devrimin ardından yaşam nasıl değişti? Eğitimde, kadın haklarında, üretimde, gündelik yaşamda hayat geçmişten farklı olarak nasıl şekillendi? </strong></p>
<p>Ekonomik yaptırımlara rağmen, Bolivarcı Hükümetin ekonomi ekibi, Venezuelalıların günlük yaşamının ciddi şekilde etkilenmemesi için politikalar uygulamaya çaba gösterdi. Ancak Venezuela’nın kendi kaynaklarının kullanmasının engellendiği ekonomik savaşın ardından petrol dışındaki ekonomik alanları canlandıracak yeni mekanizmalar oluşturmak gerekli hale geldi. </p>
<p>Uzun yıllar boyunca Venezuela, tükettiği ürünlerin büyük bir kısmını ithal ediyordu. Bugün ülke, ulusal üretimini güçlendirme yönünde ilerleme kaydetmiş ve temel ürünleri ülke içinde üretme kapasitesini artırdı. </p>
<p>Bolivarcı Devrim’in hâlâ tamamlanmamış görevleri var, ancak sıfırdan başlamıyoruz. Ülke için bir plan mevcut ve bunub pekiştirip hayata geçirileceğine inanıyoruz. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/02/15/devrimin-cocuklari-anlatiyor-chavez-yolu-acti.jpg" alt=""></p>
<h2>BOLİVARCI DEVRİM KENDİNİ FEMİNİST OLARAK TANIMLIYOR</h2>
<p>Eğitim sisteminde hem kaliteyi artırmaya yönelik hem de yeni nesillerin eğitim hakkını tam anlamıyla kullanmalarını garanti altına almayı amaçlayan politikaların uygulanması da önemli değişiklikler yarattı. Ayrıca Bolivarcı Devrim, Hugo Chávez tarafından ilan edildiği üzere, kendisini feminist bir devrim olarak tanımladı. Kadın hakları yeniden sahiplenildi ve bugün devletin sorumluluk makamlarındaki kadın temsili yaklaşık yüzde 50 seviyesine ulaştı. Bu durum, Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti Ulusal Meclisi’nde ve diğer yönetim kademelerinde de görülmektedir. Ayrıca ülkede yalnızca kadınlara adanmış bir bakanlık bulunmaktadır; bu bakanlık, kadınların korunması, katılımı ve gelişimine yönelik kamu politikaları geliştirmekle görevlidir. </p>
<p>Üretim meselesine gelince, çok daha fazla ayrıntıya girebilirim; ancak kısa olmaya çalışacağım. Bolivarcı Devrim’den önce Venezuela tek ürünlü bir ülkeydi: Döviz gelirlerinin büyük çoğunluğu petrolden geliyordu. Ülke dünyadaki en büyük petrol rezervine sahip olmasına rağmen, bu durum diğer sektörlerin gelişimi açısından zararlı olan bir ithalat kültürü yaratmıştı. </p>
<p>Günümüzde, ülke topraklarındaki her üretken hektarı değerlendirmeyi amaçlayan bir “ithal ikame planı” teşvik edilmektedir. Bu doğrultuda devlet, 14 üretim kaleminden oluşan bir program aracılığıyla somut stratejiler tasarlamıştır: Hidrokarbonlar; Tarım-Gıda; Balıkçılık ve Su Ürünleri; Petrol Dışı İhracat; Madencilik ve Temel Sanayiler; Sivil ve Askerî Sanayi; Ulusal ve Uluslararası Turizm; İnşaat; İlaç; Dijital Bolívar; Bankacılık ve Sermaye Piyasası; Girişimcilik; Komünal Sosyalist ve Dayanışmacı Ekonomi; Telekomünikasyon ve Yeni Teknolojiler; ve Ulaşım ve Karayolu Altyapısı. </p>
<p>Bu kalemlerin her biri, tek ürünlü modeli aşmayı ve ulusal ekonomiyi çeşitlendirmeyi amaçlayan Bolivarcı Hükümetin Ekonomik Planı’nın bir parçasıdır. </p>
<h2>“ABD, EGEMENLİĞİMİZE SAYGI DUYMALI”</h2>
<p><strong>Venezuelalı gençler ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahalelerine nasıl bakıyor? Hem kendi ülkelerinde hem dünya genelinde nasıl bir mücadele hattı Venezuelalı gençlerin ve emperyalizm karşısında bağımsızlık mücadelesinin yolunu açar? </strong></p>
<p>Venezuelalı gençlik bu müdahaleleri ulusal egemenliğe yönelik bir saldırı olarak görüyor. Bununla birlikte, bu saldırıları bölgemiz için bir leke ve ABD - Venezuela arasındaki ilişkilerini derinden zedeleyen gelişmeler olarak değerlendiriyor. </p>
<p>Venezuela’nın mücadele çizgisi her zaman açık olmuştur: Emperyalizme karşı tam bağımsızlık. Ancak, ABD tarafından dayatılan düşmanlığı aşmanın kesin yolunun ikili diyalog olduğuna inanıyoruz. Savaşın tek çözüm olmadığına; karşılıklı saygıya ve ABD’nin halkımızın egemenliğini ve bağımsızlığını tanıması gerektiğine inanıyoruz.  </p>
<p>Bu inançtan hareketle, en uygun yolun Bolivarcı Diplomasi’nin hayata geçirilmesi olduğunu düşünüyoruz; bu fikrin, bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi savunmak adına gerekli ve meşru yollarla ilerlemek için alanlar açacağına eminiz. </p>
<p>3 Ocak sabahının erken saatlerinde Caracas’a yönelik saldırının ardından yaşananları aşma konusunda Venezuelalı gençliğin gösterdiği olgunluk gerçekten etkileyiciydi. Amerika Birleşik Devletleri tarafından dayatılan tek taraflı zorlayıcı yaptırımlara karşı gösterdiğimiz onur da takdire şayan. Venezuela tarihin hiçbir döneminde teslim olmamıştır. Venezuela gençliği de Venezuela halkı da egemenliğini savunmak için direnecek, gerekli adımları atacaktır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 05:57:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Dinleyiciye ulaşmak kolay kavuşmak zor: Bir dinleyici gibi müzik yapıyorum]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/dinleyiciye-ulasmak-kolay-kavusmak-zor-bir-dinleyici-gibi-muzik-yapiyorum-692921</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/dinleyiciye-ulasmak-kolay-kavusmak-zor-bir-dinleyici-gibi-muzik-yapiyorum.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/dinleyiciye-ulasmak-kolay-kavusmak-zor-bir-dinleyici-gibi-muzik-yapiyorum-692921</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Türküleri yorumlayış biçimi ve PortakalAltı kayıtlarıyla milyonlara ulaşan Cem Erdost İleri, Işıl Işıl Sahne’nin konuğu oldu. İleri, “Bir dinleyici gibi müzik yapıyorum. Kendi yaptığım şeyi önce ben dinlemek istiyorum. Arabada bir listede kendimle karşılaşınca mutlu olmak istiyorum” diyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Işıl Çalışkan</strong></p>
<p>Cem Erdost İleri, bu toprakların türküsünü bugünün diliyle ama kökünden kopmadan yeniden kuran isimlerden. Bağlamayı “ana dili” gibi gören, bir tınıyı sadece çalıp söylemekle bırakmayıp onun hafızasını da taşıyan bir yorumcu. Solo işlerindeki derinlik, film müziklerindeki anlatıcılık ve PortakalAltı projelerinde portakal ağacının altında kurduğu sahici buluşmalar… Tüm bunlar aynı yerden besleniyor: İmkânsızlıkların içinden çıkmış bir üretim ısrarından ve insana dokunma derdinden. </p>
<p>Tüketim çağının hızına mahkûm edildiğimiz, her şeyin hemen tüketilip geçildiği, sözün bile anında bir tarafa çekildiği bu yorgun zamanda, o yüzünü türkülere dönüyor. PortakalAltı’nda sandalyeleri birbirine çevirip, insanların yeniden birbirinin yüzüne bakabildiği o "an"ları bu yüzden her şeyin üstünde tutuyor. “Ulaşmak kolay ama kavuşmak zor” sözü de tam buradan çıkıyor.  </p>

<p>Cem Erdost İleri’yle, bir müzisyenin kariyerinden çok, müziğin hayata tutunma biçimini konuştuk. </p>
<p><strong>Hayatın nasıl bir dönemindesin? </strong></p>
<p>“Prime” tabiri var ya… Umarım orada değilimdir; daha üstü de vardır diye düşünüyorum. Kariyer planlaması açısından iyi gidiyor diyebilirim ama ülkenin hali gibiyiz işte. O tarafa söylenecek çok şey yok. </p>
<p><strong>“En üst seviyedeyim” deyince bir adım ötesi yokmuş gibi geliyor insana sanki. </strong></p>
<p>Benim büyüdüğüm “mahalle”de hep “tanınırsa bozulur” algısı vardı. Ünlülük zaten kendime yakıştırdığım bir şey değil ama bu yaklaşımın içinde büyüdüm. Sonra bakışımı değiştirdim. Daha fazla insana ulaşmak neden kötü olsun ki? Ben influencer’lık falan yapmıyorum. Sosyal medyayı “iyi kullanmak” dediğimiz şey, bence üretimle ve bir projenin başında olmakla ilgili. </p>
<p><strong>Duvarda asılı bir bağlama senin için nasıl bir kimlik inşasına dönüştü? </strong></p>
<p>Evimin duvarında bağlama duruyordu, ben de o yüzden bağlama çalıyorum diye anlatırım hep. Bağlamayı bir “ana dil” gibi hissediyorum. Müzikle ilgili bir şey düşündüğümde, bağlamanın formundan değil, tınısından söz ediyorum. Önce Türkçe düşünüp sonra İngilizce’ye çevirmek gibi… Benim için önce bağlama “düşünüyor”, sonra başka enstrümana “çeviriyorum.” </p>
<p><strong>Gitar, kopuz ve org da var hayatında ama bağlama daha “ana hat” gibi… </strong></p>
<p>Liseden sonra gitara daha çok yoğunlaştım. İzmir’de türkü barlarda yıllarca çaldım. Perdesiz gitarı çok hayal ettiğim için bir dönem ona da yüklendim ama iyi bir icracı olmama yetecek kadar zaman ayıramadım. Evimizdeki enstrümanların çoğu da abim sayesinde vardı zaten; o ne yaptıysa ben onu yaptım. Abim mühendis, ama bence çok iyi bir müzisyen ve çok iyi bir dinleyici. Evde çalma hevesi benden yüksek. </p>
<p><strong>Sen evde eskisi kadar çalamıyor musun? </strong></p>
<p>Azaldı. Zamanla ilgili… PortakalAltı’nın yükü var. Kurgusunu, editini, müzik editini ben yapıyorum. Konuklarla gün belirleme, hazırlık… Ekip var ama aktif çalışan tarafında yük bende. Şikâyet değil, ama hayatımı çok etkiliyor. </p>
<p><strong>PortakalAltı’na bu kadar vakit ayırma motivasyonunun kaynağı ne? </strong></p>
<p>“Çalışkansın” dendikçe, çalışmaktan vazgeçemiyor insan. Ama ben kendimi öyle hissetmiyorum. Bu benim işim, bununla ilgili bir şey yapmalıyım duygusu var. Oradaki canlı performanslar da çok kıymetli, müzisyen için heyecan verici bir alan. </p>
<p><strong>PortakalAltı’nın “yapaylıktan uzak” hali çok seviliyor bence. Portakal ağacının altında, birbirinizin gözünün içine bakarak çalıp söylüyorsunuz. </strong></p>
<p>Biz bunun formülünü bulmadık. Sandalyelerin birbirine dönük oluşu bile planlı değildi. Konserde genelde açı bellidir, seyirciye dönersin. Biz sadece karşımızdakine yoğunlaştık. İnsanların birbirine “Nasılsın, iyi misin gerçekten?” dediği anlar azaldı. Orada, müzik üzerinden o boşluk tamamlanıyor gibi. </p>
<p><strong>Sponsor meselesi de çok konuşuluyor. Neden yok? </strong></p>
<p>Aramayı bilmiyorum. Bir dönem “Bu kadar izleniyor, nasıl sponsor bulamıyoruz?” diye kafaya taktım. Sonra şunu düşündüm: Belki aramıyoruz; belki ihtiyaç duymuyoruz. Bir de sponsor ilişkisi, PortakalAltı’nın ruhunu etkiler mi diye de insan düşünmeden edemiyor. Ama neden olmasın. Bizim derdimiz “buradan para kazanalım” değil, çekebilecek şartları yaratmak. Çünkü ekip çok emek veriyor, bazen sette on beş kişi oluyoruz. </p>
<p><strong>Kutuplaşmanın bu kadar yoğun yaşandığı bir çağda, türkülerin birleştirici gücü için ne söylersin? </strong></p>
<p>Müzik diyelim… Bu toprakların içine işlemiş bir hafıza var. O hafızayı hatırlamak, bir arada tutuyor. Kutuplaşmayı tamamen çözüyor mu? Bence hayır. Belki bir konser anında “anlık” çözer, o bile kıymetli. Ama kelimenin kendisi çok kaba ve gerçek: Her şey siyah-beyaz. Bir fikre katılmıyorsan, onun karşısında olmak zorundaymışsın gibi… Günlük hayatta da var bu. İnsanlar gergin, bir duruş sergileme mecburiyeti hissediyor. </p>
<p><strong>Nasıl bir dünya dilerdin? </strong></p>
<p>Ütopik cevaplar kurmak kolay ama… Keşke değişim bu kadar kısa aralıklarda olmasa. Her şey çok hızlı. Bir telefonla hayatımıza onlarca şey giriyor, takip edilme duygusu, özel hayatın gizliliği, sürekli yenilenme… Vazgeçemiyoruz, reddedemiyoruz. Keşke düşünmeye zamanımız olsaydı. Bir şeyi anlamaya, tartmaya… Biraz daha yavaş. </p>
<p><strong>Bu hız insan ilişkilerini de etkiliyor. </strong></p>
<p>Kesin. Ulaştığımız dinleyici sayısı kavuştuğumuz dinleyici sayısı kadar olamıyor artık. Bu aralık giderek artıyor. Birilerine ulaşmak çok kolay ama “kavuşmak” çok zor. </p>
<p>Arkadaşının hikâyesini görüyorsun, “oradaymış” deyip konu kapanıyor, sosyalleşmiş gibi hissediyorsun. Oysa kaç kişiyi gerçekten görüyoruz? Sorunu engelleyip bitiriyoruz, konuşmak yerine. Bu da ilişkilere yansıyor. Bazen kimse kimseyi aramıyor. Elbette bu eksiklik bende de var. Ama karşılaştığımız arkadaşlardan en sık duyduğumuz söz de “niye hiç aramıyorsun” oluyor. Tuhaf bir çıkmaz. </p>
<h2>İMKÂNSIZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ BENDE ÇOK ŞEY ÜRETTİ</h2>
<p><strong>Biraz da üretime dönelim. Liseyi bitirdikten sonra bir evin bölümünü stüdyoya dönüştürüyorsun. O sırada evde neler konuşuluyordu? </strong></p>
<p>Müdahale eden olmadı. “Ne olacak bu çocuğun hali?” gibi bir yol haritasıyla büyümedim. Bu iyi bir şey. Varlıklı bir ailenin çocuğu değildim, o stüdyo dediğimiz şey, o dönem için büyüleyiciydi. İmkânsızlıkların yarattığı çözümler bende çok şey üretti. Mesela “Hasret düzeni” diye bilinen akort meselesi… Bir bağlamam vardı, telleri değiştirirken arada kalmış bir tel, istediğim sesi ararken ortaya çıkan bir şey… Beş bağlamam olsaydı belki hiç çıkmayacaktı. </p>
<p><strong>“İmkânsızlık, ‘fark’ dediğin şeyi doğurmuş. </strong></p>
<p>Aynen. Ben Yandı Ha Yandı’yı kaydederken kendimi Cengiz Özkan gibi söylüyorum sanıyordum. Cengiz Özkan’ı, Nida Ateş’i, Erkan Oğur’u, Arif Sağ’ı, Mikail Aslan’ı çok dinleyerek büyüdüm. Bir şeyi “taklit” ediyorum sanıyorsun, insanlar “ne kadar farklı söylüyorsun” diyor. Ben bunu bilinçli biçimde yöneten biri değilim. Yine de şunu hissettim: Farklıyım. İyi mi kötü mü bilmem; dinleyici karar verir. Müzik öyle bir şey, “iyi-kötü” diye hüküm kurmak yerine, seviyorsan bir daha dinlersin. </p>
<p><strong>Bir şarkının “olduğuna” nasıl karar veriyorsun? </strong></p>
<p>PortakalAltı’nda öyle bir kriter yok. Ne oluyorsa güzel oluyor. Solo işlerimde ise yayınlama endişeleri daha yüksek. Ama yayınlamadıklarım “olmamış” değil; açık dosyalar. Bir dinleyici gibi müzik yapıyorum. Kendi yaptığım şeyi dinlemek istiyorum önce. Ben kendi yaptığım şeyi dinleyemezsem, nasıl yayınlayayım? Arabada bir listede kendimle karşılaşınca mutlu olmak istiyorum. Mesela Yandı Ha Yandı kaydında Merih Aşkın ve Adem Tosunoğlu’nun icralarını duyunca hâlâ “Nasıl yaptık bunu?” diyorum. </p>
<p><strong>Yeni projeler var mı ufukta? </strong></p>
<p>Hayalim olan bir proje var, Erkan Bektaş’la yapmak istiyoruz, adını vermeyeyim. Bir de coğrafyaları dolaştığımız, yolun içinde yol olan bir iş… PortakalAltı’nı daha çok çekebilsek çok iyi olur. Çünkü solo konserlerde insanların PortakalAltı’yla ilgili anılar anlatması, bunun devam etmesi gerektiğine inandırdı beni. Solo albümler de var ama bir türlü bitmiyor; iş yükü yüksek. Bir de enstrümantal albümüm var yıllardır, bitmiş halde. Mert Pekduraner’le çalıştık, iki kaydın mix-master’ı bile tamam. Ama bazen “Acaba saçma sapan bir şey mi?” diye düşünüp yayınlayamıyorum. Sonra abimi hatırlıyorum. O da evde çalıp söylüyor, yayınlamıyor. “Ben dinleyeyim yeter” diyor. Bazen ben de öyle bir köşeye çekiliyorum.  </p>
<p>Son olarak Fırat Tanış’ın bir Abdal hikâyesinin anlatıldığı “Gelin Tanış Olalım” oyunundaki performansımla da sahne almaya devam ediyorum. </p>
<p><em><strong>Söyleşinin tamamı bu akşam saat 20.00 itibarıyla BirGün TV’de yayınlanan Işıl Işıl Sahne programında. </strong></em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 05:52:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hiçbir Şey Normal Değil]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/hicbir-sey-normal-degil-692920</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/15/hicbir-sey-normal-degil.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/hicbir-sey-normal-degil-692920</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Gerçekten de tepemize yıkılmasına rağmen ülkeyi terk edemediğimiz gibi bu zor koşullar altında böyle cesur ve yenilikçi işler çıktıkça sinemamızdan umudu da kesemiyoruz. Cam kırıkları ile dolu, elektriğin olmadığı, her an her şeyin yıkılabileceği bir ortamda 6 adet iPhone 13 Pro Max ile çekilmiş Hiçbir Şey Normal Değil.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ece Vitrinel</strong></p>
<p>2025 yılının en fantastik ve absürt filmi, Ceylan Özgün Özçelik’in kimselere benzemeyen Hiçbir Şey Normal Değil’i festival ve özel gösterim serüvenini tamamladıktan sonra dijital platform macerasına başladı.  </p>
<p>Hiçbir şeyin normal olmamasını normalleştirerek devam etmeye çalıştığımız hayatlarımızda gerçekten hiçbir şeyin normal olmadığı bir film ile karşı karşıyayız. Terk edilmiş bir tatil köyünde, dev bir harabenin içindeyiz. Bir bilgisayar oyununda karakter seçmişiz de sanki, o karakterin bakış açısıyla kırık dökük kocaman heykellerin arasında, yosun tutmuş asimetrik bir havuzun ortasında dolanıyoruz.</p>

<p>Gerçek mi burası? Muzip bir dış ses “Burada her şey gerçek” diyor. Her şey doğal, her şey organik, yumurta tavuktan, süt inekten… Tatilini burada geçirmiş eski bir konuk, içeride parası kalmış eski bir çalışan. Dış sesler artıyor. Var mı bu insanlar? Yapay zekâ ile üretilmiş içerikleri gerçek sanma gibi yepyeni bir fobi geliştirmişken gördüğüm bu tuhaf dünyanın gerçek olmadığından emin gibiyim ama değilim de. İzlediğim şey kurmaca gibi ama belgesel olabilir de… İşte 2014’te terk edilmiş dünyanın ilk eko-otellerinden Naturland’in portresini, kurmaca ve belgesel arasında gezinerek öyle bir sunuyor ki Hiçbir Şey Normal Değil, kafanızda bir sürü soruyla olduğunuz yere mıhlanıyorsunuz. </p>
<h2>DARI UNUNDAN BAKLAVA, İNCİR AĞACINDAN OKLAVA OLMAZ!</h2>
<p>Tatil köyü deyince aklıma ilk olarak açık büfe yemekler ve o bulamaca dönen tabaklar geliyor. Barbunya, somon füme, tavuk şiş, profiterol ve baklava yan yana, her şey aynı anda aynı tabakta. Önlenemez bir israf hali… İnşaat ruhsatını 1988 yılında aldıktan sonra 1991’de Antalya, Kemer’de turizme açılan, 130 bin metrekarelik bir alan üzerine kurulu Naturland Eko Park ve Resort Otel’in otuz yıllık hikâyesi ise israf, aşırılık ve sömürüyü çok başka bir seviyeye taşımış. Filmde terk edilmiş bir yemek alanında gözümüzün seçebildiği “Darı unundan baklava, incir ağacından oklava olmaz!” atasözü kendini gerçekleştiren bir kehanet olmuş sanki. Köylüler sürülerek, hayvanlar taşınarak, ağaçlar kesilerek oluşturulmaya çalışılan “ekolojik ütopya”dan ancak bir distopya çıkmış. Şaşaalı zamanlarında ziyaret etme fırsatı bulanların “cennet” gibi hatırladığı Naturland, ardında biriken borçlar, ödenemeyen maaşlar, telef olan hayvanlar, birbirine düşen Çevre ve Turizm Bakanlıkları, Halk Bankası kredileri, belki de hiçbir zaman tam olarak vakıf olamayacağımız karanlık sırlar bırakarak korkunçluğu ile hayranlık uyandıran hayalet bir köye dönüşmüş. </p>
<p>Hiçbir Şey Normal Değil’i ilk kez İstanbul Film Festivali’nde izleme fırsatı buldum. Festivalde izleyip çok sevdiğim bir başka belgesel Bir Garip Rüya Rengi’nde yönetmen Yasemin Akıncı mimar dedesi Ertil Bey’in cumhuriyet tarihine paralel hikâyesini anlatıyordu ve bir yerde şöyle diyordu Ertil Bey: “Form fonksiyonu takip eder. Bu bizim atasözümüzdür. Yoksa sadece estetik olan bir şey heykeldir, mimari değildir.” Bir doğa simülasyonu olan Naturland’ın hiçbir şekilde fonksiyonel olmayan iki yüzden fazla dev, ürkütücü ve nefes kesici heykelini düşündükçe bu sözleri hatırlıyorum. Fakat terk edilmiş haliyle de önemli bir turistik atraksiyona dönüşmüş bu mekânın bir ritmi, insanı büyüleyen bir yanı da var. Başka bir iş için yer bakarken yolu Naturland ile kesişen yönetmen Ceylan Özgün Özçelik de belli ki bu özel atmosferden etkilenmiş ve mekânın aurasını ona en uygun dille, melez bir form, büyülü bir gerçekçilikle (her iki kelimenin de tam anlamıyla) aktarmış. 2021’de çekilen Hiçbir Şey Normal değil aynı zamanda bir araştırma filmi. Arşivler, haberler taranmış, yüzlerce kişiyle röportaj yapılmış ve bu kişilerin söyledikleri kurmaca karakterlere seslendirtilmiş. Yeni türlere, denemelere her zaman açık olan ve tüm filmografisini hafıza ve şiddet temaları üzerine kuran Ceylan Özgün Özçelik’i cesareti, bu tutarlılığı ve üretim azmi için de tebrik etmek gerek. </p>
<h2>“BİR TÜRLÜ BIRAKIP DA GİDEMEDİĞİMİZ MEMLEKET GİBİ BİR ŞEY”</h2>
<p>1990’lı yıllarda orta sınıf bir ailenin çocuğu olup da Antalya civarındaki otellerde tatil yapanlar için sanıyorum ki daha etkileyici bir film olmuştu Aftersun (2022). Oradaki küçük kızın tuhaf animasyon gösterisini izlerken yaşadığı yalnızlık, tatilin suniliği ama bir yandan da hep o otelde kalmak istemesi düşüyor aklıma. Film sonrası bir söyleşide Ceylan Özgün Özçelik de harabe halindeki Naturland için “Bir türlü bırakıp da gidemediğimiz memleket gibi bir şey” diyor. Gerçekten de tepemize yıkılmasına rağmen ülkeyi terk edemediğimiz gibi bu zor koşullar altında böyle cesur ve yenilikçi işler çıktıkça sinemamızdan umudu da kesemiyoruz. Cam kırıkları ile dolu, elektriğin olmadığı, her an her şeyin yıkılabileceği bir ortamda 6 adet iPhone 13 Pro Max ile çekilmiş Hiçbir Şey Normal Değil. Tamamı kadınlardan oluşan bir ekip, görüntü yönetmeni Zeynep Seçil, kurguda Selda Taşkın, ses tasarımında Mine Pakel, özgün müzikte Ekin Fil, yapımda Armağan Lale, ortak yapımda Damla Sönmez ve Ezel Domaniç, Ceylan Özgün Özçelik’le birlikte harikalar yaratmış. Cep telefonuyla çekilen bir filmin bir yandan da kaleydoskop görüntüleriyle sinematografın icadından bile önceye göz kırpması ise ayrı bir hoşluk. Artık giriş yasak olduğu için terk edilmiş Naturland’i maalesef gezemez, bu acayip filmin bir benzerini zaten bulamazsınız. Bir başka kaçırılmaması gereken belgesel Dargeçit (Berke Baş, 2024) ile birlikte HBO Max’e gelmişken kaçırmayın. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 15 Feb 2026 05:49:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Direnişin Aşk Şarkısı: #Khodahafez (Allahaısmarladık)]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/direnisin-ask-sarkisi-khodahafez-allahaismarladik-691072</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/direnisin-ask-sarkisi-khodahafez-allahaismarladik.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/direnisin-ask-sarkisi-khodahafez-allahaismarladik-691072</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeşim Kaptan - Profesör, Kent State Üniversitesi, ABD</strong></p>
<p>İranlı sanatçı Amir Mahan Khodahafez’i bir aşk şarkısı olarak yazdığı zaman aklına bu şarkının İran’daki ayaklanmaların ve direnişinin marşına dönüşeceği gelmiş midir? Erfan Tahmasbi Khodahafez’i seslendirirken bu hüzünlü ayrılık şarkısının İran halkının özgürlüğünün şarkısı olacağını ve başkaldırıyı temsil edeceğini düşünmüş müdür?  </p>
<p>Şarkının kendisi kadar meşhur olan kısa bir videosu birkaç ay önce İran’da bir sokak performansı esnasında çekildi. * Videonun sosyal medyada ve online platformlarda paylaşılmasının ardından hem şarkı hem de şarkıyı söyleyen genç İranlı kadın sanatçı Melii Imm sadece İran’da değil birçok ülkede popüler oldu. Orijinal video kısa olunca ve polisin müdahalesi ile performans yarıda kalınca yapay zekâ yaratımları devreye girdi. Devlet otoritesi ile sokakta susturulan şarkı sanal ortamda teknoloji yardımıyla İran devletinin denetimi dışında var olamaya devam etti.  </p>

<p>İsteyenler şarkının tamamını Melii Imm’in sesini taklit eden yapay zekâ ile üretilmiş videolarda YouTube üzerinden dinleyebilirler. Hatta YouTube’da şarkının yine yapay zekâ tarafından seslendirilmiş tamamen Türkçe sözlerle söylendiği sürümünü de bulabilirler. Khodahafez yakın zamanda Bahreynli, İsrailli, Azeri ve dünyanın farklı ülkelerindeki sanatçılar tarafından Farsça olarak İran halkına destek amacıyla defalarca seslendirildi. Şarkının sözleri çeşitli videolarda farklı dillere çevrilerek yayınlandı. İngilizceye “goodbye” veya “farewell” olarak Türkçeye ise “veda,” “elveda” veya “hoşça kal” olarak çevrildi. Farsça kökenli bir kelime olan Khodahafez İran’dan Afganistan’a ve Hindistan’a kadar yaygın olarak kullanılan bir vedalaşma sözcüğüdür. Kelime kelime çevrildiğinde ise “Allah sizi korusun” anlamında dini bir referans içerdiği için Türkçeye Allahaısmarladık olarak da çevrilebilir.      </p>
<h2>KADIN, SANAT VE SİVİL İTAATSİZLİK</h2>
<p>Seyirciler arasında bulunan ve sokak müzisyenlerine eşlik ederek şarkı söyleyen Melii Imm’in güzel sesi ve şarkının dokunaklı melodisi Farsça bilmeyen seyirciyi dahi içine çekerek videonun yayılmasına ve şarkının popüler olmasına elbette katkıda bulunmuştur. Ancak videonun hızla viral olmasının bir nedeni de bu güzel şarkının aniden ahlak polisinin düdüğü ile kesilmesi ve izleyenlerin kameraya yansıyan tedirginliğidir. Peki Khodahafez ayrılık acını anlatan bir aşk şarkısıyken neden İran’daki ayaklanmaları temsil eden bir özgürlük marşına dönüştü?  </p>
<p>Videoda ilk olarak sokakta şarkı söyleyen genç bir kadın dikkatinizi çeker. İranlı kadınlar rejiminin baskıcı yönetimine karşı sokaklarda ve hayatın pek çok alanında direnişin sembolü olmuştur. Eylül 2022’de saçlarını şeriat kurallarına uygun olarak örtmediği gerekçesiyle ahlak polisi tarafından göz altına alınan Mahsa Amini’nin öldürülmesiyle tırmanan gösterilerde de kadınlar değişim ve özgürlük talepleriyle ön plana çıkmıştır. İran halkı 2022 yılında bastırılan ayaklanmalarda İran Devrim Muhafızları tarafından işkence edilen ve öldürülen yüzlerce İranlı kadının ve 16 yaşında öldürülen Nika Shakarami’nin yasını tutmak için başka bir şarkıyı, “Soltana Ghalbha” (Kalplerin Sultani) şarkısını sembolleştirmiş ve İranlı kadınlar için yakılan bir ağıta dönüştürmüştür. Kısacası Khodahafez videosunda tanıklık ettiğimiz polisin müdahalesi sadece Melii Imm’in susturulduğu bir eylem değildir. Melii Imm, kadın sesinin günah olduğu gerekçesiyle sokakta şarkı söylemesi yasak olan, kamusal alanda susturulan tüm kadınların sesidir. Bu nedenle Khodahafez bir aşk şarkısının ötesinde kadınların özgürlüğünü kısıtlayan bir rejime karşı İran halkına ne için mücadele ettiğini bir hatırlatan bir esere dönüşmüştür.  </p>
<p>Kadınların özgürce şarkı söyleyemediği bir ülke de sanat da özgür değildir. Picasso’nun Guernica’sından Bansky’nin duvar resimlerine kadar sanat pek çok alanda sosyal ve politik mesajlar içeren bir direniş alanıdır. Her şey gibi sanatın da metalaştığı tüketim toplumlarında sokak sanatçıları sistemin dışında ancak halkın içinde düzene karşı sanatı kullanarak sistemi eleştiren eylemciler olarak düşünülebilirler. Bu nedenle sokak müzisyenlerinin performansını yansıtan ve doğaçlama olarak söylenen bir şarkı sanatın halka en yakın halidir. Sanatın bu formu en çarpıcı şekliyle otoriteye bir başkaldırı olarak görülebilir. Bunun bir başka örneği Khodahafez’in bir hafta önce enstrümental olarak YouTube’a yüklenmiş bir videosudur. Video İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından önce çekilmiş modern İran’ın arşiv görüntülerini içermektedir. Şarkının sözlerindeki kayıp sevgiliye duyulan özlem, bu videoda İran’ın modern günlerine özlemi temsil eden bir göstergeye dönüşmüştür. Videoda Khodahafez artık kayıp bir aşkı değil, İranlıların kaybettikleri özgürlüklerine duydukları hasreti anlatmaktadır.   </p>
<p>Sokak sanatçılarının ve Melii Imm’in Khodahafez videosu bir kadının sivil itaatsizlik eylemini gösteren kültürel bir metin olarak okunabilir. Sivil itaatsizlik yasalara doğrudan karşı çıkmaksızın toplumsal alanda yasaya karşı direnmek veya yasaya uymamak olarak tanımlanan siyasi bir eylemdir. İran’da kadınların başörtüsü takma zorunluluğuna karşı başörtüsünü tanımlanmış kurallar dışında takarak saçlarını göstermesi sivil itaatsizliğin örneği olarak düşünülebilir. Bu videoda saçından kaymış başörtüsü ile sokakta kadının var olduğunu duyuran Melii Imm’in sesi, başkaldırının ve Lilith’den bu yana korkulan kadın itaatsizliğinin temsili olmuştur. Bir kadının kamusal alanda şarkı söyleyerek yasaya karşı siyasi bir eylem sergilemesi söylediği şarkıyı sivil itaatsizliğin sembolüne dönüştürmüştür.  </p>
<p>İlk videonun gördüğü ilgi ve şarkının bir direniş ve dayanışma marşına dönüşmesi nedeniyle aynı sanatçılar bir araya gelerek Khodahafez’in ikinci videosu çekmişlerdir. 24 Ocak 2026’da yayınlanan bu video sadece tek bir Instagram hesabında (baran_officialmusic) 5,5 milyon kez izlenmiştir. Diğer hesaplardaki paylaşımları da göz önüne alırsak Khodahafez’in bir süre daha popülerliğini kaybetmeyeceğini, İran’daki insanların sesini dünyaya duyurmaya ve İran’daki rejimi tedirgin etmeye devam edeceğini söyleyebiliriz. Melii Imm’in güzel sesinden Khodahafez şarkısını dinlerken bu videonun bize asıl hatırlattığı şudur: Kadınlar, sanat ve sivil itaatsizlik bir araya geldiğinde tüm baskıcı rejimlerin en korkulu rüyası haline gelir.     </p>
<p><em><strong>Dipnot: </strong>İnternet üzerinde benim bulduğum en eski video Melii Imm tarafından 2 Kasım 2025’te yüklenmiş olduğu için o tarihi baz aldım (@melii-imm). </em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 08:05:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[40’ıncı yıla doğru Pentagram: Grup müziği artık başka bir devrin işi]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/40inci-yila-dogru-pentagram-grup-muzigi-artik-baska-bir-devrin-isi-691071</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/40inci-yila-dogru-pentagram-grup-muzigi-artik-baska-bir-devrin-isi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/40inci-yila-dogru-pentagram-grup-muzigi-artik-baska-bir-devrin-isi-691071</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Türkiye’de heavy metalin yolunu açan Pentagram, 40’ıncı yılına yaklaşırken aynı inatla üretmeye devam ediyor. Grubun kurucularından Hakan Utangaç, “Galiba grup müziği yapmak artık başka bir devrin işi. Ama koşullar ne kadar zorlaşırsa, müziğin sesi de o kadar başka türlü çıkmaya başlar. Bizim grup olarak zor koşulları birlikte atlatmamız, hem müziğimizin hem de birlikteliğimizin temel dokusunu oluşturdu” dedi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Işıl Çalışkan</strong></p>
<p>Emin adımlarla 40 yıla yaklaşırken, inandığı yoldan gram sapmayan ve inatla müziğini yapmaya devam eden bir grup düşünün… 1987’de Hakan Utangaç ve Cenk Ünnü’nün yaktığı kıvılcıma aynı yıl Tarkan Gözübüyük’ün bas gitarı eklenince mesele “bir grup kurduk” olmaktan çıkarak bir çeşit uzun koşuya, hatta zaman zaman memleketle inatlaşmaya dönüştü. Elbette Pentagram’dan söz ediyorum. İstanbul, Bursa, İzmir, Ankara hattında çalınan konserler, kulaktan kulağa yayılan şarkılar, kopya kopya çoğalan kayıtlar… O yılların az ama iştahlı rock ikliminde, metal kelimesi daha yeni yeni cümlelere girerken Pentagram, “Bu iş Türkiye’de de olur”u adım adım inşa etti. </p>
<p>1990’da yayımlanan ilk albüm Pentagram, grubu ulusal basına taşıdı. Metalin memleketteki vitrini dediğimiz şey de biraz böyle kuruldu. Derken Trail Blazer’la Avrupa kapısı aralandı, Anatolia’yla ise dinleyici artık “Bizden de böyle bir grup çıkar” cümlesini daha yüksek sesle söylemeye başladı. “Mezarkabul” adının devreye girdiği yıllarda iş, Türkiye sınırlarını da aştı. </p>

<p>Albümler birbirini kovaladı, aralar verildi, kadrolar değişti, memleket değişti, dünyanın sesi değişti. Ama Pentagram’ın omurgası değişmedi. Bir şekilde yeniden toparlanıp yoluna bakan, aynı inatla yıllara meydan okuyan bir grup kaldı. Biz de grubun 40’ıncı yıla yaklaşırken grup olma bilincini ve bugün hâlâ ayakta kalmasının arkasındaki motivasyonu Tarkan Gözübüyük, Hakan Utangaç ve Cenk Ünnü ile konuştuk. </p>
<p><strong>Bugün müzisyenler için şartlar bu kadar zorlayıcıyken, neredeyse 40 yıldır ayakta kalmak sizce neyin kanıtı? </strong></p>
<p><strong>Hakan Utangaç: </strong>Merhaba. Aslında böyle soruların sorulması bile bir şeylerin göstergesi. İlginç olan şu ki, bugünkü şartlar bizim geçmişte yaşadıklarımızla kıyaslandığında bana o kadar da zorlayıcı gelmiyor. Evet, teknolojinin sunduğu imkânlar büyük bir avantaj gibi duruyor ama aynı zamanda ciddi bir bireysel kapanışı da beraberinde getiriyor: ekran ve birey. </p>
<p>Galiba grup müziği yapmak artık başka bir devrin işi. Ama koşullar ne kadar zorlaşırsa, müziğin sesi de o kadar başka türlü çıkmaya başlar. Bizim grup olarak zor koşulları birlikte atlatmamız, hem müziğimizin hem de birlikteliğimizin temel dokusunu oluşturdu. </p>
<p><strong>Tarkan Gözübüyük:</strong> Yıllar çok hızlı geçti. İlk tanışmamız sanki dün gibi. Hâlâ devam edebilmesi, şanslı olduğumuzu gösterir. Gür Akad’la tanıştığımızda “Çocuklar, ilk yirmi yıl çok zor” demişti. Müzikle uğraşmak en zevkli şey ama işinizi sizden bağımsız etkileyen fazlaca unsur var. Albümleri dinleyip konserlere gelen taraftarlar, yolumuzun kesiştiği ekipler ve meslektaşlar bakımından hep şanslı olduk. Gündem olayları ve ekonomik gidişat herkesin hevesini kırabilir. Neyse ki zor zamanlarda da yakın çevremizden hep destek gördük. </p>
<p><strong>Cenk Ünnü: </strong>Gerçekten de seneye 40 yılı devireceğiz; şaka gibi. Popüler olmayan, niş bir tarzda pek çok zorlukla karşılaşıp, üstelik hatırı sayılır bir kazanç da elde etmeden bu yolda devam etmek bir inat hikâyesi olsa gerek… </p>
<p><strong>Solo işler, hayatın akışı, değişen dönemler, koşullar… Tüm bunlara rağmen birlikte kalabilmek kolay değil. Sizde “biz” duygusunu ayakta tutan ve birlikte üretmeye devam ettiren duygu ne? </strong></p>
<p><strong>Hakan Utangaç:</strong> Birinci soruyla çok bağlantılı, hatta devamı gibi. Yıllar önce grup arkadaşım Metin Türkcan’ın söylediği bir cümle hep aklımda durur: “Bu (Pentagram) artık bizden bağımsız bir şey.” </p>
<p>Gerçekten de Pentagram, bizlerden bağımsız yaşayan bir organizma. Evet, bu bizim için bir görev gibi; hayatımızın sonuna kadar yapacağız. Çünkü bu müziği dinleyen, seven, destekleyen insanların hayatlarına dokunmak ve onların bizim hayatlarımıza dokunması çok özel ve paha biçilmez bir bağ. </p>
<p><strong>Tarkan Gözübüyük:</strong> Bizim kuşak çalgıcılar, haberleşmenin daha ilkel ve seçeneklerin daha kısıtlı olduğu bir dönemde, farklı şehirlerden gelip buluştular. O yıllarda kurulan gruplar dağılsa da hep hatırlanır. Herkes birbirini yıllardır tanır. Müzik düşünmeye, imkâna göre yapmaya devam eder. Geçmişte sürtüşmeler, eleştiriler olduysa da insanlar zamanla birbirinin kişisel mücadelesine saygı duyar. Dinleyiciler ve yayımcılar için de bu aynı. Müziğin sihirli dünyası, en güzel yıllarımızı hatırlatıp bizi genç hissettirir. Çelişkileri aşıp hayata tutunma gücü verir. Yabancı kültürden insanlar bile sevdiğimiz bir ezgiyi mırıldanınca bizi anlar. </p>
<h2>ÇITA YÜKSELDİKÇE SORUMLULUK ARTIYOR</h2>
<p><strong>Türkiye’de metal müziğin vitrini gibi görülmek size bir sorumluluk yükledi mi? </strong></p>
<p><strong>Tarkan Gözübüyük:</strong> Aslında bütün yeni adımlar gibi Pentagram da yeraltından çıktı. Zamanla ana akım rolü bize ihale kaldı. Moğollar’dan Taner Öngür’ün bir tespiti var: Gruplar bir noktadan sonra tıpkı siyasi partiler gibi seçmenin beklentisine göre yontulabiliyor. Bu ikircikli durumu dengelemek için içgörümüze güvenerek bazı cüretkâr fikirlere yol açmak istiyoruz. </p>
<p><strong>Cenk Ünnü:</strong> Teşekkürler bu düşünceniz için. Çıta yüksek olunca sorumluluklar da artıyor. </p>
<p><strong>Hakan Utangaç: </strong>Vitrindeysen sorumluluk alacak ve kıpırdamadan duracaksın. Biz de yıllardır öyle yapıyoruz. </p>
<p><strong>Kadın cinayetleri, savaşlar, adaletsizlik… Siz bunları şarkıya taşıyorsunuz. Ama benzer dertler sözlerde azaldı. Sizce sebep ne? </strong></p>
<p><strong>Cenk Ünnü:</strong> Belki de pek çok sıkıntı ve problem insanları yıldırdı ve müziği biraz daha eğlence aracı olarak görmek istiyorlar; tıpkı son dönemlerde komedi filmlerinin daha çok ilgi görmesi gibi… </p>
<p><strong>Tarkan Gözübüyük: </strong>Sözler tekrar edince etkisi azalıyor. Aynı şeyi tekrar etmek fayda etmeyince daha derine kazmak ve daha kapsayıcı açılar bulmak gerekiyor. </p>
<p><strong>Hakan Utangaç:</strong> Şarkı sözlerimiz yaşadıklarımızdan, biriken deneyimlerimizden besleniyor. Var olduğumuz günden beri hayatımıza dokunan her durum bir şekilde şarkılarımıza yansıyor. Ama söylenmiş bir şeyi tekrar tekrar söylemenin de çok anlamı yok. </p>
<p>Örneğin Anatolia, geçmişin ve 90’ların yaşanmışlıklarıyla ortaya çıktı. Bugün dönüp dinlediğinizde, o sözlerin hâlâ günümüzde de geçerli olduğunu görüyorsunuz. Bir anlamda şarkılar sözleri yaşatıyor. </p>
<p><strong>“Makina Elektrika” adında bir ağırlık taşıyor. Çalıştırması zor, durunca da bir daha dönmesi kolay değil… Bir önceki akustik albümünden sonra bu isim tesadüf olmamalı. Bu albümde makineyi çalıştıran esas şey neydi? </strong></p>
<p><strong>Tarkan Gözübüyük:</strong> Akustik albümden sonra bu albümün adı “Elektrik” olacaktı. Son hafta Ogün, Pentagram adında Hindistanlı bir grubun aynı isimde bir şarkısı olduğunu fark etti. Yapımcımızın da uyarısıyla internette karışıklık olmasın diye değişti. Makineyi çalıştıran, dört farklı vokalle grubun her dönemine dokunan bir “zamanda yolculuk” duygusu oldu. </p>
<h2>GRUPLAR HEP CÜRET VE ÖZGÜVENLE İLERLEMELİ</h2>
<p><strong>Albümü açan “Bu Düzen Yıkılsın” parçası ilk çıktığında “9/8’lik oynak” ritim tartışmasını beraberinde getirdi. “Sur” ve “Pride” gibi parçalar için de “yetmedi” diyenler olmuştu. Konserlerde görüyoruz ki şarkı ziyadesiyle benimsenmiş. Pentagram şarkıları bazı insanlarda sonradan açılıyor. Dinleyicinin hükmünü zamana mı bırakıyorsunuz? </strong></p>
<p><strong>Cenk Ünnü:</strong> Geç benimseme durumu önceki albümlerde de olmuştu. Bir de eleştirmeye çok açık bir kesim var. Özellikle sosyal medya geliştikçe sayıları arttı sanki… </p>
<p><strong>Tarkan Gözübüyük:</strong> Şarkılar içgörüler ve ihtiyaçlardan yola çıkıyor. Yaptığımız her albüm tepkiyle karşılansa da zamanla sevildi. Gruplar hep cüretle ve özgüvenle ilerlemeli bence. Beklentilere, önyargılara bakmadan müziğe hizmet etmeli. </p>
<p><strong>Metal dinleyicisinin refleksi gerçekten sözden önce riff’e bakmak mı? Siz bunu geri dönüşlerde ve sahnede “sözler sonradan yakalanıyor” diye görüyor musunuz? </strong></p>
<p><strong>Hakan Utangaç:</strong> Bu soru bana müziğe başladığım ilk yılları da hatırlatıyor. Evet, o dönemlerde ritim ve riff benim için çok daha belirleyiciydi. Dinlediğiniz gruplar da bugüne kıyasla daha az ve daha seçiliydi. </p>
<p>Bugün insanlar müziği nasıl yakalıyor, bunu çok net söyleyemem ama konserlerde sözleri bilinen bir şarkıyı çalmaya başladığımız anda oluşan enerjiyi hissedebiliyorsunuz. O an, sözlerin de en az riff kadar yerine oturduğunu görüyorsunuz. Metal ilk anda bedene çarpar. Ama zamanla söz, o enerjinin hafızası oluyor. </p>
<p><strong>Tarkan Gözübüyük:</strong> Herkesin algısı farklı. Bazen kimi daha sözelci, kimi daha müzikalci olabilir. Dinleyicinin ne ölçüp aldığını hesaplamak imkânsız. Bu konuda müzisyenler sadece öznel görüş ve birikimine yaslanabilir. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/02/08/40inci-yila-dogru-pentagram-grup-muzigi-artik-baska-bir-devrin-isi.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Günümüzü en iyi anlatan Pentagram parçası sizce hangisi? Neden? </strong></p>
<p><strong>Tarkan Gözübüyük: </strong>Her müzik kaydının dönemine dair bir hikâyesi var. Zamanını tamamen kapsayamasa da izlerini taşır. Dinleyenlerin ufkunca anlamlar yaratır. Günümüzü en iyi yansıtan parçalar en güncel olanlar. Ama bence özel olanlar enstrümantaller ve “Geçmişin Yükü”, “Sonsuz”, “Bir”, “Uzakta”, “Unspoken”, “F.T.O.U.” gibi zamansız olanlar. </p>
<p><strong>Hakan Utangaç: </strong>Anatolia şarkısı demem gerekiyor. “Nedir bu gözlerdeki kin ve öfke?” Uzun bir süre de anlatacak gibi duruyor. “Geçmişin Yükü”nü de aynı potaya koymak gerekir; fakat hemen ardından diğerlerini de sıralamak istiyorum… Birçoğu aslında. </p>
<p><strong>Cenk Ünnü: </strong>Pentagram’ın pek çok parçasını günümüze yorumlayabiliriz. Benim ilk aklıma gelenler: “No One Wins the Fight”, “1000 in the Eastland” ve “Sur”. </p>
<p><strong>Pentagram’ı anlamak için sorulması gereken soru ve buna cevabınız nedir? </strong></p>
<p><strong>Tarkan Gözübüyük:</strong> Pentagram veya herhangi bir orkestrayı tanımlayan ayrıntılar genelde inanç ve heves gibi öznel ölçütler. </p>
<p><strong>Hakan Utangaç:</strong> Yanıt sorunun içinde değil mi zaten? (Gülüyor.) Benim için biraz fazla Inception. </p>
<p><strong>40’ıncı yıl için dinleyicilerinize özel sürprizleriniz olacak mı? Ufukta dinleyicileri neler bekliyor? </strong></p>
<p><strong>Tarkan Gözübüyük: </strong>40. yıl için elbette planlar var. Sony Müzik’le birlikte hazırlıklar yapıyoruz. </p>
<p><strong>Hakan Utangaç:</strong> Muhakkak olacaktır ama şimdiden “kesin şu olacak” demek istemem. Zaman ilerledikçe karşımıza çıkan, aklımıza gelen fikirlerle ve askıda kalan bazı projeleri de katarak 40. yılı gerçekten kutlamaya değer bir şekilde değerlendirmeye çalışacağız. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 07:53:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Şimdi söyleyin ne söyleyecekseniz...]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/simdi-soyleyin-ne-soyleyecekseniz-691070</link><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/simdi-soyleyin-ne-soyleyecekseniz-691070</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>Akşam oldu, biraz sonra gecenin karanlığı çökecek, fersiz sokak lambaları yanacak. Biz de hava iyice serinlemeden, daldığımız tartışmanın dışına çıkabilmek, bulduğumuz çözümleri birbirimizin kafasına fırlatmak için çabalayacağız. İster istemez öyle yapacağız; çünkü gelecek pek parlak görünmüyor. Bu durumun nedeni, yalnızca savaşlar, çatışmalar, geriye doğru evrilen “düzen-statüko” kurma çabalarının egemenlik alanlarını her gün biraz daha genişletmeleri, büyütmeleri değildir. Belki de asıl tehlike geçmişten kalan değerleri “korumanın” giderek daha zorlaşmasıdır. </p>

<p>***</p>
<p>Bir şeye, bir duruma, bir kültüre, bir siyasete sahip çıkmak istiyorsanız. Yalnızca onu korumakla yetinmemelisiniz. Çünkü böyle yaptığınızda sürekli gerileyecek, koruduğunuzu sandığınız değerlerin elinizden kayıp gittiğini, bir süre sonra korunacak, savunulacak bir şey kalmadığını göreceksiniz. </p>
<p>***</p>
<p>Geçmişin değerlerini, varlıklarını korumak derken, cumhuriyetin bürokratik yapısının ve sancılı gelişen kültürel uyanışın, DP iktidarı dönemi öncesinde başlayan yıpratma çabalarına karşı savunma hattına geri çekilmesinden ve sürekli gerilemesinden söz ediyoruz. Kültürel birikimin anahtar kavramı laikliktir. Türkiye’nin önde gelen siyasi kültür taşıyıcılarından sayılması gereken İlhan Selçuk’un gazetesinde “tehlikenin farkında mısınız?” kampanyasını yönetirken anlatmak istediği buydu. Sonra “şimdi ittifaklar zamanıdır, bir yere gitmiyor ya, şu laikliği fazla dillendirmenin ne alemi var” liber liberosu sahaya çıktı, peydah oldu, pek revaçtadır.  </p>
<p>*** </p>
<p>Cumhuriyetçilerin büyük açmazı ise, daha başta kendini kurtuluşun kazanımlarını korumakla görevli sayan ama bunun halktan uzaklaşarak başarılamayacağını anlamakta zorlanan kadrolardan oluşmasıdır. Savunma hattını korumayı, sistemi dert etmeden, aydınların, gençlerin, sivil asker bürokrasinin görevi sayan, bunun bir gerçekliğe, maddi bir temele dayanmadığını bir türlü kabul edemeyen, böyle bir anlayıştan uzak durması gereken kimi sosyalistleri bile etkisi altına alan yaklaşım, ne yazık ki uzun süre muhalefete egemen olmuş, laiklik düşmanlığını militanlaştıran gelişmeler, siyaseti tümüyle yönlendirir hale gelmiştir. </p>
<p>***</p>
<p>1950’li yıllarda ulusun varlığını, gelişmeyi, kalkınmayı Batı ile ekonomik, politik, askeri ilişkilere çıpalayan bürokrasi ve siyaset, giderek kültürel egemenliği de tehlikeye atmış, muhafazakar iktidarlar döneminde emperyalizme ve onunla uyumlu gericiliğe tam teslimiyet aşağıdan yukarıya kitleleri etkisi altına almıştır. Bir zamanlar edebiyat ve öteki kültür alanlarında rüzgarın hep soldan esmiş olması, kültürel gelişmeye egemen olamayanların çareyi kültürel alanı torpillemekte bulması ile daha da tehlikeli bir döneme girildi. Bu yeni evrede büyük tehlike, muhafazakarlığın kendi yarattıkları ürünlerle kültür piyasasına egemen olması değildir. Tehlike, kültür insanlarının ideolojik teslimiyeti sahiplenmeleridir.    </p>
<p>*** </p>
<p>Kuşkusuz bu gidişe itirazlar hâlâ güçlüdür. Laikliği en dar ve bu nedenle de içi boşalmış bir şekilde anlasa bile toplumun yarısından çoğu hâlâ laiklik konusunda direnme çabası içindedir ama varolanı koruma anlayışı, koruma kavramının kolaylıkla anlatabileceği gibi sürekli bir gerilemenin etkisi altında kalmaktan kurtulamaz. Kültürel birikimin kalıcı olacağının garantisi yoktur. Ideolojik teslimiyet bu alanı hızla zehirler. Bugünkü tablo ne yazık ki böyledir. </p>
<p>*** </p>
<p>Öncelikle kabul edilmesi gereken çıkış noktası, evrenin, dünyanın, dünyadaki her şeyin sürekli hareket halinde olması ve sürekli değişmesi, değişimin bile sürekli yenilenerek varolmasıdır. Her düzeyde ortaya çıkan, belki keşfedilen demek daha doğru, bilginin ve tekniğin insanlığın biricik gelişme eğrisi olduğunu görebildiğimiz zamanlarda değişimin değerini de anlamaya başlıyoruz. Bu da bize kültürel alandaki ideolojik mücadelenin ne kadar yaşamsal olduğunu gösteriyor.  </p>
<p>***</p>
<p>En büyük talihsizliğimiz ise gelişmenin hem sahibi hem düşmanı olan sistemler, doğal yaşam süresini çoktan tüketmiş kapitalizm karşısında henüz geride bırakamadığımız güçsüzlüğümüzdür. Bilimsel teknik gelişmeyi, gelişme kaynaklarını yalnız kendisi için istemekte ısrarlı burjuvazinin, ömrünü uzatmak için, doğayı, çevreyi etik ve estetik olan her şeyi tahrip etmekteki “mahareti”, onun başarısını değil, insanlığın başarısızlığını anlatır. </p>
<p>***</p>
<p>İnsanlığın, gerçeği görmekte maddi engeller ve düşünsel zafiyet nedeniyle hep geride kalmasını önlemenin bugünkü koşullarda çaresi Mustafa Kemal’in önemli bir ilkeyi anlatan ünlü sözlerinde bulunabilir. Kurtuluş savaşının başlarında, kurtuluşa inanmayan kimilerini, “İngilizi mi seçelim Amerikayı mı” diyenleri, “hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır” diye sert bir çıkışla durdurmuştu. “Sathı müdafaa” minimalist hedeflerle yetinmemek ya da gerilemeyi ideolojik teslimiyetle sonuçlandırmamak gerektiğini anlatır. </p>
<p>***</p>
<p>İdeolojik teslimiyet, zorunlu geri çekilmeleri ideolojik hedeflerle bir ve aynı kılmaksa, yapılacak iş geri çekilmeyi hızla sona erdirmekle, gerilemeyi kışkırtan ittifakları gözden geçirmekle, parlak görünen minimalist hedefleri ne kadar çekici olursa olsun reddetmekle mümkün olur. Eski deyimle “ehveni şer şerlerin en kötüsüdür.” Ama bu zor bir karardır. Terk edilecek “ehveni şer”in iyi tanımlanması, mücadeleyi ileri taşıyabilecek gerçekçi adımlarla karıştırılmaması gerekecektir. Bu da somut durumun somut tahlili ile verilecek bir kararı gerektirir. </p>
<p>***</p>
<p>Sonu belirsiz olduğu gerekçesiyle ittifakları terk etmek, vebali büyük bir günaha boydan boya dalmak anlamına gelir. Belki somutu iyi tanımlamak ve bunu hızla yapmak gerekli çıkış yolunu gösterebilir. Bu arada sol partiler, hareketler kendi programlarını rafa kaldırarak devrimci bir tutum aldıklarını düşünürlerse, “zamanı geldiğinde raftan indirilir” derlerse, o zamanın hiç bir zaman gelmeyeceğini, hayal kırıklığının büyük olacağını unutmuşlar demektir. </p>
<p>***</p>
<p>Bir konu daha var: Okurlar bu çok bilmiş eleştirinin kusuruna bakmazlarsa dile getirmekten vazgeçemeyeceğim bir konudur. Tutarlı bir demokrasi ve sosyalizm yandaşı olanlar, savundukları görüşleri sık sık gözden geçirmeli, özellikle karşısına çıkacak canlı, koşulları her an değişebilecek, tehlikelerin ve olanakların birbirini izleyeceği sınavlardan korkmamalı, yalnızca savunmanın, varolanı korumanın devrimci bir tutum olmadığını bilmelidirler. Hattı savunmak, elde edildiği varsayılan konumu korumakla yetinmek, kısa bir süre içinde kazanılmış her şeyin uçup gittiğini görmek ve hayıflanmakla sonuçlanır. </p>
<p>***</p>
<p>Öyleyse savunmak ve elde edildiği varsayılanı korumakla yetinmek yerine hayatın yeşilini hep önde tutmak, teorinin grisini hedefi aydınlatan, yanıtladığı soruların sayısı gittikçe artan, gücü sürekli yükselen bir ışık kaynağı olarak görmek doğru tutum olacaktır. Bu kadar çok bilmişlik bir makale için fazladır. Ama konuşmaktan kendini alamayan masum meraklının kusuruna bakılmaz. Aklımıza geleni söylemekten, yüreğimizdeki yangını harlamaktan vazgeçemeyiz.  </p>
<p>Yaşlandık ve içimizdeki uslanmaz ihtiyar unutma diyor, bekleme, erteleme, söyleyeceğini şimdi söyle, o merak, o heves, o cümle yitip gitmeden söyle. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 07:52:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Arkadaşlık, hepimizin şiiri!]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/arkadaslik-hepimizin-siiri-691069</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/arkadaslik-hepimizin-siiri.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/arkadaslik-hepimizin-siiri-691069</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Alihan Irmakkesen</strong></p>
<p>Şair ve yazar Haydar Ergülen, Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan yeni şiir kitabı Cömert Gül üzerine sorularımızı yanıtladı.</p>
<p>Ergülen, şiirin kişisel ve toplumsal anlamını, laiklik tartışmalarının edebiyata yansımalarını, arkadaşlık ve yoldaşlık duygusunu, geçmişle kurduğu bağı ve şiirin hayatındaki yerini anlattı.</p>

<p><strong>Bir şiir kitabı daha: cömert Gül (Kırmızı Kedi Y.) Her kitabın merakla bekleniyor fakat şiirin yeri bir başka. Ergin Günçe’nin “Bir kurtuluş yok işte/Bir de bunu anladık/Biz de bir marangozuz bu gürgen ormanında” dizeleriyle iç içe düşündüm şiirin bir başka olduğunu, belki de bir kurtuluş olduğunu. Şiirin yeri bir başka mı, sence de? </strong></p>
<p>Marangozluk güzel, peygamber mesleği de. Ben de şiiri kimileyin öyle düşünürüm velilere, nebilere yakışır bir yücelikte. Dünyada öyle şairler oldu, oluyor, şair ona derler. Ben o yüceliği ne hayatımda ne yazdığım şiirlerde hissetmediğim için rahatlıkla yazıp yayımlayabiliyorum. Nasılsa şiiri benden sormayacaklar! Sorumsuzluk değil, daha çok kendini bilmek gibi. Bu anlamda kişisel kurtuluş yollarımdan başlıcası şiir, toplumsal kurtuluşa hizmet ettiği de çok olmuştur, yine olsun! </p>
<p><strong>Cömert Gül, ilk okumada, hem ‘toplu şiirler’ hem ‘seçilmiş şiirler’ gibi. Toplu gibi çünkü çok ‘dolu’, dolu. Seçilmiş gibi çünkü çok ‘iyi’. İçinde birbirinden şiir sekiz bölüm var: “Gül’e Şiir, Beşibiryerde, ‘Bunu Ben de Yazarım’, Şiiryazı, Tozan Alkan için 12 Şarkı, Cumhuriyet Meyhanesi, Neşen Bilir, Arkadaşlık Dağı”. Şiirlerini ‘kitaplaştırma’ konusunda tavrın ya da duygun nedir? </strong></p>
<p>İddia, ısrar ve şimdi de istikrar! İddialı değil ısrarlı olduğumu söylerim şiirde, sorunu okuyunca acaba istikrarlı mı desem diye düşündüm! Bazı bölümler, Tozan Alkan’a şarkılar, Cumhuriyet Meyhanesi, 2022’de çıkan Kuşların Göğü Önünde kitabımdan sürüyor, yazabilirsem sürecek. Bundan sonraki kitabımı tek, uzun bir şiir olarak düşünüyorum, kişisel, toplumsal varoluş kapsamında bir kitap, gitmeden önce! </p>
<p><strong>Bu kitapta kendini şiirin rüzgârına daha bir sere serpe bırakmış gibisin. Acı ve tatlı, ciddi ve muzip, iyi ve güzel şiirler. Orhan Veli’den mülhem, güzel şiirleri de militan şiirleri de severim, güzel militan şiirleri daha çok severim. Sen ‘militan’ şiir yazmazsın pek ama sanki bu kez, yer yer alenen militan şiirler de yazmışsın. Güzel militan şiirler. Nazım’ın “büyük kavgada/açık ve endişesiz/girdim safıma” dizeleri geçiyor içimden. Dünyanın ve ‘benim iyi ve zayıf ülkem’ dediğin ülkemizin haline bakarak, sesimizi (endişesiz) yükseltmeli, diye mi düşünüyorsun?  </strong></p>
<p>Şeriata karşı çıkmanın suç olduğu, hapisle cezalandırıldığı ‘laik’ bir ülkede yaşıyoruz! Şaka gibi! Nazım Hikmet’i anmışsın, ondan mülhem diyeyim ben de, “sen yazmazsan/ben yazmazsam /biz yazmazsak/nasıl çıkacağız bu karanlıktan?” ’Beka’ lafını çıkardılar, çok da kullanışlı oldu, hiçbir şey bilmeyen de beka deyince duruyor! Laiklik de bizim bekamız! Onların istedikleri düzende bize yer yok ama, laiklikte onlara da yer var! Doğal ortamında büyüdüğümüz laikliği savunmak, hatta korkarak savunmak çok acı, şiirlerin bazıları evet bu acıdan ve öfkeden kaynaklanıyor!  </p>
<p><strong>Bu kitabında şiir çok, şair çok. ‘Bunu Ben de Yazarım’ bölümünde sanki daha çok selam yolladığın şairler var. Bazılarını anladım, hissettim. Kitabı okuyanlar daha fazlasını anlamanın, hissetmenin keyfini duyacaklardır. ‘Beyhude Tüccar’ şiirini, örneğin, sanki Timur Selçuk’un sesiyle içimde ‘duydum’, ‘Pireli Şiir’ şarkısındaki edasıyla. Senin ‘bütün bu şiirimizi’ kucaklamaya heves eden, bence kucaklayan, sahici bir meramın var, diyebilir miyim?  </strong></p>
<p>Ortaokulda zorunlu din dersinde hoca hep bana namaz kıldırırdı, bir gün bunaldım, kaçtım dersten, hocaya da ‘Benden başka Müslüman yok mu?’ diye bağırıyordum kaçarken! Benden başka şairler de var! Çok iyi, büyük, hayran olduğum, nasıl yazmış diye hala şaşırdığım, olağanüstü şairler var, şiiri bu nedenle çok seviyorum öncelikle. Yaza okuya yazmaya da alıştım. Hep söylüyorum, başkaları yazdığı için, onlara bakarak yazanlardanım, Seyyidhan Kömürcü’ye bakıyorum, Oğulcan Kütük’e bakıyorum, Ceren Biber’e, Elçin Sevgi Suçin’e bakıyorum, ne güzel yazıyorlar, ne farklı şairler var dünyada diyorum, yazıyorum. Umarım şiir beni de sarıp  kucaklıyordur!  </p>
<p><strong>Çağdaş Türkü’den “Fakültenin Önü”ne, yaşanan her şey şiir gibi mi? “Kenar mahallede bir pazar günü… konuşmalar, küfürler, çocuk çığlıkları”yla mı geçti, geçen günler? “Fakültenin yanı demirden köprü/Fakültenin önü bir sıra kavaktı” diyen Enver Gökçe sahiden yaşadı mı? Yaşadıklarımız şiir mi? Çocukluk ve arkadaşlık mı, şiir? </strong></p>
<p>Edip Cansever’in, tamamını söylemeyelim artık, “hiçbir yere gitmiyor” dediği şey işte. Şiir ikinci yaşam gibi sürüyor, duruyor, bekliyor, dönüyor.Tasavvuftaki “dönüyordu” kavrayışı şiir için de söylenebilir. Yazdığım şiirlerin son zamanlarda dönmeye başladığını farkediyorum. İlk olana, eve, çocukluğa, şehre, gençliğe, gidenlere. Bir yandan da güneşe dönmesini istiyoruz şiirin kitaplar çoğaldıkça, yaşlandıkça. Galiba güneşi aramak için günebakan gibi dönüyor şiir çocukluğa değin. </p>
<p><strong>Engin Turgut “Ve ben öldüm öyle küçük şeyler yüzünden” demişti, küçük şeylerin büyük şeyler olduğunu bilmenin kederiyle. Sen de zaten yazmışsın şiirinde, “Yanlışlıkla şair bile olur insan da/yanlışlıkla kötü olmaz asla!”. Bence de! Bazı kötülükler kasıtlıdır. Baş edilebilir mi? </strong></p>
<p>Çoğu şeyi şiire yüklüyoruz, aşk mı, şiire bak, dert mi, şiir var, ayrılık mı, şiir ne güne duruyor, ölüm mü, şiire sığın! Şiiri yalnızca bir metin, bir söz sanatı olarak görmeyen eski usul inanış benimki biraz! Şiir yazan, okuyan kötü olmaz, ondan kötülük gelmez duygusu. Ülkenin yaşayan en büyük şairi diye anılan adama bak ama, dilinden kötülük düşmüyor, düşmedi! Benim için öylesi makbul değil, daha az iyi şair olsun, orta boy, küçük boy, sıradan şair olsun, iyi insan olsun! Dünyada hem erdemleriyle hem şiirleriyle büyük pek çok şair var, onlar, okursak, hepimize yeter! O adamın kötülüğü kasıtlı evet. 70 yıldır bu ülkede yaşayan biri olarak ne kötülük edebiyatını seviyorum ne de şiiri iyi kendisi kötü şairleri! </p>
<p><strong>Şiiri hep özlediğim ve hep ‘bir başka’ bulduğum için, içten bir merakla soruyorum: Bana geldiği gibi, sana da şiirin ‘şiir gibi’, ‘eski şiirin sesiyle’ olanı daha şiir gibi… geliyor mu? Bu meraklı soruyu, cömert Gül şiirlerini tam da böyle bulduğum ve böyle sevdiğim için soruyorum. </strong></p>
<p>Sanki insan çocukluğundan, gençliğinden fazla uzağa gidemiyor gibi, nasıl, hangi duygular, düşler, düşünceler, umutlarla şiire başladıysan, arkadaş, yoldaş olduysan, şiir de öyle. Nerdeyse 60 yıldır şiirle ilgiliyim, yazarım, çok okurum, izlerim, hemen her şiir anlayışına, kuşağına, hareketine açığım, demek ki şiir farklılaşsa da zaman içinde değişmeyen bir öz, çekirdek, o neyse kalıyor ya da kendini hatırlatıyor! Şiirle ilk tanıştığımız zamanın ruhu belki de, birbirimize de o tanıştırıyor, sonra da hep bizimle. </p>
<p><strong>Yavrum Ergin!(Günçe) ile başladım, onunla bitireyim: “Küçük memur evlerinden/Yorgun kasabalardan/Bir koşu bayrak gibi/Ankara’ya inmiştik:/‘Şehrin meydanında ol; cuma günü saat onda.’” Kitaptaki son şiirinin, “Arkadaşlık Dağı”nın heyecanıyla soruyorum, sanki işte yarın yine buluşacakmışız gibi o meydanda, Taksim mi olur artık Kızılay mı! Ferman padişahınsa dağlar bizim mi, hâlâ? </strong></p>
<p>“Arkadaşlık Dağı”, kitabın en uzun şiiri, aslında benim de, bizim de en uzun şiirimiz. Devrimci olmanın, Sosyalist olmanın da en coşkulu, en sevinçli yanlarından biri, hatta başlıcası değil mi arkadaşlık, yoldaşlık? Gençlik geçer ama arkadaşlık dipdiri kalır, o anlar gibi yaşar. Şiiri yazarken de yaşadığım buydu! ODTÜ Sosyolojiden bölüm arkadaşım, benden 2 sınıf alttaydı, sonradan sırayla ODTÜ-ÖTK bölüm temsilcilği yaptığımız, o aynı zamanda son ÖTK Başkanıydı, Doğan Tılıç’a adadım şiirimi, ama kimini yitirdiğimiz pek çok arkadaşımız da adlarıyla değil yalnızca, fedakarlıkları, sıcaklıkları, gülüşleriyle var şiirde, arkadaşlık dağını kuranlar, dağ gibi arkadaşlar! </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 07:47:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Siyasal İslam’ın ekonomi politiği]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/siyasal-islamin-ekonomi-politigi-691068</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/siyasal-islamin-ekonomi-politigi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/siyasal-islamin-ekonomi-politigi-691068</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Sermaye birikiminin önünü açan yapısal düzenlemeler, yabancı sermayenin ülkeye girerek kendileriyle ortaklık kurması ve yurt dışı ile ticari faaliyetlerin artması, İslamcı uyanışla paralel gelişen İslami sermaye açısından önemli olanaklar yaratmıştır. Ancak bu dışa açılma politikalarının gelir eşitsizlikleri yarattığını, zengin-yoksul ayrımını arttırmıştır. Sosyal devletin yok edildiği bu ortamda bir çözüm olarak da şükürcülük, tarikatların yardım ağları, cemaatlere bağlı yurtlar vs. ortaya çıkmıştır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Politika Kolektifi</strong></p>
<p>Bugün Türkiye’de şeriatçıların provokasyonları ve iktidarın rejimi gerici bir hizada dönüştürme çabaları sebebiyle, ülkenin kaderi sıklıkla İran, Suriye, Lübnan, hatta Malezya ile birlikte anılıyor. Gerçekten de bölgemizdeki birçok ülke uzun yıllardır İslamcıların egemenliği altında olmasına rağmen bugün Türkiye’de hala resmi olarak laikliğin var olması, bu ayrım ve analojilerin en önemli sebebi. Fakat Orta Doğu’nun hiçbir ülkesi, var oluşundan bugüne İslamcılıkla yoğrulmamıştı. Özellikle bölgede bağımsızlığın kazanılmaya başlandığı 50’lerden itibaren, Mısır’dan Irak’a, Cezayir’e karşı birçok ülkede bağımsızlıkçı ve ulusal politikalar benimsenmiş, bu eğilimler kanlı-kansız biçimde bastırılarak üzerine İslamcılık inşa edilmişti. </p>
<p>Müslümanların yoğun yaşadığı coğrafyalarda siyasal İslam’ın yükselişinde benzer süreçlerin yaşandığını görebiliriz. Sömürgecilik dönemlerinin ardından bağımsızlıkçı-seküler yönü baskın kurtuluş hareketlerin, hem başlangıçta ilham aldıkları sosyalist fikirlerin gerilemesi hem de bu hareketlerin iktidardayken çeşitli nedenlere yozlaşması, ulusal korumacı ekonomi politikalarına karşı emperyalizmin gerici hareketleri desteklemesi, Suud ve körfez ülkelerinden gelen paralarla finanse edilen gruplar ve dış müdahalelerle iktidara gelen İslami hareketler…    </p>

<p>Gilles Kepel’in de vurguladığı üzere, 1970’li yılları başına kadar orta doğu ve Afrika’da bağımsızlığını kazanan bu ülkelerin çoğunda milliyetçilik kültürü hüküm sürmüştür. Bu kültür, Avrupa sömürgeciliğine karşı başarıyla mücadele vermiş olan, ülke topraklarına el konulmasına engel olan ya da ülkelerini bağımsızlığa kavuşturan yerli asker-sivil kadrolar ve halk milisleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Fakat emperyalizmin hegemonyasına karşı bağımsızlığı kazanma süreci kuşkusuz biraz pürüzlü gelişir. Örneğin Mısır, İngiltere’ye karşı görece bir bağımsızlık elde edebilmiş olsa da İngiltere 1952 yılında Nâsır öncülüğündeki darbeye kadar ülke üzerindeki etkisini sürdürebilmiştir. Suriye 1946 yılında Fransa’ya karşı bağımsızlığını kazanırken Lübnan da aynı yıl Fransa’dan bağımsızlığını alır. İngiltere Filistin’den tek taraflı olarak çekilirken İsrail ile Filistinliler arasında Gazze ve Batı Şeria sorununu köpürterek idare etmekten de geri durmaz. Ürdün 1946’da Irak da 1932’de İngiltere’den tam bağımsızlığın alır. 1962’de Cezayir Fransa’ya karşı bağımsızlığını kazanır. Fas 1956’da Fransa’dan bağımsızlığını ilan ederken İspanya ile ise çeşitli imtiyaz anlaşmaları yapmıştır.     </p>
<p>Bu saydığımız ülkelerin çoğunda, aynı Türkiye’de olduğu gibi bağımsızlık savaşını yürüten kadro ve zümreler başa geçti. Batı’dan bağımsızlığını kazanan ancak yönetim ve ekonomiyi Batı’ya göre şekillendiren bu iktidarlar sıkı bir korumacı ekonomiden de yanaydılar.  Mısır, Irak, Suriye ve Cezayir’deki yönetimler ekonomik yönden korumacı-sosyalizan öğeler barındırmaktaydı.  </p>
<h2>BAAS’CILIĞIN GERİLEYİŞİ</h2>
<p>Ancak bu iktidarlar zaman içerisinde rüşvet, ekonomik sıkıntılar vs. ile yozlaşmaya başlamış ve bu iktidarlara karşı tepkiler artmıştır. Yaşanan ekonomik sıkıntılar ve diplomatik bazı başarısızlıklar toplumsal bir hayal kırıklığına yol açmıştır. Örneğin Mısır’da Cemal Abdül Nasır rejiminin milliyetçi dış politikasının 1967 yılında İsrail’le yapılan 6 Gün Savaşı’nda hüsrana uğramasıyla ortaya çıkan hoşnutsuzluk, İslamcı muhalefetin gelişimine zemin hazırlar. 6 Gün Savaşı Nasır rejimini sadece askeri anlamda değil ideolojik, politik ve ekonomik olarak da hüsrana uğrattı. Devlet kontrolü zayıfladı ve rejimin kredisi yenilgi sonrası iyice düştü. Batının ciddi oranda yıprattığı Nasırcılık karşısında özellikle ABD ve Körfez destekli muhalefetin yükselişi ile iktidar ile halkın geniş kesimi arasında uzlaşmaz çelişkiler oluşmaya başladı. İsraillilerin Mısır’a karşı aldığı ezici galibiyet, Nâsır’ın yarı seküler Arap sosyalizmine karşı tepkiyi doruğa taşıdı. Politik ortam, Müslüman Kardeşler’in, “Nâsır rejiminde İslami inançların yok edildiği” tezinin kabullenilmesini de kolaylaştırdı.  </p>
<p>Suriye’de askeri yönetim 1960’lı yıllar boyunca sanayiyi ve dış ticareti millileştirdi. Sivil hizmetler sektörü de askerlerin eline geçmişti. Çoğunluğunu Sünnilerin oluşturduğu küçük ve orta işletmeler bu durumdan büyük zarar görüyor, ekonomik sıkıntılardan dert yanıyordu. Bu kesimlerin politik olarak da Müslüman Kardeşlerle ilişkisi vardı. Suriyeli din adamlarının Baas rejimi altında yaşadığı maddi sıkıntılar, onların Müslüman Kardeşlerle yakınlaşmasına vesile oluyordu.  Ortadoğu’da olduğu gibi Pakistan’da da ekonomik başarısızlığın sorumlusu milliyetçi seçkinlerin hesaba çekilmesi önce sosyalist fikirlerin güç kazanması sonra da sahnenin önünü kaplayan ABD destekli İslamcı bir tepkiyle tezahür edecektir. </p>
<p>1978 yılından itibaren Cezayir’de İslamcılık özellikle camilerden hareketle geniş kitleler üzerinde etkinleşti. Bu dönemde devlet camilerin kontrolünü yitirmeye başlarken, pek çok imam çeşitli vaazlarla toplumu İslamcılığa yönlendirdi.  Hatta İslamcılar karşısında yenilgiyi kabul eden iktidar, daha fazla cami, Kuran kursu, İslami kültür merkezi kurulmasını deklare ederek, cuma günleri resmi TV kanalında İslami vaaz programları konuldu. Türkiye’de de benzer şekilde İslamcılar önce Diyanet’i ele geçirmişti, Uğur Mumcu’nun Rabıta kitabında topladığı belgeler, Suudi sermayesi ile Diyanette görevli imamlara finansman ve gezilerle İslamcılık etkisine alındığını, bu kırılgan yapıyı sonrasında tarikat ve cemaatlerin ele geçirdiğini de göstermektedir. </p>
<p>Öte yandan Arabistan’da petrol kârlarının artmasıyla edinilen servetin de bu ülkelerdeki toplumsal değişime ciddi etkisi oldu. Genç diplomalılar ve kıdemli üniversite hocaları, zanaatkarlar ve köylüler 1975 yılından itibaren, Sudan, Mısır, Filistin, Lübnan, Suriye, Ürdün, Pakistan, Hindistan, Güneydoğu Asya vb. ülkelerden petrol ülkelerine doğru göç etti. Suudi Arabistan’da Kral Faysal’ın uyguladığı büyüme planları için de yurt dışından işçiler getirildi.  Körfez ülkelerinde 1975’te 1,2 milyon, 1985’te 5,15 milyon göçmen işçi vardı.  “Petrol Eldoradosundan” dönen bu göçmenlerin çoğunda, toplumda gerici yükseliş dini ibadetin yoğunlaşmasıyla paralel gitti. Arap yarımadasındaki petrol monarşilerinde yaşamış olanlar Selefi ya da Vahhabi bir çevrede zenginleşti ve çoğu bu çevreyi maddi refahlarının manevi bir sebebi olarak gördü. Körfezin gericiliğin merkezi haline gelmesinde, 20. Yüzyıl başından itibaren önce İngiliz ardından Amerikan etkisinin siyaseti ve toplumsal hayatı belirlemesi önemli yer tuttu. Üstelik bu ülkeler toplumsal yapısı sebebiyle de bu türden bir gerici yapılanmaya da imkan veriyordu. Sınıfsal eşitsizliğin doğrudan yurttaş yapısını belirleyecek kadar keskin, adı konulmamış bir kast sisteminin olduğu ülkelerdi. Bugün hala Körfez ülkelerinin çoğunluk nüfusu özellikle Müslüman yoğunluklu ülkelerden gelen, ülkenin kaynaklarına ve imkanlarına erişimi sıfıra yakın olan yoksul göçmen işçilerden, resmi vatandaşların çoğunluğu ise petrolün kontörlünü elinde tutan aşiretlerden oluşmaktadır. </p>
<p>Bahsettiğimiz göçmen kuşak ülkelerine döndüğünde Körfez sermayesi ile bağlantılı olarak benzer bir şekilde zenginleşebilecekleri İslami şirketler kurmuşlardır. Tasarruflarını İslami finans kurumlarına yatırmış, bununla birlikte Körfezdeki yaşam tarzlarının yeniden üretimi üzerine endekslenen bir yurttaşlık kültürünü de gün ışığına çıkarmışlardır. Bu dönemin örgütsel ve siyasi olarak temsilcisinin Mısır ve Cezayir başta olmak üzere İhvan hareketi yani Müslüman Kardeşler olduğunu söylemek yanlış olmaz. </p>
<h2>MÜSLÜMAN KARDEŞLERİN EVRİMİ</h2>
<p>Müslüman Kardeşler (MK), Hasan El Benna tarafından 1928’de kolonyal güçleri İslam topraklarından atarak yerine din ve devletin ayrı olmadığı bağımsız bir İslam devleti kurma ve her açıdan İslami yasalara uygun yaşayan bir İslam ulusu oluşturma amacıyla kuruldu. Ancak bu amaç Mısır ile sınırlı değildi. Benna, “Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ile parçalanarak yabancı işgaline uğrayan ve halifeliğin kaldırılmasıyla başsız kalan” Müslümanları bir bayrak altında toplayacak bir İslam imparatorluğu düşlüyordu. MK bu amaç doğrultusunda çalışarak, Mısır’ın yanı sıra bütün dünyada özellikle bölge ülkelerinde güçlü bir şekilde örgütlendi. Bunun için özellikle ikinci kuşak liderlikten itibaren giderek daha fazla kolonyalist İngilizlerle, kralla, kimi örneklerde ise komünistlerle ya da seküler milliyetçilerle işbirliği yaptı.  </p>
<p>1970’lerin ikinci yarısında başlayan, Müslüman ülkelerdeki infitah (dışa açılma) trendi, ekonomiden hoşnutsuz sermayedarlar için önemli bir fırsat oluşturdu. Örneğin Mısır’da 1973 Arap-İsrail savaşı sonrası başlayan ve Enver Sedat eliyle yürütülen infitah (dışa açılma) süreci ülkeyi yabancı sermayeye açtı. Böylece yeni gelişen ve İslamcılarla yakın ilişkideki yerli burjuvazi ile özellikle Suudi Arabistan’dan gelen yabancı sermaye rahatça ortaklıklar kurmaya başladı.  </p>
<p>Aynı dönemde yine sermayenin çıkarları doğrultusunda IMF ile de bağlantılar geliştirildi. 10 Haziran 1978’de Mısır, 600 milyon Mısır poundu kredisi için IMF ile bir niyet mektubu imzaladı. Aynı şekilde Suriye’de de yeni gelişen sermayenin önündeki engelleri kaldıracak liberalizasyon dönemi henüz 1970’lerin başında yürürlüğe girdi. 1971 yılında birinci liberalleşme (infitah-dışa açılma)  dönemi başladı. 1973 yılında ilan edilen anayasa ile özel mülkiyet güvence altına alındı.  Döviz üzerindeki sınırlamalar gevşetildi, 1975’te özel sektöre yabancı şirketlerle yatırım yapabilme yetkisi verildi. Bu Suudi kaynaklı sermayeyle buluşmak isteyen İslami sermaye açısından bulunmaz bir fırsattı. 1977 yılında birinci infitah döneminin gözle görülür gelişimi turizmde özel sektörün güçlenmesiyle yaşandı. Turizmdeki büyük projelere kamu-özel ortaklığındaki şirketler girdi. Bu şirketlerde kamunun ortaklık payı oldukça kısıtlıydı. </p>
<p>Aynı döneme iyi bir örnek de Cezayir’dir. 1970’lerin sonuna kadar Cezayir ekonomisi devletçi ekonomi altındaydı. Özel sektör adına bir grup çiftçi, küçük imalatçılar ve turizmle ilgilenen girişimciler vardı.  Ancak burada da bu model 80’lere gelmeden terk edildi. İslamcılara verdiği tavizlerle tanınan Şadli bin Cedid ile birlikte daha liberal bir ekonomiye geçilmesi, Cezayir’de o güne kadar küçük olan sermaye kesiminin de giderek gelişmesine olanak tanıdı.  </p>
<p>1982 yılında vergilerin düşürülmesine ve ihracat odaklı bazı sektörlerin desteklenmesine karar verildi. Döviz girişi yaratılması için çeşitli uygulamalar gerçekleştirildi. Bu politikaları takiben 1984 yılında 660 yeni özel şirket kuruldu, 22 bin yeni iş sahası açıldı. Yabancı sermaye ülkeye davet edildi, 5 ABD şirketi kamu şirketleriyle ortaklık anlaşması yaptı. 1980’lerin ortalarında toplam üretim çıktısının yüzde 24’ü özel sektöre aitti.  </p>
<p>1970’lerde başlayıp 1980’lerin başına kadar geçen bu süreç, İslami sermaye için adeta bir can suyuna dönüşmüştür. SSCB etkisinin de zayıflamaya başladığı dönemde bu coğrafyada gelişen liberalizasyon eğilimleriyle İslami sermaye o dönemde o kadar hızlı birikim sağlamıştır ki Mısır’da bu sermaye kesimine “Tavşan” denilmiştir.  Bu ifadeyle de paradan para yaratan milyon dolarları sembolize ediyorlardı. Keza paradan para kazanan bu kesimlerin neredeyse hepsi fiilen dışarıda, genel olarak Körfez’de, ama bazen de Avrupa’da çalışmış veya yaşamış ve oradaki Mısırlılarla sözleşmeler yapmış ve onlara döviz konusunda hizmet sunmuş veya Mısır’daki çeşitli alım satım yatırım işlerinde yardımcı olmuşlardı. Kuşkusuz, bu ticari ilişkiler Müslüman Kardeşlerden Körfez’in Vahabi liderlerine kadar çeşitli siyasi ilişkiler ve bu ilişkiler bağlamında ülkelerde gerçekleşen İslami örgütlenme ve dönüşümlerden bağımsız değildi. </p>
<p>“İnfitah” olarak adlandırılan “dışa açılma” sürecinin İslami sermayeye bir etkisi de zamanında iş yapmak için ülkesini terk edip Körfez’de iş yapmaya çalışan bazı İslamcı iş adamlarının ülkelerine geri dönüş yapmasıdır. Sermaye birikiminin önünü açan yapısal düzenlemeler, yabancı sermayenin ülkeye girerek kendileriyle ortaklık kurması ve yurt dışı ile ticari faaliyetlerin artması, İslamcı uyanışla paralel gelişen İslami sermaye açısından önemli olanaklar yaratmıştır. Ancak bu dışa açılma politikalarının gelir eşitsizlikleri yarattığını, zengin-yoksul ayrımını arttırmıştır. Sosyal devletin yok edildiği bu ortamda bir çözüm olarak da şükürcülük, tarikatların yardım ağları, cemaatlere bağlı yurtlar vs… ortaya çıkmıştır. </p>
<h2>TÜRKİYE’DE GERİCİLİĞİN ALTYAPISI</h2>
<p>Benzer bir süreç, özellikle Özal ile birlikte Türkiye’de de ortaya çıkmış, hem körfez sermayesine alan açılmış hem de tarikat ve cemaatlerin örgütlenmeleri doğrudan devlet eliyle desteklenmiştir. Bu dönemde Fethullahçılar, bizzat Özal’ın izni ve desteği ile özellikle Orta Asya’da okullar açarak dışarıda büyürken, içeride de emniyet, yargı ve ordu içerisinde örgütlenmeye başlamışlardır. Diğer tarikatlar da kendi hacimlerince büyüseler de özellikle Fethullahçıların büyüme ivmesi, içeride de kendi sermaye sahiplerini yaratmalarına, mevcut kimi zenginleri ise ya örgütlemelerine ya da müttefik haline getirmelerine sebep olmuş, Işık Evlerinden Samanyolu okullarına, medya şirketlerinden sanayiye birçok sektöre girebilmelerini sağlamıştır.  </p>
<p>15 Temmuz sonrasında tamamen el koyulan bu zenginlik tabii ki Fethullahçıların ‘organik’ çabalarıyla mümkün olmamıştı. Gülen, ilk kez adını duyurduğu Erzurum Komünizmle Mücadele Derneğinden itibaren CIA güdümündeki kontrgerillanın sadık ismi olmuş, 12 Eylül’den 28 Şubat’a kadar tüm kritik müdahaleleri desteklemiş, ardından ise devlet içerisinde hız kazanan örgütlenmesini bizzat ABD’den yönetmişti. Bugün kendi örgütünün Türkiye’de kayda değer bir etkisi kalmamış olsa dahi diğer tarikatların devlet içerisinde örgütlenmesinde, kamu ihaleleri ve varlıklarına çökebilmelerinde “ilham” olmuştu. Özellikle ABD ile çelişkileri olan bir siyasi gelenekten ayrılarak iktidara yürüyen Erdoğanların, AKP ile birlikte hem emperyalizm hem de sermaye ilişkileri açısından tam uyumlu bir siyasi proje sunabilmesinde, 2002’den 2010’lara kadar Fethullahçılar ile sürdürdükleri ittifak önemli rol oynamıştı. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 07:45:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bugünün görevi yarının en güçlü imkânı: Birleşik mücadele]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/bugunun-gorevi-yarinin-en-guclu-imkani-birlesik-mucadele-691067</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/bugunun-gorevi-yarinin-en-guclu-imkani-birlesik-mucadele.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/bugunun-gorevi-yarinin-en-guclu-imkani-birlesik-mucadele-691067</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Muhammet İkinci - Eğitim Sen Trabzon Şube Başkanı</strong></p>
<p>Türkiye’de son yirmi yılı aşan siyasal süreç, yalnızca uzun süreli bir iktidar tanımlamasıyla açıklanabilecek bir dönem değildir. Karşı karşıya olunan tablo, devlet–toplum ilişkilerinin yeniden biçimlendirildiği bütünlüklü bir rejim dönüşümüdür. Siyasal, ekonomik ve kültürel alanı kapsayan bu dönüşüm, neoliberal kapitalizmin küresel kriz koşullarında siyasal İslamcı ideolojik form ile birleşerek şekillenmiş; kamusal alanın dincileştirilmesi, emeğin değersizleştirilmesi ve kurumsal yapının yeniden düzenlenmesiyle somutlaşmıştır.</p>
<p>Bu süreci yalnızca iç politik dinamik ve tercihlerle okumak eksik kalacaktır. Emperyalist sistemle kurulan bağımlılık ilişkileri, Ortadoğu’nun yeniden dizaynına yönelik müdahaleler ve bölgesel güç dengeleri, Türkiye’deki yönelimlerin belirleyici bağlamını oluşturmaktadır.</p>

<p>Ortadoğu’nun emperyalist müdahalelerle yeniden şekillendirilmesi, siyasal rejim modellerinin tartışılmasını da beraberinde getirmiştir. ABD’nin Ankara Büyükelçisi tarafından ifade edildiği biçimi ile “Hayırsever monarşi” türü kavramsallaştırmaların bölge için uygun model olarak sunulması, demokratik ve kamucu cumhuriyet fikriyle açık bir çelişki taşımaktadır.</p>
<p>Afganistan’dan Suriye’ye uzanan cihatçı hareketlerin etkileri ve bunların toplumsal-siyasal yansımaları, laikliğin yalnızca bir iç düzen meselesi olmadığını; emperyalizme karşı mücadeleye içkin ve ülke bağımsızlığı açısından stratejik bir dayanak olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde Kürt sorununun demokratik çözüm yerine güvenlikçi paradigma içinde ele alınması, Ortadoğu’ya  yönelik içerisinde laikliğin kırıntısının dahi olmadığı emperyalist dizaynın  işaret ettiği çerçeve içinde gelişmekte; deneyimlendiği üzere her ihtiyaç duyulduğunda milliyetçi mobilizasyon aracılığıyla siyasal alanın daraltılmasına  ve rejimin tahkimatına hizmet etmektedir. </p>
<p>Irak’ta toplumun etnik, dinsel ve mezhepsel temelde parçalanmasıyla ortaya çıkan tablonun benzeri Suriye’de de yeniden üretilmek istenmekte;  siyasal İslamcı karakter, kurulan rejim açısından işlevsel bir araç olarak değerlendirilmektedir. Oysa emperyalizme karşı mücadele edilmeden ve gericiliğe karşı laiklik kararlılıkla savunulmadan, bölge halkları için eşitlik, özgürlük ve barış içinde bir yaşam mümkün olmadığı gibi bağımlılığın ve sömürünün olağanlaştığı bir gelecekten başka bir seçenek de bulunmamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle laiklik meselesi yalnızca kültürel ya da hukuki bir tartışma başlığı değil; aynı zamanda bağımsızlık ve egemenlik meselesi, eşit yurttaşlığı, bölgesel barışın ve halkların birlikte yaşamının temel koşuludur.</p>
<p>Kabul etmek gerekir ki AKP, kendisini iktidara taşıyan uluslararası dinamiklerin üzerine vazife kıldığı dönüşüm programını büyük bir gayret ve titizlikle uygulama yolundan sapmamıştır. Özelleştirmeler, kamunun tasfiyesi, emeğin değersizleştirilmesi, laiklikten uzaklaşılarak toplumun dincileştirilmesi yeni rejimin inşasında köşe taşları olmuştur.</p>
<p>Doğanın sermaye birikim süreçlerine açılması, maden ruhsatlandırmaları ve ekolojik yıkım da aynı bütünün parçasıdır. Kamusal varlıkların metalaştırılması yalnızca ekonomik alanı değil, toplumsal yaşamın maddi temellerini aşındırmaktadır.</p>
<p>Kamunun yeniden yapılandırılması süreci büyük ölçüde özelleştirme politikalarıyla yürütülmüş; kamu kaynaklarının sermayeye devri, sosyal devlet mekanizmalarının zayıflatılması ve kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması geniş toplumsal kesimlerin yoksullaştırılmasıyla sonuçlanmıştır. Emeğin değersizleştirilmesi ve güvencesizleştirilmesi, yalnızca ekonomik bir tablo yaratmamış; toplumsal itiraz kapasitesini de aşındırmıştır.</p>
<p>Yoksullaştırılan halk kesimlerinin dini referanslı yardım ağlarına bağımlı hale getirilmesi, toplumun denetim altına alınmasının ve  siyasal rıza üretiminin araçlarından biri olarak işlev görmüştür. Bu süreçte “şükürcü”, itaatkâr ve sorgulamayan bir toplum modeli teşvik edilirken adaletsizlik duygusu kanıksatılmış, eşitsizlikler kader söylemiyle meşrulaştırılmıştır. Bu durum, hegemonya üretiminin güncel biçimlerinden biri olarak değerlendirilmelidir.</p>
<h2>GERİCİ KARANLIĞA KARŞI LAİKLİK</h2>
<p>Rejim dönüşümünün en belirgin boyutlarından biri kamusal alanın ve eğitimin dinselleştirilmesidir. Diyanet’in genişleyen kurumsal ağırlığı ile eğitimde esas aktör haline gelmesi, kamu hizmetlerinin dini referanslarla şekillendirilmesi ve eğitim alanında ÇEDES benzeri uygulamalar, yalnızca kültürel bir yönelim değil, gerici bir toplumsal düzenin kurumsallaştırılmasıdır.  Eğitim yalnızca bilgi aktarımı değil, toplumsal öznenin şekillendiği alan olduğundan bu dönüşüm rejimin sürekliliğini güvence altına alma işlevi taşımaktadır.</p>
<p>Bir bütün olarak kamunun ve toplumsal yaşamın dini referanslarla yukarıdan aşağıya düzenlenmesine karşı mücadele eden toplumsal muhalefet bileşenlerine yönelik gerek yargı yoluyla gerekse rejimin sokak gücüne dönüşen cemaat ve tarikat bağlantılı yapılar eliyle gerçekleştirilen saldırılar da son dönemde artmaktadır. Bu saldırılar, kimi zaman Filistin mitinglerinin arkasına saklanarak kimi zaman doğrudan şeriat talebiyle sokağa çıkan kesimlerin, bir siyasal sistem olarak şeriat fikrinin hegemonya alanını genişletme, toplumu teslim alma çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir. Rejimin toplumsal desteğinin eridiği ve meşruiyet krizi  yaşadığı koşullarda gericiliğe karşı mücadelede  kullanılan kavram setlerinin iktidarın  çözülen tabanını konsolide etmesine imkan vermeyecek bir dikkat ile belirlenmesi büyük önem taşımaktadır. Unutmamalıdır ki karşımızda algı yönetiminde ve gerçeklerin manipülasyonunda ustalaşmış bir iktidar bulunmaktadır.</p>
<p>Kadın haklarına yönelik saldırılar ve İstanbul Sözleşmesi’nin iptali de bu yönelimin ayrılmaz parçalarıdır. Kadınların kamusal hayattaki konumunu daraltan politikalar, siyasal İslamcı toplumsal tahayyülün temel bileşenlerinden biridir ve demokratik toplumsal yapının bütününü geriletmektedir.</p>
<p>Bu nedenle laiklik savunusu, gerici karanlığa karşı verilen bir aydınlanma mücadelesidir; bilimsel eğitimin, eşit yurttaşlığın ve toplumsal özgürlüğün savunusudur. Laiklik, kamusal alanın dinsel ve sınıfsal tahakkümden arındırılması anlamına gelen tarihsel bir özgürleşme ilkesidir.</p>
<h2>BİRLEŞİK MÜCADELE VE YENİ BİR KÜLTÜR İNŞASI</h2>
<p>Ortaya çıkan tablo karşısında mücadele parçalı biçimde yürütülemez. Gereken, kamunun yeniden kazanılması ve gericiliğe karşı birleşik bir toplumsal hat kurulmasıdır. Emek hareketinin, ekolojik mücadelenin, kadın mücadelesinin, gençlik ve eğitim alanının, demokratik kitle örgütlerinin ortak zeminde buluşması, toplumsal muhalefetin etkinliğini belirleyecektir.</p>
<p>Bu mücadele yalnızca savunma refleksi değil; eşitlikçi, laik ve özgürlükçü yeni bir toplumsal kültür inşa etme sürecidir. Laiklik, emek ve bağımsızlık taleplerini birleştiren bir siyasal dilin kurulması, alternatif bir toplumsal düzen tasavvurunun ön koşuludur.</p>
<p>Türkiye’de yaşanan kriz, tek tek politika başlıklarının ötesinde, kapitalizmin yapısal krizinin yerel yansımalarıyla birleşen bir hegemonya krizidir. Bu krizden çıkış; kamusal alanın yeniden kazanılması, emeğin güçlendirilmesi ve bağımsızlık temelinde bir toplumsal düzen kurulmasıyla mümkündür.</p>
<p>Bugün laiklik mücadelesi; özelleştirmeye, yoksullaştırmaya, gericiliğe ve bağımlılık ilişkilerine karşı verilen bütünlüklü bir kamusal yaşam mücadelesidir. Bu mücadele yalnızca bugünü savunmak değil; daha eşit, özgür ve bağımsız bir yarını kurma sorumluluğunu taşımaktadır.</p>
<p>Birleşik toplumsal mücadele hattı, bu yarının en güçlü imkânıdır ve bizim elimizdedir</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim-691062' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim.jpg' alt='Laiklik mücadelesi yarına ertelenemez bir ihtiyaç: Gerici karanlığa karşı hep birlikte yürüyelim'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim-691062'>Laiklik mücadelesi yarına ertelenemez bir ihtiyaç: Gerici karanlığa karşı hep birlikte yürüyelim</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 07:41:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Laiklik insanca bir yaşamın ilk koşuludur]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/laiklik-insanca-bir-yasamin-ilk-kosuludur-691066</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/laiklik-insanca-bir-yasamin-ilk-kosuludur.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/laiklik-insanca-bir-yasamin-ilk-kosuludur-691066</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Laiklik Meclisi Yürütme Kurulu</strong></p>
<p>Ülkemiz içinde bulunduğumuz karanlığa bir anda gelmedi. Özellikle 1980’lerle birlikte giderek ivme kazanan bir karşı devrim sürecinin son aşamasıyla karşı karşıyayız. Bu süreçle, o dönemde sermayenin ihtiyaç duyduğu yeni birikim rejimiyle uyumlu bir siyasi, toplumsal yapı kurulmasını hedefleniyordu. Emeğiyle geçinen geniş kitlelerin bu yeni rejime ikna edilmesi gerekiyordu. Burada tarihsel olarak insanlığın kazanımı olan haklar değil, sermayeye tam boy teslimiyet vardı. Bu sürecin en önemli ayağı da laikliğin tasfiyesiydi. 2000’lere gelindiğinde bunu nihayete erdirecek siyasi aktör de bulundu. İdari yapıdan hukuka, eğitimden toplumsal yaşama ve çalışma hayatına kadar bir dönüşüm özellikle son 20 küsur yılda büyük bir hız kazandı. Laikliğin büyük oranda tasfiyesini bu dönüşümle açıklamak mümkün. Bu yeni bir rejimdir artık ve tahkimatı için de “yeni anayasa” dayatması karşımıza çıkarılıyor.</p>

<p>Cumhuriyet’in bu tasfiye süreci ve yeni rejimin kuruluşu birkaç belli başlı düzlemde sürdürülmektedir. Bunları, idari yapının/kurumların, hukukun/yargının, kamunun, toplumsal yapının dönüşümü olarak sıralayabiliriz.</p>
<p>Kadıköy’de mahkeme kararına rağmen dayatılan cami projesi hem kamunun dönüşümünü hem de toplumsal yaşamda bunun dayatılmasının son örneklerindendir. Kentlerin ortak yaşam alanları tamamen dini ve piyasacı referanslarla yeniden düzenlenmektedir. Yurttaşlara ortak kamusal alan olarak çizilen sınırlar, tüketim üzerine kurulu AVM’ler ve laik yaşam koşullarını hem fiziki hem kültürel olarak daraltan dini mekânlardır.</p>
<p>Bir diğer kritik dönüşüm, eğitimdedir. Özellikle son 20 yılda eğitimi hedef alan dönüşüm kapsamında, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devrettiği büyük yetkileri görmek gerekir. Özellikle emekçilerin çocuklarına neredeyse tek seçenek olarak dayatılan ve sayısı giderek artan imam hatip okulları, karma eğitimin tasfiyesine dönük adımlar, yeni müfredat, ilköğretim öncesine kadar yaygınlaşan Kur’an kursları, tarikat ve cemaat uzantısı yapılarla imzalanan protokollerin yanı sıra çocuk yaşta sermayeye köle kuşakları yaratan MESEM’ler sayılabilir.  Öğretim Birliği Yasası fiilen tasfiye edilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ülkenin her yerinde, talep az bile olsa Kuran kursları açmasını sağlayan yönetmelik bu aşamalardan biridir. Buna göre Diyanet sadece kurs açmakla kalmayacak, kurslar için yurt ve pansiyon yaptırabilecek, MEB bünyesindeki öğrencilere sağlanmayan barınma, beslenme ve ulaşım hizmetlerini sağlayabilecek. Buraların, denetimi, eğitim programı ve kayıt işlemleri de DİB’in kontrolünde olacak.  Gelecek kuşaklar, parasız, laik bilimsel eğitim yerine dini referanslara teslim edilmektedir. Akıl ve bilim yoluyla düşünen, sorgulayan, dünyayı değiştirme iradesine sahip yurttaşlar yerine tarikatlara mürit, sermayeye köle olacak bir ümmet hedeflenmektedir.</p>
<p>Bu gelişmelere itiraz eden toplumsal muhalefetin baskı altına alınması ise, anayasal bir ilke olan laikliği savunmanın suç haline getirilmesi sadece düşünce özgürlüğünün baskı altına alınmasıyla açıklanamaz. Bu, aynı zamanda tarihsel kazanımların tamamen silinmesine dönük bir saldırıdır. Topluma bu dönüşüm dayatılmaktadır. Tıpkı, kadınların ikincilleştirilerek hedef haline getirilmesinde olduğu gibi. Ailenin korunması ve güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı ile Medeni Kanuna dönük saldırılar kadınları hedef almaktadır. Yurttaşlığın ortadan kaldırıldığı politikalar güç kazanırken, kadın cinayetleri cezasızlık ortamında artmaktadır. Laikliğin zayıflatılması, bütün toplumsal eşitsizlikleri büyütmektedir.</p>
<p>Bir ülke halkını belirleyen birlikteliğin üzerinde yaşadığı coğrafyadan ibaret olmadığı; hukukunun, eğitimden sağlığa, beslenmeden, çalışmaya, örgütlenmeye kadar yurttaşlarının ortak toplumsal haklara, ortak eşitlik ve özgürlük zeminine sahip olmasıyla, kamusal alanda nefes alıp vermesiyle, ilgili esas olduğunu söylemek gerekir. İşte bu zemin ayağımızın altından çekiliyor. Kadıköy’ün orta yerinde, mahkeme kararına rağmen dayatılan cami projesinden, Diyanet’in köylere kadar ilkokul öncesinden başlayarak eğitimdeki geniş yetkilerle donatılmasına, tarikat-cemaatlerle protokoller imzalanmasına, kadar uzanan gelişmeler tesadüf değildir. Tarikat-cemaatlerin faaliyetleri ile İslamcı terör örgütlerinin şeriat ve hilafet çağrılarına herhangi bir yasal yaptırım uygulanmaması, bu çağrılar adliye koridorları ile TBMM çatısı altında bile yapılırken, Sol Parti örneğinde olduğu gibi, şeriata karşı laikliği savunan yurttaşlara yönelik gerici  saldırılar ile başta Cumhuriyeti savunmakla görevli Cumhuriyet savcılarınca laikliği savunanlara açılan soruşturmalar, gözaltılar, yargı organlarınca uygulanan cezai yaptırımlar ve Cumhurbaşkanlığı katında açıkça dile getirilen şeriat savunuları karşı devrimin geldiği aşamayı göstermektedir. Kamusal alanın dinselleştirilmesi, eğitimin dini referanslarla şekillendirilmesi ve laikliği savunan yurttaşların baskıyla susturulması, laikliğin tasfiyesini hedefleyen bütünlüklü bir sürecin parçalarıdır. Bu sürecin geldiği aşama, öncesinde başlayan ama son yirmi küsur yıllık siyasi iktidar eliyle, Cumhuriyet’in tasfiyesini hedefleyerek kurulan yeni rejimdir. Emekçileri bu tam boy sermaye rejimine ikna etmek için gericilik başat ideolojik araçtır.</p>
<p>Yanı başımızdaki Suriye örneği, emperyalizmin gericilikle ilişkisini bir kez daha ortaya koymaktadır.  Türkiye’yi de içine alan bir çerçeveye sahip olan emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, Suriye’nin cihatçı terör örgütü HTŞ tarafından ele geçirilmesinde rolü azımsanmayacak siyasi iktidar, ülkemizde de gerici politikalarını hızlandırdı. 2011’den itibaren emperyalizmin işbirlikçisi olarak cihatçı çeteleri besleyip büyüten iktidarın en yetkili şahsiyetlerinin son bir buçuk yıldaki Şam trafiğinin yanı sıra cihat ve cihatçı güzellemeleri, uluslararası ilişkilerdeki dini referanslı işbirlikleri içeride de ümmet vurgusuyla pazarlanıyor. Osmanlı anlatıları, kurumsal ve toplumsal yapısı, eğitimden, idari, ekonomik, siyasi yapıya kadar hızla Cumhuriyet kurumlarını ikame etme hedefiyle meşru hale getiriliyor. Tarikat-cemaat uzantılı unsurlar, Afganistan, Suriye gibi birçok ülke ile birlikte Türkiye’de faaliyetlerini arttırıyor, bunun önü açılıyor. Öte yandan, laiklik ve onu savunan, sahip çıkan herkes siyasi iktidar ve çevresi tarafından gayri meşru ilan ediliyor. Başına ödül konan cihatçı Colani, emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından kahraman ilan ediliyor. Bir yandan lke vatandaşlığı dövizle satılırken, diğer yandan El Kaide, IŞİD vb cihatçı terör örgütü unsurlarının ülkemizde nasıl koruma altına alındığı, vatandaşlık verildiği sorumluluk sahibi basın emekçileri tarafından belgeleniyor. Uluslararası sermayenin rahatça yayılabilmesi, emperyalizmin, kaynaklara el koyma arzusu ile dünyada egemenlik alanları yaratabilmesi için gericilik uzunca bir süredir kullanışlı bir araç olmuştur. Bunu ne yazık ki yaşayarak görüyoruz.</p>
<p>Ancak, laiklik mücadelesi bu topraklarda yeni değildir. Aksine, emperyalist işgalcilere karşı verilen Kurtuluş savaşıyla birlikte derin bir tarihsel geçmişe sahiptir. Laik Cumhuriyet’in kazanımlarını hedef alan saldırılar karşısında çok sayıda aydın yaşamını yitirmiştir. Teğmen Kubilay’ın öldürülmesiyle simgeleşen süreç, Çorum, Maraş katliamları, 1990’lı yıllarda Muammer Aksoy, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerine, Sivas Katliamına kadar uzanan acı bir tarihsel hattı oluşturur. Bugün verilen mücadele, bu tarihsel sorumluluğun devamıdır.</p>
<p>2016 yılında Cuma Genelgesi’ne karşı Ankara’da kurulan Laikliğe Çağrı girişimi önemli bir toplumsal karşılık yaratmış olsa da zaman içinde etkisi zayıflamıştır. Bu deneyimin ardından daha kapsayıcı ve kalıcı bir örgütlenme ihtiyacı ortaya çıkmış; bir meclis modeliyle yeni bir yapılanma kurulmuştur.</p>
<p>25 Eylül 2023 tarihinde sanatçı, akademisyen, gazeteci, eğitimci ve hukukçulardan oluşan 90 aydının imzasıyla Laiklik Meclisi kurulmuştur. Amaç, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinde var olan direnci yeniden örgütlemek ve laikliği geleceğin temel güvencesi olarak savunmaktır. Çünkü laiklik mücadelesi aynı zamanda ülkenin geleceğini kazanma mücadelesidir.</p>
<p>Bugün yaşanan süreç yalnızca dinsel bir yükseliş değildir; yeni sermaye rejiminin ideolojik zeminidir. Yurttaşlık bilincini zayıflatarak toplum, tarikat-cemaatlerin, aşiretlerin, mafya çetelerinin tahakkümünde bir ümmet olarak kurgulanıyor.  Burada, toplumsal haklar gasp ediliyor, bağımsızlık uluslararası sermayeye ve emperyalizme peşkeş çekiliyor. Toplum parçalanıyor.</p>
<p>Laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması veya yaşam tarzıyla ilgili değildir. Laiklik, nefes alabilmemizin, emekçilerin insanca yaşamasının koşuludur; gençlerin gelecek iradesidir; kadınların toplumsal eşitliğinin zemini, evden çıkabilmesinin, çalışma hayatının eşit bileşenleri olmasının ön koşuludur; bağımsız ve aydınlık bir ülke umududur. Bunun için, karanlığa karşı verilecek laiklik mücadelesi, başta emekçiler, kadınlar ve gençler olmak üzere her alanda bütünlüklü yürütülmelidir. Ortak irademizi kırmak için laikliği hedef alanlara karşı da bu ortak iradeyi ayağa kaldırmak gerekiyor.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim-691062' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim.jpg' alt='Laiklik mücadelesi yarına ertelenemez bir ihtiyaç: Gerici karanlığa karşı hep birlikte yürüyelim'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim-691062'>Laiklik mücadelesi yarına ertelenemez bir ihtiyaç: Gerici karanlığa karşı hep birlikte yürüyelim</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 07:40:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Deprem bölgesini fırsata çevirenler: Cemaat ve tarikat ağları]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/deprem-bolgesini-firsata-cevirenler-cemaat-ve-tarikat-aglari-691065</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/deprem-bolgesini-firsata-cevirenler-cemaat-ve-tarikat-aglari.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/deprem-bolgesini-firsata-cevirenler-cemaat-ve-tarikat-aglari-691065</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Serbay Mansuroğlu</strong></p>
<p>Hatay’da kamusal düzen, sosyal denge ve birlikte yaşama kültürü de enkaz altında kaldı. Devletin ve yerel yönetimlerin yetersiz kaldığı boşlukta, hızla başka yapılar görünür oldu.</p>
<p>Cemaatler ve tarikatlar afetin yarattığı hayatta kalma ihtiyacını iktiarın yardımıyla örgütlenme fırsatına dönüştürdü. Deprem sonrası Hatay’da yürütülen faaliyetler “yardım” denilerek başlarken zamanla minnet ilişkisine evrildi. Kamunun desteğiyle çadırdan gıdaya, sudan barınmaya kadar en temel ihtiyaçlar, bu ağlar üzerinden dağıtıldı. Yardımlarda “bizden olan–olmayan” ayrımı yapıldı. Bu ayrım, Hatay gibi çok kimlikli bir kent için yalnızca sosyal bir sorun değil, tarihsel bir kırılma anlamı taşıdı.</p>

<p>Bu aynı zamanda Hatay’ı bekleyen büyük tehlikeninden ayak sesi oldu.  Çok kimlikli bir kentte, tek kimlik dayatıldı. Mahallelerin inançlara göre ayrışması, çocukların tek kimlikli bir şehirde büyümesi ve komşuluk ilişkilerinin yerini ideolojik bağlılıkların alması… Bugün Suriye’de, Afganistan’da gördüğümüz toplumsal çözülme biçimlerinin Hatay’da kök salma ihtimali tam da burada başlıyor. Depremin ilk haftalarında devletin ve belediyelerin boşluk bıraktığı alanlara hızla girdiler.</p>
<p>Çalışma biçimleri genel olarak şöyle oldu:  </p>
<p><strong>Ayni yardım üzerinden örgütlendiler: </strong>Çadır, yemek, kıyafet, su gibi hayati ihtiyaçları kendi ağlarıyla dağıttılar. Yardım alanlar, farkında olmadan minnet ilişkisine sokuldu. Çadır kentlerin yanına ya da içinlerine mekânlar kurdular: Kur’an kursu çadırları, “manevi destek” alanları, cemaat sohbet noktaları kuruldu. </p>
<p><strong>Çocuklar ve gençlere özel ilgi:</strong> Ücretsiz kurslar, yemek+etüt, barınma vaadi zorunlu bir ilişki doğurdu.Devlet okulları ve kamusal sosyal alanlar çökerken, ideolojik eğitim boşluğu doldurdu. </p>
<p><strong>Kadınlar üzerinden hane içine girme:</strong> Psikolojik destek, ‘dua grupları’ oluşturdular. Böylece aile içine nüfuz edildi. Bu faaliyetlerin büyük kısmı denetimsiz, kayıt dışı yürütüldü. </p>
<p><strong>Hatay’ın çok kimlikli yapısına nasıl zarar verdi?</strong> Alevi – Sünni – Hristiyan – Arap – Türk – Ermeni kimliklerin birlikte yaşama pratiğidir ve Hatay’ı Hatay yapan değerlerlerdir. Deprem sonrası bu yapı üç ana yerden zedelendi.  Yardım mezhep ve inanç üzerinden ayrıştı: Bazı mahallelerde insanlar şunu açıkça yaşadı: “Onlar geldi ama bizim mahalleye uğramadı.” Alevi ve Hristiyan mahalleleri, daha az görünür yardım aldı. </p>
<p><strong>Kamusal alanlar dinselleşti:</strong> Park, okul bahçesi, konteyner alanı gibi herkese ait mekânlar tek inançlı, tek mezhepli dil kullanan yapılara dönüştü. Bu Hatay için kritik bir kırılma oldu. Kültürel süreklilik kopr: Hatay’da dayanışma imece, komşuluk, mahalle mutfağı, cem evi – kilise –cami dengesiyle yürürdü. Cemaat yardımları bu doğal ağları by-pass etti. </p>
<p><strong>Hatay’ı bekleyen tehlike: </strong>Çok kimlikli şehir yerine kimlik temelli kutuplaşma, çocuklar tek kimlikli şehirde büyür, mahalleler inanç temelli ayrışır, komşu Suriye’yi, Afganistan’ı ele geçiren anlayış Hatay’da kök salar. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim-691062' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim.jpg' alt='Laiklik mücadelesi yarına ertelenemez bir ihtiyaç: Gerici karanlığa karşı hep birlikte yürüyelim'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim-691062'>Laiklik mücadelesi yarına ertelenemez bir ihtiyaç: Gerici karanlığa karşı hep birlikte yürüyelim</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 07:34:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kadınların çağrısı şeriata karşı direniş hattı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kadinlarin-cagrisi-seriata-karsi-direnis-hatti-691064</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/kadinlarin-cagrisi-seriata-karsi-direnis-hatti.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kadinlarin-cagrisi-seriata-karsi-direnis-hatti-691064</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Yaşamlarımız için verdiğimiz mücadele ülkemizin içine sürüklenmeye çalışıldığı bu gericilik dalgasını durdurma mücadelesinden ayrı ele alınamaz, kadınların eşit ve özgür bir yaşama kavuşabilmeleri için bugün bir kez daha laiklik için bir aradayız demek hiç olmadığı kadar önemli bir birleşme zeminine işaret etmektedir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>SOL Feminist Hareket</strong></p>
<p>Kadınların yaşam mücadelesinin olmazsa olmazı konumundaki laikliğe karşı saldırıların uzunca bir süredir devam ettiğini ifade ediyor ve eşitlik, özgürlük ve laiklik için mücadele çağrımızı sürdürüyoruz. Bugün gelinen noktada ülkemizin şeriat düzeniyle yönetilmesi istemenin, yani açıkca anayasal düzeni hedef almanın suç olmaktan çıkarılmak laikliği savunmanın ise suç olarak cezalandırıldığı bir yere gelmiş olduk.</p>
<p>SOL Parti üyelerine uygulanan ev hapsi fiilen laiklik istemenin suç olarak ele alınması anlamını taşımaktadır ve iktidarın hukuk eliyle aldığı bu tehlikeli pozisyonu açıkca ortaya koymaktadır.</p>
<p>Bu tutum kendinden menkul bir grup gerici şeriat özlemi güden grubun saldırgan tavrı olarak ele alınamaz tam tersine laiklik karşısında gerici bir düzen özlemi iktidar eliyle yürütülmektedir ve bugün ülkemizi Ortadoğu'nun karanlık denklemlerinde konumlandırmaya çalışan geri dönüşsüz bir tek adam rejimi özleminin en önemli parçalarından biridir, bu karanlık tablo karşısında birleşik mücadelenin örgütlenememesi en çok kadınların yaşam haklarının bütünüyle ellerinden alındığı bir sonuç doğurma tehlikesi taşımaktadır. </p>

<p>İktidar eliyle yürütülen laiklik karşıtı kampanya yıllar içerisinde gericiliği normalleştiren, kadın haklarını hedef alan, kadınların toplumsal alandan dışlanmasını talep eden söylemlerle başlarken gerici saldırı yıllar içerisinde kürtaj yasağını yasalaştırma denemeleri fiili yasaklar ve uygulamalar, diyanet fetvaları, eğitimde ve çalışma yaşamında gerici uygulamalarla devam etti. Bütün bu süreç boyunca laikliğe karşı saldırıların kadın haklarına dönük saldırılar olduğunu ve bu gerici saldırların kol kola ilerlediğini kazanılmış haklarımızın, medeni kanunun hedefte olduğunu kadınların eşitliği ve özgürlüğü için mücadelenin ancak bu gerici iktidardan kurtulma mücadelesiyle birleşerek mümkün olduğunu dillendiren kadın örgütlerinin gelinen noktada çağrısının önemini kabul etmek ve hatırlatmak gerekir. Kadınların yaşam hakkı için yıllardır ısrarla sürdürdüğü mücadele bu anlamda önemli bir direniş hattına hiç olmadığı kadar acil bir çağrıdır aynı zamanda. Küresel anlamda kadın düşmanı neofaşist iktidarlar ve bölgemizde de Taliban ve HTŞ karanlığının tek seçenek olarak sunulduğu bu karanlık ülkemizde de gerici tek adam rejimi eliyle sürdürülmektedir buna karşı mücadelede uzun yıllardır bir mücadele ve direniş içerisinde olan kadınların bugün de bu gerici saldırı karşısında laikliği her yerde hep birlikte savunduğu bir mücadele çizgisinde buluşması hepimize dönük bu saldırıyı durdurabilecek güçtedir. 'Genel ahlak' gibi muğlak kavramlarla fiilen şeriat rejimi isteyen yasa tasarılarını durdurmayı başaran mücadelemiz ve birlikteliğimiz olduğu gibi bundan sonra da bu gerici saldırı ve kadınları hedef alan her türlü uygulama karşısında yıllardır mücadelede birleşen kadınları bulmalıdır. Yaşamlarımız için verdiğimiz mücadele ülkemizin içine sürüklenmeye çalışıldığı bu gericilik dalgasını durdurma mücadelesinden ayrı ele alınamaz, kadınların eşit ve özgür bir yaşama kavuşabilmeleri için bugün bir kez daha laiklik için bir aradayız demek hiç olmadığı kadar önemli bir birleşme zeminine işaret etmektedir.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim-691062' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim.jpg' alt='Laiklik mücadelesi yarına ertelenemez bir ihtiyaç: Gerici karanlığa karşı hep birlikte yürüyelim'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim-691062'>Laiklik mücadelesi yarına ertelenemez bir ihtiyaç: Gerici karanlığa karşı hep birlikte yürüyelim</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 07:32:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bilim ve Gelecek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ender Helvacıoğlu: Laiklik mücadelesi her geçen gün önem kazanıyor]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/bilim-ve-gelecek-dergisi-genel-yayin-yonetmeni-ender-helvacioglu-laiklik-mucadelesi-her-gecen-gun-onem-kazaniyor-691063</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/bilim-ve-gelecek-dergisi-genel-yayin-yonetmeni-ender-helvacioglu-laiklik-mucadelesi-her-gecen-gun-onem-kazaniyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/bilim-ve-gelecek-dergisi-genel-yayin-yonetmeni-ender-helvacioglu-laiklik-mucadelesi-her-gecen-gun-onem-kazaniyor-691063</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Türkiye, siyasal İslamcıların radikalleşecek bir zemin bulamadığı, küçük ve etkisiz gruplar dışında silahlı örgüt oluşturamadığı bir ülkeydi. İslamcıların Türkiye’deki esas stratejisi devlet içinde yuvalanarak, devlet olanaklarını kullanarak, emperyalistlerle işbirliğinden hiç sapmayarak iktidara ulaşmaktı. Başarılı da oldular. Ama şimdi ek bir tehlike var: AKP’nin çeyrek yüzyıllık iktidarının toplumsal yapıda yarattığı tahribat ve özellikle Suriye’deki gelişmeler, coğrafyamızda İslamcı terör örgütlerinin yeşermesi ve kitle tabanı kazanabilmesi için elverişli bir zemin yarattı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Bolatcan</strong></p>
<p>Bilim ve Gelecek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ender Helvacıoğlu, Türkiye’de laiklik tartışmaları, siyasal İslamın yükselişi ve Ortadoğu’daki gelişmelerin Türkiye siyasetine etkilerini değerlendirdi.</p>

<p><strong>Son zamanlarda laikliğe yönelik saldırılar artıyor. SOL Parti üyelerinin gözaltına alınması ve partiye yönelik saldırılar, Cumhurbaşkanı Danışmanının Şeriat desteği açıklaması, tarikat, cemaat ve cihatçı yapıların gövde gösterileri, kentlerin gericileştirilmesi, kamu mekanizmalarından laikliğin tasfiyesi göz önünde bulundurulduğunda gericilikle rejim arasındaki ilişkilenme biçimi şu an ne boyutta? Gerici adımlar hız kazanmış gibi mi gözüküyor? </strong></p>
<p>İktidar artık rıza üretme potansiyelini yitirdi. Toplumun çoğunluğunu kapsayacak bir toplum sözleşmesi arayışı içinde değil artık. Cumhuriyetin kazanımlarını, laikliği, bilimsel eğitimi savunan ve halkın çoğunluğunu kapsayan kesimi karşısına alıyor ve düşman hukuku uyguluyor. Muhalefeti bastırarak ve bir korku imparatorluğu yaratarak iktidarını ve rejimini korumaya çalışıyor. Öte yandan kendi tabanını konsolide etmeye uğraşıyor.  </p>
<p>Bu strateji AKP-Erdoğan iktidarını daha da gericileştiriyor ve faşizan uygulamaları artırıyor. Bu anlamda gerici adımların hız kazandığını söyleyebiliriz. Ama bu madalyonun bir yüzü. Diğer yüzünde ise Türkiye’nin aydınlık yüzünün direnişini görüyoruz. Baskılar ve gerici adımlar arttıkça, halk içinde cumhuriyetin kazanımlarına, simgelerine sarılma ve gericiliğe direnme eğilimi de artıyor.  </p>
<p>Ne yaptılarsa cumhuriyetçi ve seküler birikimi eritemediler, yok edemediler. Baskıyla susturmaya çalışıyorlar. Böyle keskin bir mücadele yaşanıyor Türkiye toplumunda.  </p>
<p><strong>İktidarın bölge ve ABD ile kurduğu ilişki değerlendirildiğinde bölgedeki gericilik dalgasının siyasal alanda karşılığı nedir? </strong></p>
<p>Son yıllarda ABD-İsrail Ortadoğu’da kendilerine direnebilecek unsurları (Hamas, Lübnan Hizbullah’ı, Esat iktidarı) tasfiye etti. Suriye’de şeriatçı bir terörist yeni bir imaj kazandırılarak iktidara getirildi. Erdoğan iktidarı da ABD’nin politikalarına destek verdi, hatta fiilen katkı yaptı.   </p>
<p>Türkiye, ABD-İsrail’e göbekten bağımlı cihatçıların yönettiği ve her türlü şeriatçı-selefi terör örgütünün serbestçe cirit attığı bir ülke ile komşudur artık. Suriye resmen bir terör üretim ve ihraç ülkesidir; tabii ABD ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda. “Terörsüz Türkiye” derken, teröristlerin yönettiği bir ülkeyle komşu olduk. Bu, Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye halkı için çok büyük bir tehlikedir ama aynı soydan gelen AKP iktidarı için ciddi bir avantaj anlamına geliyor. Böyle bir Suriye’nin ülkemizin cumhuriyetçi ve ilerici birikimi için ne gibi tehlikeler barındırdığını hızla anlayacağız. Çünkü cumhuriyetçi Türkiye, Suriye’nin içinde değildir ama cihatçı ve şeriatçı Suriye Türkiye’nin içindedir. Hem de İstanbul’a, İzmir’e, Yalova’ya, Sakarya’ya kadar içinde.  </p>
<p>Türkiye, siyasal İslamcıların radikalleşecek bir zemin bulamadığı, küçük ve etkisiz gruplar dışında silahlı örgüt oluşturamadığı bir ülkeydi. İslamcıların Türkiye’deki esas stratejisi devlet içinde yuvalanarak, devlet olanaklarını kullanarak, emperyalistlerle işbirliğinden hiç sapmayarak iktidara ulaşmaktı. Başarılı da oldular. Ama şimdi ek bir tehlike var: AKP’nin çeyrek yüzyıllık iktidarının toplumsal yapıda yarattığı tahribat ve özellikle Suriye’deki gelişmeler, coğrafyamızda İslamcı terör örgütlerinin yeşermesi ve kitle tabanı kazanabilmesi için elverişli bir zemin yarattı. Türkiye’de son 5-10 yıla kadar şeriatçı terör diye ciddi bir tehlike yoktu. Artık vardır ve Suriye’deki siyasal tablo bu tehlikeyi kat be kat artırmaktadır.  </p>
<p>Öte yandan, Ortadoğu’da ABD ile iş birliği, İran’a yönelik saldırılarının da aparatı olma tehlikesini barındırıyor.  Bu ihtimalin Ortadoğu’da sonu gelmez yeni çatışmalara yol açacağı ve Türkiye’yi de içine çekebilecek bir terör girdabı oluşturacağı bellidir.   </p>
<p><strong>Bu dönüşüm ve inşaa sürecinde muhalefet nasıl konumlanıyor? Muhalefet şeriat düzeni tehdidine karşı hazırlıklı mı? </strong></p>
<p>Türkiye’deki muhalefet, bu tür tehlikelere karşı hazırlıksızdır. Daha da ileri gideyim: Sosyalistler de dahil olmak üzere muhalefet bu konuda bir aymazlık içindedir. Bizim başta Türkiye toplumu olmak üzere bu coğrafyanın halklarına yapabileceğimiz en büyük katkı ülkeyi AKP-Erdoğan iktidarından kurtarmaktır. Kavranacak halka budur. Başarılı olunursa Ortadoğu’daki dengeler bile halkların çıkarı yönünde değişebilir.  </p>
<p>Bu hedefe ancak tüm muhalif güçleri birleştiren “Saray iktidarına karşı birleşik cephe” ile ulaşılabilir. Eğer tehlikeyi ve zamanın daraldığını görebiliyorsak, Saray iktidarının kendi rejimini pekiştirme hedefli uygulamalarına karşı mücadele etmek, bunun için en geniş cepheyi kurmaya çalışmak ve bu cephenin tabanını halk örgütlenmeleriyle genişletmek nesnel bir zorunluluktur. Bir temenni değil, olgudur. Hem de bizzat Saray iktidarı tarafından halka dayatılmış bir olgu.  </p>
<p>Zaten bu ihtiyacı sıradan emekçiler de meydanlarda ve çeşitli hak mücadelelerinde sürekli haykırıyorlar. En fazla ve en coşkuyla atılan sloganlardan biri “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” değil mi? “Susma sustukça sıra sana gelecek”, “Faşizme karşı omuz omuza” gibi sloganlar da aynı ihtiyacın farklı biçimde dile getirilişi. Kitleler, devlet mekanizmasını ele geçirmiş ve devletin tüm olanaklarıyla halka saldıran bir iktidara karşı mümkün olan en geniş birlikteliği sağlamak gerektiğini kavramış durumdalar. Öznel gerekçelerle “yan yana gelmeme” lüksleri yok emekçi kitlelerin. Tehlikeyi görüyorlar, daha doğrusu dibine kadar yaşıyorlar ve Saray iktidarına karşı vurulacak en küçük fiskeyi bile değerlendirmeye çalışıyorlar, doğal ve içgüdüsel olarak. Bu ihtiyacı göremeyen veya görse bile adım atmamakta direnenler, bazı sosyalist örgütler de dahil olmak üzere politikacılardır. “Aymazlık” derken kastettiğim bu. Umarım toplumsal zorunluluklar en kısa zamanda bu ihtiyacı bize de kavratır ve adım atmamızı sağlar. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 07:28:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Laiklik mücadelesi yarına ertelenemez bir ihtiyaç: Gerici karanlığa karşı hep birlikte yürüyelim]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim-691062</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/laiklik-mucadelesi-yarina-ertelenemez-bir-ihtiyac-gerici-karanliga-karsi-hep-birlikte-yuruyelim-691062</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Ülkede artan şeriat çağrıları ve gerici uygulamalar, iktidarın emperyalizmle uyumlu siyasal İslamcı dönüşümünün bir parçası olarak hayata geçiriliyor. Saldırılar karşısında halkın geniş kesimlerinin laikliğe sahip çıkması ise bu rejimin toplumsal bir meşruiyete sahip olmadığını bir kez daha gösterirken rejime karşı laik, demokratik ve birleşik mücadele hattının aciliyetini de ortaya koyuyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ülkede son zamanlarda artan şeriat çığırtkanlığı, gerici saldırı ve uygulamalar şüphesiz iktidarın izlediği çizgiden ve emperyalist politikalardan bağımsız değil. Türkiye’nin de içerisinde olduğu, 2010’dan itibaren hayata geçirilmeye başlayan Ortadoğu’daki siyasal İslamcı dönüşüm, bugün ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki yeni dizaynı ile beraber bir eşik daha atlamış durumda. Suriye’nin başına getirilen cihatçı HTŞ güçlerinin, Talibancı zihniyetin ülkeler çapında birer kopya rejimlerini hayata geçirmek isteyen emperyalistler, ülke içerisinde bu dönüşümü siyasal İslamcı tek adam rejimi eliyle sağlamak istiyor.</p>

<p>Toplumsal desteğini ciddi biçimde kaybetmeye başlayan ve günden güne azınlık iktidarı olarak ortaya çıkan Saray yönetimi ise bu gerici rejim dönüşümü emperyalist güçlerden aldıkları meşruiyet ilanları ve arkasına sıraladıkları azınlık gerici gruplarla sağlamaya çabalıyor. Bugün ülkede günlük hayatın içerisinde görülen tüm bu gerici uygulamalar ise gerici rejimin kalıcılaştırılması hedefiyle ortaya çıkarken laiklik de bütünüyle tasfiye edilmek isteniyor.  Başta ÇEDES gibi projelerle eğitimde uygulanan gericileşme, tarikat ve cemaatlere bırakılan sağlık alanı, toplumun karşısında bu dönüşümün aracı olarak konumlandırılan Diyanet, kadınların, LGBTİ+’ların yaşam haklarını hedef alan politikalar ve yargının dizaynı gibi her bir gelişme bu hedef uğruna gerçekleşiyor.  </p>
<p>Tüm yaşananlara rağmen ise halkın şeriatçılığa yönelik tepkiyi sokaklarda göstermesi, Türkiye için hedeflenen gerici rejimin toplumsal bir zemininin olmadığını bir kez daha gösterdi. Bu hafta içerisinde SOL Parti’nin laiklik çalışmalarına yönelik saldırılara karşı ülkenin birçok yerinde geniş halk kesimlerinin laikliğe sahip çıkması, bu uğurda barikatları aşması, şeriatçıların on yıllardır tüm yatırımlara, ülkesel ve bölgesel dizayna rağmen hala ülkemizde bir meşruiyete sahip olmadığının umutlu bir göstergesi oldu. Şimdi, hedeflenen gerici rejimin kalıcı hale gelmesinin bir günde olmayacağını bilerek bu azınlık gerici rejime karşı laik, demokratik, birleşik bir mücadelenin örgütlenmesi yarına ertelenemez bir ihtiyaç olarak karşımızda. </p>
<p>***</p>
<h2>BİLİM VE GELECEK DERGİSİ GENEL YAYIN YÖNETMENİ ENDER HELVACIOĞLU İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>LAİKLİK MÜCADELESİ HER GEÇEN GÜN ÖNEM KAZANIYOR</h2>
<p>Türkiye, siyasal İslamcıların radikalleşecek bir zemin bulamadığı, küçük ve etkisiz gruplar dışında silahlı örgüt oluşturamadığı bir ülkeydi. İslamcıların Türkiye’deki esas stratejisi devlet içinde yuvalanarak, devlet olanaklarını kullanarak, emperyalistlerle işbirliğinden hiç sapmayarak iktidara ulaşmaktı. Başarılı da oldular. Ama şimdi ek bir tehlike var: AKP’nin çeyrek yüzyıllık iktidarının toplumsal yapıda yarattığı tahribat ve özellikle Suriye’deki gelişmeler, coğrafyamızda İslamcı terör örgütlerinin yeşermesi ve kitle tabanı kazanabilmesi için elverişli bir zemin yarattı.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/bilim-ve-gelecek-dergisi-genel-yayin-yonetmeni-ender-helvacioglu-laiklik-mucadelesi-her-gecen-gun-onem-kazaniyor-691063' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/bilim-ve-gelecek-dergisi-genel-yayin-yonetmeni-ender-helvacioglu-laiklik-mucadelesi-her-gecen-gun-onem-kazaniyor.jpg' alt='Bilim ve Gelecek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ender Helvacıoğlu: Laiklik mücadelesi her geçen gün önem kazanıyor'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/bilim-ve-gelecek-dergisi-genel-yayin-yonetmeni-ender-helvacioglu-laiklik-mucadelesi-her-gecen-gun-onem-kazaniyor-691063'>Bilim ve Gelecek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ender Helvacıoğlu: Laiklik mücadelesi her geçen gün önem kazanıyor</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>SOL FEMİNİST HAREKET</h2>
<h2>KADINLARIN ÇAĞRISI ŞERİATA KARŞI DİRENİŞ HATTI</h2>
<p>Yaşamlarımız için verdiğimiz mücadele ülkemizin içine sürüklenmeye çalışıldığı bu gericilik dalgasını durdurma mücadelesinden ayrı ele alınamaz, kadınların eşit ve özgür bir yaşama kavuşabilmeleri için bugün bir kez daha laiklik için bir aradayız demek hiç olmadığı kadar önemli bir birleşme zeminine işaret etmektedir.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/kadinlarin-cagrisi-seriata-karsi-direnis-hatti-691064' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/kadinlarin-cagrisi-seriata-karsi-direnis-hatti.jpg' alt='Kadınların çağrısı şeriata karşı direniş hattı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/kadinlarin-cagrisi-seriata-karsi-direnis-hatti-691064'>Kadınların çağrısı şeriata karşı direniş hattı</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>SERBAY MANSUROĞLU YAZDI</h2>
<h2>DEPREM BÖLGESİNİ FIRSATA ÇEVİRENLER: CEMAAT VE TARİKAT AĞLARI</h2>
<p>Hatay’da kamusal düzen, sosyal denge ve birlikte yaşama kültürü de enkaz altında kaldı. Devletin ve yerel yönetimlerin yetersiz kaldığı boşlukta, hızla başka yapılar görünür oldu. Cemaatler ve tarikatlar afetin yarattığı hayatta kalma ihtiyacını iktiarın yardımıyla örgütlenme fırsatına dönüştürdü. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/deprem-bolgesini-firsata-cevirenler-cemaat-ve-tarikat-aglari-691065' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/deprem-bolgesini-firsata-cevirenler-cemaat-ve-tarikat-aglari.jpg' alt='Deprem bölgesini fırsata çevirenler: Cemaat ve tarikat ağları'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/deprem-bolgesini-firsata-cevirenler-cemaat-ve-tarikat-aglari-691065'>Deprem bölgesini fırsata çevirenler: Cemaat ve tarikat ağları</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>LAİKLİK MECLİSİ YÜRÜTME KURULU</h2>
<h2>LAİKLİK İNSANCA BİR YAŞAMIN İLK KOŞULUDUR</h2>
<p>Laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması veya yaşam tarzıyla ilgili değildir. Laiklik, nefes alabilmemizin, emekçilerin insanca yaşamasının koşuludur; gençlerin gelecek iradesidir; kadınların toplumsal eşitliğinin zemini; bağımsız ve aydınlık bir ülke umududur. Bunun için, karanlığa karşı verilecek laiklik mücadelesi, başta emekçiler, kadınlar ve gençler olmak üzere her alanda bütünlüklü yürütülmelidir. Ortak irademizi kırmak için laikliği hedef alanlara karşı da bu ortak iradeyi ayağa kaldırmak gerekiyor. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/laiklik-insanca-bir-yasamin-ilk-kosuludur-691066' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/laiklik-insanca-bir-yasamin-ilk-kosuludur.jpg' alt='Laiklik insanca bir yaşamın ilk koşuludur'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/laiklik-insanca-bir-yasamin-ilk-kosuludur-691066'>Laiklik insanca bir yaşamın ilk koşuludur</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>EĞİTİM SEN TRABZON ŞUBE BAŞKANI MUHAMMET İKİNCİ YAZDI</h2>
<h2>BUGÜNÜN GÖREVİ YARININ EN GÜÇLÜ İMKÂNI: BİRLEŞİK MÜCADELE</h2>
<p>Bugün laiklik mücadelesi; özelleştirmeye, yoksullaştırmaya, gericiliğe ve bağımlılık ilişkilerine karşı verilen bütünlüklü bir kamusal yaşam mücadelesidir. Bu mücadele yalnızca bugünü savunmak değil; daha eşit, özgür ve bağımsız bir yarını kurma sorumluluğunu taşımaktadır. Birleşik toplumsal mücadele hattı, bu yarının en güçlü imkânıdır ve bizim elimizdedir.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/bugunun-gorevi-yarinin-en-guclu-imkani-birlesik-mucadele-691067' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/bugunun-gorevi-yarinin-en-guclu-imkani-birlesik-mucadele.jpg' alt='Bugünün görevi yarının en güçlü imkânı: Birleşik mücadele'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/bugunun-gorevi-yarinin-en-guclu-imkani-birlesik-mucadele-691067'>Bugünün görevi yarının en güçlü imkânı: Birleşik mücadele</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 07:24:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Epstein sınıfı, adalet ve siyaset]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/epstein-sinifi-adalet-ve-siyaset-691053</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/epstein-sinifi-adalet-ve-siyaset.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/epstein-sinifi-adalet-ve-siyaset-691053</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Nüfusun büyük çoğunluğunu küçük, ayrıcalıklı, şımartılmış, duyarsız ve acımasız bir azınlığın çıkarları uğruna sistematik biçimde ezen bir düzenle karşı karşıya olduğumuzu açıkça ortaya koydu. Aslında yaşanan büyük bir sınıf çatışmasının gözler önüne serilmesi ama gerçek bir siyasi uyanışa yol açacak mı emin değilim.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Yonca Özdemir</strong></p>
<p>Günlerdir gündemi ve medyayı fazlasıyla meşgul eden Jeffrey Epstein skandalı hakkında yazmak gerçekten zor. Akıl almaz bir suç ağının varlığı, yıllara yayılan istismarlar ve bu ağın içinde yer alan isimler ile aralarındaki ilişkiler, yalnızca sarsıcı değil aynı zamanda mide bulandırıcı bir tablo ortaya koyuyor. Epstein skandalı, adeta siyasi bir gerilim filmi gibi.</p>
<p>Arka planı kısaca hatırlatmak gerekirse: Epstein dosyaların kamuoyuna daha şeffaf biçimde açıklanması amacıyla, Kasım ortasında Amerikan Kongresi’nde iki partinin de desteğiyle kamuoyunda “Epstein Yasası” olarak anılan Epstein Files Transparency Act kabul edildi. Yasanın Donald Trump tarafından da imzalanmasının ardından, Adalet Bakanlığı’na Epstein davasıyla ilgili daha önce gizli tutulan belgeleri gözden geçirip yayımlama yükümlülüğü getirildi. Bu düzenleme, “Epstein dosyasının üstü örtüldü mü?” endişesine karşı kurumsal bir yanıt üretme çabası olarak okunabilir. Hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin topluca bu yasayı desteklemiş olması, Trump’ın yeniden başa gelmesinden bu yana bir ilk niteliğinde. Bu nadir uzlaşma, bir yandan kamuoyundan gelen yoğun baskının sonucu, diğer yandan da her iki partinin de sürecin sonunda birbirlerini suçlamak için kullanabilecekleri bir siyasi malzemenin ortaya çıkacağı beklentisiyle açıklanabilir.</p>

<p>ABD Adalet Bakanlığı, Epstein Dosyaları Şeffaflık Yasası uyarınca açık olması gereken dosyaların en büyük bölümünü (yaklaşık 3,5 milyon sayfa belge, 2.000 video ve 180.000 görsel) 30 Ocak 2026’da yayımladı. Bakanlık bununla yükümlülüğünü tamamladığını belirtti. Ancak hem açıklanan belgelerin niteliği hem de içerdiği bilgiler yüzünden ortalık iyice karıştı. </p>
<p>Pek çok uzman, açıklanan belgelerin tüm dosyaların en fazla yarısını oluşturduğunu ileri sürüyor. Üstelik yayımlanmayan kısımlar arasında mağdurların ifadelerinin bulunması da ciddi biçimde eleştiriliyor. Bu nedenle, mevcut belgeler üzerinden Epstein ve suç ortaklarının tam olarak hangi suçlamalarla karşı karşıya olduklarını net biçimde görmek mümkün değil. Bir diğer önemli eleştiri ise açıklanan belgelerde Epstein ile ahbaplık ilişkisi içinde olan çok sayıda isim ve yüzün karartılmış olması. Bu karartmalar, dosyalarda kimlerin olduğunu bütünüyle öğrenmeyi imkânsız kılıyor. Buna karşılık, bazı kurbanların hem isimlerinin hem de yüzlerinin açık biçimde yayımlanmış olması, özellikle mağdurlar ve avukatları nezdinde güçlü tepkilere yol açtı.</p>
<p>Gazeteciler Epstein’ın e-postalarını didik didik incelerken ve skandala karışan ünlü isimleri tek tek ortaya çıkarırken, herkesin aklında aynı soru belirdi: “Bunu nasıl yapabildiler?” Böylesine saygın kurumlara mensup, en üst düzey yöneticiler arasında yer alan ve alanlarında son derece başarılı kabul edilen bu kadar seçkin insan, nasıl olup da böyle bir suç ağıyla ilişkilendi? Dünyanın en güçlü isimlerinden olan bu insanların, kapalı kapılar ardında, esrarengiz adalarda ve lüks jetlerde kimsenin gözü önünde değilken neler yapabildiğini gözler önüne sermesi bakımından, bu belgelerin yayımlanması önemli bir eşik oluşturuyor.</p>
<p>***</p>
<p>Adeta yoktan var olan Jeffrey Epstein, servetini ve nüfuzunu büyük ölçüde şeffaf olmayan yatırım ağları üzerinden inşa etmiş bir Amerikalı finansçıydı. Şüpheli biçimde gerçekleşen bu olağanüstü zenginleşmenin güçlü kişilerle kurduğu ilişki ağlarından mı kaynaklandığı, yoksa bazılarının öne sürdüğü gibi İsrail istihbaratçısı mı olduğu bilinmiyor; ancak karanlık bir figür olduğu konusunda kuşku yok. </p>
<p>Epstein, 2019 yılında federal gözaltındayken, insan ticareti suçlamalarıyla yargılanmayı beklerken resmî kayıtlara “intihar” olarak geçen şüpheli bir ölümle hayatını kaybetti. Bu, Epstein’ın ilk kez suçlanışı değildi. 2005 yılında, 14 yaşındaki bir kızın ailesinin polise başvurmasıyla başlayan soruşturma sonucunda onlarca başka mağdur ortaya çıktı. Yapılan incelemelerde çok sayıda zengin ve nüfuzlu ismin dosyalarda geçtiği görüldü. Epstein’ın özellikle sosyoekonomik açıdan kırılgan kesimlerden gelen kızları hedef aldığı, bu gençlerin para karşılığında cinsel eylemlere yönlendirildiği ve sistematik biçimde manipüle edildiği anlaşıldı.</p>
<p>Bu bilgilere ulaşılmış olmasına rağmen dosyanın ilerlemesi hiç de kolay olmadı. 2007 yılına gelindiğinde bir federal savcı, Epstein aleyhine kapsamlı bir dava dosyası hazırladı ve üstlerini hızlı hareket etmeleri konusunda zorladı; ancak bu Adalet Bakanlığı’ndaki üst düzey yetkililer tarafından engellendi. Bunun yerine 2008’de Epstein’la bir anlaşmaya gidildi. Sayısız genç kıza yönelik cinsel saldırı suçlamalarıyla yargılanmak yerine, Epstein yalnızca reşit olmayan bir kızla cinsel ilişkiye girmek amacıyla para ödeme suçundan iki ithamı kabul etti ve 18 ay hapis cezasına çarptırıldı. Bu “hapishane” ise Florida’daki bir cezaevinin özel bir kanadıydı. Dahası, haftada altı gün, günde 12 saat cezaevinden çıkmasına izin verildi. Üstelik, 18 aylık cezasının yalnızca 12 ayını tamamladıktan sonra serbest bırakıldı.</p>
<p>Serbest bırakılmasından yaklaşık on yıl sonra Epstein, cinsel istismar ve insan ticareti suçlamalarıyla yeniden tutuklandı. Bu süreçte polis evinde arama yaptı ve binlerce kayıt ele geçirdi. Bu materyaller, kamuoyunda şantaj amacıyla kullanılabilecek suçlayıcı kayıtlar topladığı yönünde güçlü şüpheler doğurdu. Buna rağmen, Epstein’in hizmetlerinden yaralanıp bu işlenen suçlara iştirak ettiği iddia edilen isimlerin hiçbiri hakkında bugüne kadar bir dava açılmadı. Öte yandan, bu dosyayla bağlantılı olduğu düşünülen ve şüpheli koşullar altında hayatını kaybeden çok sayıda kişinin bulunması davayı daha da karanlık yapıyor.</p>
<p>***</p>
<p>Epstein’ın özel yazışmaları, onunla temas kuran ya da tavsiyelerini arayan güçlü ve etkili isimlerden oluşan geniş bir ağın varlığını giderek daha net biçimde ortaya koyuyor. Açıklanan belgelerden anlaşılıyor ki, Epstein kendisini farklı disiplinlerden ve ideolojik yönelimlerden gelen zengin ve nüfuz sahibi kişilerle çevrelemiş. Basına yansıyan e-postalar ve tanıklıklar, onun siyaset, lobicilik, iş dünyası, finans, hayırseverlik, girişimcilik, akademi, bilim ve medya gibi alanların kesişiminde yer alan, büyük ölçüde kapalı ve birbirine referanslarla bağlı ultra elit bir sosyal ağın merkezinde konumlandığını gösteriyor.</p>
<p>Bu ağın dikkat çekici yönlerinden biri, Epstein’ın yalnızca kendi çıkarlarını gözeten ilişkiler kurmakla kalmayıp, bu etkili aktörler arasında bağlantılar kurulmasına da aracılık etmiş olması. Bu yönüyle, adeta bir arabulucu ya da “güç simsarı” gibi hareket ederek, hem kendisi için koruyucu bir sosyal çevre oluşturmuş hem de bu çevredeki isimlerin birbirlerine erişimini kolaylaştırmış görünüyor. Üstelik bu ilişkiler ağı küresel bir nitelik taşıyor. Amerika’da “Epstein sınıfı” diye isimlendirilmeye başlayan bu söz konusu seçkinler grubu, yalnızca Amerika’daki ultra zengin ve etkili kesimleri değil, uluslararası jet sosyete ve küresel elitleri de kapsayan bir yapı. </p>
<p>Bu ağın içindeki aktörlerin, dünyada çok önemli konumlarda bulunmalarına rağmen, özel yaşamlarında Epstein gibi sabıkalı bir figürle ilişkilerini sürdürmeleri, bu çevrenin sağladığı ayrıcalıklara erişimin ya da bu çevrede kalmanın ne denli güçlü bir çekim yarattığını düşündürüyor. Epstein vakası, kapalı elit ağların nasıl işlediğine dair çarpıcı ipuçları sunuyor, fakat bu ilişkilerin niteliği ve kapsamı konusunda hâlâ birçok soru var.</p>
<p>Kim bu “Epstein sınıfı”? Kısaca söylemek gerekirse, dünyanın en güçlü insanları. Küresel ölçekte ekonomik, siyasal, kültürel ve entelektüel alanlarda söz sahibi olan; aldıkları kararlarla milyonlarca insanın hayatını doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyen bir zümre. Kraliyet ailesi mensuplarından eski bakanlara, dünyanın en zengin iş insanlarından akademi ve düşünce dünyasının en tanınmış isimlerine kadar uzanan dar ama son derece ayrıcalıklı bir elit çevre.</p>
<p>Bu çevrede, sadece Donald Trump, Elon Musk, Bill Gates ya da Richard Branson gibi milyarder iş adamları yok. Eski ABD Hazine Bakanı ve de Harvard Üniversitesi’nin eski rektörü olan Lawrence Summers gibi devlet–akademi–finans üçgeninde yer almış isimler de var; Noam Chomsky gibi küresel ölçekte tanınan eleştirel entelektüeller de. Elbette bu isimlerin Epstein’la ilişkilerinin niteliği ve derinliği birbirinden farklı. Ancak çarpıcı olan, Epstein gibi sabıkalı bir suçlunun, hakkındaki ağır suçlamalara rağmen, bu kadar geniş ve etkili bir çevreyle temasını sürdürebilmiş olması.</p>
<p>Ortaya çıkan yazışmalar ve tanıklıklar, bu temasların bazen sosyal davetler, bazen danışmanlık ilişkileri, bazen de yalnızca “çevreyi kaybetmeme” refleksiyle devam ettirildiğini düşündürüyor. Kimi isimler onunla bağlarını koparmakta gecikirken, kimi isimlerin suçlamalar kamuoyuna yansıdıktan sonra dahi Epstein ile ilişkiye devam ettiği görülüyor. Bu da, meseleye yalnızca bireysel ahlak ya da “yanlış arkadaşlıklar” düzeyinde bakmanın yeterli olmadığını gösteriyor.</p>
<p>Demek ki, bu kadar çok gücün, statünün ve dokunulmazlık hissinin bir araya geldiği kapalı bir elit dünyasında, ahlaki sınırlar kolayca silikleşebiliyor. Epstein vakası, yalnızca bir suçlunun hikâyesi değil; aynı zamanda bu suçlunun, güç ağları sayesinde nasıl uzun süre korunduğunun, ciddiye alındığının ve meşrulaştırıldığının da hikâyesi. “Epstein sınıfı” tam da bu yüzden önemli: çünkü bu sınıf, kamusal alanda demokrasi, hukuk ve etik değerlerden söz ederken, özel alanda aynı değerlerin nasıl askıya alınabildiğini tüm çıplaklığıyla gösteriyor.</p>
<p>***</p>
<h2>TÜM BUNLAR AMERİKAN SİYASETİ İÇİN NE İFADE EDİYOR?</h2>
<p>Trump’ın yükselişini ve tekrar iktidara gelişini açıklarken meseleyi onun kişisel karizmasına veya ona oy veren seçmenlerin ırkçı ve otoriter eğilimlerine indirgemek doğru olmaz. Asıl belirleyici olan, büyük sermayenin şekillendirdiği ve büyük ölçüde onun çıkarlarına hizmet eden siyasal düzenin, artan işsizlik, derinleşen eşitsizlik, yerinde sayan ücretler ve giderek fakirleşen orta sınıf gibi yapısal sorunlar karşısında uzun süre kayıtsız kalmış olması. Bu kayıtsızlık, geniş kitlelerde biriken öfke, hayal kırıklığı ve çaresizlik duygusunu besledi. Trump da tam olarak bu duyguların üzerine oturdu. Üretimin yurtdışına kayması ya da dijitalleşme nedeniyle işini kaybeden veya kaybetme korkusuyla yaşayan, ücretleri yıllardır artmadığı halde kira, sağlık, eğitim ve temel tüketim masrafları sürekli yükselen, ay sonunu getirmekte giderek daha fazla zorlanan sıradan insanlara, yani “unutulmuş” Amerikalılara, seslendi.  Başka bir deyişle, mevcut düzenin kazananlarına değil, kaybedenlerine. İşin ironik yani Trump milyarder bir iş adamı olarak kazananlar grubunda. O yüzden, elbette sınıfsal adaletsizlikleri açıkça hedef alan sol-popülist bir söylem kurmadı; bunun yerine kültür savaşları, milliyetçilik ve göçmen karşıtlığı üzerinden söylemler üretti. </p>
<p>Açıklanan Epstein belgeleri, Trump’ın Epstein’ın etrafında kümelenen ve bu düzenden en fazla fayda sağlayan ayrıcalıklı elit sınıfın bir parçası olduğunu da ortaya koyuyor. Halbuki sıradan insanların gündelik gerçekliği, Epstein gibilerin özel jetlerle dolaştığı, özel adalarda seks partileri verdiği ve dokunulmazlık hissiyle yaşadığı ultra-elit dünyayla hiçbir ortak noktaya sahip değil. Dolayısıyla, Epstein vakası, sıradan insanlar söz konusu olduğunda Trump’ın gerçekte nerede durduğunu göstermesi bakımından göz açıcı bir potansiyele sahip. Zira bu olay Amerika’da toplumsal düzenin nasıl işlediğine ve kimin için işlediğine dair sarsıcı bir hatırlatma. Birçok Amerikalı için Epstein dosyası, hukukun zenginlere farklı işlediğinin somut bir kanıtı. Yalnız adalet sistemi de değil. Mevcut düzene ve onu savunan aktörlere yönelik yaygın güvensizlik ve öfke, Amerikan toplumunun bir kesiminin zihninde Epstein skandalında somutlaşmış durumda. </p>
<p>Açıkça Epstein sınıfının bir parçası olduğu görülen Trump, “halkın temsilcisi” olma iddiasını giderek yitirme riskiyle karşı karşıya. İşin ironik yanı ise Bill Clinton’ın da aynı ayrıcalıklı çevreye dâhil olması. Böylece Epstein vakası, görünüşte karşıt siyasi kamplarda yer almalarına rağmen Trump ve Clinton’ın (ve daha birçoğunun), en azından bu elit ağlar söz konusu olduğunda, aslında aynı takımda (yani Epstein sınıfında) yer aldıklarını ortaya koyuyor. Tam da bu bileşimin çeşitliliği, “Epstein sınıfını” daha da çarpıcı ve rahatsız edici kılıyor.</p>
<p>***</p>
<p>Bu korkunç skandal, kurulu düzenin ve onu ayakta tutanların karanlık yüzünü görünür kıldı. Nüfusun büyük çoğunluğunu küçük, ayrıcalıklı, şımartılmış, duyarsız ve acımasız bir azınlığın çıkarları uğruna sistematik biçimde ezen bir düzenle karşı karşıya olduğumuzu açıkça ortaya koydu. Aslında yaşanan büyük bir sınıf çatışmasının gözler önüne serilmesi ama gerçek bir siyasi uyanışa yol açacak mı emin değilim. Sağ sosyal medya platformlarının etkisi ve ayrımcı söylemler sürerken, İran krizi ya da göçmenler gibi dikkatleri kolayca başka yöne çekebilecek pek çok farklı konu yaratılırken, Trump iktidarının sonunun geldiğini söylemek için de çok erken.</p>
<p>Yine de bu skandal, Epstein sınıfına ait olmayan, gerçekten çalışan kesimlerin çıkarlarını temsil eden hakiki halkçı siyasetçiler için önemli bir fırsat penceresi açıyor. Bu fırsatın değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ise, Amerika’da öfkeyi saptıran değil, onu gerçek nedenleriyle yüzleştiren bir siyasetin ortaya çıkıp çıkamayacağına bağlı.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/frank-epstein-kapitalizmin-canavari-691050' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/frank-epstein-kapitalizmin-canavari.jpg' alt='Frank-Epstein: Kapitalizmin Canavarı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/frank-epstein-kapitalizmin-canavari-691050'>Frank-Epstein: Kapitalizmin Canavarı</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 05:46:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Skandal değil, bir iktidar haritası]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/skandal-degil-bir-iktidar-haritasi-691052</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/skandal-degil-bir-iktidar-haritasi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/skandal-degil-bir-iktidar-haritasi-691052</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Onun özel adası yalnızca bir “kişisel suç mekânı” değil; hukukun askıya alındığı, rızanın pazarlık konusu haline geldiği, iktidarın ve - Agamben’in deyimiyle - bedenlerin “çıplak hayat”a indirildiği bir paralel alandı. Bu alan, devletin bilgisi dışında değil; büyük ölçüde devletin sessizliğiyle - kimi zaman da, açık korumasıyla - var oldu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Barış Karağaç</strong></p>
<p>Jeffrey Epstein dosyaları bir skandalın değil, bir düzenin belgesi.</p>
<p>Bir süredir sosyal medyada, podcast’lerde, “ifşa” hesaplarında dolaşıp duruyorlar. Kimi isimler insanı gerçekten şaşırtıyor -örneğin Noam Chomsky; haberi arkadaşımdan ilk aldığımda gerçekten çok üzülmüştüm - kimileri ise “zaten beklenen” türden.</p>
<p>Bu dosyalar bize “ne oldu?”dan çok, “nasıl mümkün oldu?” sorusunu sorduruyor. Çünkü mesele birkaç ahlaksız birey değil; ahlakın, hukukun ve hesap vermenin kimler için geçerli olduğuna karar veren bir iktidar mimarisi.</p>

<p>Mesele, bu dosyaların ne anlattığından ziyade, onların neyi normalleştirdiği…</p>
<p>Birkaç ay öncesinden farklı olarak, bu kez ortada yalnızca söylentiler yok. 30 Ocak 2026’da ABD Adalet Bakanlığı, Epstein soruşturmasına ilişkin 3 milyondan fazla sayfa belgeyi, 180 bin görseli ve yaklaşık 2 bin videoyu kamuoyuna açtı. Yetkililere göre bu, “Epstein Dosyalarında Seffaflık Yasası” kapsamında yapılan son büyük açıklama. Teknik olarak, 18 yaşın üzerindeyseniz bu belgelerin önemli bir kısmına siz de internetten ulaşabiliyorsunuz.</p>
<p>Ancak rakamlar, “şeffaflık” iddiasını fazlasıyla tartışmalı kılıyor. Federal savcılar, başlangıçta, açıklama yükümlülüğü kapsamına girebilecek yaklaşık 6 milyon sayfa belge tespit etmişti. Kamuoyuyla paylaşılanlar bunun yalnızca yarısı. FBI’ın mağdur görüşmelerine ait tutanaklar, 2007 Florida soruşturmasına ilişkin taslak iddianameler ve Epstein’ın bilgisayarlarından elde edilen yüz binlerce belge ile e-postanın hâlâ gizli tutulduğu söyleniyor. </p>
<p>Yani ortada bir “tam açıklama” değil de, dikkatle ayarlanmış bir kontrollü ifşa var gibi.</p>
<h2>BİR AHLAK SORUNU MU? EVET. AMA SADECE O DEĞİL…</h2>
<p>Şunu baştan söylemekte fayda var: Epstein meselesi, kuşkusuz bir ahlak sorunudur. Çocukların ve genç kadınların, sistematik biçimde istismar edildiği, gücün rıza yerine zor, baskı ve ayrıcalık üzerinden işlediği bir yapıdan söz ediyoruz. Burada yalnızca münferit suçlar değil, yaygın ve derin bir ahlaki çürüme var…</p>
<p>Ama sorun, tam da burada başlıyor. Epstein dosyalarını yalnızca bir “ahlak skandalı” olarak okumak, meseleyi daraltıp yapısal bağlamından koparacaktır. Hatta farkında olmadan ,sistemi temize çekecektir. Çünkü böyle yaptığımızda, her şeyi münferit “kötü bireyler”e indirgeme riski var.</p>
<p>Oysa dosyalarda karşımıza çıkan tablo bundan çok daha geniş. Ahmedinejad’dan Musk’a, Barak, Clinton’dan Gates’e, teknoloji patronlarından hanedan üyelerine uzanan bir isim trafiği var. Bu tablo bize şunu söylüyor: İktidar (ve sermaye) söz konusu olduğunda “ideolojik” sınırlar hızla eriyebiliyor. Asıl mesele “kimlerin adı geçtiği” değil; kimlerin hiçbir bedel ödemediği.</p>
<h2>EPSTEİN SADECE BİR “SAPKIN” DEĞİL, BİR MEKANİZMAYDI</h2>
<p>Bu noktada önemli bir düzeltme yapmak gerekiyor. Epstein’i “sapık bir milyarder” (teknik olarak milyonerdi) olarak sunmak, sistemi aklar. Sorunu bireyselleştirir, istisnalaştırır ve depolitize eder.</p>
<p>Oysa Epstein, neoliberal çağın çok iyi tanıdığı bir figürdü. Devletle sermaye arasındaki gri alanlarda dolaşan, hukukla istihbarat, siyasetle finans arasındaki geçişleri mümkün kılan bir aracıydı. Dokunulmazlığını yalnızca parasından değil, bu geçişkenlikten alıyordu.</p>
<p>Onun özel adası yalnızca bir “kişisel suç mekânı” değil; hukukun askıya alındığı, rızanın pazarlık konusu haline geldiği, iktidarın ve - Agamben’in deyimiyle - bedenlerin “çıplak hayat”a indirildiği bir paralel alandı. Bu alan, devletin bilgisi dışında değil; büyük ölçüde devletin sessizliğiyle - kimi zaman da, açık korumasıyla - var oldu.</p>
<p>Epstein yıllarca soruşturuldu; yıllarca hafif cezalarla geçiştirildi; yıllarca sistemin içinde tutuldu. Çünkü o bir istisna değildi. Güçlülerin, iktidar sahiplerinin kirli ilişkilerini güvenli alanlarda sürdürebilmeleri için bir ihtiyacı karşılıyordu.</p>
<h2>KÜRESEL İKTİDAR, YEREL CEZASIZLIK</h2>
<p>Dosyalarda dolaşan isimler yalnızca Amerikan elitleriyle sınırlı değil. İş dünyasından siyasetçilere, kraliyet çevrelerinden teknoloji oligarklarına uzanan küresel bir ağdan söz ediyoruz.</p>
<p>Burada önemli olan, bu isimlerin dosyalarda geçip geçmemesinden çok daha fazlası: Küresel iktidarın yapısal bir birliktelik olduğunun açığa çıkması. Birbirine düşman gibi görünen aktörler, sermaye, iktidar ve ayrıcalık söz konusu olduğunda şaşırtıcı biçimde uyumlu davranabiliyor.</p>
<p>Ama bu uyumun bir sınırı var: Hesap verme sınırı. O sınır her zaman aşağıya doğru çalışıyor gibi görünüyor.</p>
<h2>HUKUK HERKES İÇİN VAR, AMA HERKESE AYNI ÇALIŞMIYOR</h2>
<p>Epstein dosyaları bize bir kez daha şunu hatırlattı: Hukuk, sınıfsız değildir. Irksız hiç değildir. Etnik körlüğü de yoktur…</p>
<p>ABD’de beyaz yakalı suçlar “talihsiz hatalar” olarak kayda geçerken, yoksullar ve özellikle siyahlar için en küçük ihlal bile hayat değiştirici bir cezaya dönüşebiliyor. Finans krizleri milyonları işsiz bırakıyor, ama bankacıların mahkeme yüzü gördüğünü biz pek görmedik. Buna karşılık küçük bir hırsızlık, bir trafik çevirmesi ya da “şüpheli görünmek” - bazen yıllar sürebilecek - hapisle sonuçlanabiliyor.</p>
<p>Irk, etnisite, politik cinsiyet ve sınıf, hukukun kâğıt üzerindeki eşitliğini fiilen geçersiz kılan temel eksenler.</p>
<p>ABD’de son zamanlarda yaşanan göçmenlik operasyonları ve federal güvenlik güçlerinin karıştığı ölümcül vakalar, bu seçiciliği ve eşitsizliği açık biçimde gösterdi. Özellikle Minneapolis’te göçmenlik polisinin karıştığı cinayetlerde, kurbanların beyaz ABD vatandaşları olması, toplumsal tepkinin daha hızlı ve daha güçlü biçimde örgütlenmesinde belirleyici oldu desek yanlış olur mu? Tepkiler büyüdü, medya ilgisi arttı ve federal yetkililer kısa sürede geri adım atmak zorunda kaldı. Aynı refleksi, siyah ya da belgesiz göçmen kurbanlar söz konusu olduğunda görmek ise çok daha zor.</p>
<p>Epstein’e defalarca “ikinci bir şans” verildi. Aynı ülkede göçmenler aylarca, yıllarca kamplarda tutuldu, tutuluyor. Aynı ülkede, bir polis kurşunu “orantılı güç” sayıldı ve sayılmaya devam ediyor. Aynı ülkede ifşa edenler, suç işleyenlerden daha ağır cezalandırıldı ve cezalandırılmaya devam ediyor.</p>
<p>Bu bir çifte standart değil. Bu, aslında, standarttır…</p>
<h2>İNANILABİLİRLİK AYRICALIĞI</h2>
<p>Epstein dosyalarında adı geçen bazı ultra zenginlerin açıklamaları neredeyse otomatik olarak “makul” kabul edilebiliyor.</p>
<p>“Orada bulunmadım.”</p>
<p> “Tanımıyordum.”</p>
<p>“Yedigi haltlar konusunda hiç haberim yoktu.”</p>
<p> “Sadece bir toplantıya katıldım.”</p>
<p>Anaakım basının önemli bir kısmı, çoğu zaman bu cümleleri yeterli bulabiliyor. Ama, aynı basın, yoksul bir sanığın ya da bir mültecinin beyanlarını “çelişkili” bulmakta ise hiç zorlanmıyor.</p>
<p>Demek ki mesele delil değil; kimin sözüne inanıldığı. Bu da sınıfsal  - aynı zamanda ırk, etnik köken ve politik cinsiyetle kesişen - bir ayrıcalık. Zenginlik yalnızca daha iyi avukatlar değil, daha yüksek bir inandırıcılık düzeyini de satın alıyor.</p>
<h2>TRUMP, ÇÖZÜLME İŞARETLERİ VE NEDEN ŞİMDİ?</h2>
<p>Epstein dosyalarının yeniden gündeme gelmesi pek de tesadüf değil gibi. </p>
<p>ABD’de Trump yönetimi; istihdamsız büyüme, artan eşitsizlik, sert göç politikaları ve dış politikadaki agresif, öngörülemez çizgi nedeniyle ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya.</p>
<p>Kendi tabanı içinde bile çatlaklar derinleşiyor. “Neden açıklamıyorsun?”, “Neden üstünü örtüyorsun?” soruları uzun süredir muhafazakâr sağdan da yükseliyor. Komplo teorilerine yatkın kesimler için bu dosyalar adeta bir açık büfe. Ancak, burada belirleyici olan komplo anlatıları değil; iktidarın meşruiyetine yönelen tehdidin giderek görünür hâle gelmesi.</p>
<p>Türkiye’de nasıl Erdoğan’ın, uzun yıllar boyunca, büyük ölçüde sorgulamayan, “ne yapsa eyvallah” diyen kemik bir tabanı olduysa, Trump’ın da ABD içinde benzer bir çekirdek destek kitlesi var. Bu taban Trump’ın pek çok hamlesini sorgusuz sualsiz savundu ve hâlâ savunuyor. Ancak MAGA hareketi ve daha geniş muhafazakâr çevreler içinde, Epstein dosyalarını ve Trump’ın son dönemdeki politika sapmalarını açıkça sorgulayan, soru soran ve rahatsızlığını dile getiren hatırı sayılır bir kesim de oluşmuş durumda.</p>
<p>Bu yüzden Epstein dosyaları, Trump için bir ahlak meselesinden çok, bir iktidar testi işlevi görüyor.</p>
<h2>BİR SKANDAL DEĞİL, BİR SİSTEM FOTOĞRAFI</h2>
<p>Bana göre, Epstein dosyaları bize çok da yeni bir şey söylemiyor. Ama eski bir gerçeği daha çıplak, daha rahatsız edici biçimde yeniden önümüze koyuyor: Bugünün toplumlarında iktidar, denetlenmediğinde yozlaşmaz; zaten öyle çalışır; hatta böyle işleyecek şekilde örgütlenmiştir.</p>
<p>Bu dosyalar kapanacak. Bazı isimler unutulacak. Yeni skandallar çıkacak. Ama eğer hâlâ meseleyi “çürük elmalarla” açıklamaya çalışırsak, sepeti hiç konuşmamış olacağız.</p>
<p>Asıl soru şu: Dosyalar kapandığında kimler rahat bir nefes alacak?</p>
<p>Ve kimler, yine, hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edecek?</p>
<p>Bu sorunun cevabı, Epstein’in kim olduğundan çok daha önemli bence…</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/frank-epstein-kapitalizmin-canavari-691050' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/frank-epstein-kapitalizmin-canavari.jpg' alt='Frank-Epstein: Kapitalizmin Canavarı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/frank-epstein-kapitalizmin-canavari-691050'>Frank-Epstein: Kapitalizmin Canavarı</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 05:44:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir elit yozlaşması mı yoksa Amerikan siyasal sisteminin krizi mi?]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/bir-elit-yozlasmasi-mi-yoksa-amerikan-siyasal-sisteminin-krizi-mi-691051</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/bir-elit-yozlasmasi-mi-yoksa-amerikan-siyasal-sisteminin-krizi-mi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/bir-elit-yozlasmasi-mi-yoksa-amerikan-siyasal-sisteminin-krizi-mi-691051</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Sonuç olarak, Epstein vakası, liberal kapitalist devletin elit çıkarlarla yapısal olarak iç içe geçmiş doğasını teyit etmekle yetinmemekte; bu ilişkinin artık olağan hegemonik işleyiş sınırlarını aşan ve düzenin meşruiyetini doğrudan sorgulatan bir eşiğe ulaştığını göstermektedir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Tolgahan Akdan</strong></p>
<p>Jeffrey Epstein vakası, medyada çoğunlukla güçlü ve zenginlerin dahil olduğu karanlık bir cinsel istismar ve yozlaşma skandalı olarak anılıyor. “Lolita Express” uçuşları ve “Pedofil Adası” ziyaretleri etrafında şekillenen bu sansasyonel anlatı, işlenen suçların korkunç boyutlarını ve kurbanların yaşadığı yıkımı teşhir ederken; bu iğrenç suç ağının asıl politik ve yapısal zeminini perdelemektedir. </p>
<p>Kuşkusuz Epstein vakası, en yalın haliyle dehşet verici bir suç silsilesidir. Ancak bu suçları yalnızca bireysel sapkınlıklar olarak okumak, on yıllar boyunca nasıl bir dokunulmazlık zırhı içinde sürdürüldüklerini gözden kaçırmak anlamına gelir. Tam da bu nedenle, sansasyonel skandal anlatısına hapsolmak, vakayı anlamayı değil, onu siyasal olarak etkisizleştirmeyi beraberinde getirmektedir. Medyanın “kim, kiminle, nerede?” sorularına odaklanan yüzeysel çerçevesi, bu suçların nasıl bu ölçekte, bu süreklilikte ve bu dokunulmazlık zırhı altında işlenebildiği sorusunu sistematik biçimde perdelemektedir. Böylece kamuoyu tartışması, olgunun en görünür ama en zararsız katmanına hapsolmaktadır.</p>

<p>Oysa Epstein vakası, bireysel ahlaksızlıkların ya da münferit suçların toplamı değildir. Bu vaka, ABD’de hukukun seçici biçimde işletilmesinin, elit dokunulmazlığının kurumsallaştırılmasının ve devlet otoritesinin egemen sınıf ağları lehine araçsallaştırılmasının somutlaştığı yapısal bir meşruiyet krizine işaret etmektedir. Dolayısıyla mesele, yalnızca bir “skandal” değil; sermaye, siyaset, akademi ve istihbarat alanlarının kesişiminde işleyen, servet, nüfuz ve dokunulmazlığa dayalı bir düzenin aşırılaşmış bir tezahürüdür.</p>
<p>Epstein vakasını önemli kılan husus, bu tür suçların yalnızca “arizi” olarak var olması değil; benzer güç, servet ve denetimsizlik koşullarının, farklı ülkelerde ve farklı biçimlerde yeniden üretilebilecek bir yapısal zemine işaret etmesidir. Epstein vakası bu anlamda evrensel bir model değil; fakat kapitalist sistem içinde, aşırı servet yoğunlaşması, denetimsiz güç birikimi ve kurumsal dokunulmazlık koşullarının neleri mümkün hale getirdiğini en çıplak biçimde gösteren aşırı bir örnektir. Amerikan bağlamı, bu dinamiklerin küresel ölçekte en yoğunlaştığı ve en görünür hale geldiği bir laboratuvar işlevi görmektedir.</p>
<p>Bu nedenle esas soru, “kim, kiminle, ne yaptı?” değildir. Asıl soru, eski bir ABD başsavcısı (Alexander Acosta) ile eski bir İsrail başbakanı (Ehud Barak) gibi figürlerin, bu ağ içerisinde ne tür temas ve müzakere zeminleri kurabildiğidir. Benzer biçimde soru, Ivy League üniversitelerinin (Harvard, MIT) yöneticilerinin ve akademisyenlerinin, fonlar karşılığında bilimsel prestiji nasıl bu ağa tahvil ettikleridir. Soru, küresel finansın önde gelen kurumlarının (JPMorgan Chase, Apollo Global Management) yöneticilerinin, bir suçlunun servetini hangi “yasal” mekanizmalarla yönettiği ve bu ilişkilerden ne tür nüfuz devşirdiğidir.</p>
<p>Bu tablo, Epstein dosyasını tekil bir suç hikâyesi olmaktan çıkararak, farklı güç odaklarının çıkar ve nüfuz ağlarıyla örülü bir piyasa düzeni olarak düşünmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle mesele, bu denli farklı aktörleri bir araya getiren bu ağın bir “anomali” olup olmadığı değil; sistemin olağan işleyiş mantığının, belirli koşullarda nasıl aşırılaşarak böylesi karanlık ve yıkıcı sonuçlar üretebildiğidir. Epstein vakası, düzenin dışına taşan bir sapkınlık değil; sistemin kendi olağan sınırlarını zorladığı bir eşiği temsil etmektedir. Bu bağlamda asıl sorun, liberal kapitalist devletin bu kolektif suç ortaklığını neden engelleyemediği değil; aksine, bu aşırılaşmış yapıyı dahi yargısal ve siyasal zırhlarla güvence altına almayı nasıl sürdürebildiğidir.</p>
<h2>GİZLİ ANLAŞMALARDAN VERİ DUMPİNG’İNE: YARGISAL ZIRHIN İNŞASI</h2>
<p>Jeffrey Epstein hakkında ilk kapsamlı soruşturma 2005 yılında Florida’nın Palm Beach kentinde başlatıldı. Soruşturma dosyaları, mağdurların örgütlü bir yapı içinde temin edildiğini, istismarın süreklilik arz ettiğini ve Epstein’ın çevresinde bu süreci kolaylaştıran bir ağ bulunduğunu ortaya koydu. Buna rağmen 2008 yılında, dönemin savcısı Alexander Acosta tarafından imzalanan ve kamuoyundan gizlenen bir savcılık anlaşmasıyla Epstein tüm federal suçlamalardan muaf tutulmuş; yalnızca eyalet düzeyinde, “reşit olmayanlara yönelik fuhuş” suçlamasından sembolik bir 18 aylık ceza aldı. Bu ceza, haftada altı gün “işe gitme izni”yle lüks bir cezaevinde geçirilen fiilî bir serbestliğe dönüştü. Anlaşma, Epstein’la bağlantılı olası suç ortaklarının ve ağın diğer unsurlarının federal yargı denetimi dışında bırakarak siyasal boyutları baştan etkisizleştirdi. </p>
<p>Hukukun güçlü aktörler söz konusu olduğunda askıya alınabildiği ve bu askıya alma hâlinin kurumsal düzeyde meşrulaştırıldığı bu tablo, Donal Trump tarafından Çalışma Bakanı olarak atanarak ödüllendirilen Acosta’nın yıllar sonra Epstein’a “istihbarat bağlantıları” gerekçesiyle dokunulmadığını ima eden beyanıyla daha da anlam kazandı. Bu iddianın hiçbir zaman bağımsız ve kapsamlı bir soruşturmaya konu edilmemiş olması, devletin dosyaya dair pozisyonuna ilişkin güçlü bir işaret sundu. </p>
<p>2019 yılında Epstein, reşit olmayan kız çocukarına yönelik istismar ve fuhuş ağı kurma suçlamalarıyla tutuklandı. Savcılık iddianameleri ve tanık beyanları, yıllara yayılan ve farklı mekânlarda sürdürülen örgütlü bir istismar düzenini ortaya koydu. Ancak yargılama tamamlanmadan Epstein’ın federal gözaltı merkezinde hayatını kaybetmesi, süreci bir kez daha yarıda bıraktı. Resmî kayıtlara “intihar” olarak geçen ölüm, ciddi güvenlik ihlalleri ve çelişkili adli bulgular nedeniyle kamuoyunda derin kuşkular yarattı. Epstein’ın ölümüyle birlikte dosya resmen kapatılmasa da yargı süreci sanığın yokluğu gerekçe gösterilerek fiilen ilerletilmedi. Ghislaine Maxwell’in mahkûmiyeti, istismar mekanizmalarını kısmen açığa çıkarsa da, “müşteri ağı” sistematik olarak dava kapsamının dışında tutuldu. Yargı, suçun teknik boyutlarını aydınlatırken, onu mümkün kılan toplumsal ve siyasal ilişkiler ağını sorgulamaktan kaçındı.</p>
<p>Federal makamların soruşturma hakkında ikna edici açıklamalar sunamaması ve örtbas iddiaları karşısında artan siyasal maliyet, 2025 yılı sonunda Epstein Files Transparency Act’in yasalaşmasını sağladı. 2026 başında açıklanan yaklaşık 3,5 milyon sayfalık devasa meteryal; Epstein’ın siyaset, iş dünyası ve akademi dahil geniş bir elit çevreyle kurduğu ilişkilere dair çok sayıda kayıt sunmaktadır. Uçuş listeleri, ziyaret çizelgeleri, yazışmalar ve tanık beyanları, eski ve görevde bulunan siyasal aktörlerden küresel ölçekte etkili iş insanlarına uzanan karmaşık bir bir ilişkiler yumağına işaret etmektedir. </p>
<p>Belgelerde adı geçen isimler arasında yer alan ABD Başkanı Donald Trump, Epstein’ın adasıyla ilişkilendirilmeyi reddetmiş; söz konusu belgelerin kendi onayıyla kamuoyuna açıldığını vurgulayarak bu süreci bir şeffaflık adımı olarak sunmuştur. Ancak açıklanan materyaller, bu beyanları hukuki açıdan ne doğrulayacak ne de çürütecek açıklıkta bir yargısal tablo sunmamaktadır. Aksine, ilişkilerin kapsamı ve niteliği, yargısal sonuç üretmeye elverişli olmayan bir muğlaklık alanı içinde tutulmaya devam etmektedir. Kamuoyuna yansıyan yazışmalar, uçuş kayıtları ve görsel materyaller ne denli rahatsız edici olursa olsun, nüfuzlu aktörler hakkında somut cezai süreçler başlatılmasını mümkün kılacak bir delil bütünlüğü ortaya koymamaktadır. Bu nedenle belgelerin açılması, sistemik bir şeffaflık iradesinden ziyade, elitler arası güç mücadeleleri içinde araçsallaştırılmış bir hamle olarak değerlendirilmelidir. Trump’ın bu süreci kendi siyasal konumunu güçlendiren bir “şeffaflık” anlatısı içinde sunması, vakanın özünden ziyade onun kamusal algısının ve siyasal etkilerinin yönetilmesine odaklanan bir stratejiye işaret etmektedir. Materyallerin hukuki sonuç doğurmayacak şekilde, kontrollü bir belirsizlik içinde dolaşıma sokulması ise, bu görünürdeki şeffaflığın gerçekte krizin yapısal boyutunu maskeleyen bir veri dumping’i pratiği olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<h2>MEŞRUİYET KRİZİ VE İKİLİ PERDELEME STRATEJİSİ</h2>
<p>Jeffrey Epstein vakası, basit bir skandal anlatısının çok ötesinde, yapısal bir meşruiyet krizine işaret etmektedir. Bu kriz, liberal kapitalist devletin meşru şiddet tekeline dayalı otorite zırhının aşındığı ve devletin tarafsız bir hukuk uygulayıcısı olduğu yönündeki yerleşik anlatının iflas ettiğinin açık bir kanıtıdır. Vaka, hukukun işlemediğini değil, aksine elit ağlarının çıkar ve dokunulmazlığını güvence altına almak için etkin bir araç olarak nasıl kullanıldığını göstermektedir. Epstein davası, bu araçsallaştırmanın artık meşrulaştırılamadığı ve açıkça görünür hale geldiği kritik eşiği temsil etmektedir. </p>
<p>Amerikan siyasal sistemi, bu derin krizi yönetmek ve yapısal bir sorgulamayı engellemek için, birbirini tamamlayan iki temel stratejiyi devreye soktuğu görülmektedir: krizi içeride bireyselleştirerek etkisizleştirmek ve krizi dışarıya, bir “düşman” unsura yönelterek dışsallaştırmak.</p>
<p>İlk strateji, vakayı bireysel ahlak ve sapkınlık anlatısına indirgemektir. Ana akım medya, vakanın görünür yüzünü teşhir ederken, hukukun seçici uygulanması ve dokunulmazlığın kurumsallaşması gibi yapısal meseleleri sistematik biçimde geri plana itilmektedir. Böylece, bu ölçekte ve süreklilikte bir suç ağının yargı ve siyaset tarafından nasıl dokunulmaz kılınabildiği sorusunun siyasal ve kurumsal boyutları bilinçli bir şekilde tartışma dışında bırakılmaktadır. Kriz, sistemin bir başarısızlığı olmaktan çıkartılıp, bir avuç “kötü elmanın” ahlaki çöküşü olarak sunulmaktadır.</p>
<p>İkinci strateji, krizin uluslararası ve istihbari boyutunun gündeme gelmesiyle, özellikle de İsrail bağlantıları ve Mossad ile olası ilişkiler etrafında dolaşıma giren iddialar söz konusu olduğunda devreye girmektedir. Bu iddiaların odağında, yabancı bir istihbarat servisiyle bağlantılı olduğu ileri sürülen bir aktörün, geniş bir siyasal, ekonomik ve entelektüel elit çevresi üzerinde kurduğu etki ve nüfuz yer almaktadır. Söz konusu iddiaların bugüne dek yargısal olarak doğrulanmamış olması -ve muhtemelen hiçbir zaman doğrulanmayacak olması- meselenin siyasal ağırlığını ve yarattığı meşruiyet sorununu ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, bu iddiaların dolaşımda kalması, Epstein vakasını salt bireysel ahlaki çöküş ya da adalet sistemi tartışmasının ötesine taşıyarak; devletin egemenlik, dış politika ve istihbarat alanlarıyla kesişen, dolayısıyla meşruiyet krizini derinleştirme potansiyeli taşıyan bir düzleme yerleştirmektedir. Bu bağlamda, söz konusu iddialar karşısında geliştirilen siyasal ve söylemsel tepkinin, birbirini tamamlayan iki paralel hat üzerinden işlediği görülmektedir. </p>
<p>İlk olarak, İsrail bağlantılarına ilişkin iddialar karşısında kurumsal bir dirençle birlikte ana akım medyada dikkat çekici bir sessizliğin hâkim olduğu görülmektedir. Bu bağlantıları doğrudan ele alan analizlerin yokluğu, rastlantısal bir ihmalden ziyade seçici bir sansür pratiğine işaret etmektedir. Söz konusu sessizlik, tartışmayı stratejik bir müttefiki zorlayabilecek “riskli” bir hatta girmekten alıkoyarak, siyasal olarak daha “güvenli” bir hatta yönlendirmektedir. Bu “güvenli hat” ise büyük ölçüde Epstein’ın Rusya istihbaratıyla ilişkilendirildiği anlatılar etrafında inşa edilmektedir. Rusya merkezli “honey trap” (bal tuzağı) söylemi bu yönlendirmenin tipik bir örneğidir. Oysa Epstein vakasında olası bir “dış etkiden” söz edilecekse, mevcut sınırlı veriler (Ehud Barak gibi figürlerin merkezinde yer aldığı ilişkiler ağı) bu etkinin Rusya’dan ziyade İsrail odaklı bir nüfuz ilişkisine işaret ettiğine dair çok daha güçlü emareler sunmaktadır. Dayanaktan yoksun olmasına rağmen “Rusya parmağı” anlatısının dolaşıma sokulması, bir yandan İsrail bağlantılarını tartışma dışı bırakırken, diğer yandan elitleri “kandırılmış kurbanlar” olarak konumlandırmakta ve sorumluluğu dışsal bir “sızmaya” havale etmektedir. Oysa İsrail bağlantıları üzerinden gündeme gelen iddialar, sistemin dışından gelen bir müdahaleden çok; sistemin içine, stratejik müttefiklik ve elit çıkar ağları üzerinden eklemlenen bir çıkar ve nüfuz mekanizmasını işaret etmektedir. Bu ağın parçası olanlar bakımından mesele, dışsal bir “tuzağa” maruz kalmaktan ziyade, kendi arzuları, servetleri ve dokunulmazlık beklentileri doğrultusunda bu ilişki ağına bilinçli biçimde eklemlenmeleridir.</p>
<p>İkinci olarak, Rusya anlatısının da ikna edici olmadığı durumlarda, krizin kaynağı daha soyut ve ideolojik olarak “yabancı” bir düşmana yönlendirilmektedir. Epstein vakasını Sovyet dönemine atfedilen “blat” (kayırmacı ilişki ağları) gibi kavramlarla ya da genel olarak “sosyalist pratiklerle” açıklamaya çalışan söylemler bu bağlamda dolaşıma sokulmaktadır. Oysa burada ciddi bir kavramsal çarpıtma söz konusudur. “Blat”, tarihsel olarak kıtlık koşullarında, formel kurumların işlevsizliğini telafi etmeye yönelik gayriresmî bir hayatta kalma ağına işaret ederken; Epstein’ın faaliyetleri, kurumsal boşlukların zorunlu kıldığı bir “aracılık” pratiğini değil, liberal kapitalist devletin bizzat kendi işleyişi içinde serpilen, kurumsallaşan ve yargısal-siyasal zırhla güvence altına alınan bir çıkar ve nüfuz ağını temsil etmektedir.</p>
<p>Bu tür ilişkisel ağları çarpıtan ve kavramsal tersyüz etmelerle beslenen ikili strateji, vakayı Amerikan siyasal ve ekonomik sisteminin kendi iç dinamikleri ve stratejik müttefik ilişkileriyle ürettiği bir meşruiyet krizi olarak ele alınmasını engellemeyi amaçlamaktadır. Bunun yerine mesele; bir yandan bireysel yozlaşmaya indirgenerek siyasal etkisi törpülenmekte, diğer yandan Rusya veya sosyalizm gibi ideolojik olarak “yabancı” ve “düşman” dış çerçevelere havale edilerek sistemin merkezinden ve asıl sorumluluk alanından uzaklaştırılmaktadır.</p>
<p>Sonuç olarak, Epstein vakası, liberal kapitalist devletin elit çıkarlarla yapısal olarak iç içe geçmiş doğasını teyit etmekle yetinmemekte; bu ilişkinin artık olağan hegemonik işleyiş sınırlarını aşan ve düzenin meşruiyetini doğrudan sorgulatan bir eşiğe ulaştığını göstermektedir. Liberal kapitalist devlet, tarihsel olarak egemen sınıf çıkarlarını görece evrensel hukuk normları, kurumsal tarafsızlık iddiası ve rıza üretim mekanizmaları aracılığıyla “genel çıkar” maskesi altında yönetilebilir kılmıştır. Oysa Epstein vakasında ortaya çıkan tablo, devletin her daim bir sınıf egemenliği aygıtı olduğu yönündeki yapısal gerçeğin, artık bu meşrulaştırıcı çerçeveler içinde gizlenemez bir yoğunlukta açığa çıktığını göstermektedir. Bu bağlamda vaka, devlet iktidarının hegemonik rıza üretme kapasitesinin aşındığı ve bu aşınmanın, elit dokunulmazlığını örten perdeleri işlevsizleştirerek yapısal meşruiyet krizi görünür kıldığı bir eşik olarak okunmalıdır.</p>

<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/frank-epstein-kapitalizmin-canavari-691050' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/frank-epstein-kapitalizmin-canavari.jpg' alt='Frank-Epstein: Kapitalizmin Canavarı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/frank-epstein-kapitalizmin-canavari-691050'>Frank-Epstein: Kapitalizmin Canavarı</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 05:42:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Frank-Epstein: Kapitalizmin Canavarı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/frank-epstein-kapitalizmin-canavari-691050</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/08/frank-epstein-kapitalizmin-canavari.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/frank-epstein-kapitalizmin-canavari-691050</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç </strong></p>
<p>Amerikan Adalet Bakanlığının yayınladığı milyonlarca e-mail, Epstein ve etrafındaki ayrıcalıklı kesimlerin korkunç günahlarını, “ince” bir sansürle sunarken, yaşadığımız sistemin güç hiyerarşisinin dünyayı nasıl bir kabusa dönüştürdüğünü ise gizleyemiyor. Amerikan yargısının küresel elitleri büyük ölçüde korurken, mağdurları afişe ettiği belgeler, batı medyasının Mossad gerçeğini gizlemek için uydurmaya çalıştığı Rus bağlantısı yakıştırmaları, hiçbiri karşımızdaki tabloyu bulanıklaştıramıyor.</p>

<p>Epstein dosyaları; emperyalist sistemin merkezindeki CIA ve Mossad gibi kilit unsurların, mevcut kapitalist sistemin sınırsız güç erki olan finans sektörünün, bu sisteme rıza üretmekten başka bir işlevi kalmamış olan akademiden devletin denetim ve yargı mekanizmalarına kadar düzenin tüm aygıtlarının çalışma biçimini tüm çıplaklığı ile önümüze sürüyor: Dalai Lama’dan Stephen Hawkings’e, Ehud Barak’tan Körfez şeyhlerine kadar Amerikan imparatorluğunun tüm ayrıcalıkları ve müttefikleri, insan kaçakçılığı, istismar, işkence ve cinayet ile vücut bulan bir güç gösterisinde birleşen bu elitler kulübünün parçası. Epstein yalnızca bu isimlerin perde arkasındaki günahlarının değil, aynı zamanda Brexit’ten Suriye işgaline kadar emperyalizmin ajandasındaki tüm planların da suç ortağı, iş bitiricisi. Dosyalarda kriminal olan ile politik olanı birleştiren hep aynı özellik: Halk düşmanlığı, yoksul ve zayıf üzerinde güç asimetrisi ile kurulan egemenlik. Bu dosyalar Epsteingiller düzeninde, birbirimizden başka hiç kimsemiz olmadığı, tek başımıza, örgütsüz halimizle hiçbir zaman güvende olmadığımız gerçeği yeniden yüzümüze vuruyor. </p>
<p>Bu hafta Epstein dosyalarının kapitalizme ve emperyal hegemonyaya dair ifşaatlarını, Amerikan siyasetine etkisini, Tolgahan Akdan, Barış Karaağaç ve Yonca Özdemir BirGün Pazar için yazdı. </p>
<p>***</p>
<h2>DR. TOLGAHAN AKDAN YAZDI: BİR ELİT YOZLAŞMASI MI YOKSA AMERİKAN SİYASAL SİSTEMİNİN KRİZİ Mİ?</h2>
<p>Sonuç olarak, Epstein vakası, liberal kapitalist devletin elit çıkarlarla yapısal olarak iç içe geçmiş doğasını teyit etmekle yetinmemekte; bu ilişkinin artık olağan hegemonik işleyiş sınırlarını aşan ve düzenin meşruiyetini doğrudan sorgulatan bir eşiğe ulaştığını göstermektedir.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/bir-elit-yozlasmasi-mi-yoksa-amerikan-siyasal-sisteminin-krizi-mi-691051' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/bir-elit-yozlasmasi-mi-yoksa-amerikan-siyasal-sisteminin-krizi-mi.jpg' alt='Bir elit yozlaşması mı yoksa Amerikan siyasal sisteminin krizi mi?'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/bir-elit-yozlasmasi-mi-yoksa-amerikan-siyasal-sisteminin-krizi-mi-691051'>Bir elit yozlaşması mı yoksa Amerikan siyasal sisteminin krizi mi?</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>BARIŞ KARAAĞAÇ YAZDI: SKANDAL DEĞİL, BİR İKTİDAR HARİTASI</h2>
<p>Onun özel adası yalnızca bir “kişisel suç mekânı” değil; hukukun askıya alındığı, rızanın pazarlık konusu haline geldiği, iktidarın ve - Agamben’in deyimiyle - bedenlerin “çıplak hayat”a indirildiği bir paralel alandı. Bu alan, devletin bilgisi dışında değil; büyük ölçüde devletin sessizliğiyle - kimi zaman da, açık korumasıyla - var oldu.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/skandal-degil-bir-iktidar-haritasi-691052' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/skandal-degil-bir-iktidar-haritasi.jpg' alt='Skandal değil, bir iktidar haritası'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/skandal-degil-bir-iktidar-haritasi-691052'>Skandal değil, bir iktidar haritası</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>DOÇ. DR. YONCA ÖZDEMİR YAZDI: EPSTEİN SINIFI, ADALET VE SİYASET</h2>
<p>Nüfusun büyük çoğunluğunu küçük, ayrıcalıklı, şımartılmış, duyarsız ve acımasız bir azınlığın çıkarları uğruna sistematik biçimde ezen bir düzenle karşı karşıya olduğumuzu açıkça ortaya koydu. Aslında yaşanan büyük bir sınıf çatışmasının gözler önüne serilmesi ama gerçek bir siyasi uyanışa yol açacak mı emin değilim.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/epstein-sinifi-adalet-ve-siyaset-691053' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/02/08/epstein-sinifi-adalet-ve-siyaset.jpg' alt='Epstein sınıfı, adalet ve siyaset'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/epstein-sinifi-adalet-ve-siyaset-691053'>Epstein sınıfı, adalet ve siyaset</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 08 Feb 2026 05:40:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Laptoplu proleterler]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/laptoplu-proleterler-688997</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/01/laptoplu-proleterler.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/laptoplu-proleterler-688997</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[İşin evde yapılmasına olanak tanıyan dijital dönüşüm beraberinde dijital denetim mekanizmalarını da beraberinde getirdi. Evden çalışanların bilgisayar başında geçirdikleri süreler, fare hareketleri, tuşlama sayıları, müşterilerle görüşme süreleri, IP adresi üzerinden konumları takip edilirken, bu veriler hem denetim için kullanırken hem de performans ölçümlerinin aracı haline geldi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ali Özkesen - Araştırma Görevlisi, Çankırı Karatekin Üniversitesi</strong></p>
<p>Kapitalist üretim biçiminin neoliberal evresinde işçi sınıfının hem istihdam ve çalışma biçimlerinde hem de gündelik yaşam ve tüketim alanlarında kayda değer değişimler gözlemleniyor. Ana akım toplumbilim yaklaşımları bu gözlemlerde nesnel varlığıyla ve bilinciyle geleneksel işçi sınıfı tipolojisini belirgin bir özne olarak toplumda göremez ve değişimin yönünün işçi sınıfında dağılma, parçalanma, farklılaşma, çözülme ve bölünme yarattığına hükmeder. Dahası, işçi sınıfının çözülmesiyle sınıfın nesnel varlık koşulu olan üretim ilişkilerinin de artık toplumsal çözümlemelerde analitik değerinin kalmadığını öne sürer. Böylece toplumbilim araştırmalarının ağırlık merkezi üretim ilişkilerinden tüketim biçimlerine kaymış, çözümlemelerde sınıflar arası ilişkisellik bağı kaybolarak, analiz odağı sömürü ilişkisinden yaşam tarzı biçimlerine kayarak, analiz birimi ise sınıftan bireye indirgenir.  </p>

<p>Oysa, işçi sınıfı varlığını ve yaşantısını, kapitalist üretim tarzının egemen olduğu hiçbir döneminde, homojen bir şekilde sürdürmedi. Gerek aynı toplum içerisindeki farklılıkları gerekse de enternasyonal bir sınıf olarak ülkeler arası farklılıkları hep tartışma konusu oldu. Bu tartışmanın taraflarınca işçi sınıfı kimi zaman varsıllaşmış, kimi zaman da zenginleşmiştir; kimi zaman aristokratlaşmış kimi zaman burjuvalaşmıştır, yakaları renklenmiş ve bir bölümü orta sınıflaşmıştı. Kısacası işçi sınıfı, toplumsal yapıda ve üretim ilişkilerinde yaşanan her değişim ve dönüşümde varlığını kabul ettirmesi gerekti. </p>
<p>Bu kadim varlık problemi bugün de işçi sınıfının karşında duruyor. Bu noktada yeni mesleki unvanların, vasıf düzeylerinin, gelirlerin görece azlığının/çokluğunun, yaşam tarzı farklılıklarının işçi sınıfının nesnel varlığında gerçekten bir kırılma yaratıp yaratmadığını sorgulamamız gerekir. Tarihsel maddeci bir yaklaşımla bakıldığında, toplumda gözlemlenen bu heterojen yapı, üretimin özündeki sömürü ilişkisini değiştirmez. Aksine, işçi sınıfı içerisindeki bu farklılıklar, sermayenin artı-değer çekme sürecinde kullandığı pratik ve bilinçli stratejilerin bir sonucudur.  </p>
<p>Bu stratejinin güncel ve somut biçimlerinden birine uzaktan çalışanlar maruz kalıyor. İstihdam biçimleri, çalışma şekilleri, yaşam tarzları ve mesleki unvanları geleneksel proletaryadan farklı görünüm sergilese de ana akım yaklaşımlarca olumlanan Çalışma Hayatında Dijital Dönüşüm çağında uzaktan çalışma ile proleterliğin ve proleterleşme sürecinin devam ettiğini görüyoruz.  </p>
<p>Bugünlerde bizden çalışma hayatındaki dijital dönüşüm üzerine; üretimin, rekabetin ve verimliliğin de ülkemiz için ne anlama geldiğini gözeterek, kayıp diliyle değil, hak ve fırsat diliyle, hareket etmemiz isteniyor. Dönüşümleri, kayıplar üzerinden değil, fırsatlar üzerinden incelemek sermaye stratejisinin bir uzantısıdır. Bu tavsiyeye uyulması bölüşüm sorunlarını ve sömürüyü görünmez kılar. Tarihsel ve güncel kayıplardan bahsetmeden dönüşümü tartışmak zaten emekçinin hak ve yaşam taleplerine kör olanlara meramını işaret diliyle anlatmaya benzer.  </p>
<p>Yine de uzaktan çalışanların dönüşümden gelen hak ve fırsat iddialarına, onların kendi tarihsel ve güncel deneyimleri üzerinden bakalım; ama kayıp dilini asla unutmadan… </p>
<p>Uzaktan/evden çalışmayı, sadece dijital dönüşümün yarattığı bir “fırsat” olarak okumak, aslında on dokuzuncu yüzyılın eve iş verme (putting-out) sistemine modern bir geri dönüşü ıskalamaktır. Lyon ipek işçileri olan Canutlar, kendi evlerinde kendi tezgahlarıyla çalışırken ne kadar “bağımsız” görünüyorlarsa, bugünün uzaktan çalışanı da o kadar özerktir. Oysa gerçekte olan; üretim araçlarının (bilgisayar, internet, çalışma odası) ve bu araçların işletme maliyetlerinin işçinin sırtına yüklenmesidir. Ayrıca, bu dönüşümün sonucunda, önceleri sermayenin sorumluluğunda olan işin yürütülmesi için gerekli (internet bağlantısı, elektrik, temizlik, ısınma vb.) ortam koşullarının sorumluluğu da işçinin sorumluluğuna geçmiştir.  </p>
<p>Bu noktada işçiye atfedilen özgürlük ve bağımsızlık fırsatına içkin bir noktaya daha değinmek gerekir. İşin evde yapılmasına olanak tanıyan dijital dönüşüm beraberinde dijital denetim mekanizmalarını da beraberinde getirdi. Evden çalışanların bilgisayar başında geçirdikleri süreler, fare hareketleri, tuşlama sayıları, müşterilerle görüşme süreleri, IP adresi üzerinden konumları takip edilirken, bu veriler hem denetim için kullanırken hem de performans ölçümlerinin aracı haline geldi. Bu verilerin toplandığı ve istatiksel veri haline geldiği, işverenin performans dayatması altında kullanıldığı bir çalışma ilişkisi içerisinde bağımsızlık ve özerklikten söz edilemez. </p>
<p>Bugün kuryeler üzerinden daha görünür olan bu ilişki biçimi esasen dijital dönüşümü bizzat yaşayan, evden çalışanlar da dahil olmak tüm emekçiler için geçerli. Zaman baskısı altında olabildiğince en çok işi en kısa zamanda gerçekleştirme baskısı ortalama emek sürelerin dibe doğru yarışını körüklüyor. Çevirmenler herkesten hızlı çeviri yapmak, kuryeler hızlı servis yapmak, danışmanlar daha çok müşteri/proje kabul etmek, denetmenler daha çok raporu daha kısa sürelerde yazmak zorunda... Yapıl(a)madığı durumlarda ise işsizlik tehdidi! Üstelik yapılan bu işlerin ücretlendirme mekanizmaları üzerinde de çoğu zaman söz sahibi değiller ve pazarlık güçleri de sınırlı olduğunu görüyoruz.  </p>
<p>Bununla birlikte uzaktan çalışanların “freelance” veya “bağımsız” sıfatları ile kendi hesabına çalışan olarak kayda geçen birçok üyesinin gerçekte yoğunluklu olarak tek bir sermayedara veya dijital platforma bağımlı olması, işçiliğin kontratlar ve hukuki sözleşmeler üzerinden değil, bizzat üretim ilişkisi üzerinden tanımlanması gerektiğini bize somut olarak gösteriyor. “Bağımlı yüklenici” olarak da kavramsallaştırılan platform işçiliği, işverene hukuki olarak bağlı görünmese de fiili olarak ekonomik ve örgütsel bir bağımlılık ilişkisi taşır. </p>
<p>Bu emekçilerin, çalışabilmek için emek gücünü sermayeye satmaktan başka hiçbir seçeneğinin olmaması, onları işçi sınıfın saflarına dahil eder. Ne “beşeri sermayeleri” ne de kültürel alışkanlıkları orta sınıf yapmayacağı gibi üretim araçlarının bir kısmına sahip oluşları, sigortalarını kendileri karşılamaları onları orta sınıfa dahil ettiremez. Geçinebilmek, üretebilmek adına emek güçlerini pazara çıkarmaları ve sermayeye satmaları işçi olmaları için yeterlidir. Nitelikli-niteliksiz, vasıflı-vasıfsız, zihin-beden ayrımı gözetmeksizin kaybettiklerimizi ve haklarımızı almak adına işçi sınıfı tüm mevcudiyeti ile bir arada olmak zorundadır. Yaşanılan dönüşümlerden sağ çıkabilmek için sınıf kendi içerisindeki tüm bileşenlerin hak mücadelelerine destek vermeli, illa bırakacaksa kayıp dilini, bu dili birbirimizin göreli iyilikleri üzerine bırakmalı. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Feb 2026 08:11:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Biz büyüdük ve kirlendi Konur]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/biz-buyuduk-ve-kirlendi-konur-688996</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/01/biz-buyuduk-ve-kirlendi-konur.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/biz-buyuduk-ve-kirlendi-konur-688996</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Yerel halkın tüm farklılıkları ve benzerlikleriyle kendisi olarak var olabildiği bu sokağın bakanlıkların, meclis binalarının arasında sivrilmeme ihtimali yoktu. Ahmet Telli’nin “Alfabeyi yeni sökmüş bir çocuğun çizdiği kocaman bir T harfidir Yüksel Caddesi ile Konur Sokak” dediği kesişimde; parasız eğitim talebinden açlık grevlerine, HES protestolarından 19 Mart’a pek çok direnişle büyüdük.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan</strong></p>
<p>Yıllardır söylenilen, kırkıncısına gerçek olan o cümle, “Bir Konur kalmıştı, onu da kaybedeceğiz” kehaneti; İmge Kitabevi’nin küçülmesi, Turhan Kitabevi’nin yerini bazaarlara bırakması, zincir kafelerin işgali, pavyonların artışı ve ortak üretim alanlarının terk edilişiyle kendini gerçekleştiriyor. </p>
<p>Özgün Dinçer, bir çalışmasında Konur Sokak-Yüksel Caddesi hattının politik önemini anlatırken “Bu sokağı mücadelenin sürdüğü bir alan haline getiren de çelişkilerin ve çatışmaların bu varlığıdır. Sokak hegemonik olan ile karşıt olanın bir arada olduğu bir sınırda sürekli olarak yeniden üretilmektedir. Bir yandan sokağın kazanılmış olduğu söylenirken diğer yanda bunun sınırları ve her an kaybedileceği ama kaybetmemek için mücadele edileceği de vurgulanmaktadır” diyor. </p>

<p>Konur Sokak; kolektif üretimin, sokak siyasetinin, kentin farklı kesimlerinin toplandığı önemli bir noktaydı yıllardır. Mülkiyeliler Birliği sayesinde öğrencilerle mezunların, akademisyenlerle yerel halkın buluştuğu, tartışma alanlarının ve çevrelerinin genişlediği; meslek odaları, sendikalar sayesinde farklı merkezlerden çalışanların sokakla bağlantısının geliştiği; Engürü Kıraathanesi, Ankara Kültür Evi gibi kolektif üretimi mümkün kılan mekanlar sayesinde farklı kültürlerin, sanatın ve fikirlerin karıştığı yenilikçi, özgürlükçü bir iklime sahipti. Yeni Türkü de Ezhel de ilk konserini bu sokakta vermişti. </p>
<p>Lise zamanlarında DJ olmayı, belgesel çekmeyi, Gençlerbirliği şampiyonluğunu hayal eden arkadaşlarla Konur Sokak’ta buluşulur, maddi imkansızlıkların ve gelecek kaygısının arasında hayallerimize olan uzaklığımıza sitem edilir, bu mesafelerin ancak dayanışmayla aşılabileceği ortak fikriyle evlere dağılınırdı. İlerleyen yıllarda o masadaki arkadaşlarımızdan biri yurt dışından davetler alan bir DJ, öbürü bizzat Konur’u konu edinen belgeseliyle bir yönetmen olmuştu. Gençlerbirliği de bir sene sonra düştüğü alt ligde şampiyon oldu… Konur Sokak birbirini besleyen kolektif üretimi, bu üretimin çıktısını diğer sokaklara taşıma potansiyelini içinde barındırıyordu. Ezhel, Almanya’da yazdığı son şarkıda bile “Konur’dayım hala” diyorsa bundandır. </p>
<p>Bu sürekli üretim hali Konur Sokak’ın normali olan direnişi de beslerdi. Sokak sanatçıları tarafından mutlaka bir tur “Çav Bella” çalınır, şimdi kaldırılmış olan üst geçitin merdivenlerine Erdal Eren’in resimleri çizilir, sokağın arka plan sesi haline gelmiş “Bıçak kemikte” şiirleri okunurdu. Yerel halkın tüm farklılıkları ve benzerlikleriyle kendisi olarak var olabildiği bu sokağın bakanlıkların, meclis binalarının arasında sivrilmeme ihtimali yoktu. Ahmet Telli’nin “Alfabeyi yeni sökmüş bir çocuğun çizdiği kocaman bir T harfidir Yüksel Caddesi ile Konur Sokak” dediği kesişimde; parasız eğitim talebinden açlık grevlerine, HES protestolarından 19 Mart’a pek çok direnişle büyüdük.  </p>
<p>Esnafın bugün olduğu gibi, bir sokağa bakıp adım sayısından gelir hesaplamadığı, kentle kurulan bağın çok derin bir sahiplenişe dönüştüğü günlerde kapıya dayanan TOMA’ya karşı sokağa yerleştirilen masa-sandalyeler, tüm kamusal alanları teslim almaya çalışan iktidara karşı bir kentin, sokağın, hafızanın ancak aidiyetle yaşatılabileceğinin göstergesiydi. </p>
<p>Konur Sokak’ın normali haline gelen eylemler; bazen sıkışmışlıkla eleştirilir, konfor alanı olarak görülür bazense bir kent hafızasının nasıl yaşatıldığına ve yaratıldığına tanık olmanın gururuyla sahiplenilirdi. Kayıplarını arayan annelere, pek senkronize gözükmeyen halaylara, sınav soruları çalınmış liselilere şahitlik eden gündelik heykeller kaldırıldı önce. Çünkü sağ omzunun üstüne yorgunca bakan yaşlı teyze de ay sonuna kalacak paranın derdiyle yürüdüğü yüzünden anlaşılan yaşlı memur amca da bir tarihin donmuş kalmış tanıklarıydı. Gerçi yaşlı memur amcamız birkaç metre ötede tekrar belirdi bir süre sonra. İnsan Hakları Anıtı da her hafta gözaltına alınmaya, hafıza dolu taşlarında çekirdek kabuklarıyla beklemeye başlamıştı. Güvercinlerin yemekhanesi olacak Madenci Anıtı’yla benzer bir kadere hazırlanıyordu. </p>
<h2>ÜRETİM YERİNİ TÜKETİME BIRAKTI</h2>
<p>OHAL’in ardından Mülkiyeliler Birliği, barışı savunan ihraç hocalara ev sahipliği yapıyordu. Konur Sokak’ın girişi sayısız polis aracıyla gözetim altındaydı. İnsan Hakları Anıtı yine ablukadaydı. TOMA’nın karşısında tavla oynayan esnaflar sokaktan kovuldu. Erdal Eren’in, Ethem Sarısülük’ün resimlerinin çizildiği üst geçit kaldırıldı. Sokak hayvanları sahipsiz bırakıldı. Ortak üretimin, tartışmaların, hızlı tanışıklıkların eşlikçisi apartman barları el değiştirdi. Engürü Kıraathanesi, Salon Yüksel zaten kapanmıştı. Meslek odaları, sendikalar, gazete büroları taşındı. Sokağın kapısına seyyar karakol dikildi.  </p>
<p>Yüksel Caddesi’nin en büyük tarihsel hafıza mekanlarından biri, Mimar Kemal Ortaokulu’na dahi göz dikildi. 1927 yılında açılan; Bülent Ecevit, Sevgi Soysal, Can Dündar, Orhan Pamuk gibi isimlerin mezun olduğu okul, “öğrenci sayısının yetersiz olduğu” gerekçesiyle kapatılmak istenmişti. Ankara halkı, kent hafızasına sahip çıkarak bu girişimi engelledi. </p>
<p>Sokağın renginin kaybolduğu tarihler, rengarenk şemsiyelerin ‘tavana’ dizildiği günler olarak kabul edilebilir belki. Çok organik, kendiliğinden ve çıkarsız gelişen ilişkilerin, ortak üretimlerin renklendirdiği Konur Sokak; turistik amaçlarla, belediye reklamlarıyla “Şemsiyeli Sokak” olmuştu. Eskiden sokak sanatçılarını, protestoları, birbirine başıyla selam veren mesafeli tanıdıkları kaydeden telefon kameraları gökyüzünü çekmeye, ‘yerleştirilmiş’ şemsiyeleri fotoğraflamaya başlamıştı.  </p>
<p>Tabii her şey gitmedi. Yerlerine gelenler de oldu. Yeni bazaarlar geldi, genişledi. Zincir kahveciler her boşluğu doldurdu. Pavyonlar açıldı. Gözetim arttı. Çetecilik baş gösterdi. Seyyar karakola, artan bekçilere rağmen uyuşturucuya, şiddete, tacize değil eylemcilere müdahale edildi. Uyuşturucu, şiddet, taciz kol gezmeye başladı.19 Mart’ın ardından Yüksel Caddesi ve Konur Sokak’a çok sayıda yeni Mobese kameraları takıldı.  </p>
<p>Arkadaşlık, dayanışma, politika ve üretim yerini ticarete, ranta, bireyciliğe ve tüketime bıraktı. Tam da diğer sokaklar gibi, tam da neoliberalizmin yok ettiği her şey gibi, tam da iktidarın istediği gibi… </p>
<p>Şimdi Yüksel’deki bazaarların Konur’a sıçradığını, Turhan Kitabevi’ni alt ettiğini gören herkes veda etmeye, terk etmeye hazırlanan bir bakışla, daha bir buruk bakıyor sokağa.  </p>
<p>Ahmet Telli de şiiri şöyle bitiriyor: </p>
<p><em>Ankara böyledir işte, sevdiklerin </em></p>
<p><em>Bir bir terk eder seni </em></p>
<p><em>Vakti gelince </em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Feb 2026 08:09:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sermayenin gölgesinde gençlik: “Öcüleştirilen” duygular  ve ilaç kullanımı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/sermayenin-golgesinde-genclik-oculestirilen-duygular-ve-ilac-kullanimi-688995</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/01/sermayenin-golgesinde-genclik-oculestirilen-duygular-ve-ilac-kullanimi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/sermayenin-golgesinde-genclik-oculestirilen-duygular-ve-ilac-kullanimi-688995</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>A. Zeynep Kara, Eylül Barut, Kemal Canbolat, Sude Dohman </strong></p>
<p><strong>ODTÜ BirGün Okur İnisiyatifi </strong></p>
<p>Dünya genelinde antidepresan ilaç kullanım oranı giderek artıyor. Ruh sağlığı alanında yaşanan bu artış, bireysel sebeplerin tek başına açıklayamayacağı düzeyde olup tüm dünyada var olan küresel bir duruma işaret ediyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2025 verileri, 10-19 yaş aralığındaki gençlerin yüzde 14,3’ünde, başka bir ifadeyle her yedi gençten birinde ruhsal sağlık sorunları görülüyor.</p>
<p>Ancak bu oranın büyük bir bölümü hala tanı almamış veya herhangi bir tedavi sürecine geçilmiş durumda değil. Güney Kaliforniya Sunrise Rehabilitasyon Merkezi’nin paylaştığı verilere göre ise üniversite öğrencilerinin yaklaşık yüzde 80’i kendini sürekli olarak stresli hissediyor. Uykusuzluk, aile baskısı, yalnızlık, anksiyete, yoksulluk akademik uyum problemleri ve aşırı çalışma süreleri stresin başlıca nedenleri arasında yer alıyor.  </p>

<p>Bu artıştan bağımsız olmayan bir senaryo, Türkiye’de de kendini gösteriyor. Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan 2024 Sağlık İstatistiklerine göre, 2013’te binde 36 oranındayken 2023’te binde 61’e yükseldi. Bu artışta en yüksek pay ise gelecek kaygısıyla ve ekonomik yoksunluk gerilimiyle mücadele eden gençlere ait. Üniversite öğrencileri açısından bu artış Türkiye’de yapılan akademik araştırmalarla da açık bir şekilde görülebiliyor. Medipol Üniversitesi tarafından 2024’te yapılmış bir araştırma, Türkiye’deki gençlerin durumunun da bu verilerle paralellik gösterdiğini vurguluyor. Buna göre, üniversite öğrencileri; yüzde 15,1 ile yüzde 27,4 arasında depresyon, yüzde 10,3 ile yüzde 34,8 arasında anksiyete oranına sahip. </p>
<h2>UYUŞTURUCUYA TEŞVİK TEHLİKESİ</h2>
<p>Antidepresan ilaç kullanımının yeterince dikkat edilmeyen ancak giderek daha da görünür olan çarpıcı bir yanı bulunuyor. Yapılan bazı araştırmalar, antidepresan kullanımının uyuşturucu madde kullanımına yönelik bir yatkınlık yaratabileceğini öne sürüyor. Bireylerin henüz çocukluk dönemlerinde tecrübe ettikleri travmalar, kişilik bozuklukları, anksiyete ve stresle başa çıkmakta yaşadıkları zorluklar üzerine kullandıkları ilaçlar; yeterli psikososyal destek ve düzenli kontrol sağlanmazsa onları uyuşturucu kullanımına ve farklı bağımlılıklara teşvik edebiliyor. </p>
<p>İnternet kullanımının artışı ile dijital ortamda yayılan içeriklerle sağlık sorunlara yol açacak sebepler daha da derinleşiyor. “Rahatlatıcı ya da gündelik hayatı kolaylaştıran” olarak ün salan birçok ilacın doktor gözetiminden uzak bir şekilde kullandığı günlük yaşamda sıkça karşımıza çıkıyor. Aile, arkadaş çevresi ya da sosyal medyada influencer tavsiyesiyle tüketilmeye başlanan bu ilaçlar devamında bağımlılığa ve birçok ruhsal ya da fiziksel rahatsızlığa yol açabiliyor. ABD’de faaliyet gösteren Substance Abuse and Mental Health Services Administration (Madde Bağımlılığı ve Ruh Sağlığı Hizmetleri İdaresi, SAMSHA) verilerine göre, reçeteli ilaçların kötüye kullanımı keskin bir artış gösterirken, bu ilaçlar ABD’de en yaygın kötüye kullanılan maddeler arasında marihuanadan sonra ikinci sırada yer alıyor.  </p>
<h2>KONTROLSÜZ ERİŞİM</h2>
<p>Bağımlılık riskini arttıran ve dikkat çekilmesi gereken bir diğer temel etken ise bu ilaçların erişiminin sanılandan çok daha kolay olması. Reçeteyle temin edilmesi gereken pek çok ilaç, denetim mekanizmalarının zayıflığı sebebiyle reçetesiz bir biçimde “karaborsa” yoluyla dolaşıma giriyor. Bu durum, tedavi dışında reçete edilmeyen ilaçların kullanımını yaygınlaştırırken bu durumun toplumsal olarak “kabul edilebilir” biçime gelmesine de neden oluyor.  </p>
<p>Yaşanılan bu “karaborsa” durumu, ABD’de yürütülen araştırmalarla da destekleniyor. 2011’de Virginia Evans ve Neil O’Sullivan’nın çalışmalarında referans olan Uyuşturucu Bağımlılığı Uyarı Ağının (Drug  Abuse Warning Network) verilerine göre, tedavi dışı ilaç kullanımı sebebiyle hastanelere müracaat eden 1 milyon 244 bin 872 kişinin 488 bin 4’ü opiyat (ağrı kesici ilaçlar), 421 bin 940’ı hipnotik (merkezi sinir sisteminin çalışmasını yavaşlatırlar) ve 88 bin 965’i ise antidepresanların tedavi dışı kullanımından kaynaklı olarak müracaat etmiş olarak kayıtlara geçmiş.  </p>
<h2>AKADEMİK TUZAK</h2>
<p>Son yıllarda marihuana, kokain gibi maddelerin ve yasa dışı uyuşturucuların yanında tedavi dışı odak arttırıcı ilaçlar ile morfin, fentanil gibi güçlü reçeteli ağrı kesicileri de kapsayan opiyat (opioid) olarak adlandırılan ilaç kullanımında ciddi bir artış bulunmakta. Bu ilaçlar, beynin opiat reseptörleri ile etkileşime girerek ağrı sinyallerini baskılar ve mutluluk, keyif, neşe ve gevşeme hisleri de yaratır. Özellikle Türkiye’de bulunmayan fakat ABD’de Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tedavisinde kullanılan, kişilerde odağı ve motivasyonu arttırmayı sağlayan Adderall (Türkiye’de kullanılan Concerta, Ritalin gibi ancak etken maddesi farklı), DEHB tanısı olmayan öğrencilerin akademik amaçlarla tüketmesi sebebiyle bir bağımlılık sorununa dönüşmüş durumda. Araştırmalar, bu tür ilaçların akademik amaçlarla kullanımının üniversite öğrencilerinin yüzde 11’inde görüldüğünü belirtiyor.   </p>
<h2>SERMAYENİN ELİ DUYGULARIMIZDA</h2>
<p>Bahsedilen bu bağımlılık tehlikesi, bireysel bir probleme yönelik bilinçsiz çözümlerin yaygınlaşmasından daha fazlasını ifade etmekte. Bu sürecin arka planında, yüksek kâr oranlarıyla gündeme gelen ilaç sektörü ve toplumda yarattığı etkiler de var. Literatürde medikalizasyon (medicalization) veya tıbbileştirme olarak isimlendirilen bu yöntem; tedavi dışı atlatılabilecek, ciddi sonuçlar yaratmayacak ve sadece göze çarpan, hayatı etkilemeyen psikolojik durumların acilen tedavi edilmesi gereken bir olgu olarak yansıtıldığı durumları tarifliyor. Kişiler, “normal-anormal” ya da “sağlıklı-hasta” olarak sınıflandırılıyor. Bir başka ifadeyle; hüzün, depresyon, stres, anksiyete gibi insan hayatının içinde yer alan psikolojik durumlar ilaç sektörü tarafından sürekli “kurtulunması gereken bir bozukluk, bir hata” olarak yansıtılıyor. Böylece birey, tecrübe ettiği en basit mutsuzluklara bile bir hastalık gibi yaklaşıyor ve bilinçsiz ilaç tüketimine sürükleniyor. </p>
<p>Örneğin, ABD’de 7 milyon çocuğa DEHB tanısının konulduğu belirtiliyor. Bu tanıların, çocukluğun doğasında olan hareketliliğe rağmen konularak aslında “hastalık” olarak adlandırılan bu durumların tedavisinde kullanılacak ilaçların satılabilmesi için “yaratılan” bir alan olduğuna yönelik argümanlar bulunuyor. </p>
<p>Bu durum, büyük bir çoğunluğu ABD merkezli olan ve küresel ölçekte faaliyet gösteren dev ilaç şirketlerinin çok sayıda klinik araştırmanın finansörü, bilimsel kongrelerin sponsoru ve milyonlarca sağlık çalışanıyla yüz milyonlarca hastanın bel bağladığı tedavi araçlarının üreticileri olmalarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu şirketler, tıbbın işleyişi üzerinde açıkça biçimlendirici roller üstleniyor. </p>
<p>Üniversite öğrencileri, tam olarak da sermayenin istediği bir profil olarak öne çıkmaktadır. Hayatlarını kurmak için çabalarken gelecek kaygısıyla nükseden anksiyete ve stres yüklenen gençler, ilaç sektörünün ekonomik çıkar sağladığı gruplar hâline gelmektedir. İlaçların reçetesiz ve bilinçsiz kullanımının yaygınlaşmasının yanı sıra şirketlerin basıncının etkin olduğu ağır tanı koyma politikaları nedeniyle gençler, potansiyel olarak bağımlı olacakları koşullara sürükleniyor. </p>
<p>***</p>
<h2>“ÖNYARGILIYDIM” - “TERAPİ ERİŞİLEBİLİR DEĞİL”</h2>
<p>Antidepresan ve DEHB ilaçlarının gençler arasındaki yaygın kullanımı çoğu zaman “bilinçli bir tedavi tercihi” olarak sunulsa da öğrenciler deneyimleri bu durumun eksik olduğunu gösteriyor. Bu konu literatürde yıllardır tartışılmaya devam edilmekte ancak gençler yaşam içerisinde bu durumda oldukça zor dönemlerden geçmekte bu sebeple teoriden başımızı kaldırıp yaşamı izlemenin önemini vurgulamak için antidepresan ilaç kullanan iki üniversite öğrencisi ile görüştük. </p>
<p>İsmini vermek istemeyen üniversite öğrencisi; ilaç kullanımını bir tercih olarak değil, yaşamı sürdürebilmenin zorunlu bir yolu olarak tanımlıyor. </p>
<blockquote>
<p>“İlaç dışı seçenekler bence yeterince konuşulmuyor. Bunun konuşulmamasının ve ilacın biraz daha tercih edilmesinin sebebi şu: terapi herkes için erişilebilir değil. İnsanlar hayatlarını bir şekilde sürdürebilmek zorunda. O düzeni sağlamak için ilaç, mecburiyetten gidilen, düzeni ayakta tutan bir tercih oluyor. İlaç bugün terapiye göre daha fazla tercih edilen bir yöntem. Çünkü terapiye herkesin erişimi yok. İlaç kullanmak daha az maliyetli kalıyor ve bunu söylediğim için de çok üzgünüm ve kötü hissediyorum. Yani çünkü sağlık konusunda daha az maliyetli diye bir çözüm yolu tercih etmek çok sıkıntılı.” </p>
</blockquote>
<p>Antidepresan ilaç kullanım sürecini ve deneyimini bizimle paylaşan S., ilaca başlama sürecinde akademik baskının rol oynadığını belirterek; </p>
<blockquote>
<p>“Ondan önce kişisel hayatımdaki sorunları çok takmıyordum açıkçası. Okulumun uzaması dolayısıyla oluşan stresle başa çıkamadığıma karar verdim. O dönem, arkadaşım da aynı şekilde okulu uzatmıştı ve DEHB şüphesiyle psikiyatriste gitmişti. Odaklanma ile ilgili bir ilaç kullanmaya başladıktan sonra olumlu etkilerini gördüğünü belirtti, benimle de sürecini paylaştı. Ben de artık ne kadar istemesem de -bende de psikolojik destek almaya yönelik bir önyargı vardı- bir şans vermeye karar verdim. İşin komik tarafı, ben gittiğimde semptomlarımı söylediğim zaman dikkat eksikliği tanısı yerine antidepresan tedavisi aldım” </p>
</blockquote>
<h2>ERKEN TANI, YANLIŞ TEDAVİ</h2>
<p>Röportajda en dikkat çekici noktalardan biri ise ilaç tedavisinin erken ve terapi durumu sorgulanmadan devreye sokuluyor olması. Öğrenci, ilk psikiyatr deneyimini anlatırken bu süreci şöyle aktarıyor: </p>
<blockquote>
<p>“İlk gittiğimde doğrudan ilaç tedavisine başlandı. O noktada terapiye gidilebilir miydi? Gidilebilirdi. Ama bu hiç konuşulmadı.” </p>
</blockquote>
<p>Kendisine yanlış tedavi uygulandığını düşünen öğrenci bu durumun sadece kendisine yaşatılmadığını da anlatıyor: </p>
<blockquote>
<p>“Sonrasında bu psikiyatrın geldiğim şehirde birçok insana bunu yaptığını, birçok insana görece yanlış tedavi, görece erken ilaç yazma ile danışanlarını daha kötü bir duruma sürüklediğini ve daha fazla seans aldığını öğrendim. Aynı psikiyatra giden insanlarla çok farklı alanlarda tanıştım ve hepsi şunu söyledi ‘Durumum daha da kötüleşti.’ Benimki de böyle oldu.” </p>
</blockquote>
<h2>“ÖNCE ZİHİN BERRAKLAŞMALI”</h2>
<p>S., psikolog desteği alıp almadığı sorusuna ise “<em>Psikiyatriste ilk gittiğimde psikolog desteğini sordum. Doktor Hanım, psikolog önerdiğini ama psikoloğun sonuçta bir yol gösterici olduğunu vurguladı. Önceliğimizin, ilaç tedavisiyle zihnimin berraklaşması olduğunu söyledi. Önümü göremeden psikoloğun işaret ettiği yolu kavrayamayacağımı belirtti. Bu yüzden ben de ilk ilaca adapte olma sürecimde psikolog desteği almadım. Sonrasında, 1 ay sonra aşağı yukarı, ilaç etkisine göstermeye başladı. O zaman psikolog desteğini düşünmeye başladım ve 3 seans kadar psikolog desteği aldım. 2 farklı psikologla konuştum ve bu sürecin sonunda hatalı bir karar vererek önce psikolog desteğini bıraktım, ardından ilaçlarımı birine danışmadan bıraktım. Ancak ilacı bırakmanın kötü yanlarını fark edince, yine kimseye sormadan kendi kendime, bana reçete edilmeyen farklı bir antidepresanı kullanmaya başladım</em>” yanıtını verdi. </p>
<p>İlaç dışı seçeneklerin yeterince konuşulduğunu düşünmediğinin kaydeden S., “<em>Kendi hikayemde de ilaç dışında bir seçeneğin olabileceği ihtimali yoktu, birçok insanda da olduğunu düşünmüyorum. Bu tarz konulardaki toplumsal önyargı da bir etken olabilir, tam bilmiyorum. Antidepresanın hiçbir zaman sorunun kaynağını çözmeye yönelik olduğunu düşünmüyorum. Sadece semptomlarla başa çıkmana yardımcı olur, sorunun çözümü sorundan soruna değişir. Bu nedenle benim formülü varmış gibi kesin bir dille konuşmam doğru olmaz</em>” ifadelerini kullandı. </p>
<h2>“DANIŞAN MIYIZ YOKSA MÜŞTERİ Mİ?”</h2>
<p>Öğrencinin ve çevresindekilerin yaşadığı bu deneyim, ruh sağlığı alanındaki denetimsizliği ve ticari ilişkilerin sağlığın önüne geçmesi konusunu tekrardan gündeme getiriyor. Öğrenci, özel klinikler ve devlet arasındaki fark durumunu ve tedaviye ulaşımı şöyle anlatıyor: </p>
<blockquote>
<p>“Bence sağlık sektörünün özelleşmesinin tedavi hizmeti konusunda çok ciddi zararı var. Şöyle bir ikilemde kalıyor aslında hikaye: Devlet hastanesine gittiğiniz zaman devlet hastanesinde bir psikiyatr, psikolog günde 10-12 danışanla ilgilenirken özel kliniklerde bu sayı daha az. O yüzden özel kliniklerde daha ilgili bir muamele için insanlar her zaman özel muayenehanelere gidiyorlar. Burada da şöyle bir sıkıntıya yol açıyor. Özel kliniğe gittiğiniz zaman orada ilk sorun gerçekten sizin bu psikolojik sorununuzu, bu rahatsızlığınızı gidermek, çözmek ve çözüme ulaştırmak mı yoksa daha fazla seans, daha fazla para kazanmak mı? Bu noktada aslında iş etiğini çok da çiğneyen bir pozisyonda kalıyor. Yani özelleşmesiyle birlikte aslında doğal olaraktan iş etiğini çiğniyor.” </p>
</blockquote>
<h2>“İLAÇ SENİ ÇALIŞABİLİR HALDE TUTUYOR”</h2>
<p>İlaç kullanımı, sistemin çizdiği bir “uyumlu ve işlevli birey” tarifine de hizmet etmekte. İnsanların yaşam içerisinde hissettiği işlevsizlik duygusu ilaçların sağladığı duygusal bir iyilik ile bastırılsa da bu hissiyatının altında ilaca bağımlı bir uyumluluk ve işlevsellik yatmakta. Bu hissiyatların insanların hayatında oldukça yer kapladığını düşünen öğrenci, </p>
<p>“<em>İşlevsellik ve uyum en kısa sürede ilaç ile yakalandığı için insanlar ilaç kullanıyor. Aslında terapi ve ilaç tedavisinin beraber olması gerekiyor ancak ilaç sayesinde kısa sürede ulaşılan uyum ve işlevsellik duygusu bu seçeneğin seçilmesini sağlıyor. Ama bu hiç sürdürülebilir bir şey değil çünkü günün sonunda insan ‘Tamam böyle yaşıyorum ama sorun çözülmedi ki sorunu sadece maskeledim’ gibi bir pozisyona giriyor. Seni çalışabilir, sınava girebilir bir halde tutuyor ilaç ama neden bu halde olduğun sorunuyla ilgilenmiyor</em>” diyerek ilacın tercih edilme sebeplerini ve sistemin insanları, sorunu çözmekten ziyade o anlık hayatından maskelemeye ittiğini anlatıyor. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/02/01/sermayenin-golgesinde-genclik-oculestirilen-duygular-ve-ilac-kullanimi.jpg" alt=""></p>
<h2>“GELECEK KAYGISININ İÇİNE DOĞDUK BİZ”</h2>
<p>Bugün gençlerin yaşadığı ruhsal bunalımlar, bireysel sorunların veya eksikliklerin sebebiyle açıklanamayacak kadar yaygın. Gelecek kaygısının normalleşme düzeye ulaştığı, kendisine ve çevresine olan güvensizliğin, ekonomik çıkmazın arttığı bu dönemde gençler, yabancılaşma hissiyatını artık kişisel değil kuşaksal olarak yaşamaktadır.  </p>
<p>Özellikle Türkiye’de ruh sağlığına dair tabuların yeni yeni kırılmaya başlandığını ve insanların psikolojik tedavi almaya sıcak bakmaya yeni başladığını belirten öğrenci, kuşak farklılığını ve değişimi şöyle aktarıyor: </p>
<blockquote>
<p>“Bence bu bizim kuşak için daha yaygın bir deneyim ama şu da var bu durumlar fark ediliyordu ama adı mı konmamıştı yoksa bizim kuşak bunlar için hareket etmekte daha mı cesaretli? Çünkü ben hatırlıyorum çocukluğumda, psikoloğa gidenler için ‘Deliler psikoloğa gider.’ derlerdi, bu bir tabuydu Türkiye’de." </p>
</blockquote>
<p>Kendi kuşaklarının önceki kuşakla olan farkını anlatan öğrenci, kendi kuşaklarının yaşadığı kaygıların ve depresyonun sebeplerini de anlattı. </p>
<blockquote>
<p>“Bizim kuşak için bence ekmek daha çok aslanın ağzında hatta artık midesinde. Ya mesela ben ODTÜ’de okuyorum ama ODTÜ mezunu olmak bana bir iş sağlamıyor. Babam 2 yıllık üniversite okudu beyaz yaka başlamış işe, annem iki yıl üniversitede okumuş çok iyi bir mevkide işe başlamış. Şu anda ODTÜ’den mezun olmak da sana bir şey katmıyor. Gelecek kaygısının içine doğduk biz. Ayrıca yaşadığımız bir performans anksiyetesi de var. Doğduğun andan beri çok yönlü olmaya zorlanıyorsun. İnsansın, yetişemiyorsun. Birinde çuvallayınca kötü hissediyorsun, çıkış yolu bulamıyorsun. Eskiden bir işi çok iyi yapsan iş bulurdun aslında şu anda da öyle ama yine kapitalizmin sattığı ve çok işte ‘her şeyi yapabiliyor ol’ hikayesinden.” </p>
</blockquote>
<h2>“KENDİMİ İYİLEŞTİREBİLMEK İÇİN”</h2>
<p>Bireysel sorunların toplumsallığına da dikkat çeken S., “<em>Yaşadığımız düzen dolayısıyla, kişisel olarak algıladığımız sorunların birçoğu toplumsaldır. Bizim kuşak için konuşmam gerekirse, benim gözlemlediğim kadarıyla ilaç kullanımı daha yaygın. Bunun nedeni ise düzenin iyice krize girmesidir. Gençler arasında ilaç kullanımının artmasının en temel nedeninin gelecek kaygısı olduğunu düşünüyorum</em>” diye konuştu. </p>
<p>S., ilaç kullanımının kendisi üzerindeki etkisi sorulduğunda ise “<em>Gündelik hayatımda, normalde beni strese sokmaması gereken durumların beni strese soktuğunu ilaç kullandıktan sonra fark ettim. Düşünme biçimimde de doğal olarak değişimler oldu. Olayları daha berrak görebilmeye başladım, bu nedenle karar verebilmede, aksiyon alma noktasında daha mantıklı davranabildim. Çünkü depresyonun en azından benim için en sıkıntılı yanlarından bir tanesi, normalin bu olduğunu düşünmek, bu durumun hayatımın sonuna kadar devam edeceğini sanmaktı. İlaçla bu düşünceleri yatıştırabildim ve değişime, gelişmeye daha açık bir insan hâline geldiğimi düşünüyorum. Toplum için makul olma gibi bir isteğim hiç olmadı. Aldığım kararlar, hareketlerim tamamen kendimi iyileştirmek içindi</em>” dedi. </p>
<h2>KENDİNDEN KAÇIŞ VE BAĞIMLILIK</h2>
<p>Öğrenciye göre ilaç kullanımı; sosyal medya, oyun oynama ve birçok hareketi kaçma stratejisi olarak yorumluyor. </p>
<blockquote>
<p>“Bizim kuşakta çok ciddi bir kaçma sendromu var. Bir kısmı alkolik bir kısmı ya uyuşturucu ya oyun bağımlısı bir kısmı ise işkolik çünkü günün sonunda kafalarını dolu tutuyorlar. Sorunlarından ve bireysel hayatından kopuyorlar. Terapi alabilme ayrıcalığına sahip insanlar bir noktada kendileriyle barışıyorlar diyorlar ki ‘Ben ne yaptığımı, ne istediğimi söyleyebilirim, yapabilirim ve benim için hayatın ana kısmı bu olmamalı’.” </p>
</blockquote>
<p>Gençlerin kendilerinden ve yaşamlarından kaçmak için kullandıkları bağımlılıklar ve yolların yanında bir de ucuz dopamin yolları geliyor. Bu duruma da dikkat çeken öğrenci, gerçek iletişimlerin ruh sağlığına daha iyi gelebileceğini vurguluyor. </p>
<blockquote>
<p>“Gençlerin ucuz dopamin yollarını, reels kaydırmayı, ChatGPT’yi kullanmayı arttırdıkça istedikleri şeyi tık diye bulunca bir şeyler düzelmiyor hayatlarında. Çok fazla uyaranın içine doğdu ama bunlardan yavaşça vazgeçmek gerçek ilişkiler kurmak gerekiyor. Çünkü sistem bizi bireyselliğe sürüklüyor ve bu bireyselliğin içerisinde çözüm bulamamak gibi bir döngü var. Ruh sağlığı için gerçekten gerçek sosyal ilişkiler kurmak daha çok işe yarayabilir.” </p>
</blockquote>
<p>*** </p>
<h2>RUH SAĞLIĞI ALANINDA PAZARLAŞMA</h2>
<p>İlaç endüstrisi, kısıtlı bütçe ve güvencesiz yaşam koşullarıyla boğuşan öğrencilerin ruh sağlığını bir “pazar» olarak görüyor ve tüm olanaklarını kendi karını arttırmaya yönelik kullanmaktan geri durmuyor. Antidepresan tedavisinin uzun soluklu bir süreç olmasına rağmen ilaç şirketleri, patent süresi dolan ilaçların ucuz eşdeğerlerinin (jenerik) piyasaya girmesini önlemek için rakiplerine oldukça yüksek meblağlarda para ödemektedir.  </p>
<p>Bu önleme uygulamalarından biri olan “Ödeme karşılığı gecikme” olarak adlandırılan “Pay-For-Delay”, Avrupa Birliği (AB) ülkelerindeki ilaç sektöründeki rekabet ihlallerini ve bunlara yönelik kararları inceleyen bir makalede örneklendirilmiştir. Bahsedilen makalede, köklü ilaç şirketlerinden Lundbeck hakkında 2013 yılında açılan bir davada; Lundbeck’in depresyon tedavisinde kullanılan “citalopram” adlı molekülün tam patent koruması sona ermişken pazara girmeye hazırlanan rakiplerine yüksek miktarlarda ödemeler yaparak bu firmaların pazara girişlerini ertelettiği tespit edilmiş ve bu eylemin Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın 101. maddesini ihlal ettiğinden dolayı taraflara para cezası verilmiştir. </p>
<p>Eşdeğer ilaçların piyasaya girmesi engellenmediği takdirde ilaç fiyatları %90 oranında düştüğü biliniyor. Bu durum karşısında ilaç tekelleri, Pay-For-Delay politikalarıyla tedaviye kolay ve ucuz erişimi sistematik olarak engelliyor. Ayrıca şirketlerin tam patent korumasının bitmesiyle ucuzlayan ilaçları piyasadan çekmesiyle (Product Hopping) tüketiciler, üreticiye daha fazla kâr ettirecek olan pahalı ilaçları kullanmak zorunda bırakılıyor.  </p>
<p>Bu politikalar, özellikle öğrencilerini ciddi bir çıkmaza sürüklüyor. Uygun fiyatlı ilaca erişemeyen öğrenciler ya tedavilerini yarıda bırakmak zorunda kalıyor ya da ilacı daha uygun fiyata temin etmenin yolunu karaborsaya yönelmek olarak görüyor. </p>
<p><em><strong>Gelecek Dosya: Öğrencilerde Uyuşturucu Kullanımı ve Yaygınlığı</strong></em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Feb 2026 07:31:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Geleceksizleştirme rejiminde “kolay para” riskinin makullüğü: Pavyonlardan OnlyFans’a]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/geleceksizlestirme-rejiminde-kolay-para-riskinin-makullugu-pavyonlardan-onlyfansa-688994</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/01/geleceksizlestirme-rejiminde-kolay-para-riskinin-makullugu-pavyonlardan-onlyfansa.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/geleceksizlestirme-rejiminde-kolay-para-riskinin-makullugu-pavyonlardan-onlyfansa-688994</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Genç kadınlara “makbul” olmayı dayatan ahlakçı dilin ya da “kendi kendini kurtar” diyen neoliberal düzenin tartışmalarına sıkışmak yerine, bu tercihleri zorunlu kılan borçlandırma, güvencesizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve toplumsal cinsiyet temelli şiddetin iç içe geçtiği düzene bakmaya cesaret edebilecek miyiz?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tuğçe Kaban - Feminist Araştırmacı</strong></p>
<p>Ekonomik krizin kalıcılaştığı, borçla yaşamanın normalleştiği; yoksulluğun derinleştiği ve insanca yaşam standartlarına erişimin bazı toplumsal gruplar için giderek zorlaştığı “yeni Türkiye” koşullarında, gençlerin içinde yaşadığı öfke ve umutsuzluk hissi giderek görünür hale geliyor. Artan çeteleşme ve suç ağlarıyla iç içe geçen madde kullanımı, sanal bahis ya da pavyonlar ve dijital cinsel emek platformları gibi “hızlı para” vaat eden emek biçimlerinin gençler arasında yaygınlaşması bu bağlamdan bağımsız değil. </p>
<p>Bu tabloya yakından bakıldığında, genç işsizliğinin ve güvencesizliğinin büyüdüğü, uzun vadeli emeğin artık bir gelecek vaadi üretmediği bu düzende; bakım yükünün hâlâ büyük ölçüde kadınların omzunda kaldığı, seçeneklerin daha erken daraldığı bir toplumsal yapı içinde, riskli görülen bu alanların özellikle genç kadınlar ve kız çocukları için nasıl ve neden “makul” geçim stratejilerine dönüştüğü sorusu önem kazanıyor. </p>

<p>Tam da bu noktada, bu olanlara hangi perspektiften baktığımız belirleyici hale geliyor. Son dönemde madde kullanımı ve cinsellik etrafında yürütülen operasyonların sosyal ve geleneksel medya figürlerini hedef alması, iktidar tarafından gençleri “yozlaştıran” örneklerin cezalandırılması yoluyla gençleri korumak olarak meşrulaştırılıyor. Oysa bu ahlakçı söylem ve eylemler, gençlerin içinde yaşadığı ekonomi-politik koşulları görünmez kılıyor. Bu yazı, gençliği maddeden ve “kolay para” tahayyülünden korumayı hedefleyen bu ahlakçı dili eleştirirken; gençlerin yaşadığı yapısal sıkışmayı ve buradan çıkış ihtimallerini, özellikle de kadınlar ve kız çocukları açısından, feminist bir perspektifle tartışmayı amaçlıyor. </p>
<p>***</p>
<p>Ankara pavyonlarında yürüttüğüm saha araştırması sırasında, konsomatris kadınları yalnızca sistem tarafından kurbanlaştırılmış özneler olarak ele almak yerine, sistemin onları sıkıştırdığı koşullar içinde nasıl hayatta kaldıklarına, hangi kararları aldıklarına ve bu kararları nasıl anlamlandırdıklarına odaklanmaya özellikle gayret ettim. Bu yaklaşım, feminist teorinin bizi taşıdığı önemli bir noktaya işaret ediyor: kadınları, onlar adına konuşulan ve “kurtarılması” gereken kurbanlar olarak değil, kendi hayatları üzerine düşünen, pazarlıklar yapan ve mücadele veren özneler olarak da görebilmek. Çünkü günün sonunda farklı şiddet ve yoksulluk deneyimlerinin bizi güçsüzleştirdiği yerlerden, birlikte örgütlenerek çıkmayı hedefliyorsak; bunu ancak birbirimizi görerek, dinleyerek ve bu mücadeleyi birlikte kurarak yapabiliriz. </p>
<p>Yolları Ankara pavyonlarında kesişmiş genç kadınların yaşam hikâyelerini dinlerken fark ettiğim en temel ortaklık ise şuydu: Türkiye’nin farklı coğrafyalarında doğup büyümüş olsalar da onları pavyona getiren hikâyeler büyük ölçüde benzerdi: borç, şiddet, çaresizlik ve kimsesizlik. Bu kadınların bir diğer ortak tahayyülü ise, borçlarını ödeyip yeterli birikimi yapabildikten sonra pavyonu “güçlenerek” terk etmek, geride bırakmak ve yanlarında sadece istedikleri insanları barındırabildikleri bağımsız bir hayat kurmaktı.  </p>
<p>Peki, bu kadınlar yaşadıkları şehirlerde toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten, yoksulluktan, fırsat eşitsizliğinden ve kapitalist patriyarkanın yarattığı sıkışmışlıktan sığınabilecekleri kamusal destek mekanizmalarına, erişilebilir sosyal politikalara ve güçlü yerel dayanışma ağlarına sahip olsalardı, yine de bu denli riskli bir emek biçimini seçerler miydi? Sosyal devlet politikaları ve kolektif destek ağları gerçekten erişilebilir olsaydı, bu risk hâlâ “makul” görünür müydü? </p>
<p>Bu soruyu bıkmadan sormalıyız. Benim için de bu soruyu son birkaç yıldır tekrar tekrar sormak, çalışmalarımı ve gelecek planlarımı yerel düzeyde eşitlik mücadelesi odağına taşıdı. </p>
<p>***</p>
<p>Ankara pavyonlarında Covid-19 döneminin yarattığı kırılma, bu alanı Türkiye’nin siyasal ve toplumsal dinamikleriyle birlikte okumak açısından kritik bir eşik oluşturuyor. Pandemi sürecindeki yasaklarla birlikte pavyonlar uzun süre kapalı kaldı; bu süreçte birçok kadın, TikTok başta olmak üzere dijital mecralar üzerinden, pavyondan bağımsız biçimlerde evden çalışmayı ve gelir elde etmeyi keşfetti. </p>
<p>Yasaklar kalkıp pavyonlar yeniden açıldığında ise tablo ciddi biçimde değişmişti. Pandemi boyunca borçlanan kadınlardan konsomatris olarak pavyonlara gelenler yeterli olmadı; konsomatris bulmakta zorlanan mekânların imdadına bu kez dijital dünyada pavyonu “kolay para” olarak pazarlayan aracılar yetişti. Aynı dönemde, geleneksel pavyon çevresinin mesafeli durduğunu belirttiği, uyuşturucu satıcılığıyla bağlantılı genç şef garsonlar ve mafya ağları da bu alanın içine daha görünür biçimde girdi. </p>
<p>Bu ağlar, genç kadınları uyuşturucu üzerinden borçlandırarak pavyonlara sürükleyen bir mekanizma kurarken, pavyonun iç dengeleri de hızla değişti. Görüştüğüm birçok kişi, son yıllarda uyuşturucu kullanımının ve fuhuşun pavyonlarda temel bir pratik haline geldiğini; bunun da belirli uyuşturucu ağlarıyla kurulan ilişkilerle doğrudan bağlantılı olduğunu dile getiriyordu. </p>
<p>Araştırma sürecinde, uyuşturucu ve alkol kullanımı üzerine pavyon özneleriyle yaptığım sohbetler, beni bu konu üzerine daha fazla düşünmeye ve araştırmaya yöneltti. Bence iktidarın uyuşturucu operasyonlarını eleştiren tartışmalarda sıklıkla gözden kaçan bir nokta var: Türkiye’de bağımlılıkla mücadele, tek başına YEŞİLAY’a bırakılamayacak kadar hayati ve giderek büyüyen bir mesele. Muhalefetin de bu konuda düşünmesi, konuşması ve hem politikalar hem de örgütlülükler düzeyinde somut mekanizmalar geliştirmek üzerine çalışması elzem. </p>
<p>***</p>
<p>Pandemi sonrasında Ankara pavyonlarında ortaya çıkan bu dönüşüm, yalnızca bu mekânlara özgü değil; genç kadınların emek ve geçim stratejilerinin dijitalleştiği daha geniş bir bağlamın parçası. Pandemi döneminde dijital dünya, pavyona alternatif ya da onunla eşzamanlı bir gelir alanı olarak görünür hale gelmişti. OnlyFans gibi dijital cinsel emek platformlarının Türkiye’de kısa sürede yaygınlaşması da tam olarak bu koşullarda anlam kazanıyor. </p>
<p>Bu platformlar çoğu zaman “özgürlük”, “kendi patronu olma” ve “kolay para” vaatleriyle sunulsa da, hem OnlyFans üzerine yapılan uluslararası yayınları takip etmem hem de Türkiye’deki içerik üreticileriyle yaptığım sohbetler, pavyonlarda gözlemlediğim borç, güvencesizlik ve gelecek kaygısının dijital alanda da farklı biçimlerde yeniden üretildiğini gösteriyor. Türkiye’de içerik üreticisi genç kadın sirkülasyonu oldukça yüksek; birçok kadın deniyor, yeterli gelir elde edemediği için kısa sürede platformdan çekiliyor. Hayatlarına sonra nasıl devam ettikleri, bu deneyimle ne yaptıkları ise bir soru işareti.  </p>
<p>Uzun süredir sektörde olan ve baskılar nedeniyle Türkiye’den ayrılmış, uluslararası ölçekte tanınan bir içerik üreticisi, yakın zamanda Türkiye’deki kadınların çok büyük bölümünün ayda 20 bin TL dahi kazanamadığını ve bu nedenle hesaplarını kapattığını belirterek bu işe özenilmemesi gerektiğini vurguladı. Yüksek gelir elde edebilen çok sınırlı sayıdaki kadınlardan konuştuklarım ise paranın önemini yitirdiğini; uykusuzluk, sürekli baskı ve hem iktidardan hem de dijital mecralardaki tanımadıkları kişilerden gelen tehditlerle, yani dijital şiddet ile baş etmekte zorlandıklarını anlattı. </p>
<p>Bence pavyonlarla dijital platformlar arasındaki temel fark, denetimin ve şiddetin mekânsal olarak dağılması. Dijital mekanlarda, benzer riskler algoritmalar, platform kuralları ve dijital görünürlük üzerinden örgütleniyor. Pavyonlarda borçlandırma ve aracılar nasıl merkezi bir rol oynuyorsa, dijital platformlarda da gelir sürekliliği belirsiz, rekabeti yüksek ve kullanıcıyı sürekli üretime ve pazarlamaya zorlayan bir ekonomi işliyor. Bu nedenle OnlyFans’ı pavyonların zıddı olarak değil; genç kadınların daralan seçenekler içinde riskleri farklı biçimlerde dağıttıkları aynı ekonomi-politik zeminin dijital uzantısı olarak düşünmek gerekiyor. </p>
<p>***</p>
<p>Tüm bu meseleyi hangi perspektiften okuduğumuzun belirleyici olduğunu baştan beri vurgulamaya çalıştım. Nihayetinde asıl hayati olan soru, bununla ne yapacağımız. Genç kadınlara “makbul” olmayı dayatan ahlakçı dilin ya da “kendi kendini kurtar” diyen neoliberal düzenin tartışmalarına sıkışmak yerine, bu tercihleri zorunlu kılan borçlandırma, güvencesizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve toplumsal cinsiyet temelli şiddetin iç içe geçtiği düzene bakmaya cesaret edebilecek miyiz? 8 Mart’a giderken sadece “genç kadınlar hangi riskleri neden alıyor?” diye değil; risk almadan yaşayabileceğimiz bir hayatı kolektif, kamusal ve feminist bir eşitlik mücadelesiyle nasıl kuracağımızı da sorabilecek miyiz? </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Feb 2026 07:29:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yozlaştıran koşullara direnen edebiyat]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/yozlastiran-kosullara-direnen-edebiyat-688992</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/01/yozlastiran-kosullara-direnen-edebiyat.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/yozlastiran-kosullara-direnen-edebiyat-688992</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Zafer Köse</strong></p>
<p>Uyuşturucu kullanımındaki artış, bahis ve sanal kumarın sıradanlaşması, kısa yoldan zenginleşme hayali, ünlü olma hevesiyle ucuz tavırlar sergileme... Bu sorunlar, bireysel ahlaki zaaflar diye açıklanamayacak kadar yaygın. Yozlaşma, kişilerin ahlaki çöküşünden çok, içinde yaşadıkları toplumsal düzenin ürettiği bir sonuç olarak otaya çıkıyor. </p>
<h2>ALTYAPI-ÜSTYAPI</h2>
<p>Ülke kaynakları nasıl kullanılıyorsa, üretilen değerler nasıl paylaşılıyorsa, bu paylaşım sisteminde emeğin oranı ne kadarsa, üretenlerin gereksinimlerinden sonra toplanan ortak kazançlar nasıl yönetiliyorsa; toplumdaki eğitim, sağlık, sosyal güvence gibi anlayışlar öyle şekillenecektir. Düşünceler, inançlar, kişilikler de öyle.  </p>

<p>Büyük arazilerde, geniş ailelerin ortak mülkiyetinin geçerli olduğu koşullarda yaşayan insanların “doğası”, elbette aile bağlarına ve feodal değerlere uygun biçimde şekillenecekti. Ailenin en yaşlı erkeği, herkesin kabul ettiği bir yönetici konumunda bulunacaktı. Akrabalar arasında ufak hesaplar ayıp sayılacaktı. Çıkarlar, dostluklar, düşmanlıklar, hepsi aileler arası ilişkiler biçiminde yaşanacaktı. Kan davası falan da “doğal” bir konu gibi görünecekti. </p>
<p>Üretim/geçim yollarının değişmesine bağlı olarak “çekirdek aile” olgusu yaygınlaşınca herkesin bütçesi, tercihleri birbirinden ayrışacaktı. Geniş aile değerleri de dağılacaktı. Kişilerin bilinçli tercihlerinin ötesinde, “hayat mücadelesi” belirleyecekti nerede ve nasıl yaşayacaklarını. “Büyük aile” üyeleri arasına önce fiziksel, sonra duygusal mesafeler girecekti. “Nerede o eski bayramlar!” hayıflanmaları ortaya çıkacaktı. Hayat mücadelesi bireyci biçimlerde sürdürüldükçe, “çekirdek aile” için de uygun koşullar kaybolmaya başlayacaktı. </p>
<p>Havemann, kültürel niteliklerin elenmesi ve gelişmesi konusunda da doğadaki seçilim olgusunun geçerli olduğunu anlatır: Her ağaçtan binlerce, milyonlarca tohum etrafa saçılıyor. Binlerce ağaçtan oluşan bir ormanda, her yıl milyarlarca yaşam olasılığı üretiliyor. Ve bunların çevre koşullarına en uygun olan küçücük bir kısmı tutunuyor toprağa. Böylece filizlenen yaşamlar birbirlerine benzer özellikte oluyor. Diğerlerine benzemeyen ve çok az bulunduğu için farkına varılamayan çeşit çeşit olasılıklar da aslında varlığını sürdürebiliyor. Çevresel koşullar değişince, bu sefer o çeşitlerden biri yaygınlaşmaya, bir süre sonra da genel görünümü oluşturmaya başlıyor. </p>
<p>İnsanın ve toplumun içinde bulunan çeşitli niteliklerden, koşullara en uygun olanları gelişecektir. İnsanların ihtiyaçlarını nasıl karşıladığı, hangi özelliklerin “piyasada” avantaj sağladığı, rahat ve güzel yaşamak, kendini güvende hissetmek, önemsenen biri haline gelmek için neler yapmak gerektiği... “Altyapı” denen üretim ilişkileri bu kadar belirleyiciyken, yöneticilerin ve etkili kişilerin sürekli “ahlak” gibi, “dindarlık” veya “adalet” gibi kavramlardan söz etmesinin hiçbir etkisi olamıyor. Zaten ahlaksızlığın, her alandaki inançsızlığın, adaletsizliğin bunca yaygınlaşması da üretim/paylaşım sisteminin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. </p>
<h2>TUTMAYAN DİLEKLER</h2>
<p>İnsani değerlerin gelişmesini altyapıdan bağımız bir konu gibi ele alırsanız, bütün iyilik/güzellik beklentileriniz birer “dilek” niteliğinde kalır. Rekabetin yüceltildiği bir dünyada sevginin yaygınlaşmasını dilersiniz. Kâr amaçlı üretim ortamlarında dostluklar düşlersiniz. Ancak yalanla ve şiddetle sürdürülebilen yönetim sistemlerinde barış içinde yaşanabileceğini sanırsınız… </p>
<p>Sonra da sosyalistlerin hayalci olduğunu söylersiniz; “Güzel ama mümkün değil” dersiniz. </p>
<p>Oysa yanlış bir hayat yaşarken doğru işler yapılabileceğine inanmaktır hayalcilik. Çalışma hayatını, ilişkileri, gündelik hayatı temelde yanlış yaşayan insanların, tek tek işleri doğru yapmasını beklemek! Hayalcilik, kapitalist koşullarda insanlık değerlerinin gelişmesini beklemektir. Hele dincilik, hemşericilik, ayrımcılık gibi unsurlarla, liyakate ve düzenin adaletine de aykırı biçimde, kapitalizmin bile çarpık işletildiği toplumlarda, ahlaki çöküntü “doğal” bir sonuç olarak çıkar. </p>
<p>Türkiye uzun süredir kapitalizmin kendine özgü, çarpık bir biçimini yaşıyor. İnsanların işini daha iyi yapmasına ve değer üretimine katılmasına gerek kalmayan bir paylaşım sistemi yürütülüyor. Her sektörde, birçok kişinin yapabileceği sıradan işlerle dönüyor piyasalar. </p>
<p>Bu altyapı koşulları, belirli bir insan tipini teşvik ediyor. Çalışarak, öğrenerek ve hak ederek ilerlemek yerine; kestirme yollar, torpil, fırsatçılık meşrulaşıyor. Vurgun niteliğinde ani ve yüksek kazançlar hayal ediliyor. Bahis, bu düzenin simgesel faaliyetlerinden biri haline geliyor: Emeksiz kazanç arzusunun kitleselleşmiş biçimi.  </p>
<p>Böyle bir hayat sürerken, kendilerine itiraf edemese de birçok kişi, insani değerlerinin zayıfladığını hisseder. Peşinde koştukları hedeflerin sıradanlığı ve bu şekilde yaşamanın anlamsızlığı, “varolmanın dayanılmaz hafifliği” duygusunu yaratır. Sürekli güvence peşinde koşarken, bir yandan da belirsizlikler içeren heyecanlı bir yaşam özlemi duyarlar. Dostoyevski’den beri bildiğimiz, o “kumarbaz” kişilik özellikleri için çok uygun koşullar yerleşik hale geldi. </p>
<h2>KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE YANLIŞ HAYAT</h2>
<p>Kültür sanat çalışmaları da elbette, toplumsal değerleri belirleyen aynı koşulların etkisiyle gerçekleşiyor. Sosyal medyada sevdiği kitaptan “Beni alıp başka dünyalara götürdü.” diye söz ediyor insanlar. “Bitmesini istemedim, elimden bırakamadım.” Kuşkusuz, bu yorumlar, iyi edebiyatın okurda yaratması gereken en öncelikli karşılıklardır. Ne var ki, sözü edilen kitabın adını değiştirerek, beğenilen her kitap için bunlardan ibaret yorum yazmak, hayattan kopuk bir edebiyat beğenisinin yaygınlaştığını gösteriyor. Hayatta neye karşılık geldi, neyi sorgulattı, daha önce farkında olunmayan hangi gerçekliği hissettirdi? Bunlar iyi edebiyatın ölçütü değilmiş gibi bir “kültür endüstrisi” gelişiyor, onlarca yıldır. </p>
<p>Adorno’nun dediği gibi, yanlış bir hayat doğru yaşanamaz. Kültür endüstrisi, bireylere basit tatminler sunarak onları düzene uyumlu hale getirir. Eğlendirirken pasifleştirir, oyalarken sorgulama yeteneğini köreltir. Ne yaşadığını anlamak değil, istemediği bir hayata devam etmek için kısa molalarla, hobilerle enerji toplama işlevini yerine getirir. Yeraltı konularının, günlük hayatta rastlanmayan kişiliklerin, fantastik temaların övgüsü yapılır. </p>
<p>Toplumda bahis oyunlarının, uyuşturucuya yönelmenin ve ünlü olma tutkusunun yaygınlaşmasıyla popüler kültürün hayattan kopuk konulara yönelmesi, aynı altyapının birer üstyapı biçimi olarak ortaya çıkıyor. Edebiyatı sadece dil ve anlatım meselesi gibi yansıtmak da bunun bir sonucu. </p>
<h2>KÜLTÜR YOLUYLA DİRENİŞ</h2>
<p>Neyse ki edebiyat yalnızca toplumsal koşulların pasif bir yansıması değildir. Hayata müdahale ederek toplumu dönüştüren bir etken olarak da işlev görür. Çünkü hayata dair hikâyeler anlatmak, egemen değerleri görünür kılarak sorgulatabilir. Elbette okura kendini de sorgulatabilir. </p>
<p>Aslında gündelik koşuşturma içindeki insandan en entelektüel, en devrimci kişiliklere kadar, herkes için bir ölçüde geçerlidir bu gerçek. İnsan, varoluşunu belirleyen koşulların farkına vardığı, anladığı ölçüde, onların etkisini aşabilir. Zaten her türlü sorunun çözümü de o sorunu yaratan koşulların içinde bulunmaz mı? </p>
<p>Yunus’tan Nazım’a, Pir Sultan’dan Livaneli’ye uzanan bir sanat hattımız var bizim. Sanatı hayatın dışına değil, merkezine yerleştiririz. Estetikle etiği, bireysel duyarlıkla kolektif sorumluluğu birlikte düşünürüz. Biliyoruz, yaşadığımız dönemin koşulları, değerlerimizin öyle simgeleşen yeni isimlerinin ortaya çıkmasına uygun değil. Ama tarihte hiç olmadığı kadar çok sayıda yazarda, yüz binlerce okurda, bu sanat hattımız ilerlemeye devam ediyor. Nazım’ın sözünü ettiği, insan elinin mağara duvarına ilk bizonu çizdiği günden beri akan o ulu ırmak, her zamankinden gür, her zamankinden canlı. Çoğunluk değiliz elbette, zaten hiçbir zaman değildik. </p>
<p>21’inci yüzyılın okurları ve yazarları olarak, çağımızın hakkını vermek için, ona uyum sağlamak değil, direnmek gerektiğini biliyoruz. Geçmişe de öykünmeden, gelişen koşulların gelişen edebiyatına sarılarak. Daha güzel bir dünya mücadelemiz elbette devam ediyor. Biliyoruz, muhtaç olduğumuz kudret, düşüncelerimizin doğruluğuna ve güzelliğine duyduğumuz inançtadır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Feb 2026 07:22:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Doç. Dr. Boran Ali Mercan ile söyleşi: Düzenin dışına itilen gençler kurtuluşu çetelerde görüyor]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/doc-dr-boran-ali-mercan-ile-soylesi-duzenin-disina-itilen-gencler-kurtulusu-cetelerde-goruyor-688991</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/01/doc-dr-boran-ali-mercan-ile-soylesi-duzenin-disina-itilen-gencler-kurtulusu-cetelerde-goruyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/doc-dr-boran-ali-mercan-ile-soylesi-duzenin-disina-itilen-gencler-kurtulusu-cetelerde-goruyor-688991</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Bolatcan</strong></p>
<p>Ebeveynler aile yükümlülüklerini yerine getiremiyor, eğitim kamucu ve nitelikli yurttaşlar yetiştiremiyor, siyaset ise toplumsal taleplerin dile getirildiği ve temsil bulduğu demokratik bir zemin olmaktan çoktan çıkmış durumda.</p>
<p>Çeteleşmenin ve kriminal yaşam tarzlarının yaygınlık kazanması, görece dar bir elit grubun devasa servetlerine tanıklık eden insanların, radikal yoksulluk ve yoksunluk koşulları karşısında kendilerine yabancılaşmalarının bir sonucudur.</p>

<p><strong>Yeni nesil çetelerin gençler arasında geniş bir karşılık bulmasının ve gençleri kendi aralarına katabilmelerinin arkasındaki temel nedenler nelerdir? </strong></p>
<p>Gençlerin neden belirli gruplara dâhil olduğu karmaşık bir sosyal mesele. Bunu şu ya da bu nedenle açıklamak indirgemeci olur. Dolayısıyla soruyu belirli etkenler kümesi ekseninde düşünmek gerekir. Bu etkenleri “iten” sebepler ve “çeken” sebepler olarak basitleştirmek mümkün. İten sebepler ekseninde sosyoekonomik etkenler düşünülebilir; alt toplumsal sınıfların en yarınsız kesimlerine mensup ailelerin çocukları, ebeveynlerinin tecrübe ettiği çarpık toplumsal adaletin doğrudan mağdurları. İşsizlik, hayat pahalılığı, gelir yetersizliği ve güvencesiz bir istihdam rejimi altında ebeveynlerin yaşadığı maddi kırılganlık ve imkânsızlıkların yarattığı ilgisizlik, denetimsizlik ve başıboşluk, anlamlı ve güven veren bir yaşam sunmaktan fersah fersah uzakta duruyor. Maddi koşullar, bireylerin suç kolektivitelerine yakınsamasında her zaman önemli bir itici etkenler kümesidir. Kişinin sahip olamadığı ve asla sahip olamayacağını düşündüğü imkânları ona vaat eden ve sunan bir grup her zaman çekicidir. </p>
<p>Bu noktada, “çeken” ya da başka bir ifadeyle “ayartan” sebepleri tartışmak gerekir. İnsan, ister genç ister yaşlı olsun, fiziki ya da dijital çevresindeki dünyayla her zaman heyecanlı ve duygusal bir ilişki kurar. İçine doğduğumuz ve bizi kuşatan dünya, yaşamımızda ilk defa tecrübe ettiğimiz ve karşımıza bir anda çıkan insan, nesne ve şeyler yığınından ibaret değildir. Aksine, zamanını tam olarak hatırlayamadığımız geçmişimizden bugüne taşıdığımız ilişki ve aşinalıklar aracılığıyla tecrübe ettiğimiz; şu ya da bu şekilde bildiğimiz ve içinde belirli yönelimlerimizin bulunduğu bir dünyadır. Gençler de yaşadıkları çevrelerde bıçkınları, kabadayıları, “şekilli–şöhretli abileri” bu şekilde bilir ve onlara aşinadır. Bir sokak köşesinde, bir parkta, okul çıkışında ya da bir kafe önünde varlığına tanık olunan; görülen ve duygularla tecrübe edilen bir fenomendir şiddet, sokak kültürü ve çeteleşme. Özellikle şiddet yönelimli ve kriminal nitelikli çeteler, duyguları radikalleştiren ve kışkırtan kolektivitelerdir. Bu nedenle ayartıcıdırlar. </p>
<p>Genç bir birey ya da erken yetişkinlik dönemindeki bir kişi, maddi imkânsızlık ve güçsüzlükle malul olduğu bir dünyada; kendisine gereksinim duyduğu gücü verebileceğini düşündüğü, arzuladığı tüketim nesnelerine ve libidinal fırsatlara ulaşmasını sağlayacağını hayal ettiği kişi ve gruplarla özdeşim kurar. Parasal açıdan müreffeh bir yaşam ile cinsellik de dâhil olmak üzere sınırsız ve sorumsuz bir tüketim fantazisi, çete üyesi kimliğini ayartıcı hâle getiren temel unsurlar olarak görülebilir. Psikososyal düzlemde benliğin (ego), dramaturjik düzlemde ise kendiliğin (self) başkalarının gözünde “vuran, kıran, güçlü, mafyöz ve en önemlisi korkulan–korkutucu” biçimde temsil edilmesi, zayıflığın ve güçsüzlüğün sembolik bir telafisi olarak işlev görür. Bu nedenle çete üyeliği, kişinin kendine yönelik içsel algısında oldukça çekici bir güç imgesi sunar. </p>
<h2>BU SONUÇLAR KAÇINILMAZ</h2>
<p><strong>Gelecek kaygısı ve işsizlik gibi sorunlar, gençlerin çetelere ve bağımlılığa yönelmesinde ne derecede etkili oluyor? </strong></p>
<p>Çeteler, tekil olarak güçsüz bireylerin karşılaştıkları sorunlara karşı kolektif bir yanıt ve çözüm üretir. Nitekim İngiliz altkültür teorilerinde bu durum “sihirli bir çözüm” olarak ifade edilir. Mevcut ekonomik sistem, gençleri iyi ve meşru bir yaşam fikri etrafında ikna edip onları anlamlı bir varoluşla kendi bünyesine dâhil edemiyorsa, başka çözüm yollarının devreye girmesi kaçınılmaz hâle gelir. Bu bağlamda kriminal yaşam tarzı ve çeteler, meşru amaçlara ulaşmak için gayrimeşru araçların devreye sokulduğu alternatifler olarak ortaya çıkar. </p>
<p>Birey, tekil ve güçsüz olduğu amansız bir dünya karşısında, tek başına elde edemeyeceğini; kendisiyle benzer durumda olanlarla bir araya gelerek, güç birliği yaparak elde eder. İşsizlik, hayat pahalılığı, gelir yetersizliği, yarınsızlık ve özellikle göreli yoksulluk, çete ve benzeri alternatif araçlar yoluyla telafi edilebiliyorsa, çete bir kimlik ve bir performans olarak üstlenilebilir. Meşru yollardan elde edilemeyenin şiddet ve kriminalite aracılığıyla elde edilmesine kapı aralanır. Bağımlılık ise sosyoekonomik güvencesizliğin açtığı psişik yaraların, endişe ve korkunun yatıştırıcısı olarak işlev görür. </p>
<p><strong>Uyuşturucu ve bahis gibi bağımlılıkları düşünüldüğü gibi "alt kültüre” indirgemek doğru mu? Özgürlük ve mutluluk olarak sunulan ana akım ürünleri, ünlülerin yaşam tarzları ve sınıf atlama arzusu gençlerde bu bağımlılıklara yönelimi ne ölçüde arttırıyor? </strong></p>
<p>Bu doğru değil. Altkültür, oldukça geniş bir tanımı olan bir kavram ve pek çok farklı altkültürden söz edilebilir. Şiddet altkültürü, kriminal altkültür, bağımlılık altkültürü gibi farklı altkültürel biçimler söz konusu olabilir. Öte yandan altkültür kavramı, ilgili yazında bizzat tartışmalara konu olan bir kavramdır. Toplumsal olarak herkesin benimsediği ortak konvansiyonların tüm toplumsal sınıf ve kesimleri kapsamadığı; ancak, ana akımın dışında kalan farklı kültürel kod ve değerleri etiketleyen bir yönü bulunduğu sıklıkla vurgulanır. Toplumsal sınıfların ve etnik grupların birbirinden farklılaşan değer ve normlara sahip olması bu çerçevede değerlendirilmelidir. </p>
<p>Bağımlılığa yol açan uyuşturucu madde kullanımını şu ya da bu toplumsal kesime atfetmek doğru değil; ancak küresel tüketim kültürünün bir parçası olarak dolaşıma giren sair türde metanın—ki uyuşturucu maddeleri de buna dâhil edilebilir—hemen her toplumsal kesimi etkilediği açık. Türkiye, artan küresel kapitalist ve neoliberal entegrasyona paralel olarak, 2000’li yıllarda küresel uyuşturucu pazarlarına da kapı araladı. Bu dönemde pek çok sentetik ve kimyasal madde Türkiye’de tüketilir hâle geldi. </p>
<p>Özellikle bazı madde türlerinin yüksek iç pazar fiyatları nedeniyle daha üst toplumsal kesimler tarafından tüketilmesi ve bu nedenle bir “zenginlik” göstergesi olarak kabul edilmesi anlaşılabilir bir durum. Pudra şekeri tartışmalarına eşlik eden zenginlik temsillerini hatırlayalım. Bu tür maddelerin tüketiminin, “gösterişli tüketim” mantığının bir parçası olarak özellikle dijital platformlarda sergilenmesi ise, tıpkı çetelerin ayartıcılığında olduğu gibi, sınıf atlama gayesi taşıyanlar açısından ayartıcı bir işlev gördüğü söylenebilir. </p>
<h2>GENÇLER EŞİTSİZLİĞE KARŞI BİR ÇÖZÜM GÖREMİYOR</h2>
<p><strong>Gençlerin bu tür bağımlılıklara ve suç yapılarına yönelmesinin temelinde, toplumdaki sosyal mobilizasyon eksikliğinin ve sınıf atlama isteğinin olduğu söylenebilir mi? </strong></p>
<p>Eğitim ve nihayetinde iyi bir iş imkânının olmadığı koşullarda, dikey yönlü toplumsal akışkanlığı kat edebilmek oldukça zor. İnsanlar, meşru yollardan düzgün ve müreffeh bir yaşam kurabilmenin mümkün olmayacağını kanıksamaya başladı. Bakın, bunu idrak ettiklerini söylemiyorum; kanıksamaya başladıklarını söylüyorum. Yaklaşık çeyrek asırdır Cumhuriyet kamusu ve yerleşik kurumsal düzen önemli ölçüde aşındı. Eğitim, aile, ekonomi ve siyaset; küresel kapitalist sistemin yerel emek süreçlerinde hayatta kalmaya çalışanların taleplerini karşılayamaz hâle geldi. Ekonomik olmayan toplumsal kurumlar piyasa değer ve güçleri ile otoriter politik yapılanmanın sonuçlarını karşı yurttaşları artık koruyamıyor. </p>
<p>Ebeveynler aile yükümlülüklerini yerine getiremiyor, eğitim kamucu ve nitelikli yurttaşlar yetiştiremiyor, siyaset ise toplumsal taleplerin dile getirildiği ve temsil bulduğu—asgari düzeyde de olsa—demokratik bir zemin olmaktan çoktan çıkmış durumda. Çeteleşmenin ve kriminal yaşam tarzlarının yaygınlık kazanması, görece dar bir elit grubun devasa servetlerine tanıklık eden insanların, radikal yoksulluk ve yoksunluk koşulları karşısında kendilerine yabancılaşmalarının bir sonucudur. Ancak kriminaliteye savrularak yaşanan yabancılaşma, insanların bozuk ekonominin, otoriter siyasetin ve her türlü baskı ile adaletsizliğin farkında olmamalarının bir sonucu değildir. Aksine, eşitsiz ve adil olmayan düzenin farkında olmalarına rağmen, ellerinde başka türlü gerçekçi ve inandırıcı bir çözüm görememelerinin sonucudur. Bu durum, gerilim–baskı teorisinin temel argümanlarından biridir. Çete, şiddet ve her türlü sistematik gelir elde etmeye yönelik kriminalite, meşru amaçların—şayet hâlâ varlarsa—gayrimeşru imkânlar dâhilinde gerçekleştirilmesini ifade eder. Kanımca bu durum, ortak bir kurtuluş dili ve umudu ile alternatif gerçekçi bir varoluş projesi kuramayan sol siyasetlerin de düşünmesi gereken bir konu. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Feb 2026 07:21:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Amerikan güç göstergesinin ardındaki kriz]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/amerikan-guc-gostergesinin-ardindaki-kriz-688990</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/01/amerikan-guc-gostergesinin-ardindaki-kriz.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/amerikan-guc-gostergesinin-ardindaki-kriz-688990</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ramzy Baroud - counterpunch.org</strong></p>
<p>Amerikan gücünün tarihi, birçok açıdan, ABD’nin stratejik çıkarlarına uyacak kuralları yeniden icat etmenin ya da yeni kurallar tasarlamanın tarihidir. </p>
<p>Bu ifade sert gelebilir, ancak özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın son siyasi icadı olan sözde “Barış Kurulu” dikkate alındığında, bu gerçeğin kabul edilmesi zorunludur. </p>
<p>Bazıları, Trump’ın Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda duyurduğu bu son siyasi hamlenin, önceki ABD dış politika doktrinlerinden kopuk, yalnızca Trump’a özgü bir girişim olduğu sonucuna aceleyle varmıştır. Bu yorum yanlıştır ve büyük ölçüde Trump’ın benmerkezci siyasi tarzı ile savaşları bitirdiği, küresel çatışmaları çözdüğü ve dünyayı daha güvenli hale getirdiği yönündeki sürekli fakat temelsiz iddiaları tarafından beslenmektedir. </p>

<p>Davos’taki tanıtım sırasında Trump, Amerika’nın barış getirme konusundaki sözde tarihsel liderliğini överek, eşi benzeri görülmemiş diplomatik atılımlardan söz ederek ve Barış Kurulu’nu dünyanın en istikrarsız bölgelerini dengeleyebilecek tarafsız ve iyiliksever bir mekanizma olarak sunarak bu özenle inşa edilmiş yanılsamayı pekiştirdi. </p>
<p>Oysa tarihe daha önyargısız bir gözle bakıldığında, Trump’ın siyasi tasarımı, ister Gazze’de ister başka bir yerde olsun, bir sapma değil, tanıdık bir örüntünün parçası olarak görülür. ABD dış politika yapıcıları, küresel meseleler üzerindeki mülkiyet iddiasını yeniden tesis etmeye, uluslararası mutabakatı devre dışı bırakmaya ve yalnızca kendilerinin tanımladığı, yönettiği ve nihayetinde kontrol ettiği siyasi çerçeveleri dayatmaya defalarca başvurmuştur. </p>
<p>Tamamen Trump’ın kontrolünde olan ve yalnızca davetle girilebilen bir siyasi kulüp niteliğindeki Barış Kurulu, ABD’nin kendisini küresel meselelerin kendinden menkul vasisi olarak dayattığı yeni bir jeopolitik gerçeklik şeklinde giderek somutlaşmaktadır. Bu süreç, soykırımın yıkıma uğrattığı Gazze ile başlamakta ve Birleşmiş Milletlere açık bir alternatif olarak konumlanmaktadır. Trump bunu açıkça ifade etmese de, uluslararası hukuka yönelik aleni küçümsemesi ve İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya düzenini yeniden tasarlama konusundaki ısrarı, gerçek niyetlerine dair güçlü göstergelerdir. </p>
<p>Ortadaki ironi çarpıcıdır. İsrail’in yıkıcı soykırımının ardından Gazze’yi yeniden inşa etmeye rehberlik etmesi iddia edilen bu yapı, Filistinlileri, Gazze halkını ise hiç içermemektedir. Daha da vahimi, sözde ele aldığı soykırımın, önce Joe Biden, ardından Trump dönemlerinde ardışık ABD yönetimleri tarafından siyasi olarak desteklenmiş, askerî olarak finanse edilmiş ve diplomatik olarak korunmuş olmasıdır. </p>
<p>Trump’ın Barış Kurulu’nun barışla ya da samimi biçimde Gazze ile ilgilenmediğini görmek için özel bir kavrayış gerekmez. O halde bu girişim gerçekte neyi hedeflemektedir? </p>
<p>Bu girişim adalet ya da yeniden inşa ile ilgili değildir. Gazze’nin acısını kullanarak, önce Ortadoğu’da, ardından daha geniş ölçekte ABD öncülüğünde yeni bir dünya düzeni dayatmayı amaçlamaktadır. </p>
<p>Yalnızca 365 kilometrekarelik kuşatma altındaki bir bölge olan Gazze’nin, her birinin milyar dolarlık üyelik bedeli ödediği bildirilen onlarca dünya liderinden oluşan yeni bir siyasi yapıya ihtiyacı yoktur. Gazze’nin yeniden inşaya, halkının temel haklarına kavuşmasına ve İsrail’in suçlarının hesap vermeyle karşılık bulmasına ihtiyacı vardır. Bunun için gerekli mekanizmalar zaten mevcuttur: Birleşmiş Milletler, uluslararası hukuk, köklü insani kurumlar ve hepsinden önemlisi, İsrail’in saldırıları karşısında dirençleri ve hayatta kalma iradeleri efsaneleşmiş Filistinlilerin kendileri. </p>
<p>Barış Kurulu ise bunların tümünü bir kenara iterek, Trump’ın değişken egosunu tatmin etmeye ve ABD-İsrail siyasi ve jeopolitik çıkarlarını ilerletmeye hizmet eden içi boş ve doğaçlama bir yapı önermektedir. Fiilen Filistin’i bir yüzyıl geriye, Batılı güçlerin ırkçı varsayımlar eşliğinde bölgenin kaderini tek taraflı olarak belirlediği bir döneme geri sürüklemektedir. Bu varsayımlar, bölgenin bitmek bilmeyen felaketlerinin temelini oluşturmuştur. </p>
<p>Buna rağmen temel soru ortadadır: Bu gerçekten yalnızca Trump’a özgü bir girişim midir? </p>
<p>Hayır, değildir. Trump’ın şişirilmiş ihtişam duygusunu besleyecek biçimde ustalıkla tasarlanmış olsa da, bu yaklaşım özellikle derin kriz anlarında başvurulan tanıdık bir Amerikan taktiğidir. Bu strateji, Naomi Klein’ın Şok Doktrini adlı eserinde ikna edici biçimde ortaya konur. Klein, siyasi ve ekonomik elitlerin savaşlar, doğal afetler ve toplumsal çöküşler gibi kolektif travmaları, normal koşullarda kamuoyunun direnciyle karşılaşacak radikal politikaları dayatmak için kullandığını savunur. </p>
<p>Trump’ın Barış Kurulu da bu çerçeveye tam olarak oturmakta, Gazze’nin yıkımını adalet ya da hesap sorma çağrısı olarak değil, ABD egemenliğini pekiştiren ve uluslararası normları devre dışı bırakan siyasi gerçeklikleri yeniden şekillendirmek için bir fırsat olarak kullanmaktadır. </p>
<p>Bu durum emsalsiz değildir. Örüntünün izleri, 1945’te Milletler Cemiyeti’nin yerine kurulan ve ABD’nin tasarımı olan Birleşmiş Milletler’e kadar sürülebilir. Kurumun baş mimarı Başkan Franklin D. Roosevelt, Güvenlik Konseyi ve veto sistemi aracılığıyla ABD’nin yapısal üstünlüğünü güvence altına almayı ve Washington’un küresel meseleler üzerindeki belirleyici etkisini sağlamayı hedeflemiştir. </p>
<p>BM daha sonra ABD çıkarlarına tam uyum göstermediğinde, özellikle George W. Bush yönetimine Irak’ı işgal etmek için hukuki yetki vermeyi reddettiğinde, “işlevsiz” ilan edilmiştir. Bush bunun yerine sözde “gönüllüler koalisyonu”nu kurmuş ve Irak’ı yıkıma sürükleyen, sonuçları bugün hâlâ süren bir saldırı savaşı başlatmıştır. </p>
<p>Benzer bir manevra 2002’de Filistin’de, ABD egemenliğindeki sözde Ortadoğu Dörtlüsü’nün kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Bu yapı, kuruluşundan itibaren Filistinlilerin özneselliğini sistematik biçimde dışlamış, İsrail’i hesap vermekten korumuş ve uluslararası hukuku ikincil, hatta gözden çıkarılabilir bir konuma itmiştir. </p>
<p>Yöntem değişmemektedir: Mevcut uluslararası mekanizmalar ABD’nin siyasi hedeflerine hizmet etmediğinde, yeni yapılar icat edilir, eskileri baypas edilir ve güç, barış, reform ya da istikrar söylemi altında yeniden tesis edilir. </p>
<p>Bu tarihsel sicile bakıldığında, Barış Kurulu’nun er ya da geç bir başka işlevsiz yapıya dönüşeceğini öngörmek makuldür. Ancak bu öngörülebilir sona ulaşmadan önce, Filistin’de adil bir barış ihtimalini daha da raydan çıkarma ve İsrailli savaş suçlularının hesap vermesine yönelik her türlü anlamlı çabayı engelleme riski taşımaktadır. </p>
<p>Asıl olağanüstü olan, gerileme döneminde bile ABD’nin bütün halkların ve bölgelerin geleceği üzerinde deney yapmasına izin verilmesidir. Yine de yalnızca Filistin’de değil, küresel ölçekte uluslararası hukukun merkeziliğini yeniden tesis etmeye kararlı olanlar için, bu pervasız ve çıkarcı siyasi mühendisliğe itiraz etmek için hiçbir zaman geç değildir. </p>
<p>Filistin, Ortadoğu ve dünya daha iyisini hak ediyor. </p>
<p><em><strong>Çeviren: Göksu Cengiz </strong></em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Feb 2026 06:50:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İmparatorluk eve geldi]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/imparatorluk-eve-geldi-688989</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/01/imparatorluk-eve-geldi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/imparatorluk-eve-geldi-688989</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Stelios Foteinopoulos - tribunemag.co.uk </strong></p>
<p>Minneapolis’te yaşanan dehşet verici olaylar, askeri operasyonlar sırasında sivillerin öldürülmesi, yerleşim mahallelerine yönelik silahlı baskınlar ve bir Amerikan kentinin devlet şiddetinin teşhir alanına dönüştürülmesi bir istisna değil, siyaset bilimciler ve tarihçiler tarafından uzun süredir teşhis edilen bir örüntünün çarpıcı bir tezahürüdür. Bu örüntü temel bir gerçeği açığa çıkarır: İmparatorluğun içkin şiddeti coğrafya tanımaz. Minnesota örneği, bu şiddetin imparatorluk devletinin bizzat kendi temellerine nasıl geri sızdığını; iç güvenliği, toplumsal denetimi ve yurttaşlık kavrayışının kendisini nasıl dönüştürdüğünü gösterir. </p>

<p>Yüzyıllar boyunca bize bir iktidar coğrafyası öğretildi: Batı eyleyen taraftır, geri kalanlar ise bedel öder. Emperyalizmin dışsal bir proje olduğu, fetih sahnesinin kaynaklara el koymak için orduların çarpıştığı uzak topraklarla sınırlı bulunduğu anlatıldı. Sömürge öznesi, yabancı “öteki”, bu vahşi mirasın tek taşıyıcısı olarak kavrandı. Bu çerçeve, imparatorluk merkezinin kendisini ayrı, yalıtılmış ve ahlaki olarak farklı tahayyül etmesine imkân tanır; iç huzurun dıştaki vahşetle bağlantısız olduğu varsayılır. Bu, “temiz eller” anlatısıdır. Teselli edicidir, ama aynı zamanda tehlikelidir. </p>
<h2>EMPERYAL BUMERANG</h2>
<p>“Emperyal bumerang” kavramı, imparatorluğun sınırlarında normalleştirilen ve mükemmelleştirilen denetim teknolojilerinin, ırksal hiyerarşi ideolojilerinin ve şiddet mimarilerinin er ya da geç metropol merkeze geri döndüğünü ileri sürer. İlk olarak “istisnai” mekânlarda; sömürgelerde, sınır bölgelerinde, kara hapishanelerde, uzak savaş alanlarında meşrulaştırılan pratikler orada tutulamaz. Bürokrasi aracılığıyla, kurumsal hafıza yoluyla ve sistemik kriz anlarında bazı insanları “istenmeyenler” olarak görmeye başlayan bir zihniyetle geri sızarlar. Zamanla bu araçlar bir “yazılım güncellemesi” geçirir ve bir zamanların “liberal merkezi”nin kalbinde yeniden konuşlandırılır. Hedef yeniden etiketlenir: Dışarıdaki “vahşi”den içerideki “iç düşman”a. </p>
<p>Bu dinamik, Aimé Césaire’in 1950 tarihli klasik eseri Sömürgecilik Üzerine Söylev’de kehanet düzeyinde bir açıklıkla dile getirilmiştir. Césaire, Batı’nın sömürgeleri sayesinde geliştiği ve bu süreçte kendisini “medenileştirdiği” yönündeki Avrupalı kibri yerle bir eder. Ona göre sömürgecilik, imparatorlukları maddi olarak zenginleştirirken, aynı anda onları ahlaki, siyasal ve toplumsal olarak vahşileştirmiştir. İşleyebilmesi için mutlak ırksal üstünlük fikrini, idari keyfiliği ve “öteki”nin insanlıktan çıkarılmasını üretmek zorundaydı. Césaire açısından Avrupa faşizmi, özellikle Nazizm tarihsel bir sapma değil, bir “bumerang etkisi”ydi. Sömürgesel şiddetin “ırksallaştırılmış, kitleselleştirilmiş, bürokratik ve kişiliksiz” şiddetin Avrupa topraklarında, Avrupalı (beyazlar dâhil) bedenlere uygulanmasının doruk noktasıydı. Siyasal kuramcı Hannah Arendt’in “emperyal bumerang” terimini ortaya atmasına yol açan da budur. </p>
<p>“Onlar Nazizm’i, kendilerine yöneltilmeden önce tolere ettiler,” diye yazar Césaire; “onu mazur gördüler, gözlerini kapadılar, meşrulaştırdılar; çünkü o zamana kadar yalnızca Avrupalı olmayan halklara uygulanıyordu.” Bu okumada Holokost’un dehşeti, Avrupa’nın kendi sömürgeci mantığının yansıtılmış ve yoğunlaştırılmış bir versiyonu ile yüzleşmesinin şokudur. </p>
<p>Emperyal tekniklerin bu geri akışına dair tarihsel kanıtlar fazlasıyla mevcuttur. Britanya İmparatorluğu’nu düşünelim. Toplama kampı Naziler tarafından icat edilmedi; 1899–1902 Boer Savaşı sırasında Britanya tarafından Afrikaner sivilleri ve Siyah Afrikalıları tutmak için sistematik biçimde kullanıldı. İrlanda, Hindistan ve Kenya’da geliştirilen nüfus denetimi, gözetim ve toplu cezalandırma yöntemleri; sokağa çıkma yasakları, kimlik belgeleri, “stratejik köyler” daha sonra Birleşik Krallık’ın kendi iç güvenlik ve karşı-terör stratejilerini, özellikle de Kuzey İrlanda’daki “Troubles” dönemini ve 11 Eylül sonrası göçmen toplulukların izlenmesini şekillendirdi. </p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri açısından bu süreç ulusal anlatının derinlerine gömülüdür. Sınır hattı ve plantasyon, ülkenin ilk iç sömürgeleriydi; ırksal yok etme ve boyun eğdirme ideolojileri burada üretildi. Yerli halklara karşı uygulanan karşı ayaklanma mantığı (sivil kamplara saldırılar, zorla yerinden etmeler) yirminci yüzyıl savaşlarının öncülüydü. Bu mantık aynı zamanda daha saldırgan ve seferî bir zihniyete sahip ABD ordusunun profesyonelleşmesini etkiledi ve 1914 Ludlow Katliamı gibi emek hareketlerine yönelik vahşi baskılara zemin hazırladı; Colorado Ulusal Muhafızları’nın grevci madencileri ve ailelerini sömürgesel savaş taktiklerini andıran yöntemlerle hedef alması buna örnektir. </p>
<h2>ESKİ YÖNTEMLER, YENİ DÜŞMANLAR</h2>
<p>Yirmi birinci yüzyılın “Teröre Karşı Savaşı” bu bumerang etkisini hızlandırmış ve dijitalleştirmiştir. 11 Eylül sonrası paradigma, küresel, kalıcı ve hukuken istisnai bir savaş alanı yarattı. Guantánamo, Ebu Gureyb ve CIA’in gizli hapishanelerinde meşrulaştırılan uygulamalar yargısız süresiz tutuklama, “geliştirilmiş sorgulama” (işkence), kitlesel gözetim ve meta veriye dayalı hedefli saldırılar yurtdışında kalmadı. İç düzeni köklü biçimde dönüştürdüler. </p>
<p>1033 Programı, zırhlı araçlardan (MRAP), helikopterlere, gece görüş dürbünlerinden taarruz tüfeklerine kadar milyarlarca dolarlık askerî teçhizatı yerel polis birimlerine aktardı. 2014’te Ferguson, Missouri’de polislerin bir isyancı nüfusa karşı işgal ordusu gibi davranması, bu akışın görsel ve taktiksel bir tezahürüydü. Bugün ise yıllık 30 milyar dolarlık bütçesiyle ICE, İtalya, İsrail ve Brezilya’nın askerî bütçelerine denk bir güce sahip bir kurum olarak sahnededir. </p>
<p>“İç düşman”: Sınırsız ve hudutsuz bir terörle savaş fikri, özellikle Müslüman, Arap ve Güney Asyalı toplulukların tuzak operasyonları, uçuş yasakları listeleri, kapı çalmalar, ebeveynlerin ve beş yaşındaki çocukların kaçırılması gibi uygulamalarla hedef alınmasını meşrulaştırdı. Minneapolis’te olan biten, ABD hükümeti tarafından mümkün kılınmış, ırksallaştırılmış denetime dayanan bir ceza-devletinin kurumsallaşmış ürünüdür. İmparatorluk eve dönmüştür. </p>
<p><em><strong>Çeviren: Yusuf Tuna Koç </strong></em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Feb 2026 06:48:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Demet Ekmekçioğlu: Geçmişi çocuklarla keşfetmek]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/demet-ekmekcioglu-gecmisi-cocuklarla-kesfetmek-688988</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/01/demet-ekmekcioglu-gecmisi-cocuklarla-kesfetmek.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/demet-ekmekcioglu-gecmisi-cocuklarla-kesfetmek-688988</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yunus Emre Ceren</strong></p>
<p>Arkeolojiye yönelik kültürel üretim ve atölyeler her geçen gün artıyor. Her ne kadar hâlâ yurdun barındırdığı kadar ciddi bir sıçrama olmasa da her geçen gün arkeolojiyi halka sevdirecek pek çok kitap yazılıyor. Bunlardan birisi de aldığı arkeoloji eğitimini kitaplar üzerinden çocuklarla buluşturan Demet Ekmekçioğlu.</p>
<p>Bu hafta Demet Ekmekçioğlu ile son kitabı Küçük Kazı Büyük Keşif üzerine söyleştik.</p>

<p><strong>Öncelikle bilmeyen okurlarımız için sizi biraz tanıyalım mı? Kimdir Demet Ekmekçioğlu? </strong></p>
<p>19 Mayıs 1975’te İstanbul’da doğdum. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden mezun oldum. Antalya Karain Mağarası ve Belçika Scladina Mağarası kazılarında görev yaptım. Mezun olduktan sonra hep yayıncılık sektöründe çalıştım. Aldığım eğitim ve bu alana duyduğum ilgi, tarih ve arkeolojinin iç içe geçtiği çocuk kitapları yazmama vesile oldu.   </p>
<p><strong>Indiana Jones detayı da mevcut kitapta, bir nesli arkeolojiye yönlendiren serilerden diyebiliriz. Sizin de böyle bir durumunuz var mı? </strong></p>
<p>Indiana Jones filmleri benim kuşağımdan pek çok kişi için arkeolojiyle ilk temas noktasıydı. O nedenle popüler kültürdeki etkisini yadsımak mümkün değil. Ancak gerçek arkeolojiye baktığımızda işler filmlerdeki gibi ilerlemiyor. Indiana Jones’un aksine, arkeologların büyük kısmı elde edilen verileri bilimsel bir bütünlük içinde değerlendirmekle yükümlüdür. Hatta filmde hiç görünmeyen bu kısımlar aslında mesleğin özünü oluşturur. Filmlerde bu ayrıntılar göz ardı ediliyor, çünkü aksiyon ön planda ve seyirciye keşfetme duygusunun büyüsü hissettirilmek isteniyor. Ben de çocuklara yönelik hikâyelerimde tam olarak bu merakı uyandırmayı önemsiyorum. Çünkü bir çocuğu arkeolojiye çeken şey çoğu zaman, önce hayal gücüdür.  </p>
<p><strong>Çocuklar ve arkeoloji buluşturma fikri nasıl ortaya çıktı?  </strong></p>
<p>Çocuklarla arkeolojiyi buluşturma fikri, aslında kişisel bir yolculuğun sonucu olarak ortaya çıktı. Arkeoloji eğitimi aldım, kazılarda çalıştım; ancak çeşitli nedenlerle mesleğimi sürdürme imkânı bulamadım. Zamanla içimde kalan bu yarım kalmışlık duygusunun, çocuklara arkeolojiyle kurguyu bir araya getiren hikâyeler yazarak tamamlanabileceğini fark ettim. İlk kitabımın mekânı olarak Karain Mağarası’nı seçmem tesadüf değildi. Beş yıl boyunca kazılarına katıldığım, yakından tanıdığım bu mekân, benim için hem bilimsel hem de duygusal olarak güçlü bir bağ taşıyordu. İlk hikâyemde uzmanlık alanım olan tarih öncesi dönemi merkeze alan bir kurguyla, bildiğim ve güvendiğim bir zeminden ilerledim. Böylece hem arkeolojiye olan bağımı korudum hem de çocuklara bu alanı hikâye yoluyla sevdirebileceğim bir kapı araladım. </p>
<p><strong>Kitapta hemen hemen arkeolojinin bütün temel dallarına değiniliyor. Çocuklar için arkeoloji sözlüğü de mevcut. Bir nevi çocukları eğitme, “böyle bir alan da var” deme gibi düşünebilir miyiz? </strong></p>
<p>Kesinlikle öyle düşünebiliriz. Ancak bunu didaktik bir çerçevede değil, merak duygusunu tetikleyen bir hikâye akışı içinde yapmaya özen gösterdim. Hikâyelerimde arkeolojinin temel dallarına yer vererek çocukların zihninde bu dünyanın kapısını aralamak istedim. </p>
<p>Çocuklar bir terimle karşılaştıklarında “Bu da neymiş?” diye düşünüp, hemen arka sayfaya göz atarak mini bir keşif yaşayabilsinler diye arkeoloji sözlüğü ekledim. Yani hikâyenin içinde hem bir macera akıyor hem de bu maceranın arasında ‘Böyle bir meslek var; geçmişi böyle keşfediyoruz’ diye usulca fısıldayan bilgiler yer alıyor. Sonuçta amacım çocuklara arkeolojiyi sevdirmek, merak uyandırmak ve belki de bir gün kazı alanında karşılaşacağımız yeni küçük arkeologlara ilham vermekti. </p>
<p><strong>Arkeoloji açısından bu kadar zengin bir ülkede çocuklar için eğitim sisteminde yeteri kadar arkeoloji konusunda bilinçlendirme var mı? </strong></p>
<p>Ne yazık ki çocuklara yönelik eğitim sisteminde arkeoloji bilinci hâlâ yeterince güçlü değil. Müfredatta tarih var, kültürel miras geçiyor; ama bunların çoğu soyut bilgiler olarak kalıyor. Oysa çocukların doğrudan deneyimle, dokunarak, gözlemleyerek öğrenebileceği harika bir alan arkeoloji. </p>
<p>Benim hep savunduğum şey şu: Arkeoloji, sadece “geçmişi kazmak” değildir; sabrı, merakı, problem çözmeyi, gözlem yapmayı ve veriye saygıyı öğreten bir eğitim biçimidir. Çocuklara bu bakış açısını kazandırmak hem geçmişi anlamalarını sağlar hem de bugüne daha bilinçli bakmalarına yardımcı olur. </p>
<p>Bu yüzden çocuk kitaplarında, atölyelerde ve sunumlarda arkeolojiyi daha görünür kılmaya çalışıyorum. Eğitim sisteminde eksik olan bu alanı, hikâyelerle ve oyunlarla tamamlamak mümkün.  </p>
<p><strong>Bir diğer kitabınız da Son Tablet. Ondan da kısaca söz etmek ister miydiniz? </strong></p>
<p>Son Tablet, yazı yazmayı sevmeyen bir çocuğun dönüşüm hikâyesini, arkeolojiyle buluşturan bir çocuk romanı. Hikâyenin merkezindeki Doğa, yaz tatilini teyzesi ve kuzeninin yanında geçirir. Yazıyla arasındaki mesafenin nedeni solak olmanın getirdiği günlük zorluklardır. Bunu fark eden teyzesi, Doğa’yı zorlamak yerine küçük oyunlar ve yaratıcı yöntemlerle onu desteklemeyi seçer. Bu sırada teyzesinin dâhil olduğu bir arkeolojik kazı, Doğa’nın hayatında beklenmedik bir kapı aralar. Bulunan bir tablet parçası, yalnızca geçmişe ait bir buluntu değil; Doğa için de merakın, keşfin ve yazıyla kurulan yeni bir ilişkinin başlangıcı olur. Son Tablet’te yazının tarihi, ilk yazı örnekleri, çivi yazısı ve Gılgamış gibi konular hikâyenin doğal akışı içinde yer alır. Maceranın parçası hâline gelen bu bilgilerle kitap; yazının neden önemli olduğunu, insanlık tarihindeki dönüştürücü gücünü ve arkeolojinin nasıl çalıştığını sezdirerek anlatır. Böylece Doğa’nın kişisel yolculuğu, okur için de geçmişle kurulan heyecanlı bir keşfe dönüşür. </p>
<p><strong>Galiba en çok işsiz arkeolog mevcudunun bulunduğu ülkeyiz, bu konuda fikirleriniz nelerdir? </strong></p>
<p>Evet, maalesef arkeoloji mezunu olup da kendi alanında çalışma imkânı bulamayan çok fazla kişi var. Bunun temel nedeni, arkeolojinin ülkemizde büyük bir potansiyele sahip olmasına rağmen yeterince desteklenmemesi. Oysa Anadolu coğrafyası, dünyanın en zengin arkeolojik miraslarından birine sahip ve bu alanın sağlıklı bir şekilde araştırılması, korunması ve geleceğe aktarılması için çok daha fazla uzman gerekiyor. Arkeologlar için istihdam alanlarının artırılması şart. Sadece kazılar değil; müzeler, koruma projeleri, kültürel miras eğitimi, yayıncılık, hatta oyun ve animasyon sektörü gibi pek çok alt alan var. Arkeologlar bu alanlarda değerlendirilirse meslek gerçekten hak ettiği yere gelir. </p>
<p>Ben kendi adıma, çocuklara yönelik arkeoloji anlatılarıyla, mesleğin görünürlüğünü artırmanın ve toplumda bir farkındalık yaratmanın küçük ama önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Çünkü toplumsal talep arttıkça, bu alanda istihdam yaratmak da kaçınılmaz hâle gelir. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Feb 2026 06:45:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mehmet Gümüş: Buğday Tanesi şiirini 4 yıl çantamda gezdirdim!]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/mehmet-gumus-bugday-tanesi-siirini-4-yil-cantamda-gezdirdim-688987</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/02/01/mehmet-gumus-bugday-tanesi-siirini-4-yil-cantamda-gezdirdim.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/mehmet-gumus-bugday-tanesi-siirini-4-yil-cantamda-gezdirdim-688987</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Halk müziğinin önemli temsilcilerinden Mehmet Gümüş, Işıl Işıl Sahne’nin konuğu oldu. Gümüş, “Buğday Tanesi” şiirini 4 yıl çantamda gezdirdim. Çünkü İbrahim Karaca’nın şiiri çok büyüktü. Beste çıktıktan sonra da hemen piyasaya sürmek doğru olmazdı.” dedi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>IŞIL ÇALIŞKAN </strong></p>
<p>Onun şarkılarında yeri geldiğinde bir sızı, yeri geldiğinde ise direnç var. Halk Müziğinin güçlü bestecilerinden, anlatıcı bir yorumcu Mehmet Gümüş’ten söz ediyorum. Gümüş’ün müziği, alelade bir girişle değil, sanki bir kapının gıcırdayarak açılmasıyla başlar; içeriye rüzgârı da alır, yanmış bir geçmişin külünü de.</p>
<p>Fatsa’nın o bitmek bilmeyen inadını sırtında taşıyan bu ses, yıllar evvel cezaevi duvarları arasında, enstrumansız bestelenen "Karadeniz"de neye tanıklık ediyorsa, bugün "Ahmet Ali"de de aynı hakikatin peşine düşüyor. Resmi tarihin görmezden geldiği, fakat halkın hafızasında demlenmeye devam eden bir adalet arayışı bu. </p>

<p>Hüseyin Uygun’un sözleri ve Gümüş’ün notalarıyla hayat bulan "Ahmet Ali", o bildik eşkıya romantizmine sığınmıyor. Aksine, can yakıcı bir soru bırakıyor orta yere. Adaletin bittiği yerde, insan neye evrilir? Aslancami köyünden yola çıkan, çocuk yaşta evlatlık verilmekle yaralanıp, ihanetle çelikleşen bir hayatın hikâyesi bu. Kumarı yasaklayan, tefecinin karşısına dikilen, güç dengelerini sarsan bir figürün, yarım kalmış bir hukukun içindeki izdüşümü. </p>
<p>Usta müzisyen Mehmet Gümüş ile yeni şarkısını ve müzik serüvenini konuştuk.  </p>
<p><strong>Fatsa’da doğup büyüdünüz. Sizin müziğinizde hep Fatsa, memleketin sesi var sanki. Sizi siz yapan değerlerde Fatsa’nın nasıl bir önemi var? </strong></p>
<p>Çok önemi var. Bir ozanımızın dediği gibi “insan yaşadığı coğrafyaya benzer.” Yaptığım bestelerde, müzik çalışmalarında kullandığım temalarda, doğduğum Fatsa’nın ve yaşadığım İstanbul'un yanı sıra üzerinde yaşamıyor olsam da acılarını hissettiğim tüm başka toprakların izleri var.  </p>
<p><strong>Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? </strong></p>
<p>Biz köyde doğduk. Fatsa’ya 12 kilometre uzak bir köyde yaşadık. Büyüklerimiz yaklaşık 150 yıl önce Gürcistan'dan gelmişler. Dolayısıyla çok kültürlü bir yapıda büyüdük. Adeta müziğin içinde doğdum! Dedem ve büyükannem enstruman çalarlardı. Babam da hem kemençe ve bağlama çalar hem de elleriyle entruman yapardı. Ben de henüz 6 yaşında bağlama çalıp söyleyen bir çocuktum. Gençliğim, çocukluğum Fatsa'da geçti. En büyük sevinçlerimi de en büyük acılarımı da orada yaşadım. Ama hepsi benim onurumdur. </p>
<p><strong>Röportajlarınızda genelde es geçilmiş ama bence öğretmenlik sizin işinizin mutfağı gibi. Müziğinize nasıl bir katkısı oldu? </strong></p>
<p>Çok doğru bir soru. Zaten liseden sonra birçok başka üniversiteye de girebilecekken, şimdiki adı Gazi Üniversitesi olan Gazi Eğitim Enstitüsü'nün Müzik Bölümü'nü tercih ettim. 1979’un ortalarında Fatsa Lisesi’ne müzik öğretmeni olarak atandım. O zaman müzik öğretmeni yetiştiren okul azdı. Türkiye’de üç tane müzik okulu vardı. Dolayısıyla Fatsa’ya atanan ilk kadrolu müzik öğretmeniyim. Burada hem okulda hem okul dışında korolar, orkestralar kurdum. Bir taraftan da Fatsa'daki siyasi faaliyetlerin içindeydim. 12 Eylül'e kadar böyle gitti. </p>
<h2>KARADENİZ’İ MÜZİK ALETİ OLMADAN BESTELEDİM!</h2>
<p><strong>Sonrası 12 Eylül... Tam 7 buçuk yıl cezaevinde kaldınız... </strong></p>
<p>Evet, 12 Eylül karabasan gibi geldi. Fatsa’da o dönem çok şey oldu, çok insanın hayatı altüst oldu. Ben de onlardan biriyim tabii. Müzik öğretmeniyken cezaevine girdim. Bilinen bazı bestelerimi cezaevinde yaptım; “Karadeniz”, “Anneler Günü”, “O Sönmez”… Son iki-üç yıla kadar koşullar ağırdı, müzik aletleri yasaktı. Ama ben “Karadeniz”i zaten müzik aleti yanımda yokken bestelemiştim. </p>
<p><strong>“Karadeniz” nasıl çıktı? </strong></p>
<p>Dört arkadaşımızın öldürülmesini anlatıyor. Yirmi arkadaşımız, 12 Eylül kışını geçirmek için, birbirine yakın iki yayla evinde kalıyorlar. Güvenlik güçleri tespit ediyor, evi sarıyorlar. Ekip liderinin kaldığı evde hemen hızlıca karar alınıyor. Karara göre dört gönüllü arkadaşımız ön kapıdan çıkarak, diğer 16 arkdaşımızın farklı çıkışlardan kaçmasını sağlıyor. Kendileri orada hayatını kaybediyor. Onları saygıyla, özlemle anıyorum. 16 arkadaşımın çoğuyla cezaevinde birlikteydik. Hikâyeyi bize anlattılar. Ahmet Özdemir ve Erdoğan Arslan şiiri yazdılar, ben de besteledim. </p>
<p><strong>Bir de o hikâyeyi “gerçek tanık”tan dinliyorsunuz… </strong></p>
<p>Evet. Her defasında ağlaşarak dinledik. Şiir orada çıktı, öyküsü oradaydı. Şarkıyı benim dışımda birçok sanatçı okudu. Edip Abinin (Akbayram) kattığı duygu başkaydı. Onu da saygı ve özlemle anıyorum. </p>
<p><strong>Peki o cezaevinde geçen 7 buçuk yıl hayata dair ne öğretti size? </strong></p>
<p>Fatsa siyasi hareketin hızla geliştiği bir yerdi. Öyle ki, Fikri Sönmez'le Fatsa Belediye seçimlerini kazanmayı başarmıştık. Onu saygıyla anıyorum... Halkla bütünleşmiştik. Bu katılımcı demokrasi deneyimi, kimi çevrelerde rahatsızlık yaratmıştı. Sonra "Nokta Operasyonu", arkasından 12 Eylül, cezaevi, baskı, işkence. Sonuçta devrimci insanlar yaşadığı yere uyum sağlarlar. Biz de kendimizce orayı güzelleştirmeye çalıştık. Şiirlerimizi yazdık, siyasi çalışmalarımızı yaptık; bestelerimizi yaptık, korolar kurduk içerde. </p>
<p><strong>Tahliye sonrası öğretmenliğe döndünüz mü? </strong></p>
<p>Dönmedim. Bestelerim birikmişti içerde. Üniversiteden müzisyen arkadaşlarımın desteğiyle 1990’da birinci albümümü çıkardım: "Gülyangını Ömrümüz" </p>
<p><strong>Sonrasında beş albüm… Ama sizin için, “Keşke daha çok albümü olsa, daha çok şarkı yapsa” deniyor. Sizin için bir üretimi tamamlayan şey nedir? O şarkıyı “tamam” deyip dinleyiciyle buluşturma anı nasıl geliyor? </strong></p>
<p>Aslında 7 albüm yaptım. 200'e yakın da bestem oldu. Bunun dışında enstrumantal besteler, tiyatro, belgesel müzikleri ve çocuk şarkıları da yaptım. Besteye başlarken benim için önce şiir vardır. Ondan aldığım duygunun içinde oluştururum besteyi. Sonrasında hemen piyasaya sürmek doğru olmaz. Başka bir şarkıyla benzeşme olabiliyor. Önce aileme dinletirim. Çok iyi seçici eşim, kızım ve oğlum var. Daha sonra, başta dostum Onur Akın olmak üzere sanatçı arkadaşlarımın fikirlerini alırım. Bu yüzden bu aşamada altı ay kadar beklerim. </p>
<p><strong>Yani şarkıyı “demlenmeye” bırakıyorsunuz. </strong></p>
<p>Aynen öyle! “Buğday Tanesi” şiirini 4 yıl çantamda gezdirdim. Çünkü İbrahim Karaca’nın şiiri çok büyüktü. Beste çıktıktan sonra da hemen piyasaya sürmek doğru olmazdı. </p>
<p><strong>Son eseriniz "Ahmet Ali"yi bestelerken sizi etkileyen ne oldu? </strong></p>
<p>Tabii ki önce Ahmet Ali'nin karakteri, öyküsü ve dostum Hüseyin Uygun'un şiiri oldu, duygu kaynağım. </p>
<p>Ahmet Ali, haksızlığa karşı çıkan, tefeciliği, kumarı yasaklayan; darda olanlara el uzatan bir katakter. </p>
<p>Ahmet Ali, 1946'da Fatsa'nın Aslancami köyünde doğar. Çocuk yaştayken; erkek çocuğu olmayan zengin Topal Ağa'ya evlatlık verilir. Biraz büyüdükten sonra ağanın kızlarından biriyle evlendirilir. Ağanın servetine göz diken biri, Ahmet Ali'nin karısını kaçırır. Çıkan arbedede yaralananlar olur. Daha sonra Topal Ağa, kızını kaçıran aile ile barışır ve kızını onlara verir. Sonrasında Ahmet Ali'yi öz ailesinin evine geri gönderir. Ahmet Ali, karısının kaçırılma olayında yaşananlardan dolayı tutuksuz yargılanmaktayken askere gider. Bu sırada dava sonuçlanır ve Ahmet Ali bu davadan ceza aldığını öğrenir ve askerden firar eder. Memleketine gelerek dağlara çıkar. (Ahmet Ali, aynı zamanda Anadolu eşkıya geleneğinin son temsilcisidir.) </p>
<p>Ancak o, sıradan bir eşkıya değildir. Hükmünün geçtiği tüm bölgede kumarı yasaklar. Tefecileri yıldırır. Haksızlığa uğrayan herkesin yanında durur. Zor durumda olanlara yardım eder. Halkın sevgisini kazanır; bu sayede uzun yıllar boyunca ele geçmez. </p>
<p>Ahmet Ali, bölgede yaşayan bir kadınla duygusal ilişki yaşamaktadır. Düşmanları, kadını korkutarak işbirliğine zorlarlar. Ahmet Ali sevgilisinin evine geldiği bir akşam, kadın jandarmaya haber verir. Jandarma, evin çevresinde mevzilenir. Ahmet Ali evden çıkarken; sevgilisi, plan gereği el fenerini yakıp söndürerek jandarmaya işaret verir. </p>
<p>Ahmet Ali çemberin içinde kalır ve orada öldürülür... 1974 </p>
<p>Ben Ahmet Ali’nin evini de gördüm. Klibi de onun yaşadığı bölgede çektik. Aslancami köylüleri bize çok destek oldu, onlara çok teşekkür ederim.  </p>
<p><strong>Bu şarkı, hızlı tüketim çağında sizde güçlü bir “hikâye anlatıcılığı” tarafı olduğunu düşündürdü. Bu tezatlığı nasıl açıklarsınız? </strong></p>
<p>Doğru öyküsü olan eserler eskimiyor. “Karadeniz” örneğin; 1990’da duyuldu ve hâlâ söylenmeye devam ediyor... </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 01 Feb 2026 06:42:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Zamanla imtihanımız: Herkesin ortak sorunu]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/zamanla-imtihanimiz-herkesin-ortak-sorunu-686919</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/zamanla-imtihanimiz-herkesin-ortak-sorunu.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/zamanla-imtihanimiz-herkesin-ortak-sorunu-686919</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Beyza Akyüz’den Zaman Yönetimi Üzerine Masalsı Bir Hikâye: Yarın Kralı</strong></em></p>
<p><strong>Gonca Metin</strong></p>
<p>Bugünlerde kime dokunsam, zamanının olmadığından yakınıyor. Bir arkadaşımla telefonda sohbet ederken ‘Bir kahve içelim’ diye kararlaştırıyoruz ama ardından ‘Önümüzdeki hafta tekrar konuşalım, netleştirelim’ diyerek telefonu kapatıyoruz. Aradan günler geçiyor, kimse birbirini tekrar arayamıyor. Muhabbet edebilmek için yüz yüze buluşma sözünün üstünden haftalar, hatta aylar geçiyor ama yine görüşemiyoruz. Zaman planlaması konusunda yine aynı ritmi tutturamadık.  </p>

<p>Evde bir şey bozulduğunda işiniz bir ustaya düşer, bu usta eşiniz de olabilir. Einstein’ın ‘Görelilik Teorisi’ni anlamaya başlıyorsunuz. Bir usta ile aramızda geçen tipik konuşma:  </p>
<p>-Gelip tamir eder misiniz?  </p>
<p>-Yarın geliyorum abla, diyor usta.  </p>
<p>Yarın oluyor, ne gelen var ne giden var. Bekle de gelsin. Ararsın, sorarsın; hep ‘yarın’ der. Oyalama ustalığına tam puan!  </p>
<p>Ben yıllardır öğretmenim. Bütün dönemlerde karşılaştığım bir örüntü var. Bir sebeple dersimi bir gün öne aldığımda, öğrencinin o günün ödevini yapmadığını fark ederim.  </p>
<p>-Ödevimi yarın yapacaktım, der.  </p>
<p>Yıllar süren eğitim hayatına rağmen öğrencilerin kendi günlük rutinlerini oluşturmakta zorlandıklarını görmek beni hep düşündürür. Biz büyükler çocuklara ‘plan yap’ deriz ama planın nasıl yapılacağını birlikte deneyimlemeyi unuturuz.  </p>
<h2>YARIN KRALI: BUGÜNÜN İŞİNİ YARIN BIRAKMAMA ÜZERİNE MASALSI BİR HİKÂYE</h2>
<p>Zaman yönetimi konusunda 7’den 70’e herkes sıkıntı yaşıyor. Zamanını yönetmek konusunda en başarılı olanların küçük çocuklar olduğunu gözlemliyorum. Sanırım biz yetişkinler bu doğal dengeyi de bozuyoruz. Yemeğe çağırdığım küçük kızım, ‘Şu anda buna vakit ayıramam,’ diye cevap veriyor.  </p>
<p>Yetişkinler bir koçtan ya da bu işi bilen bir profesyonelden destek alarak zaman yönetimi konusunda kendinlerini geliştirebiliyor, ama iş çocuklara gelince bu o kadar da kolay olmuyor. İşte bu noktada size bir kitap tavsiyesinde bulunacağım. Beyza Akyüz’ün Eylül ayında çıkan kitabı Yarın Kralı hem yetişkinlere hem çocuklara rehber niteliği taşıyor.  </p>
<h2>BİR KRALLIKTA BAŞLAYAN ERTELEME HİKÂYESİ</h2>
<p>Yeni çıkan çocuk kitapları arasında yerini alan Yarın Kralı’nda, hiçbir işi olmadığı için canı sıkılan bir kralın hikayesi anlatılıyor. Bir gün kralın aklına bir çözüm gelir. Bu yöntemle artık canı hiç sıkılmaz. Ancak şimdi de halkın canı sıkılır. Bir genç bu duruma çözüm bulur. Genç, halkı bilinçlendirir ve krala dersini verir. Her dönemde olduğu gibi gençler sistemi değiştirecek güce sahiptir. Yeter ki bugün harekete geçebilsinler.  </p>
<p>Beyza Akyüz’ün samimi anlatımı sayesinde okurken kendiniz bir anda kralın karşısında bulabilirsiniz. Siz olsanız kraldan ne istersiniz? Kralın cevabı karşısında ne yaparsınız?  </p>
<h2>EĞİTMENLERE, ÖĞRETMENLERE VE AİLELERE İLHAM VERECEK BİR KİTAP</h2>
<p>Yarın Kralı, Kronik Çocuk etiketiyle eylül ayında raflardaki yerini aldı. Bugünün işini yarına bırakmamayla ilgili masalsı bir hikaye.  </p>
<p>Beyza Akyüz’ün mizahi anlatımı sayesinde okumaya yeni başlayan çocuklar kolaylıkla bu kitabı okuyabilir. Sadece çocuklar mı? Özellikle drama eğitmenleri, öğretmenler ve ebeveynler için bir kaynak kitap. Öz düzenleme ve hedef koyma birbiriyle iç içe geçmiş, başarı için gerekli yetkinliklerdir. Bu özelliklerin geliştirilmesi konusunda kafanız karışıksa, çocuklarımıza ya da kendimize fazla yüklenmeden önce Yarın Kralı’nı okuyalım.  </p>
<p>‘O işi hemen yap, yarına bırakma’ diye bozuk plak gibi tekrar etmek yerine başka neler yapabiliriz? Bu sorunun cevabının ne olabileceği konusunda size rehberlik edecek bir kitap. İlkokul 1. ve 2. sınıflarda sınıf içi etkinlik olarak planlanabilir. Oyun temelli öğrenmenin çocuklar üzerindeki etkisini artık hepimiz biliyoruz.  </p>
<p>Sınıfta ya da evde nasıl kullanabilirsiniz bir örnek ile açıklayayım. ‘Yarın Kralı’ okuduktan sonra canlandırma oyunu oynanabilir. Çocuklardan biri kral; diğerleri de kraldan talepleri olan kişiler olur. Oyun bittikten sonra çocuklarla kralın talepleri gerçekleştirmemesinin nasıl sonuçları olacağı üzerine konuşulur. Böylece çocuklardaki erteleme alışkanlığı kitap, drama ve P4C ile ele alınmış olur.  </p>
<h2>DEĞERLER EĞİTİMİ DEĞİL, FARKINDALIK EĞİTİMİ</h2>
<p>Değerler eğitimi ile ilgili olan kitapları bilirsiniz; çocuğa ne yapması gerektiğini söyler ancak Yarın Kralı çocuğun düşünmesini teşvik ediyor. Didaktik, öğretme amacıyla çocuklara ne yapmaları gerektiğini söyleyen bir kitap değil; fakat bunun yanında çocuğa yol açan yaratıcı bir çözüm bulmasına yardımcı olan bir hikaye. Çocuklar kendi buldukları çözümlerle daha mutlu oluyorlar. Birinden gelen talimatlar hem kısa ömürlü oluyor hem de uygulamaya geçmiyor. Kendi buldukları yaratıcı çözümleri hemen hayata geçiriyorlar. Üstelik karşılaştıkları insanlara da ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Yarın Kralı kendi çözümleri bulması için çocuğa alan açıyor.  </p>
<p>Yarın Kralı, öz düzenleme, planlama, görev başlatma, duygu yönetimi kazanımlarını destekler.  </p>
<h2>OKUMAYI YENİ ÖĞRENENLER İÇİN AKICI, HER YAŞ İÇİN ANLAMLI</h2>
<p>Kendi çocukluğundan getirdiği anılarla yazan Beyza Akyüz çocukların dünyasını iyi anlatıyor. Bu yüzden 7 yaş ve üzeri çocuklar Yarın Kralı’nı bir solukta okuyacaklar. Henüz okuma bilmeyen minik kitap kurtları da, ebeveynleri Yarın Kralı’nı okuduğunda ilgiyle dinleyeceklerdir.  </p>
<p>Beyza Akyüz’ün yalın ama estetik dili sayesinde çocuklar hem rahatça okuyor hem de edebi bir zevk yaşıyor.  </p>
<p>Eğlenceli ve ritmik tekrarları ile hiç bitmesini istemeyeceğiniz bu kitabın sonunda sizleri, yaratıcı ve farkındalığı artıran bir etkinlik bekliyor. Bu etkinlik, ‘yarının değil bugünün kralı/kraliçesi’ olmaya teşvik ediyor.  </p>
<p>Beyza Akyüz’ün çocuk gözüyle yazdığı bu hikaye, hayata kolaylıkla uygulanabilir sade bir bilgelik taşıyor.  </p>
<p>Bir hikaye bazen kelimelerden çok şey söyler. İçimizdeki yarın kralı/kraliçesini fark ettiğimizde değişim başlar. Hikayelerle dönüşüm şimdi başlasın. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 08:24:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Eğlence mi, İsyan mı? Roger Waters Neden Rahatsız Ediyor? Waters–Osbourne Gerginliği Üzerine Bir Vicdan Muhasebesi]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/eglence-mi-isyan-mi-roger-waters-neden-rahatsiz-ediyor-waters-osbourne-gerginligi-uzerine-bir-vicdan-muhasebesi-686918</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/eglence-mi-isyan-mi-roger-waters-neden-rahatsiz-ediyor-waters-osbourne-gerginligi-uzerine-bir-vicdan-muhasebesi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/eglence-mi-isyan-mi-roger-waters-neden-rahatsiz-ediyor-waters-osbourne-gerginligi-uzerine-bir-vicdan-muhasebesi-686918</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Serkan Fırtına</strong></p>
<p>Rock dünyasında son dönemde yaşanan tartışma, yüzeyde bakıldığında bir müzisyenin ölümünün ardından yapılan sert bir açıklamadan ibaret gibi görünebilir. Oysa Roger Waters’ın Ozzy Osbourne’un ardından söyledikleri ve buna karşı verilen tepkiler, müziğin yalnızca estetik bir alan değil; aynı zamanda etik, politik ve kültürel bir zemin olduğunu bir kez daha hatırlattı. </p>
<p>Waters, Black Sabbath’a ve Ozzy Osbourne’un müzikal çizgisine hiçbir zaman ilgi duymadığını açıkça ifade etti. Hatta Osbourne’un kariyerinin belirli dönemlerini “televizyonda yıllarca süren saçmalık ve aptallık” olarak nitelendirdi. Bu sözler doğal olarak tepki çekti.</p>
<p>Ozzy’nin ailesinin sert açıklamaları ve ardından Pink Floyd’un ikonik prizması ve albümleri ile ilgili alay eden bir görsel paylaşılması, tartışmayı hızla kişisel ve sembolik bir düzleme taşıdı. Bu noktada tansiyon daha da yükseldi. Ozzy Osbourne’un oğlu, Waters’a yönelik son derece saldırgan ve küfürlü bir dille kaleme alınmış bir yanıt verdi. Tartışma böylece düşünsel bir itirazdan çıkıp, öfke ve refleksle verilen bir savunma hattına sürüklendi. Bu tepki, Waters’ın sözleriyle hesaplaşmak yerine, onları bastırmaya ve itibarsızlaştırmaya dönük bir dilin tercih edildiğini açıkça gösteriyordu. </p>

<p>Ancak mesele, bu sözlerin kaba olup olmadığı sorusuyla sınırlı değil.  </p>
<p>Çünkü Roger Waters herhangi bir rock yıldızı değildir. Pink Floyd’un konsept albümlerine damga vuran, müziği bir anlatı alanına dönüştüren, sahneyi politik bir ifade zemini olarak kullanan bir sanatçıdır. The Dark Side of the Moon,  The Wall, Animals, Wish You Were Here gibi albümler yalnızca müzik tarihi açısından değil; modern insanın yabancılaşması, iktidar ilişkileri ve toplumsal travmalar açısından da temel referans noktalarıdır. </p>
<p>Roger Waters, Pink Floyd dönemindeki konsept albümleri ve bireysel işleriyle, “sanatçı” sıfatını tarihin altın harfleriyle hak eden nadir isimlerden biridir. Onun müziği, dinleyiciyi sadece eğlendirmeyi değil, rahatsız etmeyi de hedefler. Çünkü Waters için sanat, konforlu bir alan değil; yüzleşme alanıdır. </p>
<p>Burada bir parantez açmak gerekir: Ozzy Osbourne’un müzikal önemi tartışmasızdır. Black Sabbath’la birlikte heavy metalin estetik ve duygusal dilini kuran, karanlık temaları ana akıma taşıyan, onlarca grubu ve müzisyeni etkileyen bir figürden söz ediyoruz. Metal müziğin bugün sahip olduğu karanlık ton, riff anlayışı ve atmosfer büyük ölçüde Sabbath mirasına dayanır. Ozzy, bu mirasın simgesel sesi ve yüzüdür. </p>
<p>Ancak tam da bu noktada ayrım belirginleşir. </p>
<p>Bu ayrım sadece müzikal tercihlerle ilgili değildir; arka planda çok daha sert bir dünya görüşü çatışması yatar. Nitekim Sharon Osbourne’un Waters’a yönelik sert çıkışları ve onu "antisemitizm" ile suçlayan açıklamaları tesadüf değildir. Sharon ve Ozzy Osbourne çifti, Waters’ın yıllardır öncülük ettiği İsrail’e yönelik kültürel boykot çağrılarını her fırsatta reddetmiş, İsrail’in politikalarına açık destek vermişlerdir. Sharon Osbourne için Waters’ın Filistin davasını savunması bir "aktivizm" değil, bir "düşmanlık" olarak kodlanır. Bu durum, tartışmayı kişisel bir kavgadan çıkarıp; Batı merkezli statükoyu savunanlarla, bu statükoyu sarsmaya çalışan devrimci tanıklık arasındaki ideolojik uçurumu net bir şekilde ortaya koyar. </p>
<p>Bu yaklaşım, Waters’ın politik duruşuyla doğrudan bağlantılıdır. Waters, yıllardır Filistin meselesinde açık ve net bir tavır alıyor. Batı’nın çifte standartlarını, medya sessizliğini ve devlet destekli şiddeti sahneden, röportajlardan ve albümlerinden geri adım atmadan eleştiriyor. Bunun bedelini de ödüyor: konser iptalleri, linç kampanyaları, sansür girişimleri… Buna rağmen geri çekilmiyor. </p>
<p>Ozzy Osbourne ise kuşkusuz rock tarihinin en tanınmış figürlerinden biridir. Ancak onun kariyeri, müzikle olduğu kadar popüler kültürle de iç içe ilerlemiştir. Sansasyonel sahne olayları, şiddete olan yatkınlığı, şok etkisi yaratmayı hedefleyen performanslar, reality şovlarla görünür kılınan özel hayat… Bunlar Ozzy’nin müzikal mirasını tamamen geçersiz kılmaz elbette; fakat bu mirasın politik, etik ya da düşünsel bir sorumlulukla kurulduğunu söylemek de zordur. </p>
<p>Ozzy’nin geçmişi, çoğu zaman popüler kültürün talep ettiği “saçmalık” üzerinden şekillenmiştir. Şaşırtmak, gündem olmak, sınırları yalnızca şov uğruna zorlamak… Bu, Waters’ın bilinçli olarak kurduğu sanatsal-politik hattın tam karşısında duran bir duruştur. </p>
<p>Bu nedenle Ozzy’nin ailesinin Pink Floyd’un ikonik prizma afişi üzerinden yaptığı görsel müdahale, tartışmanın seviyesini düşüren bir kırılma noktası oldu. Bir sanatçının sözlerini eleştirmek başka, müzik tarihine mal olmuş bir sembolle alay etmek başkadır. Waters’ın sözleri serttir; ancak düşünsel bir zemine dayanır. Görsel alay ise meseleyi popüler kültür refleksine indirger. </p>
<p>Asıl dikkat çekici olan ise bu tartışmanın neden bu kadar büyüdüğüdür. Çünkü Roger Waters’ın söyledikleri, yalnızca Ozzy Osbourne’a dair değildir; günümüz müzik dünyasının genel sessizliğine yöneltilmiş dolaylı bir eleştiridir. </p>
<p>Bugün özellikle Filistin meselesinde bu sessizlik daha da görünür hâle geliyor. On binlerce sivilin öldürüldüğü, şehirlerin yok edildiği bir dönemde, müzik dünyasının büyük bir kısmı ya tamamen susuyor ya da kimseyi rahatsız etmeyecek muğlak cümlelerle pozisyon almaktan kaçınıyor. Kariyer kaygısı, iptal edilme korkusu ve piyasa dengeleri, sanatsal vicdanın önüne geçmiş durumda. </p>
<p>Roger Waters bu yüzden rahatsız edici bir figür. Çünkü o, sanatçının yalnızca üreten değil, tanıklık eden biri olması gerektiğini hatırlatıyor. Filistin için açıkça konuşması, bunun bedelini göze alması ve bu tavrı yıllardır sürdürmesi, onu çağdaşlarının büyük bölümünden ayırıyor. Bu duruş sevilmeyebilir, eleştirilebilir; ancak yok sayılması mümkün değildir. </p>
<p>Bugün mesele Ozzy Osbourne ya da Roger Waters’tan çok daha büyük bir yerde duruyor. Mesele, günümüz müzisyenlerinin ve sanatçılarının politik olana ne kadar dahil olabildiği ya da bilinçli biçimde ne kadar uzak durmayı seçtiği. </p>
<p>Nihayetinde tarihin tozlu sayfaları, reality şovları değil; rüzgara karşı konuşma cesareti gösterenleri kaydedecek. Bugün müzik dünyası derin bir sessizliğe gömülmüşken şu ayrım her zamankinden daha net: Bazıları sadece bir dönemin eğlencesi olur, Roger Waters gibi isimler ise bir devrin vicdanı. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 08:17:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[24 Ocak: İşçi Sınıfına Topyekûn Saldırı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/24-ocak-isci-sinifina-topyekun-saldiri-686917</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/24-ocak-isci-sinifina-topyekun-saldiri.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/24-ocak-isci-sinifina-topyekun-saldiri-686917</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>24 Ocak kararlarının Türkiye ekonomisinde yarattığı dönüşümü, neoliberal dönemin bugünkü seyrini ve küresel kapitalizmin yeni yönelimlerini Erinç Yeldan ile konuştuk.</p>
<p><strong>24 Ocak kararlarının üzerinden tam 46 yıl geçti. Türkiye açısından, özellikle 12 Eylül’le birlikte düşünüldüğünde, çok kritik bir tarih. Bugünden geriye baktığımızda 24 Ocak Türkiye’de en çok neyi değiştirdi? </strong></p>
<p>1980 kuşkusuz Türkiye için çok kritik bir kırılma tarihi. Ancak değerlendirmeyi sağlıklı yapabilmek için bir arka plan notu düşmek gerekir: 1980 aynı zamanda küresel ekonomi, hatta küresel kapitalizm açısından da son derece önemli bir dönüm noktasıdır. </p>

<p>1945 sonrası inşa edilen ve kurallı liberal ekonomi olarak adlandırabileceğimiz sistem, Sovyet sosyalist tehdidine karşı kapitalist dünyanın bir arada tutulmasını, bağımsızlığını yeni kazanmış üçüncü dünya ülkelerinin kapitalist blok içinde kalmasını hedefliyordu. IMF, Dünya Bankası ve daha sonra Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar ile NATO’nun askeri gücü bu sistemin taşıyıcılarıydı. Amaç, küresel kapitalizmin gezegen ölçeğinde tahakkümünü ve sermayenin egemenliğini sürdürmekti. </p>
<p>Ancak 1970’lere gelindiğinde bu sistem tıkanmaya başladı. Montaj hattına dayalı sanayilerde merkez ülkelerin liderliği tehdit altına girdi. Ucuz iş gücüne dayalı üretim, Avrupa ve Amerika dışına taşındı; önce Asya Kaplanları olarak bilinen Güney Kore, Malezya, Tayland, ardından Çin, Hindistan, Vietnam ve giderek Sahra Altı Afrika ülkeleri devreye girdi. Bu süreçte kar oranları düşmeye başladı. </p>
<p>1980 dönüşümü, artık bu kurallı liberal sistemin sermayenin karlılığını ve merkez ülkelerin hegemonyasını sürdürmekte yetersiz kaldığını ilan ediyordu. Bunun yerine serbestleştirme, finansal entegrasyon ve “küreselleşme” adı altında çok uluslu şirketlerin ve uluslararası finans sermayesinin dünya ölçeğinde egemenliğini genişleten bir yeni aşamaya geçildi. </p>
<p>Türkiye gibi orta gelirli, gelişmekte olan ülkeler bu süreçte yeniden hizaya sokuldu. Brezilya, Arjantin darbeleri ve Şili’de 1973 Pinochet darbesiyle başlayan; Türkiye, Malezya ve Tayland gibi ülkelerde ticaretin, finansın ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesiyle devam eden bir dönüşüm yaşandı. Emeğin örgütlü gücü dağıtıldı, sosyal kazanımlar törpülendi, istihdam piyasaları kuralsızlaştırıldı, taşeronlaştırıldı. Küresel sermaye ve yerel burjuvazi için ucuz, güvencesiz, parçalanmış bir iş gücü deposu yaratıldı. </p>
<p>Türkiye’de bu dönüşümün programı 24 Ocak kararlarıyla kurgulandı; uygulanması ise 12 Eylül askeri darbesiyle mümkün oldu. Aynı süreç İngiltere’de Thatcher, ABD’de Reagan, Almanya’da Kohl, Japonya ve Güney Kore’de baskıcı ve antidemokratik uygulamalar eşliğinde hayata geçirildi. </p>
<figure class="image"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/25/24-ocak-isci-sinifina-topyekun-saldiri-1.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Erinç Yeldan</strong></em></figcaption>
</figure>
<p>Bugünden geriye baktığımızda en çarpıcı gösterge, emeğin milli gelirden aldığı payın dramatik biçimde gerilemesidir. 1950’lerden 1977–78’e kadar reel ücretler, tüm sınırlılıklarına rağmen artış eğilimindeyken; 1980 sonrasında yaklaşık 10–12 yıl boyunca kesintisiz bir reel ücret düşüşü yaşandı. Grev ve toplu sözleşme hakları askıya alındı, sendikal örgütlenme dağıtıldı ve Türkiye’de sendikasızlaşma süreci başladı. </p>
<p>Bugün yaşadığımız parçalanmış, enformelleşmiş ve yapısal işsizliğe mahkûm edilmiş iş gücü piyasasının temelleri o dönemde atıldı. Korkut Boratav’ın deyimiyle bu süreç, sermayenin emeğe karşı topyekun bir karşı saldırısıydı. 24 Ocak kararları, “ihracata dayalı sanayileşme” ve “küreselleşme” söylemleri altında emeğin kazanımlarına yönelik son derece sert bir saldırının başlangıcı oldu. </p>
<h2>NEOLİBERALİZMİN YENİDEN İNŞA SÜRECİ</h2>
<p><strong>Türkiye’den yola çıktık ama bunun küresel bir eğilim olduğunu söylediniz. Bugün sıkça “küreselleşmenin sonuna gelindiği” tartışmaları yapılıyor. Sizce neoliberal dönemin sonunu mu yaşıyoruz? </strong></p>
<p>“Küreselleşmenin sonu geldi” söylemini hem yanlış hem de fazlasıyla popüler bir slogan olarak görüyorum. Ancak şu gerçek: 1980’den bu yana yaklaşık 50 yıllık bir dönemden söz ediyoruz ve bu süreçte teknoloji, finansal piyasalar ve sermaye hareketleri büyük dönüşümler geçirdi. </p>
<p>Bu dönemde peş peşe çok yıkıcı krizler yaşadık: 1994 Meksika krizi, 1997 Asya krizi, 2001 Türkiye ve Arjantin krizleri, 2008–2009 küresel finans krizi, ardından COVID pandemisi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaş ve son olarak ABD’nin küresel finansal tahakkümünde yaşanan tıkanmalar. </p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada “tıklama kapitalizmi” dediğim bir aşamadayız. Bir tuşa basarak milyarlarca dolarlık sanal finansal varlıkların dünyanın bir ucundan diğerine aktığı, son derece kısa vadeli, spekülatif ve kırılgan bir yapı oluştu. Bu yapı, reel üretim üzerinde ciddi tahribat yaratıyor. </p>
<p>ABD artık bu sürecin kendi sanayisini de zayıflattığını görüyor. Otomotivden makineye, bilgisayar ve teknoloji sanayilerine kadar birçok öncü sektör ülke dışına kayıyor. Çok uluslu şirketler merkez ülkelerle bağlarını gevşetiyor ve dünya geneline yayılıyor. </p>
<p>Buna ek olarak ekolojik yıkım, iklim krizi, su ve toprak kirliliği, tarım alanlarının madenciliğe açılması ve çok boyutlu eşitsizlikler (sınıfsal, cinsiyet temelli, coğrafi, etnik ve dini) daha da derinleşiyor. Göç dalgaları ve mülteci sorunu artık merkez kapitalist ülkeleri de ciddi biçimde rahatsız ediyor. </p>
<p>Bu koşullarda küresel kapitalizmin yeni bir “kurallar zinciri” inşa etme arayışında olduğunu görüyoruz. Sermayenin serbest dolaşımı korunurken emeğin dolaşımı sınırlandırılıyor. Bu yeni düzenleme çabaları, küreselleşmenin bittiği değil, yeni bir aşamaya girdiği izlenimini yaratıyor. </p>
<p>Ben bunu, neoliberal devletin sermayenin çıkarlarını daha da açık biçimde savunacak şekilde yeniden yapılandırılması olarak görüyorum. Ticaret rejimlerinin yeniden düzenlenmesi, kritik mineraller üzerinden yürütülen yeni emperyal paylaşım mücadeleleri ve artan askeri gerilimler bu sürecin parçası. </p>
<p><strong>Yani bir neoliberal yeniden inşa döneminden söz edebilir miyiz? </strong></p>
<p>Evet. Bu yeniden kurallaşma süreci, yapay zekadan kritik minerallere, yeni finansal enstrümanlardan kripto paralara kadar sermayenin karlılığını güvence altına almayı hedefliyor. Aynı zamanda gerektiğinde açık askeri müdahaleyi, savaş tehdidini ve otoriter yönetim biçimlerini devreye sokmaktan çekinmeyen bir dünya düzenine doğru ilerliyoruz. </p>
<p>*** </p>
<h2>24 OCAK 1980 – 24 OCAK 2026</h2>
<figure class="image"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/25/24-ocak-isci-sinifina-topyekun-saldiri.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Bedri Koraman’ın çizimi.</strong></em></figcaption>
</figure>
<h2>46 YILDA NELER KAYBETTİK?</h2>
<h2>DARBEYLE GELEN LİBERALİZM</h2>
<p>24 Ocak 1980 tarihinde IMF’nin ve tekelci sermeye kesimlerinin dayatmaları sonucunda, meşhur 24 Ocak Kararları alındı. Demirel tarafından Turgut Özal, Başbakanlık müsteşarı yapılarak kararları yürütmekle görevlendirildi. İhracata yönelik serbest piyasa ekonomisi iç talebin, kamu harcamalarının kısılmasını, işçi, memur emekçi kesimlerin ücretlerinin sabit tutulmasını vb yanı sıra temel ihtiyaç malzemelerinin zamlanması anlamına geliyordu. Bu politikaların halkın örgütlü gücünü ortadan kaldırmadan uygulamak imkânsızdı. Ancak otoriter bir yönetimle uygulanabilirdi. Demirel, Ecevit’in miras bıraktığı sıkıyönetim yasaları ve orduyu sevk idaresi altında halk muhalefetinin üzerine saldırtarak askerî yönetimi aratmayacak baskı politikalarına başvurdu. Devlet güçlerinin bizzat içinde yer aldığı kitlesel katliamlar günlük olaylar haline gelmişti. Buna rağmen 1980 yılı direnişlerin ve işçi grevlerinin tavan yaptığı bir konjonktürde şekillendi. Programın uygulanamaması egemen sınıf kesimlerini açık faşizme yönlendirdi. Emperyalizm ve tekelci sermayenin çıkarları çerçevesinde ekonominin köklü bir dönüşüme uğratılması zorunluluğu 12 Eylül’ü gündeme getiren önemli etkenlerden biri oldu. </p>
<p>*** </p>
<h2>TÜRKİYE’DE EMEĞİN MİLLİ GELİRDEN ALDIĞI PAY</h2>
<p>24 Ocak kararlarının somut olarak uygulamaya konduğu 1980 yılından itibaren ağır bir düşüş yaşadı. 1997 yılından bu yana, Türkiye’de asgari ücretli emeğin GSYH’den aldığı pay %26 azalırken, işverene maliyeti ise %42 oranında azaldı. Bu düşüş, AKP iktidarı döneminde yoğun bir ivme kazandı, 2009-2025 yılları arasında dünya ortalamasından 17, AB ortalamasından ise 22 puan daha düşük seyretti.  </p>
<p><em><strong>(Bayram Ali Eşiyok) </strong></em></p>
<p>*** </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/25/24-ocak-isci-sinifina-topyekun-saldiri.png" alt=""></p>
<h2>SENDİKALAŞMA BİTİRİLDİ</h2>
<p>Türkiye’de 1980 sonrası gerileyen en önemli verilerden biri de sendikalaşma oranı oldu. 1988 yılında %63 olan sendikalı oranı, 2001 yılına gelindiğinde %57’ye gerilemiş, AKP’nin iktidarı ile geçen ilk 11 yılda ise hızlı bir çakılma ile 2013’te %9’a düşmüştür. Bu oran, 2025 yılı sonunda %15’e ancak dayanmıştır. <em><strong>(Aziz Çelik, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı) </strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/25/24-ocak-isci-sinifina-topyekun-saldiri-1.png" alt=""></p>
<p>24 Ocak sonrası neoliberal dünya düzenine dahil olan Türkiye’de, emeğin milli gelirden aldığı pay ve sendikalaşma oranı düşerken, sermaye kesimi ise ciddi bir büyüme yaşadı. TÜİK’in 2025 Gelir Dağılımı verilerine göre, bugün Türkiye’de en yüksek gelire sahip %20, toplam gelirin %48’ine sahipken, en düşük %20 ise %6,4’üne sahip. En zengin %20, 1987 yılında toplam gelirin %49’una sahipken, 1994 yılında bu oran %55’e çıkmıştır. 1973 yılında en düşük %20, toplam gelirin %11’ine sahipti. </p>
<p>*** </p>
<h2>PİYASA SERBESTİSİ İŞÇİ MEZBAHASI</h2>
<p>Tabii 24 Ocak dönüşümünün tek çıktısı birer birere işçilerin ve sermaye sınıfının gelirlerindeki değişimle açıklanamaz. Türkiye, bugün AB ülkelerine kıyasla kamu harcamalarında en geride. Keza haftalık ortalama çalışma süresiyle de (44 saat) AB’nin önünde. Bu dönüşüm, 24 Ocak, 12 Eylül, Washington Uzlaşması, IMF programının özellikle 2001 sonrası uygulanması ve 2002 sonrası AKP iktidarının ağır neoliberal dönüşümünün sonucu oldu. Bugün gelinen noktada, darbe zoruyla getirilen ve grev yasakları, polis şiddeti gibi disiplin aparatlarıyla sürdürülen “serbest piyasa rejimi”, Türkiye tarihinin en yoğun eşitsizliğini yarattı. Yalnızca 2025 yılında 2 bin 105 işçi ölürken, bunların 94’ü çocuktu. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 08:01:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sömürgecilik dürtüsü]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/somurgecilik-durtusu-686915</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/somurgecilik-durtusu.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/somurgecilik-durtusu-686915</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prabhat Patnaik</strong></p>
<p><strong>peoplesdemocracy.in</strong></p>
<p>Savaş sonrası emperyalizm, I. Dünya Savaşı öncesi dönemle karşılaştırıldığında daha net görülen temel bir çelişki üzerine kuruluydu. Her dönemde emperyalist dünyanın lideri konumundaki ülke, kapitalizmin yayıldığı diğer büyük ülkeler karşısında genellikle bir ödemeler dengesi açığı vererek liderlik rolünü sürdürür. Bunun birkaç nedeni vardır: Kapitalizmin yayılmasını desteklemek için sermaye ihraç etmesi gerekir; yeni sanayileşen bu ülkelerde üretilen mallar için kendi pazarlarını açık tutması gerekir; hegemonik konumunu sürdürmek için askerî harcamalar yapması gerekir; ayrıca dönemsel olarak gerçek savaşlara girmek zorundadır. Tüm bu nedenlerle lider ülkenin ödemeler dengesi açığı vermesi, kapitalizmin neredeyse kaçınılmaz bir yasasıdır. </p>
<p>Bu doğrultuda, I. Dünya Savaşı öncesi dönemin lider kapitalist ülkesi olan Britanya, Kıta Avrupası, ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika gibi yükselen kapitalist ülkeler karşısında cari ve sermaye hesapları birlikte ele alındığında genel bir ödemeler dengesi açığı veriyordu. Ancak bu açığı verirken Britanya dış borçlanmaya gitmiyordu; aksine, dünya genelinde net alacaklı bir konumdaydı. </p>

<p>Bu durum, Britanya’nın fetih yoluyla elde ettiği tropikal koloniler sayesinde mümkün oluyordu ve iki yoldan gerçekleşiyordu. Birincisi, Britanya yeni sanayileşen ülkelerden gelen rekabet nedeniyle bu ülkelerin pazarlarında ve kendi iç pazarında giderek dışlanan mallarını, esir alınmış sömürge pazarlarında satabiliyordu. İkincisi ise Britanya, bu kolonilerin yeni sanayileşen ülkelere yaptıkları emtia ihracatından doğan net döviz gelirlerini herhangi bir karşılık vermeksizin doğrudan gasp ediyordu. </p>
<p>Britanya bu sayede liderliğini sürdürmekte zorlanmadı; çünkü bu rolü desteklemek için sömürge imparatorluğuna yaslanabiliyordu. Örneğin, 1910’da Britanya’nın Kıta Avrupası ve ABD karşısındaki toplam ödemeler dengesi açığı 95 milyon sterlindi (tüm açık verilen ülkelerle toplam 145 milyon sterlinin içinden); bunun 60 milyon sterlini yalnızca Hindistan’dan geliyordu. Buna ek olarak Batı Hint Adaları, Malaya ve diğer kolonilerden de benzer aktarım mekanizmaları mevcuttu. </p>
<p>Ancak savaş sonrası kapitalizmin temel çelişkisi, bu dönemin lider emperyalist ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin böyle bir sömürge imparatorluğuna sahip olmamasıydı. ABD, Britanya’nın sahip olduğu gibi “musluğu açıldığında akan pazarlara” erişemiyor ve kolonileri bir yağma kaynağı olarak kullanamıyordu. Dolayısıyla Britanya tipi bir sömürge düzeni olmaksızın liderlik rolünü sürdürmesi, giderek daha fazla borçlanmasını gerektirdi. Böylece dünyada lider kapitalist ülkenin aynı zamanda en borçlu ülke olduğu tuhaf bir durum ortaya çıktı. </p>
<p>Bu durum başlangıçta sorun yaratmadı; çünkü dünyanın geri kalanı ABD’nin verdiği borç senetlerini memnuniyetle elinde tutuyordu; zira dolar “altın kadar güvenilir” kabul ediliyordu. 1970’lerin başında, Bretton Woods sistemi altında doların ons başına 35 dolardan altına çevrilebilir olması nedeniyle doların altına çevrilmesi yönünde bir dalga yaşandığında bu inanç kısa süreli sarsıldı. Ancak doların altına çevrilebilirliği sona erdirilip Bretton Woods sistemi terk edildikten sonra, dolara olan güven yeniden tesis edildi ve servet sahipleri Amerikan dolarını şikâyet etmeden tutmaya devam etti. Böylece ABD’nin kapitalist dünyadaki liderliği Bretton Woods’un sona ermesine rağmen sürdü. </p>
<p>Bu durum kısa vadede bir krizi engellese de temel çelişki varlığını koruduğu için gelecekte bir kriz ihtimali hep mevcuttu. Dolara duyulan güven, ABD’de enflasyonun servet sahiplerini dolardan uzaklaştıracak kadar yükselmeyeceği inancına dayanıyordu; bu inanç ise işgücü fiyatlarının yüksek işsizlik yoluyla baskılanacağı ve petrol fiyatlarının ABD’nin petrol üreten dünya üzerindeki hegemonyası sayesinde kontrol altında tutulacağı varsayımına dayanıyordu. Ancak bu koşulların aşınması ihtimali her zaman mevcuttu. </p>
<p>ABD’nin petrol üreten dünya üzerindeki hegemonyası, İran, Rusya ve Venezuela gibi ülkelerin ABD ile çatışmalı ilişkilere girmesi ve yaptırımlara maruz kalmasıyla tehdit altına girdi. Bu ülkeler, yaptırımlar nedeniyle petrol satışlarını dolar dışındaki para birimleriyle yapmaya yöneldi. Bu da doların küresel egemenliğini aşındırmaya başladı ve olası bir krizin işaretlerini verdi. </p>
<p>Buna ek olarak, borçluluğun giderek artması ABD açısından arzu edilir bir durum değildi. Bu nedenle mevcut tablo ABD için giderek daha kabul edilemez hale geldi ve Trump yönetimi ABD’nin ödemeler dengesi açığını daraltmaya, dolayısıyla borç artışını sınırlamaya karar verdi. </p>
<p>Trump’ın ithalata gümrük tarifeleri koyması bu amacın bir göstergesidir; daha önce ABD içinde depolanan enerjinin dışarı satılması yönündeki karar bir diğer göstergedir; zengin maden kaynaklarına sahip koloniler elde etme ve bu kaynakları yağmalayarak ABD’nin dış açığını finanse etme arzusu da aynı motivasyonun parçasıdır. Elbette bu kararların ardında başka saikler de vardır; burada vurgulanan yalnızca ortak ve önemli bir motivasyondur. </p>
<p>Liberal görüşler ABD’nin günümüzdeki aşırı saldırgan tutumunu Donald Trump’a yükleme eğilimindedir. Trump ile diğer başkanlar arasında önemli farklar olduğu doğrudur, Trump neofaşisttir, diğerleri en fazla aşırı muhafazakâr sayılabilir. Ancak Trump’ı tek suçlu olarak görmek, sistemin yapısal zaaflarını görmezden gelmek olur. Trump’ın Venezuela’ya yönelik hamlesi yalnızca onun saldırganlığını değil, kapitalizmin düzgün işleyebilmesi için doğrudan sömürgelere ihtiyaç duyduğunu da göstermektedir, Trump da bunu sezgisel olarak kavramaktadır. Neoliberalizm ve metropolün dünya kaynaklarını dolaylı yollarla kontrol etme yöntemleri, doğrudan sömürge yönetimi kadar etkili değildir. </p>
<p>Bu durum liberalizmin savunduğu görüşün tam tersidir. Liberalizm, sömürge baskısının geçmişte kalmış bir olgu olduğunu ve kapitalizmin doğası gereği barışçıl uluslararası iş birliğiyle işleyebileceğini, metropolde sınıf uzlaşması ve refah devletiyle uyum içinde var olabileceğini iddia eder. Trump’ın davranışı bu idealize edilmiş kapitalizm anlayışından sapmaktadır; ancak bunun nedeni yalnızca onun “kötü” biri olması değil, bu idealize edilmiş tablonun kendisinin sürdürülemez olmasıdır. Trump’ın hoyratlığı, çağdaş kapitalizmin ihtiyaçlarıyla uyumludur. </p>
<p>Bu da gösteriyor ki insanlığı son derece tehlikeli bir duruma sürükleyen şey Donald Trump değil, kapitalizmin kendisidir. Demokrasi, sömürgesizleşme ve refah devleti gibi tarihsel kazanımlar, sosyalist meydan okumanın kapitalizmi zayıflattığı bir dönemde emekçi sınıfların mücadelesiyle elde edilmiş kazanımlardır ve bugün geri alınmaya çalışılmaktadır. Ancak kapitalizmin bu saldırganlığı, sosyalizmin zorunluluğunu daha da görünür kılmaktadır. </p>
<p>Rosa Luxemburg’un “ya sosyalizm ya barbarlık” uyarısı, Trump’ın emperyalizmi ayakta tutmak için giriştiği umutsuz hamleler karşısında bugün bir kez daha doğrulanmaktadır. </p>
<p><strong>Çeviren: Göksu Cengiz </strong></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 07:42:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Venezuela, Grönland, Minneapolis: Dışarıda şov, içeride infial]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/venezuela-gronland-minneapolis-disarida-sov-iceride-infial-686914</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/venezuela-gronland-minneapolis-disarida-sov-iceride-infial.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/venezuela-gronland-minneapolis-disarida-sov-iceride-infial-686914</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>ABD’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği operasyonun ardından üçüncü haftaya girerken, asıl meselenin Maduro’yu koltuğundan ederek Venezuela’ya demokrasi getirmek değil, şiddet ve tehdit yoluyla yeni bir küresel hegemonya tesis etme çabası olduğu artık ortada. Fakat Trump’ın "Donroe Doktrini" olarak anılan ve müttefikleri dahi açıkça hedef alan bu emperyal zorbalığı, umulan mutlak hakimiyeti getirmek yerine bir bumeranga dönüştü. Şiddeti bir diplomasi dili haline getirmesi, bugün hem müttefikleriyle arasını açmış hem de içerideki militarize gücün kendi vatandaşlarını vurmasıyla kendi siyasi geleceğini tehdit eder hale gelmiş görünmektedir. </p>

<h2>HATIRLAYALIM…</h2>
<p>İlk günden bu yana saldırı dünya çapında olduğu gibi Venezuela’da da bir ideolojik yarılmayı belirginleştirdi. Venezuela medya kuruluşları üzerinden baktığımızda, devlet televizyonu VTV (Venezolana de Televisión) tamamen iktidar (PSUV) çizgisinde bir yaklaşım benimsedi. Bölgesel haber ağı Telesur ile birlikte operasyonu ilk andan itibaren alçakça bir kaçırma olarak niteledi. Bu çizgide bugün de bir değişiklik yok. Maduro’nun hala ülkenin meşru ve anayasal başkanı olduğunu savunarak, uluslararası hukukun ve egemenliğin açıkça çiğnendiğini vurgulamayı sürdürüyorlar. </p>
<p>Venezuela muhalefet cephesinde ise, Maduro sonrası sürecin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair kendi içlerinde bir ayrışma yaşanmış görünüyor. Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado’ya yakın duranlar, ABD saldırısını, özgürleşme ve narkoterörizmle mücadelenin zaferi olarak servis ederken bir kesim muhalefet de operasyonun askeri yöntemlerini eleştirmekle beraber Maduro rejiminin ülkeyi felakete sürüklediğini ön plana çıkardı. Bu kesimler, Machado’nun her ne pahasına olursa olsun değişim stratejisine mesafeli duruyor ama aynı zamanda Maduro’nun gidişini demokratik bir fırsat olarak değerlendiriyorlar. </p>
<h2>WASHİNGTON’DA ALINAN KARARLARA UMUT BAĞLAMANIN BEDELİ</h2>
<p>Maduro’nun kaçırılması ardından yaptığı ilk basın toplantısında Trump yönetimi "Venezuela’yı güvenli bir geçiş sağlanana kadar biz yöneteceğiz" demişti. Bu açıklama operasyonun demokratik bir müdahale değil, bir kaynak gaspı olduğunun itirafı olarak okunmuş ve hem iktidar hem de muhalefet cephesinde soğuk duş etkisi yaratmıştı. Muhalefet açısından ise Machado’nun ülkeyi yöneteceği konusunda bir beklentiye ve ardından hüsrana sebep oldu. Zira Trump Machado’nun saygınlığı ve desteği olmadığını ima etmişti.  </p>
<p>Machado uzun süredir Venezuela siyasetine dair tartışmaların merkezinde yer alıyor. 2024 seçimlerinde muhalefeti tek bir çatı altında toplamayı başaran ve halk nezdinde geniş bir desteğe ulaşmış ve hala daha bir kesim tarafından halkın iradesini temsil eden bir lider olarak görülüyor. Öte yandan Machado’nun Trump’a yaranmak için Nobel Barış Ödülü’nü onunla paylaşma teklifi, kendi tabanında bile bir prestij kaybına yol açtı. Hükümet nezdinde Machado’nun bu çabası, tek dayanağının dış güçler olduğunun kanıtı. Neticede Machado’nun askeri müdahale çağrılarının ve Nobel ödülüyle kurduğu siyasi imajın, sahada bir karşılığı kalmamış durumda. </p>
<h2>CHAVISTALAR İKTİDARDA</h2>
<p>Trump yönetiminin Maduro’nun yerine gelen Delcy Rodríguez ile kurduğu diyalog da son 3 haftanın önemli bir başka tartışma ekseni haline gelmiş durumda. Rodríguez, Venezuela siyasetinin önemli figürlerinden biri. 1970’li yılların solcu gerilla lideri Jorge Antonio Rodríguez’in kızı. Babasının gözaltındayken ölümü, onun siyasi kimliğinin temelini oluşturmuş. Göreve geldiği ilk günlerde Rodríguez, Washington ile gizli bir mutabakat vardığı iddiasıyla yoğun bir dezenformasyon kampanyasının hedefi oldu. Trump ise Rodríguez’i "eğer dediklerimizi yapmazsa Maduro’dan daha ağır bir bedel ödemekle" tehdit etmişti. Ancak kısa sürede bu söylem yerini bir övgüye bıraktı. Muhalifler Machado’nun devre dışı bırakılmasına tepkili ve Trump’ın Chavismo’yu Chavista’lara tasfiye ettirdiğini öne sürerken iktidar ise görüşmelere diplomasi olarak yaklaşıyor. </p>
<p>Esasen Trump’ın Venezuela müdahalesi, Maduro’yu fiziksel olarak denklemden çıkarsa da, rejimi devirmeyi başaramadı. Aksine, Trump’ın "ülkeyi ben yöneteceğim" çıkışı ve muhalefet lideri Machado’yu "yetersiz" bularak dışlaması, saldırının narko-terörizmle veya demokrasiyle bir ilgisi olmadığını kanıtladı. Buna ek olarak, Venezuela petrolünün çıkarılmasındaki maliyetler ve teknik altyapı yetersizliği, operasyonun ekonomik açıdan rasyonel olmadığı eleştirilerini beraberinde getirdi. Bu bakımdan Trump’ın Venezeula’da karışıklık yaratma planının başarısız olduğu algısı da kuvvetleniyor; ordu bölünmedi, Venezuela halkı Chavist olsun olmasın Trump’a kucak açmadı ve rejim değişmedi. Venezuela’da bunlar yaşanırken Maduro’nun etkisi Avrupa’nın kalbinde hissedildi. </p>
<h2>AVRUPA EGEMENLİĞİN DOKUNULMAZLIĞINI HATIRLADI</h2>
<p>Venezuela’ya dönük operasyon, Trump’ın zafer sarhoşluğuyla yaptığı basın açıklamasıyla krizin Grönland’a taşınmasını sağladı. Grönland için "Danimarka burayı koruyamaz, Rusya ya da Çin’in eline geçmesine izin vermeyeceğiz, Venezuela’da neler yapabileceğimizi gördünüz" çıkışı, Avrupa Birliği’ni karıştırdı ve asıl fırtına Grönland ve Avrupa başkentlerinde kopmaya başladı.  </p>
<p>Karakas’taki operasyon sırasında uluslararası hukukun çiğnenmesine tepkisiz kalan Avrupalı müttefikler, tehdit kendi coğrafi sınırlarına dayanınca bu pasif tutumlarını terk etmek durumunda kaldılar. Zira Venezuela müdahalesi Avrupa için artık Trump’ın müttefiklerinin toprak bütünlüğünü bile hiçe sayabileceğinin somut bir kanıtı haline geldi. Tüm bunlar NATO’nun içinde ABD’nin bir müttefik mi yoksa bir tehdit mi olduğu tartışmasını başlattı.  </p>
<p>Dahası, önceki gün yapılan açıklamada Trump, Danimarka, Norveç, İsveç, Fransa, Almanya, Finlandiya, Hollanda ve Birleşik Krallık’tan gelen tüm ürünlere 1 Şubat’tan itibaren %10 gümrük vergisi (tarife) uygulanacağını; Grönland’ın satışı konusunda anlaşma sağlanamazsa bu oranın 1 Haziran’da %25’e çıkarılacağını açıkladı. Sekiz ülke bu sebeple bir araya gelerek, ortak bir açıklamayla bu tehdidi eleştirdi ve Amerikan liderin tehditlerinin “transatlantik ilişkileri zedelediğini ve tehlikeli bir düşüş sarmalına yol açabileceğini” ifade ettiler. </p>
<h2>İÇ TAHKİMAT NE DURUMDA?</h2>
<p>Trump’ın dışarıdaki bu sert hamleleri, içerideki otoritesini pekiştirmek için bir kaldıraç olarak kullandığı da Venezuela saldırısının bir başka boyutuydu. Öte yandan Amerikan halkının büyük çoğunluğu askeri müdahaleler yerine enflasyon ve yaşam maliyeti başta olmak üzere iç sorunlara odaklanılmasını istiyor. Grönland’ın alınmasına destek ise sadece %23-25 bandında. Yani dışarıdaki güçlü lider imajı, içeride umduğu karşılığı bulmuyor.  </p>
<p>Dış dünyada fırtınalar koparken, ABD’nin iç toplumsal yapısındaki çatlaklar da her geçen gün derinleşiyor. ICE’ın agresifleşmesi, Trump’ın ulusal güvenlik adı altında içeride kurmak istediği kontrol mekanizmasına duyulan güveni güçlendirmek yerine zayıflatıyor. Özellikle geçtiğimiz haftalarda ICE görevlisinin bir sivili, Renee Nicole Good’u vurması, kurumun içerideki ordu gibi hareket etmeye başladığına dair protestoları şiddetlendirdi. Good, 37 yaşındaki üç çocuk annesi ve ödüllü bir şairdi. Bu nedenle başlayan protestolar, 2026’da yapılacak ara seçimlerin Trump aleyhine sonuçlanacağının sinyali olarak yorumlanıyor. </p>
<h2>TEHDİTLER EVE DÖNDÜ</h2>
<p>Venezuela’ya karşı başlayan operasyon, Trump için küresel hegemonyanın ‘yeniden doğuşu’ olarak kurgulanmış bir gövde gösterisiydi. Ancak üç haftalık bilançonun gösterdiği üzere bu hamle, kısa sürede hem bizzat kendi iktidarını hem de Batı ittifakını sarsan bir siyasi bumeranga dönüştü. Maduro’yu devirerek hegemonya tahkim edeyim derken karşısında tarihinde ilk kez ABD’yi bir tehdit olarak algılayan bir Avrupa bloku buldu. Operasyonun asıl yıkıcı darbesi, dışarıda sergilenen pervasız güç imajının ve içeride militarize edilmiş kurumları kutsayan dilin, Good cinayetiyle ABD’ye dönmesi oldu. 2026 yarı dönem seçimlerine aylar kala Trump, artık sadece dış rakipleriyle değil, kendi beslediği şiddete karşı uyanan bir tabanla da mücadele etmek zorunda. Sonuç olarak, Trump’ın Karakas’ta attığı kurşun; sadece Venezuela’nın egemenliğini değil, Batı ittifakını ve Washington’daki kendi siyasi geleceğini vurmaya başlamış görünüyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 07:40:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[ABD’nin rotası bölgeyi belirliyor]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/abdnin-rotasi-bolgeyi-belirliyor-686913</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/abdnin-rotasi-bolgeyi-belirliyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/abdnin-rotasi-bolgeyi-belirliyor-686913</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[ABD İran’a odaklanmak istiyor. Enerjisini, gücünü, mesaisini oraya harcamak istiyor. İran krizinin ne zaman ve ne şekilde çözüleceği de bilinmiyor. Bu nedenle bölgede Türkiye’ye ihtiyacı var, Arap devletlerine ihtiyacı var, Suriye’de isteklerine uygun ve bütünlüklü bir yapıya ihtiyacı var. Bu bağlamda ABD, SDG ile eski ortaklıklarının kalmadığını belirtiyor. Çünkü bölgedeki jeopolitik süreç ve ihtiyaçlar değişti.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan</strong></p>
<p>Suriye 6 Ocak’tan bugüne bir kez daha ABD ve İsrail’in bölgeye dayattığı senaryoların, etnik ve mezhepsel ayrıştırma politikalarının, emperyalizm eksenindeki çatışmaların alanı haline getirilmiş durumda. </p>
<p>ABD – İsrail politikaları doğrultusunda HTŞ gibi cihatçı çetelerin eliyle yürütülen saldırganlık; başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere, Suriye halklarının yaşam hakkını ve siyasi iradesini hedef alıyor. ABD’nin haydutça saldırganlığı, bu doğrultuda "Bin yıllık kardeşlik" söylemlerinin ardına gizlenen Yeni Osmanlıcı ortaklık, Suriye’de merkezileşmeye çalışan cihatçılık bölgeyi yeni felaketlerin eşiğine sürüklüyor. </p>
<p>6 Ocak’tan itibaren SDG kontrol ettiği bölgeleri büyük oranda kaybetti. Suriye’nin büyük bir bölümü Colani liderliğindeki geçici Şam hükümetinin kontrolüne geçti. Bölgenin müttefiklik ilişkileri, politik ihtiyaçları, müdahale yöntemleri de dayatılan “Yeni Suriye” planına göre şekil değiştirdi. Gelişmelerin ardından SDG’nin izleyeceği politika, Suriye’nin geleceği, ABD’nin beklentileri ve sürecin Türkiye’ye olası etkileri Orta Doğu siyasetinin en güncel soruları olarak karşımızda. </p>
<p>Bölgedeki son gelişmeleri, ABD’nin yeni Suriye politikalarını ve çatışmaların bölgeye etkilerini Arif Keskin ile konuştuk. </p>
<p>***</p>
<p><strong>Kamışlı dahil olmak üzere Haseke’nin barışçıl bir şekilde devlet yapısına dahil edilmesi müzakerelerinin ilerleyen dönemde başlayacağı açıklandı. Bu görüşmelerden nasıl bir sonuç çıkma ihtimali var? </strong></p>
<p>Merkezi yönetimin güçlü olduğu ve özerk yapıların bulunmadığı bir Suriye hedefleniyor. Bunun adımları atılıyor. Görünen o ki şu an itibariyle bölgedeki devletler ve ABD de bu çizgiye çok yakın. Ve bir merkezi yönetimin bu bağlamda desteklenip dönüştürülmesi gerekiyor.  </p>
<p>Meseleye buradan yaklaşmak lazım. Bu noktada önemli olan SDG yönetiminin böyle bir çizgiye razı olup olmaması. Fiili olarak özerk bir yönetim kabul görmüyor, yöneten gruplar bu konuda çok hassaslar. Bu nedenle anlaşmanın nasıl şekilleneceği önemli. SDG elinde bulunan toprakların önemli bir bölümünü kaybetti, şu an kontrol ettikleri topraklar da birbirinden kopuk ve aynı çatı altında değil. Ve bu bölgeleri aynı çatı altında birleştirip birlikte yürütmek de fiilen çok zor. Bu bağlamda temel mesele sürecin nasıl düğümleneceği ve bu düğümün nasıl çözüleceği. SDG yetkililerinin merkezi bir yönetimi kabul etmedikleri takdirde bir çatışma süreci bekleyebiliriz. </p>
<h2>ABD İRAN’A ODAKLANMAK İSTİYOR</h2>
<p><strong>Bölgede ABD’nin HTŞ ile kurduğu yeni ilişki, Ortadoğu’nun geleceğini nasıl etkileyecek? SDG’nin egemenlik alanı daha da daralacak mı? </strong></p>
<p>Evet ABD, Şam yönetimiyle yoluna devam etmeyi tercih etmiş. Bu durumun Orta Doğu’daki dengeleri çok yönlü etkileyeceği açık. ABD’nin çok farklı amaçları var. Birincisi, Trump zaten Suriye’de kalmak istemiyordu ve Suriye’yi bir yük olarak görüyordu. ABD bu bölgeyi bir noktada bırakmak istiyordu. İkincisi, Suriye’deki askeri varlığının eskisi gibi bir anlamı kalmadığını düşünüyordu. Üçüncüsü SDG’nin eski dönemdeki önemi kalmadı. IŞİD’i kontrol altında tutma ihtiyacını Suriye yönetimi üzerinden veya başka ülkeler üzerinden karşılayabileceklerini düşünüyorlar. </p>
<p>ABD Orta Doğu’nun genelinde yeni bir jeopolitik hat çiziyor. Ve Suriye bağlamında gündemlerindeki temel meselelerden birisi özellikle İran ve ona yakın olan örgütlerin, grupların, ülkelerin, tasfiyesi.</p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/25/abdnin-rotasi-bolgeyi-belirliyor.jpg" alt=""></p>
<p>Ve bu amaç doğrultusunda Şara yönetimi kilit bir rolde. Türkiye’de pek fazla dikkat edilmiyor ama Şara’nın temel iktidar ayaklarından biri İran karşıtlığı. Şara destekçileri İran’a karşı çatışarak ilerledi. Hizbullah’a karşılar, Irak’taki Şiilere karşılar. Temelinde İran’a ve destekçisi yapılara karşılar. Şöyle düşünelim; Suriye topraklarının bütünüyle İran karşıtı bir yapının eline geçtiği takdirde İran’ın Lübnan’da etki üretme imkanı azalacak, Hizbullah jeopolitik olarak daha fazla kuşatılacak, Irak’ta Haşdi Şabi gibi örgütlerin hareket alanı da daralacak. Mesela daha önce İran sınırından çıkılıp Beyrut’a kadar kara yoluyla gidilebilirdi ama şu anda o yol kapatıldı. Bu bağlamda bakıldığında SDG, ABD’nin istediği işlevi tamamıyla göremezdi. SDG, bölgede İran karşıtı bir jeopolitik dönüşüme katkı sağlayamazdı. </p>
<p>Bu değerlendirmede Suriye’nin toprak bütünlüğü başka bir şeyi de beraberinde getiriyor. Suriye uzun yıllardır bütün İsrail karşıtlığının kalesi konumundaydı. Şu anda Suriye öyle bir noktadan ayrılıyor. Görüyoruz ki Şam yönetimi İsrail karşıtlığından, ABD karşıtlığından vazgeçti. Hatta yönelinen yeni hatta İsrail ve ABD’nin güvenlik kaygılarını öncelik edinen, bu kaygılara göre hareket eden bir yapı oluşuyor.  </p>
<p>Bir taraftan da Suriye’nin toprak bütünlüğünün bölünmesi Türkiye-ABD ilişkilerinde, Sünni Arap devletlerle ABD ilişkilerinde önemli sorunlara yol açıyor. ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahalesi gündeme geldiğinde Arap devletleri Trump’ı bu saldırıdan vazgeçirmeye çalıştı. Hem İsrail’in güçlenmesi hem de Suriye bu çabanın sebepleriydi. Suriye’nin toprak bütünlüğünün İsrail ve ABD tarafından bölünmesi nasıl Türkiye açısından bir güvenlik tehdidi olarak görülüyorsa, aynı durum Arap devletleri için de geçerli. </p>
<p>ABD İran’a odaklanmak istiyor. Enerjisini, gücünü, mesaisini oraya harcamak istiyor. İran krizinin ne zaman ve ne şekilde çözüleceği de bilinmiyor. Bu nedenle bölgede Türkiye’ye ihtiyacı var, Arap devletlerine ihtiyacı var, Suriye’de isteklerine uygun ve bütünlüklü bir yapıya ihtiyacı var. Bu bağlamda ABD, SDG ile eski ortaklıklarının kalmadığını belirtiyor. Çünkü bölgedeki jeopolitik süreç ve ihtiyaçlar değişti. </p>
<h2>ORTADOĞU İÇERİDEKİ SÜRECİ ETKİLİYOR</h2>
<p><strong>El Kaide kökenli, HTŞ ile yönetime geçen bir lider olan Colani’nin Suriye’de bu kadar ciddi bir iktidar alanı oluşturması bölge ve Türkiye için tehdit mi? </strong></p>
<p>Devletler açısından bu mesele pek önemli görülmüyor. Özellikle ABD ve Avrupa bu kimlikleri önemsemiyor. Afganistan’ı Taliban’a devrederken görüşlerine bakmadılar. Bölgedeki güçlerin önemsediği şey insan hakları, dünya görüşleri değil, kendilerine tehdit üretip üretmediği ya da yarar sağlayıp sağlamadığı.  </p>
<p>Bugünkü tabloya bakıldığında, bir bölgeyi cihatçı kökenli bir liderin yönetip yönetmediği sorusu kuşkusuz önemlidir; ancak bu durum devletler için asıl belirleyici kriter değildir. Devletler meseleye ahlaki, insani veya hukuki bir pencereden ziyade, reel-politik ilkeleri çerçevesinde yaklaşmaktadır. Devletler; yönetim bulunduğu bölgeye tam anlamıyla hâkim olabiliyor mu, kendi egemenliğini istikrarlı bir şekilde sağlayabiliyor mu gibi endişeleri karşılandığı sürece yönetimin kimliğine bakmaksızın pragmatik adımlar atıyorlar. Hatta ilginç bir şekilde, sicili "karanlık" veya sorunlu olan yönetimlerin uluslararası pazarlığa çok daha açık olduğu düşünülüyor. Devletler, bu tür yönetimlerin zayıf noktalarını kullanarak kendi çıkarlarını çok daha kolay elde edebilecekleri fikriyle hareket edebiliyor. </p>
<p><strong>Son gelişmeler Türkiye’deki süreci nasıl etkiler? </strong></p>
<p>İç siyasetin içine tamamen girmeyeyim ancak Türkiye›nin iç siyasetinde tartışılan çözüm süreci, sadece yerel bir mesele olmayıp bölgesel jeopolitik gelişmelerle doğrudan iç içe geçmiş bir yapıya sahip. Bu noktada Suriye, sürecin sosyal tabanı için hem sembolik hem de stratejik bir öneme sahip olduğu için, oradaki her değişim iç dinamikleri de derinden etkiliyor. Özellikle tabana "Suriye’de siyasi bir yapı ve statü kazanıldığı" yönünde sunulan anlatı, çok kıymetli bir motivasyon ve aidiyet kaynağı haline gelmiştir. Hatta Türkiye’deki son müzakerelerde tabanın ikna edilmesi sürecinde, SDG’nin kontrolündeki bu alanların varlığından bir koz veya meşruiyet unsuru olarak dahi yararlanılmıştır. Dolayısıyla, bu bölgesel yapının zayıflaması veya tamamen devreden çıkması, Türkiye içindeki müzakere zeminini doğrudan zorlayarak ikna süreçlerini bir çıkmaza sokabilir. Sonuç itibarıyla; İran, Irak ve Suriye eksenindeki tüm stratejik hareketlenmeler bu süreci olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilecek potansiyele sahip olsa da mevcut Suriye sürecindeki gelişmelerin Türkiye’deki süreci olumsuz yönde etkileme ihtimali bugün oldukça kuvvetli görünüyor. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizm-suriyeyi-barbarliga-teslim-etti-686911' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/25/emperyalizm-suriyeyi-barbarliga-teslim-etti.jpg' alt='Emperyalizm Suriye’yi barbarlığa teslim etti'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizm-suriyeyi-barbarliga-teslim-etti-686911'>Emperyalizm Suriye’yi barbarlığa teslim etti</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/paristen-cikan-yeni-suriye-686912' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/25/paristen-cikan-yeni-suriye.jpg' alt='Paris’ten çıkan Yeni Suriye'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/paristen-cikan-yeni-suriye-686912'>Paris’ten çıkan Yeni Suriye</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 07:29:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Paris’ten çıkan Yeni Suriye]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/paristen-cikan-yeni-suriye-686912</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/paristen-cikan-yeni-suriye.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/paristen-cikan-yeni-suriye-686912</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Şu anda bir uzlaşma söz konusu değil. Aksine, Suriye’de Kürtler, Araplarla ittifak halinde ekonomik değeri oldukça yüksek bir bölgeyi, ülkenin yaklaşık yüzde 25’ini kontrol ederken şu anda Haseke’nin belli bir kısmına sıkışmış durumda. Ayrıca öz yönetimin elindeki Roj ve El Hol kampları da çok önemliydi siyasi açıdan, uluslararası toplumla doğrudan temas kurulmasını sağlayan mevzilerdi. SDG - öz yönetim burada muhataptı, doğrudan muhatap alınıyordu. Buraları kaybetti.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan</strong></p>
<p>Suriye 6 Ocak’tan bugüne bir kez daha ABD ve İsrail’in bölgeye dayattığı senaryoların, etnik ve mezhepsel ayrıştırma politikalarının, emperyalizm eksenindeki çatışmaların alanı haline getirilmiş durumda. </p>
<p>ABD – İsrail politikaları doğrultusunda HTŞ gibi cihatçı çetelerin eliyle yürütülen saldırganlık; başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere, Suriye halklarının yaşam hakkını ve siyasi iradesini hedef alıyor. ABD’nin haydutça saldırganlığı, bu doğrultuda "Bin yıllık kardeşlik" söylemlerinin ardına gizlenen Yeni Osmanlıcı ortaklık, Suriye’de merkezileşmeye çalışan cihatçılık bölgeyi yeni felaketlerin eşiğine sürüklüyor. </p>

<p>6 Ocak’tan itibaren SDG kontrol ettiği bölgeleri büyük oranda kaybetti. Suriye’nin büyük bir bölümü Colani liderliğindeki geçici Şam hükümetinin kontrolüne geçti. Bölgenin müttefiklik ilişkileri, politik ihtiyaçları, müdahale yöntemleri de dayatılan “Yeni Suriye” planına göre şekil değiştirdi. Gelişmelerin ardından SDG’nin izleyeceği politika, Suriye’nin geleceği, ABD’nin beklentileri ve sürecin Türkiye’ye olası etkileri Orta Doğu siyasetinin en güncel soruları olarak karşımızda. </p>
<p>Bölgedeki son gelişmeleri, ABD’nin yeni Suriye politikalarını ve çatışmaların bölgeye etkilerini Hediye Levent ile konuştuk. </p>
<p>***</p>
<p><strong>SDG ve HTŞ arasında nihai bir çözüme varıldığı söylenilebilir mi? Gelinen noktada uzlaşma hangi taraf için yararlı oldu, SDG için bir yenilgi söz konusu mu? </strong></p>
<p>Aslında bir uzlaşmadan bahsetmek mümkün değil. Çünkü uzlaşmada en azından iki tarafın da bir şeyler alması beklenir. Bir ikinci nokta olarak: SDG artık yok, SDG dağıldı. SDG bir Kürt-Arap ittifakıydı ve SDG içinde Arap aşiretlerinden katılan savaşçı sayısı yüzde 60-65’e yakındı. Keza yine özyönetime bağlı bir asayiş vardı. Bölgedeki “polis” diye adlandırılabilecek kolluklar görevlerini yerine getiriyordu. Bu kolluk güçlerinin de çok yüksek bir oranı Arap’tı. O yapı da dağıldı. Sonuç olarak şu anda ortada Kürtlerin dahil olduğu fiili askeri bir yapılanma yok, yeni bir yapılanma ortaya çıkar mı çıkmaz mı onu da bekleyip göreceğiz. </p>
<p>Diğer konuya gelecek olursak; zaten Halep’teki Şeyh Maksut ve Eşrefiye’ye yönelik çatışmaların olduğu dönemde, -ki SDG o zaman dağılmamıştı- her hâlükârda SDG’nin Fırat’ın batısında herhangi bir gücü kalmayacak şekilde doğusuna tamamen itilmesi bekleniyordu. Bu süreçte Türkiye’nin baskısı çok etkili, belirleyici olsa da son sözü Amerika söyledi sahada. Keza gelinen noktada Türkiye’deki Kürt Hareketinin de bu konuda ciddi hataları oldu. </p>
<p>Son duruma bakacak olursak şu anda bir uzlaşma söz konusu değil. Aksine, Suriye’de Kürtler, Araplarla ittifak halinde ekonomik değeri oldukça yüksek bir bölgeyi, ülkenin yaklaşık yüzde 25’ini kontrol ederken şu anda Haseke’nin belli bir kısmına sıkışmış durumda. Ayrıca öz yönetimin elindeki Roj ve El Hol kampları da çok önemliydi siyasi açıdan, uluslararası toplumla doğrudan temas kurulmasını sağlayan mevzilerdi. SDG - öz yönetim burada muhataptı, doğrudan muhatap alınıyordu. Buraları kaybetti.  </p>
<p>IŞİD’le mücadele, uluslararası koalisyonun içindeki müttefiklik konumu gibi açılardan da dezavantajlı bir durum oluştu. IŞİD’lilerin bulunduğu o 26 hapishanenin tamamına yakınını kaybetmiş durumdalar.  </p>
<p>Yani sadece toprak kaybetmek değil, elindeki silahlı gücün dağılması değil, aynı zamanda öz yönetim de ciddi kayıplar verdi. Bu süreç muhtemelen devam edecek. Kürtlerin şu an itibariyle Haseke’nin tamamını kontrol etmesi mümkün değil. Muhtemelen ilerleyen süreçte Haseke içindeki Kamışlı kentinin bir kısmına geri çekilecekler. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/25/paristen-cikan-yeni-suriye.jpg" alt=""></p>
<h2>“ABD KÜRT HAREKETİYLE İLİŞKİSİNİ TAMAMEN KESMEDİ”</h2>
<p><strong>ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack SDG’nin sahadaki IŞİD karşıtı güç olma rolünün büyük ölçüde sona erdiğini belirtti. Ve desteğini HTŞ’den yana kullandı. ABD ve İsrail’in, HTŞ’ye yönelik sergiledikleri bu desteğin arkasındaki temel motivasyon nedir ve bu iki aktörün hedefleri Suriye özelinde ne ölçüde örtüşmektedir? </strong></p>
<p>Eğer 2015’e geri dönecek olursak, Arapların da katılımıyla YPG, SDG’ye dönüştürülmüştü. Ve aslında fiilen açık bir şekilde 2015’ten itibaren Amerika; SDG’nin eğitim, silah desteği, lojistik desteği, diplomatik destek gibi önemli ihtiyaçları karşılamıştı. Açık destekçi haline gelmişti. Yine o döneme dönecek olursak; Amerika’nın Kürtleri bir yerel müttefik olarak belirlemesinin en önemli sebebi Irak-Suriye sınırının İran’a karşı korunması, tutulmasıydı. İkincisi de yerelde IŞİD’in kontrol altına alınması ya da yok edilmesi diyebiliriz, ki Tom Barrack’ın açıklamaları da bunu açıkça ortaya koyuyor. </p>
<p>Bu ittifakın ya da müttefiklik ilişkisinin iki temel sebebi vardı, bunu akılda tutmak gerekiyor. İsrail ve ABD açısından Suriye-Irak sınırının İran’a karşı korunması önemli bir faktör. Bu anlamda İsrail’in hala tedirgin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak İsrail, hem Suriye’nin güneyinde toprak aldı hem de henüz şartlarını bilmediğimiz taleplerinin büyük bir kısmı gerçekleşti. En azından Golan Tepelerini aldı, oradan çekilmeyeceğini her fırsatta söylüyor. Suriye’nin güneyi dediğimiz yer de aslında Şam’a en fazla 15-20 kilometre bir mesafeden İsrail içlerine uzanan bir bölge. </p>
<p>İsrail’in; Güvenlik konsepti çevresinde Ürdün sınırına paralel uzanıp Irak sınırına açılan "Davut Koridoru" diye bir projesi var. Suriye’de bu projeyi gerçekleştirmeye çalıştığı görülüyor. Hali hazırda İsrail, fiilen bu koridoru oluşturmuş durumda, Davut Koridoru hattı boyunca hava sahasını kontrol ediyor. </p>
<p>Son olarak da Paris’te ABD’nin arabuluculuğunda Şam-Tel Aviv görüşmesi vardı. ABD, Suriye sahasında Türkiye ve İsrail’in karşı karşıya gelmesini istemiyordu. Dolayısıyla burada bir ara formül bulmaya çalışıyordu. Henüz Paris’teki anlaşmanın detayları kamuoyuna açıklanmadı. Ancak mevcut duruma bakıldığında ABD, Suriye’nin güney ve güneydoğusunda İsrail, kuzey ve kuzeydoğusunda da Türkiye’nin hareket alanı olması konusunda bir orta yol bulmuş gibi görünüyor. </p>
<p>Peki İsrail açısından Irak-Suriye sınırının tutulmasının önemi ortadan kalktı mı diye soracak olursak, İran’daki son gelişmelerle birlikte eskisi kadar önemli değilmiş gibi görünüyor. Zaten İran’da başlayan gösterilerin ardından İsrail’in İran’a yönelik ikinci tur saldırısı ve bu çerçevede İran sınırının bir kere daha gündeme gelmesi de bekleniyordu. Dolayısıyla İran’ın direniş hattı çatısı altında teşkil ettiği Irak’taki Haşdi Şabi’ye yönelik hamleler de devam ediyor. Anladığımız kadarıyla şu an itibarıyla Irak sınırı-Suriye sınırının “güvenilir” bir müttefike teslim edilmesiyle ilgili İsrail’in kaygıları hafiflemiş gibi görünüyor. </p>
<p>Ama burada bir şerh düşmek istiyorum. Saha şartlarına bakıldığında; Suriye’deki Kürtlerle ABD’nin ilişkisinin devam edeceğini düşünüyorum. ABD tamamen kesmeyecektir ilişkiyi. Hatta SDG bünyesindeki Kürt savaşçılardan küçük ama etkin, aktif bir silahlı grup oluşturulması mümkün. O grubun da ABD’yle sahada aktif hareket etmesi de mümkün hala.  </p>
<p>Toparlayacak olursak; şu an itibarıyla Kürtlerin öncülüğünde oluşturulan öz yönetimin ve onun silahlı gücü olan SDG’nin artık bir hafta öncesine dönmesi mümkün görünmüyor. </p>
<h2>ŞARA’NIN ELİ O KADAR GÜÇLÜ DEĞİL</h2>
<p><strong>El Kaide kökenli, HTŞ ile yönetime geçen bir lider olan Colani’nin Suriye’de bu kadar ciddi bir iktidar alanı oluşturması bölge ve Türkiye için tehdit mi? </strong></p>
<p>Bu gündemin yanlış yerden tartışıldığını düşünüyorum. Herkes konuyu yalnızca Şara üzerinden tartışıyor. Şu an sahadaki gelişmeler Şara’nın emriyle gerçekleşmiyor. Şara güçsüz bir adam. Şara şu anda Suriye sahasındaki herhangi bir seküler, herhangi bir Alevi, herhangi bir Hristiyan kadar radikal örgütlerin hedefinde olan bir isim. Şara’yı savunmak açısından söylemiyorum, Şara çok pragmatik bir adam. En başından beri kendisini tarif etmek için bu söylenebilir. </p>
<p>Dolayısıyla asıl mesele şu, Şara’yı bir "Şam Noteri" gibi o koltuğa oturttular. Şam Noterinden kastımız Suriye ile ilgili anlaşmaları orada onaylayacak ‘noterlik’ ihtiyacını karşılıyor olması. Şara’nın Suriye’de cihatçı bir devlet kurmak gibi bir niyeti olduğunu hiç zannetmiyorum. Değinmemiz gereken nokta Şara’nın sahayı kontrol edemiyor oluşu olmalı. Şara kendi emrindeki adamları bile kontrol edemiyor mevcut durumda. Yani zaten Halep’teki Şeyh Maksut ve Eşrefiye’deki çatışmalara kadar Türkiye’nin desteklediği silahlı grupları da mümkün olduğunca Şam’a sokmamaya çalışmıştı Şara. Onu da sağlayamadı.  </p>
<p>Dolayısıyla bundan sonraki süreçte Suriye’de bir cihatçı yapı değil, daha kötü bir senaryo var. En azından bir cihatçı tehdit varsa sahada kimin ne olduğunu bilirsiniz. Suriye’de bu ihtimalden bile daha kötüsü var. Sayıları birkaç yüz bine ulaşan radikalinden El Kaidecisine, yağma niyetiyle hareket edeninden 3-5 tane silahlı adam toplayıp soyguna girişenine kadar insanlara tehdit olabilecek her şey var sahada. Kimse kimseden hesap soramıyor çünkü ortada devlet yok. Hesap verme mekanizması yok çünkü ortada bir hukuk yok. Ortada para yok, ekonomi korkunç durumda. Ve ekonomi kötüleştikçe yağma, talan, katliam ihtimalleri artıyor. Böylesi bir süreçten bahsediyoruz. Zaten Türkiye’nin desteklediği silahlı gruplar da böyle gruplar. En son Halep’te ve son çatışmalarda sahada gördüğümüz silahlı grupların bir "El Kaide ilkelerine göre devlet kurma" vizyonu bile yok, hiç vizyonları yok. Bu gruplar sadece paraya bakıyorlar, kazançlarına bakıyorlar. Şu anda Şara’nın Şam’da devam eden başka bir mücadelesi daha var. Şara’nın eski yol arkadaşları ya da bazı farklı isimler -aslında hiç o sürece katılmamış olsalar bile- hepsi kendisine bir devrim hikayesi çıkarmaya çalışarak yönetimden pay talep ediyor. </p>
<p>Bir taraftan sermaye el değiştiriyor, diğer tarafta ülkenin yapılandırılması lazım, çok ciddi bir pasta var ortada, devletin kurulması lazım. İnsanlara inanılmaz güçler verebilecek koltuklar hala boş. Şara’nın eski yol arkadaşlarının bir kısmı Şara’yı kâfirlikle suçluyor. «Kâfir Şam», «dinden dönmüş olan Şam rejimi» ifadelerini kullanıyorlar. Kısacası Suriye’de karmakarışık bir süreç var. </p>
<p><strong>Son gelişmeler Türkiye’deki süreci nasıl etkiler? </strong></p>
<p>Türkiye’deki sürecin hiçbir zaman gerçek bir çözüm niyetiyle başladığını düşünmedim. Türkiye’deki açılım süreci tamamen “İransız bölge dizaynı” ile ortaya çıkan fırsatların değerlendirilmesine yönelik bir adım. Burada Türkiye, bölgede İran’dan boşalacak yerleri doldurmak istiyordu. Dolayısıyla PKK meselesini çözmesi gerekiyordu. Keza PKK için de birtakım fırsatlar ve riskler ortaya çıkmaya başlamıştı. PKK de yine bölgedeki risklere ve fırsatlara paralel olarak silah bırakıp yeniden yapılanmaya gitme kararı aldı.  </p>
<p>Ve bölgede Türkiye’nin, Suriye’deki Kürt-Arap ittifakı olan öz yönetimi ve SDG’yi çökertip Türkiye’deki sürece dahil etmesi gerekiyordu. Bununla ilgili bir süreçti. Dolayısıyla ben son gelişmelerin Türkiye içinde büyük etkisi olacağını zannetmiyorum. Ama şöyle bir etkisi olacaktır. Türkiye içindeki Kürt siyasi çevrelerde ciddi kırılmalar yaşanacak. Çünkü Kürt çevrelerde de artık miadını doldurmuş, saha gerçekleriyle örtüşmeyen birçok köhnemiş söylem var. Ve bölgede artık etnik milliyetçiliğin pek karşılığı yok. Kürtler eğer demokrasi söylemi üzerinden bir söylem geliştirmek istiyorsa bunun gerçekten pratikte karşılığını uygulamaları gerekiyor. Dolayısıyla Suriye’deki sürecin Türkiye siyaseti içinde ve Kürtler arasında bir tartışmaya sebep olacağını düşünüyorum. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizm-suriyeyi-barbarliga-teslim-etti-686911' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/25/emperyalizm-suriyeyi-barbarliga-teslim-etti.jpg' alt='Emperyalizm Suriye’yi barbarlığa teslim etti'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/emperyalizm-suriyeyi-barbarliga-teslim-etti-686911'>Emperyalizm Suriye’yi barbarlığa teslim etti</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/abdnin-rotasi-bolgeyi-belirliyor-686913' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/25/abdnin-rotasi-bolgeyi-belirliyor.jpg' alt='ABD’nin rotası bölgeyi belirliyor'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/abdnin-rotasi-bolgeyi-belirliyor-686913'>ABD’nin rotası bölgeyi belirliyor</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 07:29:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Emperyalizm Suriye’yi barbarlığa teslim etti]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/emperyalizm-suriyeyi-barbarliga-teslim-etti-686911</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/emperyalizm-suriyeyi-barbarliga-teslim-etti.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/emperyalizm-suriyeyi-barbarliga-teslim-etti-686911</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan</strong></p>
<p>Suriye 6 Ocak’tan bugüne bir kez daha ABD ve İsrail’in bölgeye dayattığı senaryoların, etnik ve mezhepsel ayrıştırma politikalarının, emperyalizm eksenindeki çatışmaların alanı haline getirilmiş durumda. </p>
<p>ABD – İsrail politikaları doğrultusunda HTŞ gibi cihatçı çetelerin eliyle yürütülen saldırganlık; başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere, Suriye halklarının yaşam hakkını ve siyasi iradesini hedef alıyor. ABD’nin haydutça saldırganlığı, bu doğrultuda "Bin yıllık kardeşlik" söylemlerinin ardına gizlenen Yeni Osmanlıcı ortaklık, Suriye’de merkezileşmeye çalışan cihatçılık bölgeyi yeni felaketlerin eşiğine sürüklüyor. </p>

<p>6 Ocak’tan itibaren SDG kontrol ettiği bölgeleri büyük oranda kaybetti. Suriye’nin büyük bir bölümü Colani liderliğindeki geçici Şam hükümetinin kontrolüne geçti. Bölgenin müttefiklik ilişkileri, politik ihtiyaçları, müdahale yöntemleri de dayatılan “Yeni Suriye” planına göre şekil değiştirdi. Gelişmelerin ardından SDG’nin izleyeceği politika, Suriye’nin geleceği, ABD’nin beklentileri ve sürecin Türkiye’ye olası etkileri Orta Doğu siyasetinin en güncel soruları olarak karşımızda. </p>
<p>Bölgedeki son gelişmeleri, ABD’nin yeni Suriye politikalarını ve çatışmaların bölgeye etkilerini Hediye Levent ve Arif Keskin ile konuştuk. </p>
<p>***</p>
<h2>HEDİYE LEVENT İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>PARİS’TEN ÇIKAN YENİ SURİYE</h2>
<p>Şu anda bir uzlaşma söz konusu değil. Aksine, Suriye’de Kürtler, Araplarla ittifak halinde ekonomik değeri oldukça yüksek bir bölgeyi, ülkenin yaklaşık yüzde 25’ini kontrol ederken şu anda Haseke’nin belli bir kısmına sıkışmış durumda. Ayrıca öz yönetimin elindeki Roj ve El Hol kampları da çok önemliydi siyasi açıdan, uluslararası toplumla doğrudan temas kurulmasını sağlayan mevzilerdi. SDG - öz yönetim burada muhataptı, doğrudan muhatap alınıyordu. Buraları kaybetti.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/paristen-cikan-yeni-suriye-686912' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/25/paristen-cikan-yeni-suriye.jpg' alt='Paris’ten çıkan Yeni Suriye'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/paristen-cikan-yeni-suriye-686912'>Paris’ten çıkan Yeni Suriye</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>ARİF KESKİN İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>ABD’NİN ROTASI BÖLGEYİ BELİRLİYOR</h2>
<p>ABD İran’a odaklanmak istiyor. Enerjisini, gücünü, mesaisini oraya harcamak istiyor. İran krizinin ne zaman ve ne şekilde çözüleceği de bilinmiyor. Bu nedenle bölgede Türkiye’ye ihtiyacı var, Arap devletlerine ihtiyacı var, Suriye’de isteklerine uygun ve bütünlüklü bir yapıya ihtiyacı var. Bu bağlamda ABD, SDG ile eski ortaklıklarının kalmadığını belirtiyor. Çünkü bölgedeki jeopolitik süreç ve ihtiyaçlar değişti.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/abdnin-rotasi-bolgeyi-belirliyor-686913' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/25/abdnin-rotasi-bolgeyi-belirliyor.jpg' alt='ABD’nin rotası bölgeyi belirliyor'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/abdnin-rotasi-bolgeyi-belirliyor-686913'>ABD’nin rotası bölgeyi belirliyor</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 07:27:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Menzil miras kavgasına rağmen altın çağında]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/menzil-miras-kavgasina-ragmen-altin-caginda-686909</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/menzil-miras-kavgasina-ragmen-altin-caginda.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/menzil-miras-kavgasina-ragmen-altin-caginda-686909</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>İsmail Arı </strong></p>
<p>Fetullahçı Çete’nin tasviyesiyle kamuda boşalan alanları hızla dolduran ve ülkenin en kitlesel cemaatine dönüşen Menzil’in İzmir’de miting gibi gövde gösterisi yapması toplumun önemli bir bölümünde şaşkınlık yarattı. Ancak AKP döneminde altın çağını yaşayan Menzil bu noktaya bir günde gelmedi. Miras kavgasından önce sessizce, miras kavgasıyla biraz daha görünür şekilde örümcek ağı gibi memleketin dört bir yanını kuşattılar. </p>
<p>Cemaatin lideri Abdulbaki Elhüseyni’nin 12 Temmuz 2023’teki ölümünün ardından ayrı ayrı “şeyhliğini” ilan eden oğulları arasında başlayan, en az 50 milyar TL’lik miras ve taht kavgası hâlâ devam ediyor. Bu iki buçuk yıllık süreçte müritler arasındaki gerilim adım adım tırmandı. Dergâh dedikleri milyonlarca lira değerindeki binalara birbirlerini sokmadılar. 12 Temmuz 2023’e kadar yan yana duran müritler, “Sen bizim şeyhimize tabii değilsen bizden değilsin” diye kavgaya tutuştu. Birçok kentte paylaşılamayan dergahların önünde kavgalar çıktı. Hatta bazı kentlerdeki kavgalara, kan gövdeyi götürmesin diye polis müdahale etmek zorunda kaldı. Paylaşamadıkları gayrimenkuller ile şirketlerin kavgasına devam ederken cemaatin amiral gemisi konumunda olan Semerkand Vakfı ile Beşir Derneği’nin karşısına “rakip” vakıf ve dernekler kurdular. Bu kavganın ilk aşamasıydı…  </p>

<p>Menzil’deki kavganın ikinci aşamasında ise “En fazla mürit bende ama gayrimenkuller, servet sizde” diyen Muhammed Saki Elhüseyni’ye bağlı cemaat mensuplarının birçok kentte sokaklara dökülüp eylemler, basın açıklamaları yaptığını gördük. Her hak arama eyleminde, sokağa çıkan işçilerin, kadınların ve öğrencilerin karşısında iktidarın bir sopa gibi kullandığı 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Menzil’in eylemlerinde unutuldu. Müritler istedikleri kent meydanında, caddede döviz ve pankartlarla eylemler düzenledi.  </p>
<p>Bu aşamada cemaat içerisinde tırmanan gerilim cemaatin kalbi olan Adıyaman’daki Menzil köyünde taşlı sopalı kavgaya dönüştü. Kavga daha da büyümesin diye Menzil köyüne Jandarma TOMA’sı bile konuşlandırıldı. Bir süre sonra da İstanbul Sancaktepe’de bulunan ve müritlerin paylaşamadığı dergâhta silahlar konuştu, bazı cemaat mensupları vuruldu. Tüm bunlar yaşanırken iki tarafta birbirlerinin kirli çamaşırlarını, taciz iddialarından yolsuzluğa kadar birçok dosyasını sosyal medyada ortaya döküverdi.  </p>
<p>Cemaatteki kavganın üçüncü aşamasında, yani son zamanlarda ise geçici bir ateşkes durumu olduğunu söyleyebiliriz. İki tarafta büyük oranda sosyal medyadaki savaştan geri çekildiği duyurdu. Hatta bazı sosyal medya hesaplarında uzun süredir hedef aldıkları karşı tarafa yönelik özür mesajı bile yayınlandı. Bu kısmi barış sürecinin başlamasında “Cumhurbaşkanı Erdoğan Menzil’deki kavgaya müdahale edecek” söylentilerinin etkisinin olup olmadığı ise şimdilik belirsiz.  </p>
<p>Menzil’i ülke gündeminden düşürmeyen bu bol hareketli, kavgalı iki buçuk yıllık süreçte şunu net bir biçimde söylemek mümkün, cemaat kamuda örgütlenmeye, büyümeye devam etti, yeni şirketler kurup milyonlarca lira kazanmaya devam etti. Kamu, Menzil için yeni imtiyazlar sağladı, özel bir imtiyazla izin almadan para toplama hakkı bile verildi.  </p>
<p>Cemaatin liderleri birbirlerine barış çağrısı yaparken her iki tarafta İzmir’de olduğu gibi neredeyse mitinge dönüşen kitlesel buluşmalar düzenledi. Yani şimdilik, kavga görüntülerinin yerini gövde gösterisine çevirdikleri kitlesel buluşma, toplu tövbe seansı görüntüleri aldı.  </p>
<p>Bu sakin dönemin yerini yeniden kavga görüntülerine bırakıp bırakmayacağını zaman gösterecek.  </p>
<p>Erdoğan için Menzil, bakanlıkları teslim edip gazetelere tam sayfa ilan verecek kadar, özel hastanesini açıp yardımcısını Menzil köyüne gönderecek kadar değerli. Menzil’in de hem AKP hem de MHP ile kuvvetli bir bağı var.  </p>
<p>Ayrıca diğer cemaatler gibi Menzil de iktidar için önemli bir güç… Neticede peygamber soyundan geldiğini iddia eden “şeyhinin” terini, bastığı yeri kutsal sayan müritler “şeyhin” bir sözünü, bir işaretini “emir” kabul edip neler yapmaz ki… </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 07:10:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Büyük resme nasıl bakmalı?]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/buyuk-resme-nasil-bakmali-686908</link><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/buyuk-resme-nasil-bakmali-686908</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>BirGün pazar ekine en son yazdığımda kendini nimetten sayan her fani yazar gibi izin istemiş, bitirmem gereken bir iki iş var, roman yazıyorum, şiirler de dürtüp duruyor, sen dergici değilsin, kitapçısın, öyleyse şu “Suskun Sustalı”yı bitir, “Gecenin Karanlığında” adlı romanını da yayıncıya teslim et, sonra dönersin yeniden gazetene, başka nereye döneceksin, demiş idim. İşte döndüm. Arada sırada karşınıza çıkarsam sıkılmazsınız diye umuyorum. </p>
<p>Ben yokken, daha doğrusu marifetmiş gibi kendimi kapatıp kapıyı pencereyi iyice rüzgara, ayaza karşı sıkıladığım zamanlarda neler olmuş eli yüzü düzgün bir özet alayım diye bir iki sözüne güvenilir, olup biteni abartmayan, küçümsemeyen tanıdığa başvurma gafletinde bulundum.</p>

<p>“Bir dokun bin ah işit” demişler, bin ne demek binlerce ah ile yıkıldım. Neyse kendime geldikten sonra arkadaşların yazdıklarını büyük bir dikkatle okudum. Nereden başlamalı diye kara kara düşünürken, sokağın köşesinde her zamanki yerinde mukim simitçi “benden başla abi” diye önüme çıkıp, yol gösterdi. “Satışlar düştü insanlar simit bile yiyemez haldeler” diye bilmiş bilmiş konuşunca, izin isteyip halkın nabzını daha iyi ölçmek için mahalle kahvesine girdim. Kesif bir sigara dumanı altında, okeycilerin şakırtısı bıraktığım gibiydi. Fark şurada ki, kahvenin müdavimleri taşları gürültüyle karıştırıp tahtalarına yerleştiriyor, fakat zinhar bir kelime bile çıkmıyordu ağızlarından. Gevezelerin şahı diye namı almış yürümüş Rüstem ustadan bile ses çıkmayınca bir gariplik olduğunu sezdim. Niye konuşmuyor bu insanlar ne oldu bunlara diye çaycı Necati’ye seslendim. O da parmağını ağzının üstüne yerleştirip sus işareti yaptı. Dışarıya gel anlatacağım diye yorumlanabilecek bir hareketle kapıyı gösterdi. Çıktım ben de ne yapayım. Halktaki bu derin sessizliği anlamaya çalışırken neyse ki büyük bir kalabalık caddeyi dolduruverdi. Ellerinde pankartlarla bağıra çağıra yürüyen genç insanların önüne eli silahlı başı külahlı birileri çıktı. Güvenlik kuvvetlerinin de “aman kimsenin başına bir iş gelmesin” diye araya girmesiyle caddenin öbür ucundan da iki toma anında gençlerin üstüne bu kurak zamanda su sıkmaya başlayınca, ben de yaşıma başıma bakmayıp kendimi yitirmişim, payıma düşen suyla bir güzel ıslandım. </p>
<p>***</p>
<p>İşte şimdi oldu, değişen bir şey yokmuş, pek bir şey olmamış ben buralarda yokken. Kalabalığın taşıdığı pankartlarda Silivri’de, Kandıra’da, Bakırköy’de, Edirne’de “elbet bir gün gelir biz de çıkarız, özgürlüğün sıkıntılı havasını içimize çekeriz” diyenlerin fotoğrafları vardı. İsimlerini bildiğim ama hiç karşılaşmadığım muhterem siyasi tutukluların, belediye başkanlarının, bürokratlarının, gazetecilerin içinde yakından tanıdığım, milletvekili olduğu halde vekilliği engellenmiş Can Atalay’ın fotoğrafını da gördüm ki onu yakından tanıyor olmamın özel bir anlamı, hayatıma değmişliği vardır. Can, bir zamanlar savcılıkta ifade verirken yanı başımda duran avukatımdı. Özledim kendisini. İçerinin havasını iyi bildiğimden onun da orada özgür kalabilmenin sırrını bilenlerden olduğunu, o nedenle dışarının havasını derin bir nefes alarak çıktığında, nerede kalmıştık demeyeceğinden, “kaldığımız yer değil geldiğimiz yerdir önemli olan” diyeceğinden, böylece daha özgür olacağından da eminim. Bu uzatılmış cümlelerin sırası mı, kısa yaz, uzunu kimse okumaz diyenlere de, içeride cümleler hep uzun olur, mümkünse noktayı virgülü kaldırmak daha iyidir, esareti kısaltır, özgürlüğü uzatır diyeceğim. İçeride susmak iyi değildir, kendi kendine de olsa uzun cümlelerle konuşmak, yalnız değilseniz uzun bir cümleden sonra koğuş ortağının uzun cümlesini dinlemenin tadı, zevki başkadır; o nedenle avukatların da avukat görüşlerinde “tamam içerde sıkılıyor o nedenle susmuyor, özgürlüğün resmini çiziyor” diye sohbete uzun cümlelerle katıldıkları vakıadır.  </p>
<p>Her neyse, kısacası tutuklunun özgürlüğünü elinden almak o boyun eğmedikçe mümkün değildir. O nedenle de siyasi nedenlerle kapatılmış aydın kişilerin sanki dışardaymış gibi konuşup yazmaları, hayatın içinden bir türlü çıkartılamamaları can sıkıcıdır. “Tutukluysan tutukluluğunu bil, burası tutukevi sen de tutuklusun” denilmesi, koğuşu, camlı telefonlu küçücük görüş mekanlarını, on dakikayla sınırlı, cümlenin ortasında çıt diye kesiliveren telefon görüşmelerini, uzun koridorları gözünüze sokmaları pek işe yaramaz. Tutuklu özgürdür ve hep dışarıya meraklıdır.  </p>
<p>***</p>
<p>Aslında yalnız tutuklu aydın kişilerin değil, gözünü bilimsel gelişmeye dikmiş insanın, hayatı anlamlandırmak için atomun derinliklerini ve evrenin sonsuzluğunu aynı anda merak ediyor olmasının anlamı büyüktür. Bir yandan atom altı dünyayı gözle, en yetkin mikroskoplarla görmeyi yeterli bulmaması, yerin altında kazdıkları uzun mekanlarda Higgs Bozonu avına çıkmaları, evrenin derinliklerinde bilmem kaç ışık yılı uzaklardaki zaman içinde var olup olmadıklarını bilemedikleri, enerjiye dönüşmüş uzay-zaman varlıklarını gittikçe güçlenen Hubble, James Webb ve daha kim bilir niceleriyle yakalamaya, görmeye, göstermeye, sırlarını keşfetmeye çabalamaları da böyle bir şeydir. İşte insan hapsedilemiyor, bir yandan uzayın derinliklerine uzanırken bir yandan da atom altının derinliklerinde kaybolmadan hiç bitmeyecek çok boyutlu bir zaman tünelinde uçup gidiyor. Teşbihte hata aranmaz, benzetmenin kusuruna bakılmaz diyelim; kendi maceramızı da bir yanıyla uzay teleskoplarına, bir yanıyla da küçüldükçe büyüyen atom altı dünyalara benzetmenin ne mahzuru var. Tam tersine içerdeki insan da öyledir; bir yanıyla evrenin sonsuzluğunu, bir yanıyla da küçük hücrenin büyüklüğünü eşleştirir. Biz Emre’yle, Hakan’la bitmez tükenmez tartışmaların içinde ne kadar özgür hissederdik uzun bitimsiz cümlelerle anlatırken kendimizi.  </p>
<p>***</p>
<p>Dünya sanıldığından daha küçük görünüyor; James Webb’in gönderdiği en son fotoğraflar bizi bize gösterince kimileri hayıflandı, “bu kadar küçük müymüş bizim dünyamız” diye işin aslını hayal edemedikleri için bu küçük dünyada “biz ne kadar da büyükmüşüz” diye böbürlenmeye başladılar. Onlara  sık sık “aynaya bak! aynaya bak!” diye seslenmemizin nedeni budur. O sonsuz, uçsuz bucaksız evren içinde dünyamız gerçekten de pek küçük görünebilir, çünkü onu küçülten pek çok neden var; insanların birbirlerini öldürmeleri, ezmeleri, çalışanları üretenleri sömürerek kendilerini sözüm ona büyütecek sistemler oluşturmaları evvel eski dünyanın küçüklüğünün sebebidir. Gerçekte insan, savaşları, ölümleri, kırımları, cinayetleri yok etmek için çabaladıkça dünyanın evren içinde pek de küçük olmadığını olmayabileceğini öğrenir. Öğrenmenin de yeri yurdu yoktur; bilim dediğimiz hep kuşkuyla kendini zenginleştiren tuhaf varoluş tarzının, insanı büyüten, geriliği, hurafeyi eninde sonunda yenecek olmanın verdiği güvenle geliştiğini bilmeyen mi var. İşte o nedenle uzayda küçük mavi bir nokta gibi görünen dünyamız da göründüğü kadar küçük değildir. Uzaklara gittikçe büyür bizim dünyamız. İnsanın kendini ve eylemini anlamak araştırmak için sık sık başvurduğu kelam, ayrıntıya takılma, büyük resme bak sözü bu nedenle insanı yanıltabilir. En iyisi bütünün parça ile karşılıklı ilişkisinden yola çıkmak, bütünün parçayı içerdiğini parçada bütünün geleceğinin içkin olduğunu, bütünün kendini parça ile değiştirip zenginleştirdiğini kavramaya çalışmaktır.  </p>
<p>Tamam bu kadar gevezelik yeter. Yalnız cümleler değil, bu sahalara dönme yazısı da uzadıkça uzadı. Başlığa dönelim; büyük resme bakmak istiyorsanız, ayrıntıyı ihmal etmeyin. Parçanın bütünle ilişkisini es geçmeyin.  </p>
<p>Ve zinhar içerdekileri unutmayın... </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 07:08:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Haftanın kitap önerileri]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/haftanin-kitap-onerileri-686907</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/haftanin-kitap-onerileri.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/haftanin-kitap-onerileri-686907</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>BirGün Pazar olarak her hafta Kültür sayfamızda, bu dönemde yazılan yeni kitapların bir seçkisini okurlarımıza sunuyoruz. </p>
<p>Edebiyattan tarihe, teoriden çeviriye farklı konu başlıklarından ilgi çeken eserlerin müstakbel okurlarının gözünden kaçmaması adına yaptığımız bu seçkide bu hafta beş farklı eser bulunuyor. </p>

<p>***</p>
<h2>UMUDA YOL AÇMALI (1991-2025 DÖNEM YAZILARI)</h2>
<p><strong>Oğuzhan Müftüoğlu </strong></p>
<p>“Bize dayatılana teslim olarak, onun çizdiği sınırlar içinde kalarak, boyun eğerek devrimci siyaset yapılamaz.  Geçmişimizden ve dünyanın birçok yerindeki devrimci hareketlerden de biliyoruz ki üstümüze çöken bu karanlıkla baş edebiliriz. Bizi yolumuzdan döndürmek, birbirimizden, yaptıklarımızdan, yapacaklarımızdan şüphelenmemizi, birbirimize düşman olmamızı isteyecekler, bunun için gayret edecek özel “gönüllü elemanlar” kullanacaklardır. Kitleler, birbiriyle uğraşan, kendi kendisiyle dövüşen muhalefet hareketine de asla inanmayacaktır. Bunun için eğer bize dayatılana teslim olmayarak kazanmak istiyorsak, mutlaka bütün Devrimci Muhalefet unsurlarının dayanışma içinde olduğunu kitleler indinde görünür kılarak özgüvenini arttıracak birlikteliğimizin bir yolunu bulmak zorundayız.” </p>
<h2>WITTGENSTEIN: CAMBRIDGE DERSLERİ</h2>
<p><strong>G.E. Moore’un Notlarından </strong></p>
<p>1930-1933 bir filozofun zihnine yolculuktur. Wittgenstein’ın derslerinde en önde gelen katılımcılardan biri olan Moore’un titizlikle tuttuğu notlar, bugün sadece Wittgenstein’ın düşünce sürecinin değil, felsefi tartışmalarının da eşsiz bir kaydı olarak görülebilir. Wittgenstein’ın dersleri ve Moore’un ona olan katkısı, Cambridge’deki bu dönemde felsefi gelişimlerinin önemli bir parçasıydı. </p>
<h2>UHUVVET</h2>
<p><strong>Selma Rıza </strong></p>
<p>Bir kadın tarafından yazılmış ilk Türkçe romanlardan biri olan Uhuvvet, Selma Rıza’nın el yazısı metninden çevrilerek ilk defa orijinal haliyle okurlarla buluşuyor. Tanzimat’tan II. Abdülhamid devrine uzanan dönemde, bir Osmanlı ailesinin iç çatlaklarını, kadınların sessizleştirilen hayatlarını ve adalet arayışını büyük bir anlatı ustalığıyla gözler önüne serdiği Uhuvvet’te Selma Rıza, iktidar ve tahakküm karşısında eşitlikçi bir aile idealini savunurken; bireysel kaderlerle toplumsal dönüşümü iç içe geçirir. </p>
<h2>MARKSİST BİR FELSEFE TARİHİ</h2>
<p><strong>Alan Woods </strong></p>
<p>Alan Woods, bu kapsamlı çalışmasında felsefi düşüncenin iki bin beş yüz yıllık serüvenini, Marksizmin yöntemini odağa alarak berrak ve akıcı bir dille anlatıyor. Antik Yunan’dan Orta Çağ’a, Aydınlanma’dan Hegel’e ve nihayet Marx ile Engels’in diyalektik materyalizmine uzanan çizgide, düşüncenin nasıl geliştiğini, nasıl dönüştüğünü ve her çağda toplumsal gelişmeyle nasıl iç içe ilerlediğini gösteriyor. </p>
<h2>AÇLIK</h2>
<p><strong>Knut Hamsun </strong></p>
<p>Dünya edebiyatının çığır açıcı eserlerden biri olan Açlık, Knut Hamsun’un insan ruhunun karanlık, kırılgan, inatçı derinliklerine yaptığı unutulmaz bir keşiftir. İnsanın şehirde tek başına, açlıkla ve deliliğe dönüşen gururla mücadelesinin bu ışıl ışıl, acımasız anlatısı; roman sanatında benliğin çözülme anlarının monolog ve bilinç akışı yoluyla edebiyata taşındığı, Kafka’dan Hemingway’e, Camus’den Salinger’a uzanan hatta önemli bir eşiktir. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 07:02:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tarikatların yeni üssü Karabağlar]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/tarikatlarin-yeni-ussu-karabaglar-686885</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/25/tarikatlarin-yeni-ussu-karabaglar.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/tarikatlarin-yeni-ussu-karabaglar-686885</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Menzil ve İsmailağa cemaatlerinin Karabağlar’daki faaliyetleri dikkat çekti. Kitlesel tövbe buluşmaları ve yıkım kararı bulunmasına rağmen yıkılmayan yurt ve Kuran kursu binaları, ilçenin tarikatların yeni örgütlenme alanına dönüştüğünü gösterdi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Aycan Karadağ </strong></p>
<p>Ülkede eğitimden sağlığa, hukuk alanından toplumsal yaşamın bütününe kadar iktidar eliyle yayılan tarikat ve cemaat ağlarının geldiği durumu son olarak İzmir’in Karabağlar ilçesinde gerçekleştirdikleri kitlesel buluşma ile Menzil tarikatı ortaya koydu.  </p>
<p>Devletin olanca gücünü arkasına alan gericiler özellikle siyasal İslamcı rejime geçişle birlikte memleketin dört bir yanında palazlandırılırken bu yapılar kurulan dernekler, holdingleşen şirketler, kamudan alınan ihaleler aracılığı ile bizzat rejim içi aktörler tarafından her geçen gün daha fazla büyütüldü.  </p>

<p>Menzil tarikatının Karabağlar’da yaptığı güç gösterisinin arka planını da tanıklarıyla beraber inceledik.  </p>
<p>Öncelikle İzmir’in en büyük ikinci ilçesi olan 480 bin nüfuslu Karabağlar ilçesi, son yıllarda artan tarikat ve cemaat faaliyetleriyle son dönemlerde oldukça dikkat çekici bir kent.  </p>
<h2>YOKSULLUKTAN BESLENİYORLAR</h2>
<p>Menzil ve İsmailağa cemaatlerinin kitlesel etkinlikleri ve kalıcı yapıları, ilçeyi dini yapılar açısından yoğun bir merkez haline getirirken iktidar eliyle yoksulluğun kalıcılaştırıldığı ülke koşulları içerisinde bu yapılar, halkın yoksul kesimleri açısından ekonomik bir güç olarak ortaya çıkartılıyor.  </p>
<p>Üstelik bu tablo verilerle de doğrulanıyor. TÜİK 2025 verilerine göre, Türkiye genelinde yoksulluk oranı yüzde 13,0 iken, kentteki hanelerin yaklaşık yüzde 32’si alt ve en alt sosyoekonomik grupta yer alması gericiler için buranın bilinçli bir tercih olarak seçildiğini ortaya koyuyor.  </p>
<p>Üstelik ilçedeki yoksulluğu Karabağlar Belediyesi’nin sosyal destekleri de açık biçimde ortaya koyuyor. Karabağlar Belediyesi, sosyal eşitsizliklere karşı çeşitli yardımlar ve dayanışma projeleriyle mahalle halkına destek veriyor. Sosyal Destek Kartı kapsamında, ihtiyaç sahibi hanelere aylık 1.500 TL destek sağlanıyor. Halk Ekmek, Kent Lokantası, Sosyal Market ve Askıda Ekmek uygulamalarıyla da temel ihtiyaçlar karşılanıyor. Bu yıl 62 bin 500 ürün ve 356 mobilya dağıtıldı. Belediye, 2025'te 1.724 kişiye istihdam sağladı. Bunlardan 940 kadın, 749 erkek ve 35 engelli birey istihdam edildi.  </p>
<p>Bu anlamda Karabağlar, göç, ekonomik kırılganlık ve sosyal hizmet eksiklikleri nedeniyle bu yapılaşmalar için uygun bir zemin olarak karşımıza çıkıyor. </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/25/tarikatlarin-yeni-ussu-karabaglar-1.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Bugünün BirGün'ü</strong></em></figcaption>
</figure>
<h2>GENEL MERKEZ VURGUSU</h2>
<p>Karabağlar’da mahalleye giderek konuştuğumuz yurttaşlardan bazıları da bu tabloyu bulundukları yerden açıklıyor. Tarikat faaliyetlerini destekleyen ve katılan yurttaşlar bu yapıları sosyal destek ağları olarak gördüklerini, ekonomik sıkıntılar ve yoksulluk içinde, barınma ve aidiyet sağlayanlar olarak tanımlıyor.  </p>
<h2>DERGAHLAR ARACILIĞI İLE ÖRGÜTLENİYORLAR</h2>
<p>Şeyh denilen Erol’un etkinliğine katılan bir yurttaş, etkinliği sosyal medya ve mahallede yer alan dergâh ile organize ettiklerini, yapılan yerin kendileri için 'genel merkez' niteliği taşıdığını ve bölgedeki Güven Camii’nin de kendileri için önemli olduğunu belirtti. Ayrıca, son beş yıldır bölgedeki ilgilerinin arttığını vurgulayan yurttaş, Muhammed Saki’ye bağlılıklarını ifade etti. Etkinliğe sadece İzmir’den değil, çevre iller olan Manisa, Denizli, Aydın gibi şehirlerden de birçok kişinin katıldığını söyledi. </p>
<h2>KİMSE DUR DEMEDEN BÜYÜDÜLER</h2>
<p>Ancak bölgede tüm koşullara rağmen gericilere karşı çok ciddi tepkiler büyüdüğünü söylemek mümkün. Bölgede yaşayan bir yurttaş, son yıllarda yaşanan değişimi şu sözlerle anlattı: “Artık nereye baksak onlar var. Eskiden tek tük görünürlerdi, şimdi her yerdeler. Mahalleye, sokağa, gündelik hayatın en küçük aralıklarına kadar sızmış durumdalar. Güçlendiklerini son etkinlikte çok net gördük; adeta bir gövde gösterisi yaptılar. Biz hak, hukuk, adalet talebiyle sokağa çıksak, bırakın yürümeyi, daha ilk adımda içeri alınırdık. Ama onlar hiçbir engelle karşılaşmadan meydanları dolduruyor. Bu çifte standardı görmek insanın içini acıtıyor.” </p>
<p>Bir başka yurttaş ise özellikle gençler üzerinden yürütülen çalışmalara dikkat çekerek şunları söyledi: “En çok gençlerin olduğu alanlara yöneliyorlar. Okul çağındaki çocuklar, işsiz gençler… Aileler de mecburiyetten ya da çaresizlikten bunlara güveniyor. Ben kendi çocuklarımı uzak tutmak için elimden geleni yapıyorum. Burası yoksul bir bölge; Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş insanların yaşadığı bir yer. Umut az, geçim zor. İnsanlar ‘Belki bir kapı açılır, iş güç sahibi oluruz’ diyerek yaklaşıyor. Bazılarını da din üzerinden, Allah kitap diyerek kandırıyorlar. Böyle böyle büyüdüler. Gözümüzün önünde, adım adım, kimse dur demeden büyüdüler.” </p>
<h2>GÖVDE GÖSTERİSİ</h2>
<p>Öte yandan Menzil Cemaati içinde, şeyh Abdulbaki Erol’un 2023 yılında hayatını kaybetmesinin ardından başlayan miras ve liderlik kavgası sürerken, cemaatin başındaki Muhammed Saki Erol binlerce kişi ile Karabağlar’a gelmesinin ardından yaşananlar, cemaat içindeki güç mücadelesinin yalnızca iç tartışmalarla sınırlı kalmadığını, kamusal alanda da görünür hale geldiğini gösterdi.  Kamuoyunda “gövde gösterisi” olarak yorumlanan ziyaret Menzil Cemaati’nin yaygınlığını da bir kez daha gözler önüne serdi.  </p>
<h2>KAÇAK YAPI TAM GAZ DEVAM</h2>
<p>Ancak bu yaygınlık ve destek sadece Menzil’e de özgü değil. İktidarın tüm desteğini arkasında bulan gericilere çok ciddi dokunulmazlıklar da bahşedilmiş durumda. Örneğin Karabağlar’ın Uzundere Mahallesi’nde İsmailağa Cemaati’ne ait öğrenci yurdu ve Kur’an kursu olarak kullanılan binanın, hakkında yıkım kararı bulunmasına rağmen faaliyetini sürdürüyor.  </p>
<p>300 yıllık Tahtacı Alevi Türkmen köyü olan Uzundere’de konuştuğumuz yurttaşların aktardığına göre ise söz konusu yapı uzun süredir aktif. Hatta çocukların ve gençlerin burada barındığını ve eğitim aldıkları da mahalleliler tarafından ifade ediliyor.  </p>
<p>Mahalle Muhtarı Aylin Mert, yaşanan sürecin hukuksuzluğuna dikkat çekerek şunları söyledi: “Bu yurt açıkça kanunsuz bir şekilde faaliyet göstermeye devam ediyor. Bizim talebimiz çok net: Hukuk işletilsin. Mahallemizde yasalar herkes için eşit uygulansın. Bu yapı hakkında alınmış kararlar var ama uygulanmıyor. Biz bu durumu defalarca dile getirdik, resmi başvurular yaptık, yetkililere çağrıda bulunduk. Ancak her seferinde görmezden gelindik. Bu belirsizlik ve sessizlik hali mahallede ciddi bir huzursuzluk yaratıyor. Daha fazla oyalanmadan, bu sorunun bir an önce çözüme kavuşturulmasını istiyoruz.” </p>
<h2>YAŞAM ALANIMIZA MÜDAHALE</h2>
<p>Uzundere Mahallesi’nde yaşayan Tayfun Demirtaş ise hem hukuki hem de kültürel boyuta işaret ederek tepkisini şu sözlerle dile getirdi: “Bu yapıya karşı bugüne kadar pek çok eylem yaptık, sayısız kez sesimizi yükselttik. Çeşitli gerginlikler, olaylar yaşandı. Çünkü burası kaçak bir yapı ve hakkında açık bir yıkım kararı bulunuyor. Ama mesele yalnızca kaçak olması değil. Burası aynı zamanda bir Alevi mahallesi, bir Alevi yaşam alanı. Bu tarikatları burada istemiyoruz. İnancımıza, kültürümüze, yaşam biçimimize yabancı ve bizi dönüştürmeye, asimile etmeye çalışan yapılara karşı duruyoruz. Bugün sessiz kalırsak, yarın çocuklarımıza anlatacak bir mücadelemiz kalmaz. Köyde neredeyse herkes bu durumdan rahatsız. Kaçak bir yapıda faaliyet yürütüyorlar, buna rağmen tek bir yaptırım uygulanmıyor. Zaman zaman köye gelerek ‘buradayız’ mesajı vermeye çalışıyorlar. Bu açıkça bir gövde gösterisi. Biz buna karşıyız. Bu yapının burada normalleşmesine, sıradanlaşmasına izin vermek istemiyoruz. Çünkü bu, yalnızca bir bina meselesi değil; bu, kimliğimize ve yaşam alanımıza yönelik bir müdahaledir.” </p>
<h2>ZORUNLU BİR ERTELEME</h2>
<p>Karabağlar Belediye Başkanı Helil Kınay da Uzundere’deki kaçak yapılarla ilgili açıklamada, göreve geldikleri ilk günden bu yana hukuksuz yapıyla mücadele ettiklerini söyledi. </p>
<p>Kınay, sürecin tüm ayrıntılarıyla yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Göreve geldiğimizde, hakkında yürütmeyi durdurma kararı bulunan ve bu nedenle yıkımı engellenmiş, inşaatı tamamlanmış bir yapıyı devraldık. İlk yıkım girişimimizi 28 Haziran 2024’te yapmak istedik. Ancak yapının çevresinde araçlar ve insanlardan oluşan barikatlarla karşılaştık.” </p>
<p>Yıkımın güvenli şekilde yapılabilmesi için kolluk kuvveti talep ettiklerini ifade eden Kınay, “Güvenlik güçleri sahada olmadığı için yıkımı ertelemek zorunda kaldık. 7 Kasım 2024’te ikinci kez yıkım girişiminde bulunduk. Bu kez de kolluk kuvvetlerinin alanda bulunmadığı tespit edilerek tutanak tutuldu” dedi. Kaymakamlık tarafından kolluk desteğinin ileri bir tarihte değerlendirileceğinin bildirildiğini aktaran Kınay, “Bu bir vazgeçiş değil, zorunlu bir ertelemedir. Can güvenliği sağlanmadan yıkım yapma yetkimiz yoktur” ifadelerini kullandı. </p>
<p>Kaçak yapılaşmaya karşı mücadelenin yalnızca belediyeye ait olmadığını vurgulayan Kınay, “Hukuka ve Anayasa’ya aykırı her durumla mücadele etmek tüm kamu kurumlarının sorumluluğudur. Biz bu süreci sonuna kadar takip edeceğiz” dedi. İlçedeki tarikat buluşmasına ilişkin de değerlendirmede bulunan Kınay, “Bu konuda belediyemize ulaşan resmi bir bilgi ya da belge yoktur. Kamuoyunu bilgilendirme görevi ilgili ve sorumlu kurumlara aittir” diye konuştu. Kınay, Cumhuriyet, laiklik ve Anayasa vurgusu yaparak, “Bizim durduğumuz yer de, mücadelemiz de nettir” ifadelerini kullandı. </p>
<p>*** </p>
<h2>KİMSEYE KENDİ ‘MENZİLİNİ’ KURDURTMAYIZ</h2>
<p>CHP İçişleri Politika Kurulu Başkanı ve İzmir Milletvekili Murat Bakan, İzmir Karabağlar’daki görüntülerle ilgili şu açıklamalarda bulundu: “Bu, sadece bir ‘gösteri’ değil, büyük bir güç gösterisidir. Kısa sürede binlerce kişiyi toplayabilen bir şeyhten ve hiyerarşik bir örgütlenmeden bahsediyoruz. Bu tür yapılar zamanla radikal eğilimlere kayabilir. Türkiye Cumhuriyeti inanç özgürlüğünü garanti altına alır, ancak inancı araçsallaştıran, devlete sadakat hattı kuran tarikatlarla mücadele etmek, hem devletin hem de bizim görevimizdir. 15 Temmuz’da gördüğümüz gibi, tarikatlar devlete sızarsa, hukuk tanımaz bir teslimiyet oluşur. Devletin tarikatlar arasında denge kurması yanlıştır; devlet yalnızca hukukla yönetilmelidir. Kimseye kendi menzilini kurdurtmayız.” </p>
<p>*** </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/25/tarikatlarin-yeni-ussu-karabaglar.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Yavuz Çobanoğlu</strong></em></figcaption>
</figure>
<h2>VAHŞİ KAPİTALİZMİN BİR ÖRTÜSÜ</h2>
<p>Ülkedeki tarikat ve cemaat örgütlenmelerini Sosyal Bilimci Yavuz Çobanoğlu ile konuştuk. </p>
<p><strong>Karabağlar gibi göç ve yoksulluğun yoğun olduğu ilçelerde tarikatların hızla örgütlenmesini, devletin hangi sosyal ve kamusal boşlukları üzerinden okumak gerekir? </strong></p>
<p>Sanırım devlet üzerinden yapılacak bir okuma, bugün itibarıyla biraz problemli olabilir. Çünkü mevcut iktidar AKP ve onun politikaları, zaten böylesi dinî örgüt ve grupların kamusal desteklerle büyütülmesini öngörüyor. Keza bu yeni bir gelişme de değil zaten, kökeni 60’larla başlayan ama askerî darbenin dinî gruplara sağladığı avantajlarla 80’lerin ortasından itibaren ivmelenen bir gelişme. Yine aynı dönemde uygulamaya koyulan neo-liberal politikaların günümüze ulaşan sonuçlarıyla iyice yoksullaştırılan işçi mahalleleri, bir taraftan devletin yardım ve dayanışma faaliyetlerini azaltması, diğer taraftan da mevcut sosyal faaliyetleri dinî topluluklara terk etmesiyle birlikte bu İslâmcı oluşumları güçlendirdi. Devletin bilinçli politikalarla terk ettiği sosyal ve kamusal boşlukları, tarikatlar doldurdu. Yoksulluk ve yoksunluk ile boğuşan insanlar kamusal yardımlardan uzaklaştıkça, çaresizce bu gruplara yakınlaşıyorlar. Bunun politik bir tercih olduğu da burada unutulmamalı. </p>
<p><strong>Tarikatların barınma, eğitim ve dayanışma ilişkileriyle mahalle hayatına yerleşmesi, kamusal hizmetlerin yerini alan alternatif bir düzen mi yaratıyor? </strong></p>
<p>O “alternatif düzen” ülkenin çoğu yerinde zaten çoktan kuruldu. Hatta “alternatif” olmaktan çıktı, hayatın “normali” hâline geldi. Bugün büyük şehirlerin yoksul mahalleleri ile ülkenin taşrasında kamusal hizmetler, İslâmcı toplulukların ya kısmî katkısı ya da doğrudan aracılığıyla yapılıyor. Zira, artık ayırdına varmalıyız ki, ülkenin rejimi çoktandır değişti. Eğer bugün bir “alternatiften” bahsedecek olursak bu ancak dinî tarikat ve grupların dışında yapılan bir takım yardım ve dayanışma faaliyetlerinin adı olabilir. </p>
<p><strong>Tarikatların mahallelerdeki yapılanması ve çocukların eğitimden kopuşuyla ilgili nasıl bağlantı vardır? </strong></p>
<p>Tabi ki doğrudan bir bağlantı var. Bilhassa kız çocukları için… Devlet okullarındaki eğitim bile bu dinî gruplar için çoğu kez “bozucu” bir etken olarak görülebiliyor. Bu yüzden çocuklara ve gençlere verecekleri dinî eğitim de kendi açılarından daha “kıymetli” oluyor. Fakat burada eğitimden kopuşu sadece “okulda ayrılma” olarak düşünmemek de gerekli. Keza okuldaki eğitimin içerisinde “yozlaştırıcı” olarak gördükleri her yaklaşım şekli veya düşünce de dinî bir düzlemde yeniden inşa ediliyor. Mahalledeki dinî grupların bir özelliği de zaten bu… Dolayısıyla öğrenciler, okula devam ederken de okuldan uzaklaşabiliyor. </p>
<p><strong>Bu yapıların özellikle gençlere yönelmesi, toplumsal geleceğin hangi ilişkiler ve aidiyetler üzerinden şekillendiğine işaret ediyor? </strong></p>
<p>Düzen değiştirmek ya da değişen düzeni devam ettirmek isteyen her iktidar biçimi önce eğitime, sonra da gençlere yönelir. Oraları kurcalar ve sürekli değiştirir. Bu bakımdan Türkiye’de son 30 yılda değişen eğitim politikalarına bakmak bile çok şey söyleyecektir. Burada bir tuhaflık yok. Düşünülmesi gereken ise ardında bir soru barındırıyor: Acaba yaşadığımız dünya, “dinsel” bir dünya mı? Bu dünyada hiç dinî özellikler var mı? Bu soru etrafında düşündüğümüzde, dünyadaki tüm dinî grupların tepesine kadar maddî bir yaşantıya batmış bir hayatı ısrarla maneviyata döndürmeye çalıştıklarını görüyoruz. Onlar açısından bu sonunda sevap kazanacakları bir “misyon” ya da “ulvî bir görev” olabilir. Zaten bunun kendisi bile onlar için bir motivasyon aracı… Lâkin, büyüsü bozulmuş bir dünyayı tekrar büyülemeye çalışmanın herkes için bir bedeli var. Örneğin bizler bu bedeli ödemek istemiyoruz. Çünkü dinî düşünce ve rejimlerin tüm tarihte insanlara yapıp ettikleri ortada ve bırakalım tarihi, bugün Afganistan ve tüm Ortadoğu’da neler olup bitiyor esefle şahit oluyoruz. Bizler de maddî dünyanın problemlerinin farkındayız ama bunlardan bir kurtuluş yolu varsa eğer bu asla dinselleşme değil. Ortada kapitalizm ve vahşi düzeni varken, dindarlık bu düzenin sadece kutsal bir örtüsüne dönüşüyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 25 Jan 2026 05:03:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Cafer Panahi’nin Görünmez Kaza filmi ve işkencenin ortak dili üzerine]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/cafer-panahinin-gorunmez-kaza-filmi-ve-iskencenin-ortak-dili-uzerine-685119</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/cafer-panahinin-gorunmez-kaza-filmi-ve-iskencenin-ortak-dili-uzerine.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/cafer-panahinin-gorunmez-kaza-filmi-ve-iskencenin-ortak-dili-uzerine-685119</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emine Uçar İlbuğa - Prof. Dr.</strong></p>
<p>İran’da 1979 İslam Devrimi’nden bu yana, özellikle son yıllarda yaşanan ekonomik krizle birlikte daha bir görünür olan ve kamusal alanlarda farklı taleplerin dile getirildiği, ancak devletin baskı mekanizmalarıyla karşılık bulan siyasal protestolar bugün de devam ediyor. Özellikle 2019’da yüzlerce insanın öldürüldüğü ‘Kasım 2019’ olaylarından 2022’de ‘Mahsa Amini’nin’ öldürülmesine ve ardından yükselen protestolara uzanan süreçte hareketin başını kadınlar çekiyor. Kadınlar fiilen başörtüsü yasağını delmelerine karşın, İran rejimi halkın haklı taleplerine ve mücadelelerine baskı ve yasaklarla karşılık vererek ayakta durmaya devam ediyor.</p>

<p>Bugün de İran’da on binlerce insan sokakta mücadele ederken, rejimin yasaklı yönetmeni Cafer Panahi de cezaevlerinde insanların yaşadıkları travmaları ortaya koyan Görünmez Kaza filmiyle dünya sinemalarında izleyiciyle buluşuyor. Cafer Panahi 78. Cannes Film Festivali’nde (2025) Altın Palmiye kazanan son filmi Görünmez Kaza ile İran’da baskıcı rejimin gündelik hayata sızan şiddetini, intikam düşüncesi üzerinden etik ve vicdani bir sorgulamaya dönüştürürken, İran cezaevlerinde işkenceye maruz kalan insanların hikâyelerini büyük sloganlara yaslanmadan anlatmayı tercih ediyor. Film, tesadüfi bir kaza sonucu olası fail ile mağdurun karşılaşmasıyla derinlikli bir fail/kurban karşıtlığı üzerinden ve uzun süre etkisini yitirmeyen bir vicdan muhasebesiyle devam ediyor. İran’da halk rejime karşı mücadele ederken, Panahi de cezaevinde kaldığı dönemde edindiği deneyimlerden yola çıkarak İran’ın bugünü üzerine tespitler ve geleceğine ilişkin öngörüler içeren ve ülkesinde gizlice çektiği filmiyle Cannes’dan sonra Fransa’nın Oscar adayı olarak ödül için sınırları zorluyor. </p>
<h2>İŞKENCE BİR İNSANLIK SUÇUDUR!</h2>
<p>Geçmişte İranlı yetkililer tarafından tutuklanmış; cezaevinde gözleri bağlı şekilde sorgulanmış ve işkence görmüş bir oto tamircisiyle, tamirhanesine yıllar sonra tesadüfen gelen bir işkenceci polisin karşılaşması, filmin dramatik merkezini oluşturuyor. Tamirhaneye gelen adamın protez bacağından gelen ‘gıcırtı’ sesi, Vahid’in (Vahid Mobasseri) hafızasında yıllarca bastırılmış travmalarını tetikliyor ve onu yıllar önce cezaevindeki işkencecilerinden biriyle karşı karşıya olabileceği ihtimaliyle yüz yüze bırakıyor. Cafer Panahi, bu rastlantıyı klasik bir anlatıya yaslanmadan ve bir gerilim unsuru yaratmaktan öte etik bir tartışmaya dönüştürüyor ve izleyiciyi bu sesin sahibinin gerçekten fail olup olmadığı ya da hafızasının Vahid’i yanıltıp yanıltmadığı sorusu üzerinde düşünmeye zorluyor. Görünmez Kaza, fail bir gün karşımıza çıkarsa, adalet hala mümkün müdür? sorusu üzerinden ilerliyor ve intikamın rahatlatıcı bir çözüm olmadığını, aksine bireyi yeni bir karanlığın içine çektiğini gösterirken, devlet şiddetinin bireysel hayatlarda nasıl silinmez izler bıraktığını sade ama sarsıcı bir sinema diliyle aktarıyor. </p>
<h2>BASİT BİR KAZA DENİLEN ŞEYİN BEDELİ NEDİR?</h2>
<p>Film tam da bu soruya yanıt ararcasına “bir kaza” ile başlıyor. Bir arabada yolculuk eden hamile bir kadın, küçük bir kız çocuğu ve arabayı kullanan babanın kazaya ilişkin farklı yorumları ise bir kaza tartışmasının ötesinde ülkenin geleceğine ilişkin de öngörüler sunuyor. Araba ilerlerken duyulan çarpma sesi ve yolda can veren bir köpeğin ardından şiddet kavramı aile içinde üç farklı bakış açısıyla ortaya konuluyor. Küçük kız ebeveynlerinin bu olayı basitçe geçiştirme çabalarına eleştirel sorularıyla karşı duruyor. Şiddet, kimi zaman ‘kaza’ kılığına bürünür ve çoğu zaman da sorumluluk, inanç, kader ya da alışkanlık gibi söylemlerin arkasına itilir. </p>
<p>Bir gece Vahid’in tamirhanesine gelen bir adamın hapishanede kendisine işkence yapan ‘Tahta Bacak’ lakaplı Eghbal olup olmadığı sorusu, filmin ana motivasyonunu oluşturuyor. Çünkü gelen adamın sesi, yürürken çıkardığı gıcırtı, Vahid’in yaralarını yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Şüphe ile gerçek arasında kalan Vahid, adamı kaçırıp bir tabuta koysa da onu cezalandıramaz. Şüpheyi gidermek, gerçeği anlayabilmek adına Vahid ve onunla birlikte işkenceye maruz kalan düğün fotoğrafçısı Shiva (Maryam Afshari), evlenmek üzere olan Golrokh (Hadis Pakbaten), müstakbel eşi Ali (Majid Panahi) ve cezaevi arkadaşları Hamid (Mohamad Ali Elyasmehr) kendilerine işkence yaptığından şüphe duydukları adamı teşhis etmek için minibüsle kent içinde bir yolculuğa çıkarlar. Her birinin Eghbal’le (ya da onun temsil ettiği sistemle) kapanmamış yaraları hala açıktır. Film böylece, ‘kişisel intikam’ gibi başlayan bir çizgiden ‘kolektif bellek ve kolektif sorumluluk’ tartışmasına doğru evriliyor. Cafer Panahi Alman taz gazetesinden Thomas Abeltshauser ile yaptığı röportajda; (<a href="https://taz.de/Jafar-Panahi-ueber-seinen-neuen-Film/!6137293/" target="_blank" rel="noopener">https://taz.de/Jafar-Panahi-ueber-seinen-neuen-Film/!6137293/</a>) filmin çıkış noktasının aslında filmin en güçlü katmanını oluşturduğuna vurgu yapıyor. “Politik mahkumlar çoğu zaman gözleri bağlı olduğu için sorgucularını görmez; zihinde ‘içsel imgeler’ büyür.” Bizzat kendisinin de “cezaevinde olduğunda kulaklarının aşırı hassaslaştığını ve insanları seslerinden tanıyabildiğini; bir sesin bedeni anında alarma geçirdiğini” söylüyor. Bu nedenle film, somut bir yeniden kurmadan ziyade, bu içsel düşünce oyunlarına yoğunlaşan bir gözlem denemesi gibi tasarlanmış. Bu yaklaşım, Görünmez Kaza’yı slogana düşmeden politik kılıyor. Vahid’in hislerine, olan inancı ile duyduğu şüphe aslında Panahi’nin de ifade ettiği gibi; “suçu tek bir kişiye yıktığınızda asıl sorun görünmez, oysa asıl mesele bu insanları üreten sistemi sorgulamak ve ortaya çıkarmaktır.” Böylece “filmde eski mahkumlar ‘işkencecilerini öldürseydiler’ film bir intikam hikâyesine dönüşürdü ve bu hiçbir şeyi değiştirmezdi” anlayışının da itici gücü filmde ortaya konuyor. Bu nedenle Eghbal filmde yalnız bir karakter olmaktan öte rejimin gündelik hayata sızan bürokratikleşmiş şiddetinin cisimleşmiş hali olarak öne çıkıyor. Kurbanların minibüs içinde süren tartışmalarında ‘Adalet mi intikam mı?’, ‘Merhamet mi hesap sorma mı?’ yönünde yaşadıkları ikilemleri Panahi çözmek yerine, karakterlerini dar bir mekan içine sıkıştırarak, şehir içinde dolaştırdıkça düştükleri kısır döngü aslında toplumsal travmanın kendisini de görünür kılıyor. Yönetmen, karakterlerini böylesine ağır bir hakikat ile yüzleştirirken bile mizahin gücüne yaslanmaktan geri kalmıyor. Bu yolculukta Panahi karakterlerle birlikte izleyiciye rüşvetin sıradanlığı, küçük olaylar, dayanışma, kadınların kamusal alanda görünürlükleri ve başörtüsü yasağını delmeleri gibi gündelik hayata ilişkin bir resim de ortaya koyuyor. Ve filmin sonunda hem Vahid ve Shirin’in işkencecileri ile hem de Eghbal’in suçunu itiraf ederken kendi travmalarıyla yüzleşmesine olanak tanıyor.  </p>
<p>Sonuç itibarıyla Cafer Panahi, filminde “kimin haklı olduğu” sorusuna net bir yanıt üretmek ya da seyirciyi kesin bir hükme taşımak yerine, izleyiciyi huzursuz eden bir belirsizlik alanı yaratmayı ve onları düşünmeye zorlamayı tercih ediyor. Ülkesinde maruz kaldığı film yapma yasaklarına, seyahat kısıtlamalarına ve hapis cezalarına rağmen Panahi, ısrarla direnmeye, gizlice çektiği filmleri aracılığıyla adaletsizliğe karşı durmaya ve anlatılarını tüm baskılara karşın dünyaya ulaştırmaya devam ediyor. </p>
<figure class="image"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/18/cafer-panahinin-gorunmez-kaza-filmi-ve-iskencenin-ortak-dili-uzerine.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>78. Cannes Film Festivali’nde Büyük ödül Altın Palmiye, Cafer Panahi imzalı Un Simple Accident filminin olmuştu.</strong></em></figcaption>
</figure>
<p style="text-align: center;"> </p>
<h2>SİNEMA ARACILIĞI İLE RESMİ TARİHİN GÖRMEDİKLERİNİ GÖSTERMEK VE BUGÜNE TAŞIMAK MÜMKÜN!</h2>
<p>Walter Salles, Hala Buradayım ve Cafer Panahi Görünmez Kaza filmleri ile farklı coğrafyalardan ve dönemlerden benzer siyasal travmaların izlerini sürüyorlar. Salles Latin Amerika’nın askeri diktatörlük dönemini bir aile örneği üzerinden, Cafer Panahi ise İran’daki baskı rejiminin gündelik hayata sinmiş şiddetini etik bir hesaplaşmaya dönüştürerek bugüne taşıyor. Her iki film de işkenceyi ve zorla gözaltında kaybetmeleri doğrudan teşhir etmekten çok, bu şiddetin bireylerde ve toplumda açtığı kalıcı yaraları görünür kılmayı tercih ediyor. Cafer Panahi bizzat rejimin baskısının hedefi olmuş bir sinemacı olarak, fail ile kurban arasındaki çizgiyi bulanıklaştırırken; izleyiciyi kolay bir intikam anlatısına teslim etmiyor. Böylece Walter Salles Hala Buradayım (En İyi Yabancı Dilde Oscar, 2025), Cafer Panahi ise Görünmez Kaza (78. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye) ile ulusal sınırlarda yaşanan gerçeklikleri sinema aracılığı ile evrensel politik bir dile dönüştürmeyi başarıyorlar. Sinemanın önemi tam da burada yatıyor: Salles ve Panahi’nin filmleri resmi tarihin görmediği ve sadece istatistiki verilere indirgenen kayıplar, ölümler, işkenceleri yeniden gerçek yüzleriyle karşımıza çıkarıyor; baskıcı iktidarların ‘unutma’, ‘unutturma’ siyasetine karşı sinemanın bir bellek pratiği olarak nasıl işlediğini güçlü biçimde gösteriyor ve uluslararası festivallerden aldıkları ödüller ile bu hafızanın uluslararası alanda dolaşıma girmesini sağlayarak, bu gerçeklikleri evrensel bir vicdani çağrıya dönüştürüyorlar. Böylece sinema aracılığı ile sadece olaylara tanıklık etmiyor; bugünü geçmişle, yereli evrenselle buluşturan politik bir hatırlama alanı da kuruyorlar. </p>
<h2>GÖRÜNMEZ KAZA’NIN TRAVMALARI SINIRLARI AŞIYOR: 12 EYLÜL VE İŞKENCE(Cİ)LERİ</h2>
<p>Cafer Panahi’nin Görünmez Kaza filmi Türkiye’de 12 Eylül Askeri Darbesi’nin travmalarıyla benzerlikler taşıyor. 12 Eylül 1980 darbesi birçok insanın gözaltına alınmasına, gözaltında, sorgularda hayatlarını kaybetmelerine neden olan ve korkunun uzun yıllar kalıcı olarak ülke üzerine yerleştirildiği bir süreci de beraberinde getirdi. Aileler cezaevleri önlerinde yakınlarından haber almak için karakolların, cezaevlerinin önlerinde kuyruklar oluştururken aynı zamanda korkunun, çaresizliğin, nasıl bir şey olduğu ile de yüzleşmek zorunda kaldılar. Yıllar içinde o dönemde yaşanılan baskılara, işkencelere, idamlara, ölümlere, travmalara ilişkin haberler, röportajlar, özel dosyalar gazetelerde, dergilerde gün yüzüne çıkmaya, yüksek sesle ifade edilmeye başladı. 1985 tarihli (Sayı:692) Gırgır dergisinin kapağında bir polis memurunun sorgu odasında “tüüü sanığı prizde unuttum” diye başlık attığı karikatür yer aldığında, işkencenin vahameti trajikomik bir dille ortaya konuyordu. Bir yıl sonra 02 Şubat 1986 tarihli Nokta Dergisi’nde (Yıl 4, Sayı 4) işkenceci bir polis memurunun itirafları yayımlandı. Dergide; bir polisin yaptığı işkenceleri anlattığı itiraflarda, uygulanan işkence teknikleri de görsel olarak yer alıyordu. Bu itiraflar Görünmez Kaza filminde Eghbal’in filmin sonunda yaşadığı gibi, yalnızca bir failin vicdan muhasebesi değil; 12 Eylül sonrasında işkencenin nasıl kurumsal bir sorgulama tekniğine dönüştürüldüğünün de nadir tanıklıklarından biriydi. Bu haberle ilgili dosyanın en sarsıcı noktası ise işkencenin polisin ailesinin içine kadar uzanmasıydı. Polis memuru röportajında “kayınbiraderime bile işkence yaptım” diyordu. Böylece aile bağını, mahremiyeti ve yakınlığı da yok ederek işkencenin olağanlaşmasının vardığı son noktayı gösteriyor ve polis memuru “işkenceciydim” derken aslında işkencenin faili olarak kendisini de nasıl parçaladığını ve aile hayatını nasıl yok ettiğini anlatıyordu. İtirafçı polis memuru, siyasi tutuklulara uyguladığı ve ‘gerçek muamele’ olarak nitelendirdiği falaka, elektrik verme, askı, tazyikli su gibi işkence tekniklerini açıklarken; aslında devletin karakollarında, cezaevlerinde, sorgu odalarında şiddetin, rastlantısal değil, belirli bir düzenle, sistematik olarak nasıl uygulandığının somut örneklerini ortaya koyuyordu. Bu uygulamanın adı sorgu olsa da asıl amaç, bilgi almanın ötesinde iradeyi kırmak; kişinin en zayıf noktalarına kadar inmek, gücünü kırmak ve korkuyu kalıcılaştırmaktı. Göz bağlama, çıplak bırakma, taciz ve belirsizlik travmayı belleğe bedensel ve zihinsel bir alarm olarak kazıyordu. Vahid’in yaşadığı gibi bir gıcırtı ya da bir kapı sesi, ayak sesi, anahtar tıkırtısı yıllar sonra dahi paniği tetikleyebiliyordu. Aslında bu itiraf dosyası işkencenin zamandan ve mekandan bağımsız geçmişte kalmış bir olay değil, bedenlerde, hafızalarda, ilişkilerde yaşamaya devam eden bir travma olduğuna işaret ediyordu.  Çünkü baskıcı siyasal iktidarların ortak dili çoğu zaman gözaltılar, işkenceler, yargısız infazlar üzerinden kuruluyor; Asya’dan Latin Amerika’ya devlet şiddeti sadece bir bastırma aracı değil, toplumsal belleği silme, korkuyu kalıcılaştırmayı hedefliyor. Sinema ise bastırılanın geri dönüşünü mümkün kılan en güçlü alanlardan biri. </p>
<p>Sonuç olarak Panahi; İran’da cezaevlerinde, sorgu odalarında sistematik biçimde uygulanan işkencenin bireylerde bıraktığı tahribatı etik, vicdani ve politik bir sorgulamaya dönüştürmeyi ‘büyük sloganlara’ yaslanmadan ortaya koyarken aynı zamanda bir mücadele insanı ve bir sinemacı olarak sadece İran değil tüm dünyaya ülkesinin sesini duyurmayı başarıyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 09:16:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ankara’nın su sorunu]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/ankaranin-su-sorunu-685117</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/ankaranin-su-sorunu.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/ankaranin-su-sorunu-685117</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ali UĞURLU - Dr., Mühendis</strong></p>
<p>Yanlış su politikaları, plansız kentleşme, hızlı nüfus artışı, madencilik ve enerji faaliyetleri, kuraklık ve iklim değişikliği ülkeyi susuzluğa sürükledi. Birçok ilde barajlar ve göletler kurudu. Kentsel altyapısı eksik olan, yeterli rezervuara sahip olmayan büyük yerleşim yerlerinde içme ve kullanma suyu temininde sorunlar yaşandı. Tarımda kuraklıktan ötürü rekolte düşüklüğü ortaya çıktı. Yağışlar mevsim normallerine göre 30 kat azaldı, Beklenti 550 mm üzeri olmasına karşın ülke geneline 370 mm civarında yağış düştü. MGM verilerine göre son 63 yılın en kurak kış mevsimi yaşandı. Buna karşılık geçen yıllarda başta Karadeniz olmak üzere Güneydoğu, iç Anadolu gibi bölgelerimizde ölümlü sel baskınları yaşanmıştır. Bu ani ve sel şeklindeki yağışlara rağmen ülkemiz su azlığı yaşayan bir ülke konumundan su fakirliğini yaşamaya aday bir ülkedir. Türkiye genelindeki toplam yağış miktarlarında, 2050`den itibaren Doğu Karadeniz hariç; belirgin olmak üzere Akdeniz, Ege ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri başta olmak üzere özellikle bütün bölgelerde yıllık yağış miktarlarında ciddi azalmalar beklenmektedir. Tahminler 2040-2050`lı yıllardan itibaren bugün 1365 metreküp olan yıllık kişi başına düşen su potansiyelinin 700 metreküplere kadar gerileyebileceğine işaret etmektedir. Bugün itibari ile başta İstanbul olmak üzere Ankara, Sivas, Mersin, Bursa, Konya, Uşak, Muğla, Van, Adana, Hatay gibi büyük kentlerimiz dönem dönem ciddi su sıkıntıları ile karşı karşıya kalmaktadır. İçinden geçtiğimiz bu  kış ve bahar aylarında da yeterli yağış olmazsa önümüzdeki yaz birçok bölgemizde çok ciddi anlamda bir su krizi yaşanacağı öngörülmektedir. </p>

<p>Bölgesel kuraklığın yaşandığı birçok yerde önümüzdeki yıla boş barajlarla girilmektedir. Bu çok önemli bir handikaptır. Ya önümüzdeki yıl da kurak geçerse, o zaman ülkemiz büyük bir felaketle karşı karşıya kalacaktır. Nispeten geçen yıldan devam eden, bu yıl kendisini iyiden iyiye hissettiren kuraklık gelecek yıla da damga vurursa 2007 yılındaki su krizinden daha yüksek bir kriz ve kötü günler bizi bekliyor demektir.  Bunun için bugünden acil eylem planları hazırlanmalı ve olası susuzluk krizi için önlemler alınmalıdır. Yıllardan bu yana çıkarılması için hazırlıkları devam eden ve yasa taslağının bazı maddelerinin fiiliyatta uygulamaya konulduğu Su Kanunu halkın aleyhine olan ve özelleştirme hükümleri içeren maddeleri metinden çıkartılarak, kamucu bir anlayışla hükümleri yenilenerek geniş kesimlerce tartışmaya açılmalı ve yasalaşmalıdır. Burada amaç büyük ölçüde bütünleşik, sürdürülebilir entegre su yönetimi olmalıdır. Bunun yanı sıra 17 büyük şehrin olmayan Su Yönetimi Master Plan’ları da hazırlanarak bugünden tezi yok uygulamaya konulmalıdır.  </p>
<p>Başta Ankara, İzmir gibi kentlerimizin bundan yıllar önce yapılmış olan su yönetimi master planları revize edilerek yenilenmelidir. Bu planlamalar Kamusal ve bölgesel bir su yönetimi anlayışıyla yapılmalıdır. Hükümet su konusundaki duyarsızlığını en son İstanbul Sazlıdere Barajı havzasını yapılaşmaya açarak göstermiştir. Bu duyarsızlık ne yazık ki su yönetimi politikalarının ülkedeki izdüşümüdür. Her damla suya ihtiyaç duyulduğu bu dönemde suyun her zerresi bile korunmalı ve değerlendirilmelidir. </p>
<h2>ANKARA ÖLÇEĞİNDE SU SORUNU</h2>
<p>Ankara geçen yıl yağışların az olması hasebiyle 2025 in son aylarına su sorunlarıyla girdi. Ankara’nın günlük su ihtiyacı ASKİ verilerine göre yaklaşık 1.300.000 m3‘tür. Artan kuraklık ve yağışların azalması nedeniyle Ankara’nın su kaynakları alarm vermektedir. Ankara’yı besleyen 9 barajdaki kullanılabilir aktif doluluk oranı % 4.7 ye inmiştir. Geçen yıl bu oran 22.7 idi. Yaklaşık 2 aydır Ankara’ da su kesintileri uygulanmaktadır. Özellikle dip suyunu almak için kurulan pompaların geç tesis edilmesi sonucu su depolarına yeterince su verilemedi. Bu da bir basınç sorunun ortaya çıkmasına neden oldu. Bu nedenle yüksek kotlardaki konutlar ve yerleşim yerleri yeterli suyu alamadılar ve susuzluk kapıya dayandı.  </p>
<p>Geçen yılın nispeten kurak geçmesi ve yeterli sonbahar yağışlarının olmamasının etkisi  2025 yılının son aylarında susuzlukla kendini belli etti. 4 Ocak 2025 de Anakarada barajlara gelen toplam su miktarı 1.023.319 m3 olurken 4 Ocak 2026’ da barajlara gelen su miktarı 225.329 m3‘e düştü. Geçen yılın ocak ayında Ankara barajlarının toplam doluluk oranı %29,38 iken bu yılın aynı tarihinde bu oran % 12.26‘ya düştü. Bunların üstüne kuraklık nedeniyle Gerede - Çamlıdere iletim hattından da yazın 1 m3 su gelmeyince bu günkü kuraklık ortaya çıktı. Bugün itibari ile Ankara Barajlarında 14,5 milyon m3 su var.  Çamlıdere Barajındaki ölü hacimdeki sular ile Kesikköprü Barajındaki Kızılırmak Nehrinin suyu olmazsa Ankara daha sıkıntılı günler yaşardı. Hiç yağış olmazsa, yani mevcut su kaynaklarını  beseleyen çaylardan ve derelerden bir damla su gelmese bile ölü hacimdeki yaklaşık 135 milyon m3 su Kızılırmak suyu ile birlikte Ankara’nın yedi aylık su ihtiyacını karşılayabilir. Yalnız Çamlıdere barajının bile 110 milyon m3 ölü hacminde su vardır. Çamlıdere ve Egrekkaya’da kurulan yüzer platformdaki dikey pompalar vasıtasıyla her gün 450 bin m3 su buralardan kente verilmektedir. Bununla birlikte şu an Kesikköprü Barajı % yüze yakın doludur ve burada 90 milyon m3 su vardır. Bu günlerde bu kaynaktan günde 600 küsur bin m3 su Ankara’ya verilmektedir. Kışın en kötü olasılıkla gelen 3-5 sylık suyu da ölü hacimdeki suyla birlikte değerlendirdiğimizde Ankara’nın bir yıllık suyu çıkar. Sorun bugün ile ilgili değildir. Eğer bu kış ve bahar aylarında yeterli yağış olmazsa sadece Ankara değil ülkenin birçok ili tankerlerle taşınan suya ihtiyaç duyar hale gelecektir.  </p>
<p>Ankara su şebekesindeki kayıp-kaçak oranı da %35’in üzerindedir. Bu durum Ankara’ya özgü değildir. Ülkenin birçok ilinde kayıp - kaçak oranı yüzdesi böyledir. Ülkemizde %25 in altında  kayıp – kaçak oranına sahip hiçbir il yoktur. Ankara’nın su alt yapısı yaklaşık 100 yılda oluşturulmuştur. Bunu değiştirmek basit bir şey değildir ve çok uzun yıllar alan maliyetli bir işlemdir. </p>
<h2>YETKİ KARMAŞASI: DSİ Mİ ASKİ Mİ</h2>
<p>Ankara halkı kesintilerden mustarip yaşamını sürdürmeye çalışırken ASKİ ve DSİ birbirlerini suçlamaktadır.  DSİ yaptığı açıklamada Büyükşehir Belediyesi Kanunu çerçevesinde içme suyunun kaynağından son kullanıcıya getirilmesine kadar kentlerin su teşkilatlarının sorumlu olduğunu bildirir bir açıklamayı geçen hafta yaptı. Yani yaşanan su sorununda ASKİ’ yi işaret etti. DSİ; Belediyelerin kanuni sorumlulukları olmasına rağmen bütçelerinden yeterli kaynak ayırmamaları sebebiyle bazı içme suyu projelerinin DSİ tarafından yapılmasını istediklerine dair açıklamada bulunarak, “ belediyelerin talebi üzerine DSİ, yatırım programında yer alması, ödeneğinin bulunması ve ilgili belediyenin protokol imzalaması kaydıyla kaynaktan depoya kadar olan içme suyu tesislerini yapabilmektedir “ dedi.  Açıklamanın devamında Ankara’nın su durumu ile ilgili bilgi verilerek “DSİ tarafından alternatif su kaynakları belirlenerek ASKİ’ ye bildirilmiştir” dedi. </p>
<p>6200 sayılı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri hakkında Kanun ile 1053 sayılı Belediye Teşkilatı Olan Yerleşim Yerlerine İçme, Kullanma ve Endüstri Suyu Temini Hakkında Kanun ortada dururken DSİ’nin deyim yerindeyse topu taca atması merkezi hükümet yerel yönetim partilerinin farklı olması nedeniyle ortaya çıkmış bir durumdur. Bu kanunlar açıkça suyu kimin bulması ve getirmesi konusunu belirlemişken DSİ’ nin de ASKİ’ nin de sorumluluktan kaçmak için yaptığı açıklamalar sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. 6200 sayılı kanun nüfusu 100 binin üzerinde olan şehirlerin içme ve kullanma suyu temini ile doğrudan ilgili temel düzenleme yapma yetkisini DSİ‘ye (Madde 2) vermiştir. Bu madde de suyu temin etmek üzere gerekli tesisleri etüt etmek, projelerini yapmak ve yaptırmak DSİ’ nin görevleri arasında sayılmıştır. DSİ bu kapsamda Baraj, isale hattı, arıtma tesisi gibi ana tesisleri yapar belediyelere teslim eder.5393 sayılı Belediye Kanunu, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi kanunu yerel ölçekte içme suyu dağıtımı ve iletme görevlerini ve bunlar için kurumların kurulması görevlerini içerir ve düzenler. Ama bu durum Belediyelerin de su yönetiminde olmadığı hükmünü ve sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Belediyenin su teşkilatları ancak DSİ’ nin yaptığı tesisleri devralabilir, protokolle yatırım yapabilir ve asla yetki devri olmadan ana tesis yapamaz. </p>
<p>*** </p>
<h2>ANKARA İÇİN ALTERNATİF BİR SU KAYNAKLARI: KÖPRÜBAŞI VE BOYUNBABA BARAJI</h2>
<p>Prensip şudur; su yoksa alternatif su kaynaklarına yönelmek gerekir. Köprübaşı ve Koyunbaba Barajı Ankara su temin projesi içinde yer alabilecek su kaynaklarıdır. Gerek rezervuar hacimleri ve gerekse de Ankara’ya ya da dolaylı olarak Ankara’ya su taşıyan hatlara yakın olmaları bu iki barajı da seçenek haline getirmektedir. </p>
<h2>KÖPRÜBAŞI BARAJI</h2>
<p>Bu baraj Mengen sınırları içinde taşkın ve feyezan suları ile beslenen elektrik üretim ve taşkın önleme amaçlı bir barajdır. İki adet elektrik tribünü vardır. Kurulu gücü 80 MW civarındadır. Mengen ilçesi yakınında üzerinde yer alır. Kil çekirdek kaya dolgu tipinde inşa edilmiştir. 5.27 km2 göl alanı vardır. Toplam su depolama hacmi 199 milyon m3 sudur. Bu barajın en önemli özelliği Gerede – Çamlıdere iletim hattının 40 km kadar yakında olmasıdır. Ülkenin kurulu gücü ve elektrik üretimi dikkate alındığında bu barajın ürettiği elektriğe yöresel olarak acilen ihtiyaç yoktur.  Gerede – Çamlıdere iletim hattının tam kapasite çalışma durumunda 226 milyon m3 su iletim kapasitesine sahip olduğu düşünüldüğünde Köprübaşı Barajının depoladığı 199 milyon m3 su önemli bir kaynaktır. Yağışın yoğun olduğu bir bölgede bulunması büyük avantajdır. </p>
<h2>KOYUNBABA BARAJI</h2>
<p>Bu baraj Ankara ile Çankırı illeri sınırında Terme Çayı üzerine inşa edilmiş sulama amaçlı bir barajdır. Ön yüzü beton kaplamalı dolgu barajı tipinde inşa edilmiştir. Depolama hacmi 229 milyon m3 sudur. Terme çayının Kızılırmak’ın bir kolu olması dolayısıyla su karakteristikleri ve niteliği açısından arzu edilen bir su değildir. Barajın Ankara’ya uzaklığı yaklaşık 75 km‘dir. Sulama amaçlı kullanılması dolayısıyla sularının alınması sonrasında yaklaşık 100.000 dekar alan sulanamayacaktır. Bu büyük bir handikaptır. </p>
<p>Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığına göre Ankara su kaynakları açısından çaresiz değildir. Her iki su kaynağı karşılaştırıldığında Köprübaşı Barajında su almanın teorik olarak daha doğru olduğu görülecektir. Yerinde yapılacak etütler, iletim hatlarının güzergâhları ve Ankara’ya uzaklığı, jeolojik formasyonun yapısı, topografya ve coğrafik özelliklerin belirlenmesi sonucu yapılacak maliyet analizi ile konu daha iyi anlaşılacaktır.  </p>
<p>Dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir iklim değişimi yaşanmaktadır. Başta küresel ısınıma ve sera gazı etkisi olmak üzere iklim koşullarında meydana gelen olumsuz değişmeler su arzını büyük ölçüde etkilemekte susuzluğa yol açmaktadır. İçinde bulunduğumuz yüzyıla su, enerji ve gıda güvenliği damgasını vuracağa benziyor. Hızlı nüfus artışı, verimsiz su kullanımı, kırdan kente göç, gelişen sanayi ve iklim düzensizlikleri nedeniyle, birbirleriyle ilişkili ve merkezinde suyun olduğu bu üç güvenlik kavramı insanlık açısından hayati bir öneme sahip hale gelmiştir. Artan önemine rağmen, bütünleşik entegre bir su politikamızın olmaması nedeniyle su sorunu ülkemizi hızla tehdit eder hale gelmiştir. Özellikle kuraklığın yaşandığı bu günlerde suyun iyi yönetilmediği gerçeği çok daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Yapılması gereken farkındalık oluşturmak için bir su kültürü yaratmak ve suyu doğru planlayıp iyi yönetmektir. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 09:05:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Vurdu out’a çıktı: Bilal Erdoğan’ın sahte sahası ve gerçek tribünler]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/vurdu-outa-cikti-bilal-erdoganin-sahte-sahasi-ve-gercek-tribunler-685116</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/vurdu-outa-cikti-bilal-erdoganin-sahte-sahasi-ve-gercek-tribunler.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/vurdu-outa-cikti-bilal-erdoganin-sahte-sahasi-ve-gercek-tribunler-685116</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gökhan Bulut - Akademisyen</strong></p>
<p>Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) çatısı altında düzenlediği futbol turnuvası, siyasal iktidarın sivil toplum alanıyla kurduğu ilişkinin bugünkü seyrini anlamak açısından dikkat çekici bir örnek. Etkinliğin, resmî bir görevi bulunmayan bir isim tarafından düzenlenmesi, üst düzey siyasetçi ve bürokratların ve çok sayıda eski “ünlü” futbolcunun katılımıyla gerçekleşmesi, Türkiye’de siyasal iktidarın kurumsal sınırlarının nasıl esnediğini bir kez daha gösterdi. Bu esneme, iktidar açısından bir güç gösterisi olduğu kadar, aynı zamanda derinleşen bir meşruiyet sorununu da işaret ediyor. </p>

<h2>GENİŞLEYEN GÖRÜNTÜ, DARALAN GERÇEK</h2>
<p>Bu tür organizasyonların toplumda geniş bir karşılık bulduğu söylenemez. Aksine, bu etkinliklere katılan siyasal ve kamusal figürlerin toplumsal meşruiyetlerinin giderek zayıfladığını, geçerliliklerinin de yalnızca AKP’nin desteğiyle sürebildiğini görmek gerek.  </p>
<p>Düzenleyenler açısından bakıldığında bu organizasyonların asıl işlevi, sivil toplumun tamamını kapsamak değil, onun en görünür, en sembolik ve medya açısından en kolay denetlenebilir kısmını kontrol altında tutmak. Oysa asıl geniş ve belirleyici olan, gündelik hayatın içinde, iş yerlerinde, sokakta, “gerçek tribünlerde” olanlardır. </p>
<p>Evet, bu tür etkinlikler ve girişimler, aynı zamanda bir hegemonya kurma mücadelesi olarak görülmeli fakat hegemonya, yalnızca bu tür etkinlikler ve gösterilerle kurulmaz. Aksine, bunlar, hegemonyadaki eksikliği gösteren ve sürekli olarak hatırlatan imgeler haline gelir. Bugün o küçük halı sahada oynanan oyun, en geniş toplumsal tribünlerin gözlerini kamaştırmaya yetmez. O geniş tribünlerin izlediği asıl saha, bütün memleket sathıdır ve “tribünler” o sahada gerçekte “kendi kalelerine gol yediklerini” bilmektedir. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/18/vurdu-outa-cikti-bilal-erdoganin-sahte-sahasi-ve-gercek-tribunler.jpg" alt=""></p>
<h2>EĞLENCE VE ZOR, İKBAL VE SADAKAT</h2>
<p>AKP’nin toplumun genelinde yaşadığı meşruiyet kayıpları, iktidarı açısından ciddi bir soruna işaret ediyor. TÜGVA benzeri yapıların yoğun biçimde öne çıkarılması, bu kaybı telafi etmekten çok, üzerini örtmeye yönelik bir strateji. Görünür alanda kurulan bu tür “eğlenceli” sahneler, görünmeyen alandaki (tüm toplumsal alanlar) rıza kaybını ve oralarda uygulanan her türlü zoru akla getirmeli.  </p>
<p>Bu turnuva fotoğrafı bize Türkiye’de “kamusal alan” ile “iktidar/siyasi parti” arasındaki sınırın tamamen silikleştirilmeye çalışıldığını da gösteriyor. Bir “vakıf yöneticisinin” etkinliğine katılmak, devlet bürokrasisi için artık bir “tercih” değil, bir itaat ve sadakat bildirimine dönüşmüş durumda. Bürokratların, siyasetçilerin, sporcuların bu tür etkinliklerde boy göstermesi kendi açılarından “ikbal” kaygısını gösterdiği gibi siyasal iktidar tarafından da bir bağlılık beyanı yoklaması olarak değerlendiriliyor. </p>
<h2>“VELİAHTLIK” MI SÜREKLİLİK Mİ?</h2>
<p>Bilal Erdoğan’ın siyasal sahnede giderek daha belirgin bir figür olarak konumlandırılması da bu etkinliğin (genelde bu tür etkinliklerin) diğer bir çıktısı. Burada söz konusu olan, kamuoyunda tartışıldığı gibi, “Bilal Erdoğan’ın Recep Tayyip Erdoğan sonrasına hazırlanması” değil, bu ismin toplumsal bir değer ve sembolik bir özne olarak sürekliliğinin sağlanmasıdır. Protokol düzeni, temsil biçimleri ve kamusal görünürlük, bir tür “doğal merkez” algısı yaratmayı da hedefliyor. Ancak bu çabanın da toplumsal karşılığının çok az olduğu açık. </p>
<p>Sonuç olarak, sahada oynanan maçtan çok daha belirleyici olan, bu etkinliklerin neyi örtemediğidir. Görünür sivil toplum alanı ne kadar kontrol altına alınırsa alınsın, geniş toplumsal alandaki meşruiyet kaybı bu tür organizasyonlarla telafi edilebilir gibi değil. Türkiye’nin önümüzdeki dönemini belirleyecek olan da, tam olarak bu örtülemeyen boşluklar, derinleşen hegemonya krizi, gerçek sahada karşı karşıya gelecek öznelerin durumu ve gerçek tribünlerin ne yapacağıdır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 08:49:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Petrolden fazlası var]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/petrolden-fazlasi-var-685114</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/petrolden-fazlasi-var.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/petrolden-fazlasi-var-685114</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Daniel Chavez</strong></p>
<p>“No Blood for Oil” (Petrol için kan yok) sloganı, onlarca yıldır savaş karşıtı gösterilerde yankılanarak kapitalist emperyalizme dair güçlü bir sezgiyi kristalize etti: büyük güçler kaynakların kontrolü için savaşırlar. Donald Trump’ın Nicolás Maduro’yu ele geçirmesi bu tanıdık çerçeveyi çağrıştırıyor. Ancak Venezuela’da açığa çıkan mantık, basit bir kaynak sömürüsünden daha karmaşık bir şeye işaret ediyor. Bunu anlamak, küresel siyaset ve ekonomi analizlerinde hâlâ baskın olan, ham kaynak peşindeki yirminci yüzyıl kolonyalizmi anlatısının ötesine geçmeyi gerektiriyor. </p>
<p>Marco Rubio belirsizliği ortadan kaldırdı. NBC News’e konuşan Rubio, “Venezuela’daki petrol endüstrisinin Amerika Birleşik Devletleri’nin karşıtlarının kontrolünde olmasına izin vermeyeceğiz” dedi.</p>

<p>Çin’i, Rusya’yı ve İran’ı saydı. Batı Yarımküre’nin “bize ait” olduğunu ısrarla vurguladı. Bu, jeopolitik çevreleme dilidir. Venezuela’nın önemi, Latin Amerika’da Pekin’in “her koşulda stratejik ortak” haline gelmiş olmasından kaynaklanıyor; Washington bu ifadeyi bölgesel otoritesine yönelik bir meydan okuma olarak görüyor. Çin, 2000 yılından bu yana Venezuela’ya yaklaşık 106 milyar dolar kredi sağladı ve bu rakam Venezuela’yı Çin’in resmî kredilerinin küresel alıcıları arasında dördüncü sıraya yerleştiriyor. ABD operasyonunun hedefi petrolün kendisi değil, bu finansal bağlanma ve Çin’in bölgede artan etkisi. </p>
<p>Venezuela ham petrolünün maddi gerçekliği, basit bir çıkarma anlatısını daha da karmaşıklaştırıyor. 300 milyar varillik rezervin dörtte üçü, ekstra ağır Orinoco petrolünden oluşuyor: bitümlü, viskoz, yüksek kükürtlü ve çıkarılması ile rafine edilmesi son derece pahalı. Küresel petrol devleri, ABD Körfez Kıyısındaki kompleks rafinerileri özellikle bu kaliteyi işlemek üzere inşa etti; ancak uzun vadede gerçekçi fiyatlarla bakıldığında ekonomik tablo son derece zorlayıcı. Petrol fiyatlarının 2005–2014 döneminde zirve yaptığı yıllarda Venezuela, sonradan çöken iyimser varsayımlarla “kanıtlanmış rezervlerini” kâğıt üzerinde şişirdi. Bugün ise yetersiz yatırım ve tasfiyelerle aşınmış kurumsal kapasite koşullarında, yeniden inşa 16 yıl boyunca 185 milyar dolarlık bir kaynak ve uluslararası sermayenin tam güvenini gerektirir ki, yönetilen herhangi bir geçiş altında bunun gerçekleşmesi pek olası değil. </p>
<p>Washington’un muhtemelen silah haline getireceği ExxonMobil ve ConocoPhillips’in tahkim talepleri, hukuki ve finansal karmaşıklığı daha da artırıyor. Bu davalar, 2000’ler civarındaki sözleşme yeniden yapılandırmalarından doğduğu iddia edilen 45 milyar dolarlık zarara dayanıyor; oysa kongre koşulları Venezuela’nın egemen haklarını açıkça saklı tutmuş ve şirketlerin hukuki pozisyonunu savunulamaz kılmıştı. Trump’ın “çalınmış Amerikan petrolü” söylemi, özel zararları devlet politikası olarak diriltiyor. </p>
<p>Asıl mesele arzın yönünün değiştirilmesi ve Pekin’in dezavantajlı koşullarda alternatif kaynaklar için rekabete zorlanmasıdır. Hâlihazırda Venezuela günde yaklaşık 600 bin varil petrolü Çin’e ihraç ediyor; ABD rafinerileri 1990’ların sonlarında günde 2 milyon varil tüketiyordu. Bugün bile Venezuela petrolü Çin’in toplam tüketiminin yüzde 4’ünden azını oluşturuyor. Tedarik zincirlerinin yeniden yönlendirilmesi, her iki süper gücün de sanayi rekabetçiliğinin temeli olarak ucuz enerji için yarıştığı bir dönemde, Pekin’i daha pahalı kaynaklara yönelmeye zorlayacaktır. Trump’ın kumarı budur: Venezuela’nın zenginliğini çıkarmak değil, stratejik bir rakibe bu zenginliği erişilemez kılmak ve aynı anda siyasi anlamda sadık devletlerde yoğunlaşmış olan ABD rafinerilerini güçlendirmek. Bu sektör, doğrudan yalnızca 80 bin kişiyi istihdam etmesine rağmen 3 milyon işi destekliyor. Rafineri sektörü, ABD’deki tüm sektörler arasında en yüksek istihdam çarpanına sahip; her bir doğrudan iş, kırk beş dolaylı işi ayakta tutuyor. </p>
<p>Eski anti-emperyalist eleştiri gerçek bir şeye işaret ediyor ama eksik kalıyor. Kaynak emperyalizmi, geçmişin bir kalıntısı olmaktan ziyade küresel kapitalizmin kalıcı bir özelliği. Ancak Venezuela’nın güncel kaderi, basit bir kaynak açlığından ziyade, kaynak akışları üzerindeki kontrolün çıkarımın kendisi kadar önemli olduğu, parçalı çok kutuplu bir sistemde jeopolitik tabiiyetle şekilleniyor. Finansal kaldıraçla rekabet edemez hale gelen bir hegemonik aktör, doğrudan askeri zorlamaya yöneliyor. Bu şiddetin, yarım küredeki mülkiyet hakları ve ulusal varlıkların geri kazanılması iddialarıyla paketlenmesi, emperyalizmin ortadan kaybolmak yerine uyum sağladığını gösteriyor. Bunu kavramak, yalnızca kan ve varil denklemlerini değil; stratejik rekabet, finansal kaldıraç ve kurumsal çöküşün kesişimini yakalayan bir analiz gerektiriyor. </p>
<p>Washington’un verdiği mesaj açık: Batı Yarımküre kendi alanıdır, rakipler burada bedel öder ve otorite ekonomiden daha önemlidir. Bu mesajın bombalama ve kaçırma yoluyla verilmesi ise, alttaki kırılganlığı ele veriyor. </p>
<p><em><strong>tni.org </strong></em></p>
<p><em><strong>Çeviren: Yunus Emre Ceren </strong></em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 08:47:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[6 maddede İran’da yaşananlar]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/6-maddede-iranda-yasananlar-685113</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/6-maddede-iranda-yasananlar.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/6-maddede-iranda-yasananlar-685113</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Vijay Prashad</strong></p>
<p>İran çalkantılı bir süreçten geçiyor. Ülke genelinde farklı ölçeklerde protestolar yaşanıyor ve hem protestocuların hem de polisin morga gitmesiyle birlikte şiddet artıyor. İş bırakmalar ve enflasyona karşı protestolarla başlayan süreç, geçimini güvence altına alamayan bir sistemden bunalan kadınları ve gençleri de kapsayacak şekilde çeşitli hoşnutsuzlukları bir araya getirdi. Malum İran uzun süredir ağır bir ekonomik kuşatma altında ve yalnızca kendi sınırları içinde değil, Batı Asya genelinde de İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından doğrudan saldırılara maruz kalıyor (Suriye’deki diplomatik yerleşkeleri de dahil olmak üzere). ABD tarafından yürütülen bu ekonomik savaş, bugünkü çalkantının koşullarını yarattı; ancak çalkantının kendisi Washington’a değil, Tahran’daki hükümete yönelmiş durumda. </p>

<p>Ekim 2025’te İsrail ana akım gazetesi Haaretz’te yer alan ve İsrail’in “İran Şahı olarak Rıza Pehlevi’yi iktidara getirmeyi hedefleyen etki operasyonları” yürüttüğünü öne süren haberler gibi bazı raporlar, İsrail istihbaratının protestolarda rolü olduğunu ileri sürüyor. ABD ise protestoculara açıkça, hükümetin şiddeti artırması halinde Tahran’ı bombalayacağını söyledi. Geçen yıl Güney Pars’taki on iki petrol rafinerisinde protestolar gerçekleşmiş; Buşehr Gaz Rafinerisi İşçileri Sendikası’na bağlı 5.000 taşeron işçi, 9 Aralık’ta Asaluyeh’te aileleriyle birlikte daha yüksek ücretler ve daha iyi çalışma koşulları talebiyle yürüyüş yapmıştı. İşçiler mücadelelerini, taşeron çalışma sisteminin sona erdirilmesini talep ederek Tahran’daki Ulusal Meclis’e taşıdığındaysa İsrail ve ABD bu samimi protestolardan yararlanarak meşru bir mücadeleyi potansiyel bir rejim değişikliği operasyonuna dönüştürmeye çalışmıştı. </p>
<p>Yaşananları anlamak için, tartışma amacıyla sunulan tarihsel öneme sahip altı noktayı ele almak gerekir. İran, 1979’dan bu yana Arap ve Müslüman dünyada monarşilerin ötesine geçebilen hareketler için çok önemli bir rol oynadı ve Filistin mücadelesinin de önemli savunucularından biri oldu. Kaldı ki Tahran yabancı müdahaleye yabancı değildir: 1901’den itibaren Britanya’nın İran petrolü üzerindeki kontrolü, İran’ı nüfuz alanlarına bölen 1907 İngiliz-Rus Anlaşması, Rıza Han’ı tahta çıkaran 1921 darbesi, 1953’te oğlu Muhammed Rıza Şah Pehlevi’yi iktidara getiren darbe ve ardından 1979’dan bugüne İran Devrimi’ne karşı yürütülen hibrit savaş bu sürecin parçalarıdır. Altı nokta şunlardır: </p>
<p><strong>1. </strong>1978-79 İran Devrimi, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin yönetimini devirdi ve dini ruhban sınıfının ve onun siyasal örgütlenmelerinin gücü nedeniyle Nisan 1979’da İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı; İslam Cumhuriyeti Anayasası Aralık 1979’da yürürlüğe girdi. Devrimde yer alan diğer siyasi örgütlenmeler ve kesimler (komünistlerden liberallere kadar) büyük ölçüde dışlandı ve bazı durumlarda baskı altına alındı. Mart 1979’da Tahran’da, özellikle zorunlu başörtüsü politikası başta olmak üzere kadın haklarına yönelik kısıtlamalara karşı Uluslararası Kadınlar Günü protestoları düzenlendi; bu protestolar hükümeti talepleri kabul etmeye zorladı, ancak bu kazanım kısa süreli oldu, 1983’te zorunlu başörtüsü yasası çıkarıldı. </p>
<p><strong>2.</strong> Devrim, Pakistan’da Ziyaülhak’ın 1977 askeri darbesini, Afganistan’daki Saur Devrimi’ni (Ağustos 1978), Yemen Sosyalist Partisi’nin kurulmasını (Ekim 1978) ve bunun Yemen’in kuzey-güney savaşıyla sonuçlanmasını (Şubat-Mart 1979) ve Saddam Hüseyin’in Temmuz 1979’da Irak’ta iktidarı ele geçirmesini izledi. Güneybatı ve Orta Asya’nın tamamı siyasi altüst oluşlar yaşıyordu. Bu gelişmelerin bazıları (Pakistan, Irak) ABD’ye avantaj sağlarken, diğerleri (Afganistan, İran, Yemen) ABD’nin bölgedeki hedeflerine ters düşüyordu. ABD çok hızlı biçimde bölgedeki nüfuzunu zorlayarak İran İslam Cumhuriyeti’ni, Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni ve Afganistan Demokratik Cumhuriyeti’ni devirmeye girişti. </p>
<p><strong>3. </strong>ABD’nin bu dönüşüm sürecine yönelik baskısı üç ülkede de savaş benzeri durumlara yol açtı. ABD ve Körfez müttefikleri Eylül 1980’de Irak’ı İran’a sebepsiz yere saldırmaya teşvik etti ve 1988’e kadar süren savaşı başlattı. Körfez Arap devletleri, Salim Rubaya Ali’nin (iki Yemen’in birleşmesini müzakere eden Maoist lider) öldürülmesinin ardından Kuzey Yemen’i Güney Yemen’e saldırmaya teşvik etti. Afganistan’da ise ABD, Afganistan Demokratik Halk Partisi kadrolarına yönelik suikast kampanyası yürütmeleri için mücahitleri finanse etmeye başladı. İran, Afganistan ve Yemen, dış saldırılar nedeniyle toplumsal tahayyüllerini daraltmak zorunda kaldı. Afganistan Demokratik Cumhuriyeti 18 yıl ayakta kalmış olsa da kırk yılı aşkın bir süre yıkıcı bir şiddet ve savaşa sürüklendi. Güney Yemen’deki Marksist hükümet 1990’a kadar varlığını sürdürdü, ancak hedeflerinin çok gerisinde kaldı. İran ise, Irak savaşının 1988’de sona ermesinin ardından uygulanan ağır yaptırımlara rağmen İslam Cumhuriyeti’ni ayakta tuttu. </p>
<p><strong>4. </strong>İslam Cumhuriyeti art arda önemli sınamalarla karşı karşıya kaldı. En önemlisi ABD emperyalizminden geldi; ABD yalnızca Irak’ın savaşını tümüyle desteklemekle kalmadı, eski İran elitlerinin iktidarlarını geri getirme girişimlerini ve İsrail’in İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmaya yönelik doğrudan saldırı, sabotaj ve bilim insanları ile askerî kadrolara yönelik suikastlarını da destekledi. ABD ve İsrail, 2020’de General Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, İsrail’in soykırım sürecinde Hizbullah’a yönelik ağır saldırıları ve 2024’te Seyyid Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi, Aralık 2024’te Suriye hükümetinin devrilmesi ve eski El Kaide liderinin Şam’da devlet başkanı olarak atanması gibi adımlarla İran’ın bölgedeki gücünü sistematik biçimde aşındırmaya çalıştı. </p>
<p>Eski İran elitleri, önce Şah’ın kendisi, 1980’deki ölümünden sonra ise kendisini “veliaht” olarak tanıtan oğlu Rıza Pehlevi liderliğinde, Avrupa ve ABD ile birlikte iktidarı geri getirme çabasına girişti. Şah’ın 1941’den itibaren tahta oturduğu, ancak 1951-1953 arasında demokratik bir hükümeti kabul etmek zorunda kaldığı; bu hükümetin Batılı istihbarat servisleri tarafından devrildiği ve Şah’ın 1953’ten 1978-79 devrimine kadar mutlak iktidara teşvik edildiği unutulmamalıdır. Şah bloğu, İran’da iktidara geri dönmeyi sürekli hedefledi. 2009’daki Yeşil Hareket’te monarşist unsur çok sınırlıydı; bu hareket, daha çok Mahmud Ahmedinejad’ın daha plebyen cumhurbaşkanlığına karşı siyasal reform isteyen egemen sınıfları temsil ediyordu. ABD’nin Los Angeles’ta yaşayan Şah’ın oğlunu bu ayaklanmanın figürü olarak “seçmiş” olması dikkat çekicidir. </p>
<p>Cumhuriyetin dönüştürücü toplumsal gündemindeki sınırlılıklar, eski elitlerin bir bölümüne mülkiyetlerini koruma imkânı tanınmasıyla ortaya çıktı; bu durum, bu mülk sahipleri ile yükselen bir orta sınıf lehine tabakalaşmış bir sınıf yapısının oluşmasına yol açtı. Ayetullah Humeyni’nin Haziran 1989’daki ölümünün ve İran-Irak Savaşı’nın sona ermesinin ardından hükümet, Uluslararası Para Fonu’nun yapısal uyum politikalarının büyük bölümünü benimsedi. Bu politikalar on yıllar boyunca bir şekilde sürdü. Ekonomi 1979’da sosyalist çizgide örgütlenmemişti, ancak savaş ekonomisinin gereklilikleri ve İslami sosyal refah taahhüdü nedeniyle devlet ve kamusal planlama güçlü bir role sahipti. ABD-Avrupa yaptırımları, ABD-İsrail askeri tehditleri ve giderek neoliberal hale gelen maliye politikaları sınıfsal ayrışmayı derinleştirdi. Bu sınırlılıklar, 2017-18, 2019, 2025 ve bugün devam eden ekonomik protesto dalgalarına yol açtı. </p>
<p><strong>5. </strong>Mevcut protestolar büyük ölçüde rekor düzeydeki döviz kuru ve yüzde 60’lık gıda enflasyonuyla tetiklense de Güney Pars’taki işçi grevlerinden eşgüdümlü kentsel şiddete geçiş, daha derin bir müdahale düzeyine işaret ediyor. Ani yüzde 30-40’lık kur düşüşü, dış finansal manipülasyonun klasik bir göstergesidir. ABD Dışişleri Bakanlığı ve Mossad’ın şiddeti eş zamanlı olarak teşvik etmesi, olayların arkasındaki jeopolitik kurguyu görünür kıldı. İnternet erişimi kesildiğinde protestoların hızla güç kaybetmesi, spontane bir hareketten ziyade bir istikrarsızlaştırma stratejisine işaret ediyor. </p>
<p><strong>6.</strong> Muhalefet sokakta, ancak iktidarı ele geçirecek güce sahip olmadığının farkında. ABD ve İsrail müdahalesine dair raporlar var ve Şah’ın oğlunun protestoların sahibi gibi davranması muhalefetin işini zorlaştırıyor. Trump yönetimindeki hiper-emperyalizm ve İsrail’in kendini sürekli muzaffer görmesi, bu tehlikeli kliklerin ne yapacağını belirsiz kılıyor. Protestolar sönümlendikçe ABD ve İsrail, Haziran 2025’tekinden daha sert saldırılar düzenleyebilir. Bu yalnızca İran halkı için değil, Venezuela ve İran’dan sonra sıranın kendilerine geleceğini görebilen Küresel Güney halkları için de bir tehdit. </p>
<p>Halkın gerçek sorunları var, ancak bu sorunlar ABD ve İsrail’in hiper-emperyalist hava bombardımanlarıyla çözülemez. İranlılar kendi sorunlarını kendileri çözmek zorunda. Yaptırımlar ve şiddet tehditleri bunu mümkün kılmıyor. Batı’da “İranlılarla dayanışma” demek kolay; Filistin’e destek veren protestocuların coplandığı, hatta öldürüldüğü yerlerde bile. Buna karşılık “yaptırımlara son verin” demek ve İran halkının kendi geleceğine nefes alarak bakabilmesini savunmak nedense çok daha zor görünüyor. </p>
<p><em><strong>peoplesdispatch.org </strong></em></p>
<p><em><strong>Çeviren: Göksu Cengiz </strong></em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 08:42:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Rejim pragmatist davranabilir]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/rejim-pragmatist-davranabilir-685109</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/rejim-pragmatist-davranabilir.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/rejim-pragmatist-davranabilir-685109</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[İran güçlü bir bürokrasi ve diplomasi geleneğine sahip bir ülkedir. ABD veya İsrail’in doğrudan müdahalesi, içeride reformcu kanatların elini güçlendirebilir; ancak bu reformcular da sistemin dışından gelen aktörler değildir. 2009’daki Ahmedinejad seçimleri sonrasında yaşananlar bunun iyi bir örneğidir. Mir Hüseyin Musavi Batı medyasında özgürlükçü bir figür olarak sunulmuştu ama kendisi Humeyni döneminde başbakanlık yapmış, sistemin içinden gelen bir isimdi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>İran’da 28 Aralık’ta başlayan eylemler bugün ülkenin tamamına yayılmış durumda. İlk olarak ağır ekonomik gerileme sebebiyle Tahran’da Çarşı Esnafının başlattığı protestolar, hızla ülkedeki farklı kesimlere yayılırken, enflasyon, pahalılık ve işsizliğin yanı sıra ülkede İslamcı diktatörlüğün sebep olduğu anti demokratik uygulamalar ve baskılar da eylemlerin ateşleyici motivasyonlarına dönüştü. Bugün itibariyle artık 2022’deki Masha Amini protestolarına benzer feminist çıkışlar, sosyalistlerin genel grev çağrıları, farklı azınlıkların demokratik talepleri de yaşanan eylemlerin sözüne dönüştü.</p>

<p>Batının yansıtmaya çalıştığı imajın aksine Pehlevi’nin geri getirilmesini isteyenler, dış müdahale çağrısı yapanlar olsa da son derece azınlık. İranlılar hem kendi tarihlerinden hem komşularının başına gelenlerden ötürü dış müdahalenin ne demek olduğunun farkında. Tüm çeşitliliği ile eyleme çıkan halkın neredeyse her yerde ortaklaşabildiği slogan ise aynı: “Diktatöre ölüm!” </p>
<p>Buna karşın, İran rejimi başlangıçta geçmişe kıyasla yumuşak davransa da eylemlerin uzaması ile birlikte son derece vahşi bir biçimde halkı bastırmaya çalışıyor. İran’da yaşanan halk ayaklanmasının siyasi motivasyonlarını, rejimin tavrını, dış müdahale olasılıklarını akademisyen Tolga Gürakar ile konuştuk. </p>
<p>***</p>
<p><strong>İran’da Aralık sonundan bu yana esnaf isyanı olarak başlayan eylemler bugün ciddi bir kitlesel ve ulusal boyuta ulaştı. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu kadar kitleselleşmesinin sebebi nedir? Sadece ekonomik nedenlerden mi söz ediyoruz, yoksa daha genel bir toplumsal rahatsızlık mı var? </strong></p>
<p>Toplumsal hareketler hiçbir zaman tek bir motivasyonla açıklanamaz; bunlar son derece dinamik, akışkan ve zaman içinde dönüşen süreçlerdir. Evet, İran’daki bu eylemler 28 Aralık’ta çarşı esnafının kepenk indirmesiyle başladı. Ancak bugün geldiğimiz noktada artık çarşı esnafının bu hareketin lokomotifi olduğunu ya da belirleyici bir rol oynadığını söylemek mümkün değil. </p>
<p>Bu durum aslında birçok toplumsal hareket için geçerli. Yakın dönemde ortaya çıkan diğer toplumsal ayaklanmalara baktığımızda da ilk günlerde sokağa çıkan gruplarla, birkaç hafta sonra ortaya çıkan tablo arasında ciddi farklar olduğunu görürüz. Hareketler zamanla başka dinamikler kazanır; sembolik iktidar mücadeleleri, liderlik arayışları, kitleleri yönlendirme çabaları devreye girer. Dolayısıyla 28 Aralık’ta başlayan motivasyonla bugün sahadaki talepler aynı değil. </p>
<p>İran’ı bu anlamda gerçekten içeriden bilmek gerekir. Ben 2007–2012 yılları arasında yoğun biçimde İran çalıştım; İran Devrimi, devrim sosyolojisi ve toplumsal hareketler üzerine odaklandım. Bugün geldiğimiz noktada artık bambaşka bir sürecin içindeyiz. Başlangıçtaki taleplerle bugünkü talepler aynı yerde durmuyor. </p>
<h2>İSYAN ÇARŞI ESNAFINI AŞTI</h2>
<p><strong>Bu eylemlerde belirli bir ideolojinin ya da örgütlü bir siyasal yapının öne çıktığını söyleyebilir miyiz? Yoksa tamamen heterojen bir tablo mu var? </strong></p>
<p>Toplumsal hareketler tarihine baktığımızda, örneğin 1979 İran Devrimi’nde de son derece heterojen bir yapı görürüz. Orta sınıflar vardı, yoksullar vardı, muhafazakârlar vardı, sosyalistler vardı, İslamcılar vardı, ulema vardı. Süreç kısa süre içinde bambaşka bir noktaya evrildi. 1978’in sonlarında başlayan hareket, 1979 Şubat’ında iki ay gibi kısa bir sürede iktidarın el değiştirmesiyle sonuçlandı. Bu yönüyle İran Devrimi, kitle mobilizasyonu açısından sosyologlar tarafından hâlâ çok ciddiye alınan bir örnektir. Devrim süreçlerini çalışan sosyologların da özellikle çok dikkatini çeken olaylardan biridir, özellikle nereden nereye vardığı noktasında. </p>
<p>Bugüne dönersek; çarşı esnafının eylemleri başlatmış olmasını önemsiyorum. Çünkü İran’da tarihsel olarak çarşı ne zaman kepenk kapatsa, o zaman büyük kırılmalar yaşanmıştır. Ancak burada çarşıyı homojen bir yapı gibi düşünmemek gerekir. Çarşı esnafı oldukça muhafazakâr bir yapıya sahiptir; hem dini anlamda muhafazakârdır hem de sermaye sahipliğinin getirdiği bir temkinlilik vardır. Ayrıca kendi içinde ciddi sınıfsal fraksiyonlara sahiptir. </p>
<p>28 Aralık’ta sokağa çıkanlar daha çok alt ve orta-alt sınıfa yakın küçük esnaftı. Tahran Çarşısı’nın üst katmanlarında yer alan, ulema ile daha yakın ilişkileri olan büyük esnaf grupları ise bu sürecin içinde değildi. Dolayısıyla “çarşı bu işin içinde, buradan bir rejim değişikliği çıkar” gibi okumalar fazlasıyla indirgemeci olur. </p>
<p>Bugün itibarıyla çarşı esnafının eylemlerde aktif bir rolü yok. Bireysel destekler olabilir ama kolektif bir güç olarak sahada değiller. Bugünkü hareket daha çok yıllardır biriken toplumsal taleplerin, özellikle gençlerin ve kadınların kimlik, yaşam tarzı ve özgürlükler üzerinden dile getirdiği itirazların bir dışavurumu. </p>
<figure class="image"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/18/rejim-pragmatist-davranabilir.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Tolga Gürakar</strong></em></figcaption>
</figure>
<p><strong>Bu noktada liderlik yapan, öne çıkan bir siyasal yapıdan söz edebilir miyiz? </strong></p>
<p>İran’daki mevcut siyasi yapıyı iyi anlamak gerekiyor. Batı demokrasilerinde gördüğümüz türden, özgürce örgütlenen partiler, bağımsız propaganda araçları, medya üzerinden kitlelere ulaşabilen siyasi aktörler İran’da yok. Cumhurbaşkanlığı bile Velayet-i Fakih rejiminin yanında ikincil bir unsur olarak kalıyor. Cumhurbaşkanının yetkileri çoğu zaman Ayetullah ve Devrim Muhafızları tarafından sınırlandırılıyor. </p>
<p>Yani İran’da çift katmanlı bir devlet yapısı var: Bir yanda seçimler, adaylar, cumhurbaşkanları; diğer yanda ise asıl gücü elinde tutan dini ve askeri yapı. Bu nedenle bugün eylemlere açık biçimde liderlik eden, örgütlü ve sistem dışı bir siyasi aktörden söz etmek zor. Süreç büyük ölçüde kendiliğinden ve mevcut örgütlü yapıların kontrolünün ötesinde ilerliyor. </p>
<p><strong>Batı medyasında sıkça gündeme gelen Pehlevi meselesini sormak istiyorum. ABD ve İsrail’den gelen açıklamalar, Trump’ın çağrıları, Netanyahu’nun açıklamaları… Bunlar içerideki siyasi durumu ne kadar etkiliyor? Ayrıca Pehlevi ailesinin bugün İran toplumunda gerçek bir karşılığı var mı? </strong></p>
<p>Bunu çok net söyleyebilirim: Pehlevi’nin bugün İran toplumunda hiçbir karşılığı yok. Şah rejimi, özellikle Muhammed Rıza Pehlevi dönemi, İran halkının kolektif hafızasında son derece olumsuz anılarla yer etmiş durumda. </p>
<p>Pehlevi’nin sesinin bu kadar çok dışarıdan duyulmasının temel nedeni, kendisinin yurt dışında yaşıyor olması ve diaspora üzerinden gündeme taşınması. Bu, İran içindeki bir toplumsal talebe işaret etmiyor. İran halkı, Velayet-i Fakih rejiminden ne kadar rahatsız olursa olsun, çözümü geçmişte kalan bir monarşide aramıyor. </p>
<p>Ancak İran’a dışarıdan bir askeri müdahale olur, rejim tamamen yıkılır ve dışarıdan bir isim dayatılırsa -ki bu son derece uç bir senaryodur- o zaman Pehlevi gibi figürler vitrine çıkarılmak istenebilir. Ama bu, toplumun talebiyle değil, dış müdahaleyle olur. Toplum bazında Pehlevi’nin bir meşruiyeti yok. </p>
<h2>RESTORASYON İHTİMALİ GÖZ ARDI EDİLMEMELİ</h2>
<p><strong>ABD ve İsrail’in olası müdahale tehditleri sizce rejimi ve eylem yapan halkı nasıl etkiliyor? </strong></p>
<p>Bu tür müdahaleler rejimi yıkmaktan ziyade İran içindeki güç dengelerini etkiler. Elitler arasındaki çelişkileri artırabilir ama unutmayalım: Bu elitlerin tamamı sistemin içindedir. Böyle durumlarda genellikle ılımlılar, şahinlere karşı güç kazanır. </p>
<p>İran güçlü bir bürokrasi ve diplomasi geleneğine sahip bir ülkedir. ABD veya İsrail’in doğrudan müdahalesi, içeride reformcu kanatların elini güçlendirebilir; ancak bu reformcular da sistemin dışından gelen aktörler değildir. 2009’daki Ahmedinejad seçimleri sonrasında yaşananlar bunun iyi bir örneğidir. Mir Hüseyin Musavi Batı medyasında özgürlükçü bir figür olarak sunulmuştu ama kendisi Humeyni döneminde başbakanlık yapmış, sistemin içinden gelen bir isimdi. </p>
<p><strong>Son olarak, İran’da bu tür toplumsal patlamaların neredeyse periyodik hale geldiğini görüyoruz. Sizce rejim bu taleplere esneyerek yanıt verebilir mi? </strong></p>
<p>İran’da İslam Devrimi’nden bu yana protestolar hiç bitmedi; ancak aralarındaki zaman giderek kısalıyor. Eskiden 3-5 yılda bir yaşanan büyük dalgalar, artık çok daha kısa aralıklarla ortaya çıkıyor. </p>
<p>Bu durum uzun vadede ılımlı siyasetçilerin elini güçlendirebilir. İran devleti son derece pragmatik bir devlet geleneğine sahiptir. Sert söylemlerine rağmen diplomasi ve denge siyasetini iyi bilir. Bu nedenle olası değişimler içeriden, kontrollü ve kademeli biçimde gerçekleşir. Kısa vadede radikal bir kopuş beklemek gerçekçi değil; ancak orta vadede reformist bir restorasyon ihtimali göz ardı edilmemeli. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/iran-halki-sokakta-diktatore-olum-685106' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/iran-halki-sokakta-diktatore-olum.jpg' alt='İran halkı sokakta: “Diktatöre Ölüm!”'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/iran-halki-sokakta-diktatore-olum-685106'>İran halkı sokakta: “Diktatöre Ölüm!”</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 08:12:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İran devrimi başarısız oldu]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/iran-devrimi-basarisiz-oldu-685108</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/iran-devrimi-basarisiz-oldu.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/iran-devrimi-basarisiz-oldu-685108</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Eğer Mossad ya da ABD ajanlarının ülkede etkin olduğu iddia ediliyorsa, şu soru kaçınılmazdır: Neden bu unsurlar devletin iç yapılarında, ekonomik ve güvenlik ağlarında ortaya çıkarılmıyor? Neden cezalandırma yalnızca sokağa, halka ve kolektif biçimde uygulanıyor?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>İran’da 28 Aralık’ta başlayan eylemler bugün ülkenin tamamına yayılmış durumda. İlk olarak ağır ekonomik gerileme sebebiyle Tahran’da Çarşı Esnafının başlattığı protestolar, hızla ülkedeki farklı kesimlere yayılırken, enflasyon, pahalılık ve işsizliğin yanı sıra ülkede İslamcı diktatörlüğün sebep olduğu anti demokratik uygulamalar ve baskılar da eylemlerin ateşleyici motivasyonlarına dönüştü. Bugün itibariyle artık 2022’deki Masha Amini protestolarına benzer feminist çıkışlar, sosyalistlerin genel grev çağrıları, farklı azınlıkların demokratik talepleri de yaşanan eylemlerin sözüne dönüştü.</p>

<p>Batının yansıtmaya çalıştığı imajın aksine Pehlevi’nin geri getirilmesini isteyenler, dış müdahale çağrısı yapanlar olsa da son derece azınlık. İranlılar hem kendi tarihlerinden hem komşularının başına gelenlerden ötürü dış müdahalenin ne demek olduğunun farkında. Tüm çeşitliliği ile eyleme çıkan halkın neredeyse her yerde ortaklaşabildiği slogan ise aynı: “Diktatöre ölüm!” </p>
<p>Buna karşın, İran rejimi başlangıçta geçmişe kıyasla yumuşak davransa da eylemlerin uzaması ile birlikte son derece vahşi bir biçimde halkı bastırmaya çalışıyor. İran’da yaşanan halk ayaklanmasının siyasi motivasyonlarını, rejimin tavrını, dış müdahale olasılıklarını  İranlı gazeteci Reza Talebi ile konuştuk. </p>
<p>***</p>
<p><strong>İran’da Aralık sonundan bu yana yaşanan eylemlerde katılan herkesin ortaklaşabildiği en temel rejim karşıtlığı ve talep nedir, eylemlerde en çok hangi sorunlar ön plana çıkıyor? </strong></p>
<p>İran’daki mevcut protestolar önceki dalgaların devamıdır; ancak bu kez mesele sadece bir tekrar değil, açık bir paradigma değişimi söz konusudur. Geçmiş yıllarda, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” isyanı da dahil olmak üzere, protestolar ağırlıklı olarak ekonomik talepler ve reform beklentileri etrafında şekilleniyordu. Bugün ise aynı ekonomik zeminin üzerine biriken tarihsel talepler, yapısal çöküş ve siyasal tıkanma eklenmiş durumdadır. </p>
<p>Daha önce protestolar sistem içi geri adımlar veya geçici tavizler hedefliyordu; bugün ise itiraz doğrudan sistemin kendisine yönelmiştir. Talepler “reform” sınırını aşmış, rejimin devamı sorgulanır hale gelmiştir. Başka bir ifadeyle, İran’da protesto mantığı artık “düzeltme” değil, geçiş talebi üretmektedir. </p>
<p>Toplumsal olarak bu protestolar hâlâ büyük ölçüde yoksullaşmış orta sınıf tarafından taşınsa da talepler alt sınıflara da yayılmıştır. Mesele artık yalnızca ekmek değildir; aşağılanma, gelecek yoksunluğu ve insan onurunun sistematik biçimde yok edilmesidir. Ekonomik kriz, İran’da bir onur krizine dönüşmüştür. </p>
<p>Bu çerçevede, farklı ideolojik ve kimliksel arka planlara rağmen protestocuların ortaklaştığı temel nokta şudur: Ali Hamaney ve onun etrafında örgütlenen baskı aygıtından çıkış. Reform umudu tükenmiştir; hatta “bu rejimi istememek” bile başlı başına ortak ve güçlü bir talep haline gelmiştir. </p>
<p><strong>Bugünkü durum 2022 ve önceki ayaklanmalardan nasıl farklı? </strong></p>
<p>Bugünkü farkın en temel boyutu şudur: İslam Cumhuriyeti, uzun yıllar boyunca toplum fikrini ve ulusal birlik duygusunu aşındırmıştır. Rejim, bilinçli biçimde bir tür toplumsal entropi yaratarak parçalanmış, güvensiz ve birbirinden kopuk bireyler üretmiştir. Artık bütünlüklü bir “toplumdan” çok, dağınık gruplar ve yalnızlaşmış bireyler söz konusudur. </p>
<p>Buna karşılık Ali Hamaney, kendisine bağlı ideolojik, güvenlikçi ve rantçı yapılardan oluşan bir “alternatif millet” inşa etmiştir. Bu durum İran’ı yıllar önce fiilen bir yumuşak iç savaş atmosferine sokmuştu; bugün bu çatışma daha sert, daha çıplak ve daha şiddetli bir hâl almıştır. </p>
<p>Eğer entelektüeller, toplumsal aktörler ve siyasal gruplar arasında gerçek bir yakınlaşma ve diyalog gelişmezse -ki rejim bunu özellikle engellemektedir— Hamaney sonrası dönemde bu yarılmaların onarılması son derece zor olacaktır. </p>
<p>Bugünkü protestolar, bastırılmış tüm önceki isyanların ve devrimden bu yana yüz binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan şiddet döngüsünün birikimidir. 1979 Devrimi yeni ve adil bir yapı kurmakta başarısız olmuş, esasen sadece Şah ile mollaların yerini değiştirmiştir. Bugün yaşanan krizler, bu tarihsel mirasın daha radikal bir biçimde geri dönüşüdür. </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/18/iran-devrimi-basarisiz-oldu.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Reza Talebi</strong></em></figcaption>
</figure>
<h2>DIŞ MÜDAHALEYİ BU KADAR YAKLAŞTIRAN KILAN REJİMİN KENDİSİDİR</h2>
<p><strong>ABD ve İsrail’in müdahale tehditleri iktidar açısından ne kadar ciddi, eylemciler bu duruma nasıl yaklaşıyor? </strong></p>
<p>ABD ve İsrail’in İran üzerindeki etkisini tümüyle yok saymak mümkün değildir; ancak her şeyi bu iki aktöre indirgemek artık geçersiz ve kolaycı bir yaklaşımdır. “Sessiz olun, çünkü dış güçler faydalanır” söylemi ne gerçekçidir ne de ahlakidir. </p>
<p>Asıl mesele şudur: Dış etkinin bu kadar mümkün hale gelmesinin temel sorumlusu bizzat rejimin kendisidir. Sokakta öldürülen her insanın, her bastırmanın sorumluluğu doğrudan yönetime aittir. Bu sorumluluk “dış düşman” söylemiyle ortadan kaldırılamaz. </p>
<p>Eğer Mossad ya da ABD ajanlarının ülkede etkin olduğu iddia ediliyorsa, şu soru kaçınılmazdır: Neden bu unsurlar devletin iç yapılarında, ekonomik ve güvenlik ağlarında ortaya çıkarılmıyor? Neden cezalandırma yalnızca sokağa, halka ve kolektif biçimde uygulanıyor? </p>
<p>Yabancı okuyucu için tarihsel bir örnek önemlidir: Abbas Emirentezam, 1979 sonrası geçici hükümetin başbakan yardımcısıydı. Sıradan diplomatik yazışmalar nedeniyle “ABD ajanı” suçlamasıyla yaklaşık 28 yıl hapis yattı. Oysa aynı rejim, 1980’lerde McFarlane olayı çerçevesinde ABD ve İsrail ile gizli pazarlıklara girmişti. Bu ikiyüzlülük, rejimin güvenlik söylemini toplum nezdinde tamamen aşındırmıştır. </p>
<p>Öte yandan, muhalefetin bir kısmı da İsrail ve ABD sembolleriyle hareket ederek rejimin elini güçlendirmiştir. İsrail bayrağı kullanımı, Gazze gibi konularda küresel ahlaki duyarlılıktan kopuş, İran toplumunun hassasiyetlerinin okunamamasının sonucudur. </p>
<p>Bugün İslam Cumhuriyeti, halkının büyük kısmı tarafından yabancı bir güç gibi algılanmaktadır. ABD ve İsrail söylemi, artık ikna değil, meşruiyet krizini ele veren bir savunma refleksidir. </p>
<h2>PEHLEVİ’NİN TOPLUMDA KARŞILIĞI YOK</h2>
<p><strong>Batıda çokça desteklenen Pehlevi’nin ülkede dikkate değer bir karşılığı var mı? </strong></p>
<p>Burada ifade ettiklerim kişisel değerlendirmemdir. Pehlevi çizgisinin İran içindeki gerçek toplumsal karşılığı hiçbir zaman bağımsız biçimde ölçülmemiştir. Asıl stratejik hata, tüm protesto dinamiğini tek bir figür üzerinden okumaktır. </p>
<p>Eğer Reza Pehlevi kendisini “öncü lider” konumuna yerleştirmek yerine, farklı muhalif aktörlerle gerçek bir birlik zemini kurmaya yönelseydi, tablo farklı olabilirdi. Ancak görünen odur ki, bugün esas olarak nostaljik bir alternatif dolaşıma sokulmaktadır. </p>
<p>Bu çizgi, varsayımsal bir başarı halinde bile İran’ın etnik, mezhepsel ve siyasal çeşitliliğini bir arada tutabilecek kapasiteye sahip değildir. Türkler, Kürtler, Araplar ve Beluçlar arasında karşılığı son derece sınırlıdır. Buna bir de Hamaney’e sadık radikal ideolojik blok eklendiğinde, ortaya istikrar değil, daha derin çatışma çıkar. </p>
<p>Batı da bu figürü çoğu zaman bir “hedef” olarak değil, araç olarak görmektedir. Üstelik bazı destekçilerinin otoriter ve dışlayıcı dili, yeni bir sentez değil, sadece eski bir otoriterliğin ters yüz edilmiş hâlini çağrıştırmaktadır. </p>
<p><strong>Bugün yaşanan eylemler yeni bir muhalefet ve liderlik doğurabilir mi? </strong></p>
<p>Bu en zor sorudur. Çünkü İslam Cumhuriyeti, sistematik baskı yoluyla olası tüm liderlik kanallarını kurutmuştur. İnfazlar, sürgünler ve kitlesel tutuklamalar, potansiyel lider kadroları yok etmiştir. Buna rağmen, gerek diasporada gerekse cezaevlerinde hâlâ potansiyel figürler vardır. </p>
<p>Bugünkü karanlık tabloda İran’ın ihtiyacı olan şey, karizmatik ama aynı zamanda sorumlu bir liderliktir. Bu liderlik hem rejimin şiddetine net biçimde “hayır” demeli, hem rejimden çıkışı savunmalı, hem de ülkeyi iç savaş ve dış müdahaleden koruyacak bir çizgi oluşturmalıdır. </p>
<p>Dış baskı, en fazla caydırıcılık noktasına kadar anlamlı olabilir; savaş ise hiçbir liderin kontrol edemeyeceği bir yıkımdır. Bu nedenle temel mesaj şudur: Toplumsal mutabakat, silah ve kuşatmadan çok daha güçlüdür. Demokrasi, zorla değil; ancak ortak akıl, güven inşası ve ülkenin bütünü korunarak mümkün olabilir. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/iran-halki-sokakta-diktatore-olum-685106' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/iran-halki-sokakta-diktatore-olum.jpg' alt='İran halkı sokakta: “Diktatöre Ölüm!”'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/iran-halki-sokakta-diktatore-olum-685106'>İran halkı sokakta: “Diktatöre Ölüm!”</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 08:08:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Halk artık reform değil devrim istiyor]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/halk-artik-reform-degil-devrim-istiyor-685107</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/halk-artik-reform-degil-devrim-istiyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/halk-artik-reform-degil-devrim-istiyor-685107</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Bu süreç, özellikle genç kuşaklar başta olmak üzere İran toplumunda düzenin içeriden değişebileceğine dair umudu büyük ölçüde aşındırdı. Bunu hem seçimlere katılım oranlarının keskin biçimde düşmesinden hem de protestolarda reformdan ziyade devrimci taleplerin giderek öne çıkmasından görmek mümkün.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>İran’da 28 Aralık’ta başlayan eylemler bugün ülkenin tamamına yayılmış durumda. İlk olarak ağır ekonomik gerileme sebebiyle Tahran’da Çarşı Esnafının başlattığı protestolar, hızla ülkedeki farklı kesimlere yayılırken, enflasyon, pahalılık ve işsizliğin yanı sıra ülkede İslamcı diktatörlüğün sebep olduğu anti demokratik uygulamalar ve baskılar da eylemlerin ateşleyici motivasyonlarına dönüştü. Bugün itibariyle artık 2022’deki Masha Amini protestolarına benzer feminist çıkışlar, sosyalistlerin genel grev çağrıları, farklı azınlıkların demokratik talepleri de yaşanan eylemlerin sözüne dönüştü. Batının yansıtmaya çalıştığı imajın aksine Pehlevi’nin geri getirilmesini isteyenler, dış müdahale çağrısı yapanlar olsa da son derece azınlık. İranlılar hem kendi tarihlerinden hem komşularının başına gelenlerden ötürü dış müdahalenin ne demek olduğunun farkında. Tüm çeşitliliği ile eyleme çıkan halkın neredeyse her yerde ortaklaşabildiği slogan ise aynı: “Diktatöre ölüm!” </p>

<p>Buna karşın, İran rejimi başlangıçta geçmişe kıyasla yumuşak davransa da eylemlerin uzaması ile birlikte son derece vahşi bir biçimde halkı bastırmaya çalışıyor. İran’da yaşanan halk ayaklanmasının siyasi motivasyonlarını, rejimin tavrını, dış müdahale olasılıklarını Londra SOAS Üniversitesinden Karabekir Akkoyunlu ile konuştuk. </p>
<p><strong>İran’da 2022 ayaklanmasından çok uzun süre geçmeden yine ülke çapına yayılmış bir ayaklanmaya tanıklık ediyoruz. Siz bu eylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz, hangi talepler ve sorunlar tetikleyici oldu, ülkede bu kadar geniş kesimlere yayılabilmesinin sebebi nedir? </strong></p>
<p>İran bir sorunlar yumağı ve İslam Cumhuriyeti yönetimi bu sorunlara çözüm bulma yetisini yitirmiş durumda. 2009’dan bu yana ayaklanmalar giderek sıklaşan aralıklarla patlak veriyor ve her seferinde sert ve yaygın şiddetle bastırılıyor. Protestoları tetikleyen siyasi, iktisadi ve toplumsal sorunlar ise çözülmek bir yana, daha da derinleşip dallanarak bir sonraki protesto dalgasına miras kalıyor. Bu sorunlar yumağının oluşumunda ABD ambargolarından iklim krizinin etkilerine uzanan dış faktörler önemli rol oynuyor. Bununla birlikte içeride de giderek ağırlaşan bir yönetişim krizi söz konusu. </p>
<p>Sistem içinde yıllardır süren iktidar mücadelelerinin sonucunda İslam Cumhuriyeti, 1990’larda ve 2000’lerde sahip olduğu görece çoğulcu siyasi yapıyı; bu yapının sağladığı esnekliği ve temsil kapasitesini kaybetti. Güç, ruhani lider Ayetullah Hamaney ve dar bir çevrenin elinde yoğunlaştı. Bu çevreyi tanımlayan başlıca özellikler lidere mutlak sadakat ve iç ve dış meydan okumalar karşısında tavizsiz bir tutum. Verilecek her türlü tavizin, Sovyetler Birliği’nde Glasnost örneğinde olduğu gibi geri döndürülemez bir çözülmeye yol açacağına inanıyorlar ve bu nedenle sorunlara giderek artan dozlarda şiddetle karşılık veriyorlar. </p>
<p><strong>İran’da rejim sıklaşan halk ayaklanmalarına karşı halkın hem ekonomi hem demokrasi anlamında talepleri karşısinda bir ölçü de olsa esneyebilir mi yoksa daha köklü bir rejim krizi ile mi karşı karşıyayız? </strong></p>
<p>Ben bu trenin artık kaçtığını düşünüyorum. İran’da reform hareketi 1990’larda Hatemi döneminde, 2009’da Musevi’nin cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde ve son olarak Ruhani’nin 2021’de sona eren başkanlığı sırasında iktidara talip oldu. Yeni bir devrim istemeyen İran halkı bu reformist dalgalara güçlü destek verdi. Reformcular, sistemi içeriden ve tedrici biçimde dönüştürmeyi; hukukun ve demokrasinin daha fazla içselleştirildiği bir cumhuriyet düzenine geçişi hedefledi. Ancak karşılarında rejimin sertlik yanlısı kanadını buldular. Buna ek olarak, ABD de en kritik anlarda reform hareketinin altını oyan hamleler yaptı. Sonuçta reform hareketi bastırıldı, temsilcileri hapse atıldı, siyaseten etkisizleştirildi ya da susturuldu. Bu süreç, özellikle genç kuşaklar başta olmak üzere İran toplumunda düzenin içeriden değişebileceğine dair umudu büyük ölçüde aşındırdı. Bunu hem seçimlere katılım oranlarının keskin biçimde düşmesinden hem de protestolarda reformdan ziyade devrimci taleplerin giderek öne çıkmasından görmek mümkün. </p>
<figure class="image"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/18/halk-artik-reform-degil-devrim-istiyor.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Karabekir Akkoyunlu</strong></em></figcaption>
</figure>
<h2>YAŞANANLAR SADECE DIŞ AKTÖRLERLE OKUNAMAZ</h2>
<p><strong>7 Ekim sonrası bölgesel gelişmeler ve hatta İsrail ile girişilen 12 gün savaşı bugünkü eylemler açısından baktığımızda sizce İran siyasetini nasıl etkiledi, bugün Trump ve Netanyahu’nun müdahale tehditleri hem rejim hem de eylemciler açısından nasıl görülüyor? </strong></p>
<p>7 Ekim sonrasında yaşananlar, İslam Cumhuriyeti yönetiminin içinde bulunduğu varoluş krizini derinleştirdi. İsrail’in Hizbullah’a indirdiği darbe ve Suriye’de Esad rejiminin devrilmesiyle İran bölgedeki temel müttefiklerini yitirdi ve doğrudan saldırılara karşı korumasız hale geldi. On iki gün savaşında İsrail istihbaratının İran’a ne ölçüde sızmış olduğu da ortaya çıktı. Bu nedenle rejim, son gelişmelerin Trump ve Netanyahu’nun planlarının bir parçası olduğuna inanıyor, protestocuları “terörist” ilan ederek şiddeti meşrulaştıran bir dil kullanıyor. </p>
<p>ABD ve İsrail’in İran üzerinde açık hedefleri ve planları olduğu sır değil. Batı’daki İran diasporasının önemli bir bölümünün ABD ve İsrail yanlısı tutumu da ortada. Özellikle İranlı monarşi yanlıları, şovenist, ırkçı ve antidemokratik eğilimlerini gizleme ihtiyacı duymuyor. Ancak sesi son dönemde daha fazla çıkan bu kesimin İran toplumunda güçlü bir karşılığı hiçbir zaman olmadı. Bugün yaşanan çaresizlik ortamında, “denize düşen yılana sarılır” misali, dış müdahaleye umut bağlayan İranlılar bulunabilir; ancak gelişmeleri yalnızca ya da esas olarak dış aktörler üzerinden okumak ciddi bir hata olur. Ne yazık ki bu hataya Türkiye’de ve Avrupa’da sol çevreler de sıkça düşüyor. </p>
<p>İran’da protestolar dış güçler istediği için ortaya çıkmıyor; tersine, rejim meşruiyetini büyük ölçüde yitirdiği ve kendi halkına savaş açtığı için dış müdahaleye elverişli bir zemin oluşuyor. İran halkının hak ve demokrasi mücadelesi 19. yüzyıla uzanan köklü bir geçmişe sahip. Aynı şekilde, dış müdahalenin ne anlama geldiğini de tarihsel deneyimleriyle çok iyi biliyorlar. Bu nedenle hem İran halkının haklı taleplerini desteklemek hem de bu taleplerin Trump ya da Netanyahu gibi aktörler tarafından araçsallaştırılmasına açıkça karşı çıkmak mümkün, dahası bir zorunluluk. </p>
<p><strong>İran’da dış müdahale olmaksızın sıklaşan ulusal çaplı eylem ve huzursuzluklar demokratik bir rejime veyahut dönüşüme kapı açabilir mi? </strong></p>
<p>Kısa vadede İran’ın demokratik bir rejime dönüşmesini ne yazık ki pek olası görmüyorum. Olası senaryoları kabaca üç başlık altında toplamak mümkün.  </p>
<p>Birincisi, dışarıdan bir müdahale gerçekleşmez ve rejim protestoları bastırmayı sürdürür; bir sonraki ayaklanma dalgasına kadar statüko korunur. Kısa vadede en gerçekçi senaryo bu.  </p>
<p>İkincisi, rejim dış müdahale sonucu devrilir ve devrik Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi iktidara getirilir. Ancak Pehlevi’nin ülkeyi tek başına yönetmesi mümkün olmaz; Devrim Muhafızları ve eski rejim unsurları direnişe geçer, Kürdistan’dan Beluçistan’a ayrılıkçı hareketler güçlenir, ABD desteği genişletmek zorunda kalır ve İran giderek derinleşen bir kaosa sürüklenir. Bu senaryoyu Irak benzeri bir çöküş olarak tanımlamak mümkün. En ürkütücü ama şimdilik daha düşük ihtimalli olasılık bu.  </p>
<p>Üçüncü senaryoda ise Hamaney ve rejimin üst kademesi dış müdahale ya da bir iktidar boşluğu sonucu yönetimi kaybeder; düzen içinden bir aktör (muhtemelen Devrim Muhafızları) ABD ile süreci yönetmek üzere anlaşır. Rejim bütünüyle yıkılmaz, ancak İslami referansların geri plana itildiği, milliyetçi vurguları öne çıkan askerî bir diktatörlüğe evrilir. Buna da Venezuela senaryosu denebilir. Bu dönüşüm, dış müdahale olmaksızın, 86 yaşındaki Hamaney’in ölümü sonrasında da en olası gelişme olarak görülebilir. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/iran-halki-sokakta-diktatore-olum-685106' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/iran-halki-sokakta-diktatore-olum.jpg' alt='İran halkı sokakta: “Diktatöre Ölüm!”'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/iran-halki-sokakta-diktatore-olum-685106'>İran halkı sokakta: “Diktatöre Ölüm!”</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 08:06:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İran halkı sokakta: “Diktatöre Ölüm!”]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/iran-halki-sokakta-diktatore-olum-685106</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/iran-halki-sokakta-diktatore-olum.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/iran-halki-sokakta-diktatore-olum-685106</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>İran’da 28 Aralık’ta başlayan eylemler bugün ülkenin tamamına yayılmış durumda. İlk olarak ağır ekonomik gerileme sebebiyle Tahran’da Çarşı Esnafının başlattığı protestolar, hızla ülkedeki farklı kesimlere yayılırken, enflasyon, pahalılık ve işsizliğin yanı sıra ülkede İslamcı diktatörlüğün sebep olduğu anti demokratik uygulamalar ve baskılar da eylemlerin ateşleyici motivasyonlarına dönüştü. Bugün itibariyle artık 2022’deki Masha Amini protestolarına benzer feminist çıkışlar, sosyalistlerin genel grev çağrıları, farklı azınlıkların demokratik talepleri de yaşanan eylemlerin sözüne dönüştü.</p>

<p>Batının yansıtmaya çalıştığı imajın aksine Pehlevi’nin geri getirilmesini isteyenler, dış müdahale çağrısı yapanlar olsa da son derece azınlık. İranlılar hem kendi tarihlerinden hem komşularının başına gelenlerden ötürü dış müdahalenin ne demek olduğunun farkında. Tüm çeşitliliği ile eyleme çıkan halkın neredeyse her yerde ortaklaşabildiği slogan ise aynı: “Diktatöre ölüm!” </p>
<p>Buna karşın, İran rejimi başlangıçta geçmişe kıyasla yumuşak davransa da eylemlerin uzaması ile birlikte son derece vahşi bir biçimde halkı bastırmaya çalışıyor. İran’da yaşanan halk ayaklanmasının siyasi motivasyonlarını, rejimin tavrını, dış müdahale olasılıklarını Londra SOAS Üniversitesinden Karabekir Akkoyunlu, İranlı gazeteci Reza Talebi ve akademisyen Tolga Gürakar ile konuştuk. </p>
<p>***</p>
<h2>KARABEKİR AKKOYUNLU İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>HALK ARTIK REFORM DEĞİL DEVRİM İSTİYOR</h2>
<p>Bu süreç, özellikle genç kuşaklar başta olmak üzere İran toplumunda düzenin içeriden değişebileceğine dair umudu büyük ölçüde aşındırdı. Bunu hem seçimlere katılım oranlarının keskin biçimde düşmesinden hem de protestolarda reformdan ziyade devrimci taleplerin giderek öne çıkmasından görmek mümkün.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/halk-artik-reform-degil-devrim-istiyor-685107' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/halk-artik-reform-degil-devrim-istiyor.jpg' alt='Halk artık reform değil devrim istiyor'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/halk-artik-reform-degil-devrim-istiyor-685107'>Halk artık reform değil devrim istiyor</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>REZA TALEBİ İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>İRAN DEVRİMİ BAŞARISIZ OLDU</h2>
<p>Eğer Mossad ya da ABD ajanlarının ülkede etkin olduğu iddia ediliyorsa, şu soru kaçınılmazdır: Neden bu unsurlar devletin iç yapılarında, ekonomik ve güvenlik ağlarında ortaya çıkarılmıyor? Neden cezalandırma yalnızca sokağa, halka ve kolektif biçimde uygulanıyor?</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/iran-devrimi-basarisiz-oldu-685108' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/iran-devrimi-basarisiz-oldu.jpg' alt='İran devrimi başarısız oldu'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/iran-devrimi-basarisiz-oldu-685108'>İran devrimi başarısız oldu</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>TOLGA GÜRAKAR İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>REJİM PRAGMATİST DAVRANABİLİR</h2>
<p>İran güçlü bir bürokrasi ve diplomasi geleneğine sahip bir ülkedir. ABD veya İsrail’in doğrudan müdahalesi, içeride reformcu kanatların elini güçlendirebilir; ancak bu reformcular da sistemin dışından gelen aktörler değildir. 2009’daki Ahmedinejad seçimleri sonrasında yaşananlar bunun iyi bir örneğidir. Mir Hüseyin Musavi Batı medyasında özgürlükçü bir figür olarak sunulmuştu ama kendisi Humeyni döneminde başbakanlık yapmış, sistemin içinden gelen bir isimdi. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/rejim-pragmatist-davranabilir-685109' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/rejim-pragmatist-davranabilir.jpg' alt='Rejim pragmatist davranabilir'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/rejim-pragmatist-davranabilir-685109'>Rejim pragmatist davranabilir</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 08:05:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Piyasaya kurban edilen sosyal güvenlik]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/piyasaya-kurban-edilen-sosyal-guvenlik-685100</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/piyasaya-kurban-edilen-sosyal-guvenlik.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/piyasaya-kurban-edilen-sosyal-guvenlik-685100</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Emeklilik kamusal bir hak olarak yeniden kurulmak durumundadır. İşin esası aylık bağlanma oranlarının ve güncelleme katsayı mekanizmalarının emekli aleyhine sürekli işleyen bir mekanizma olmaktan çıkarılıp, “yaşanabilir bir gelir” hedefine odaklanılmasıdır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Emeklilerin her yıl daha fazla oranda çalışma hayatına dönmesi, basit bir tercih değildir. Emekli aylıklarının yaşlılıkta gelir güvencesi olma niteliğinin zayıflatılmasıyla oluşan yeni bir zorunluluktur. Aylıkların yaşamı sürdürmeye yetmemesi, emeklileri pazarlık gücü düşük, çoğu zaman güvencesiz ve düşük ücretli işlere itmektedir. Bu durumda emekliler artık sadece ek gelir için değil, hayatta kalmak için de çalışmak durumunda kalıyorlar. Bu, emekliler üzerinde yeni bir sömürü biçimi yaratırken aynı zamanda genel ücret düzeyini aşağı çeken ve çalışma hayatındaki parçalanmayı derinleştiren bir etki üretiyor. Emekliler çalışmaya mecbur kaldıkça düşük ücretler normalleşiyor, güvencesizlik yaygınlaşıyor ve emeklilik yaşlılığın güvencesi olmaktan çıkıyor. </p>

<p>Emeklilere ayrılması gereken bütçenin kısılması ve kaynakların başka alanlara yönlendirilmesi de bu tabloyu ağırlaştırıyor. Kısa vadede “maliyet azaltma” gibi sunulsa da orta vadede yaşlı yoksulluğunu büyütüyor, hane içi bağımlılık ilişkilerini artırıyor ve toplumsal eşitsizliği derinleştiriyor. Emekliler gelir kaybını borçlanma, birikim tüketimi ya da aile desteğiyle telafi etmeye zorlanıyor, bu hem ekonomik kırılganlığı artırıyor hem de sağlık, bakım ve sosyal yardım yüklerini büyüterek sosyal bir krizi tetikliyor. Bu bağlamda sosyal güvenlik alanında “tamamlayıcı emeklilik” ve özel sağlık gibi araçlar riski yurttaşa devrediyor. Önemli toplumsal dayanışma mekanizması, sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılıyor. Böylelikle kamusal kaynakların sermayenin ihtiyaçlarına uygun biçimde teşvikler ve transfer mekanizmalarıyla dağıtıldığı bir sistem kurgulanmaktadır. Bu durumda sosyal güvenlik mekanizmasının tasfiyesi sermaye birikimini daha fazla destekleyen bir düzeneğe dönüşmektedir. </p>
<p>Bu nedenle alternatif, emekliliği piyasa ürünü olarak gören bu yaklaşımın terk edilmesidir. Emeklilik kamusal bir hak olarak yeniden kurulmak durumundadır. İşin esası aylık bağlanma oranlarının ve güncelleme katsayı mekanizmalarının emekli aleyhine sürekli işleyen bir mekanizma olmaktan çıkarılıp, “yaşanabilir bir gelir” hedefine odaklanılmasıdır.  Emekli aylığı en azından emekliyi açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmeyecek bir düzeyde belirlenmelidir. “Tamamlayıcı Emeklilik” adı altında düşük aylığı (tamamlanması gereken bir ücret olarak) normalleştiren ve bireysel birikimi zorunlu kılan yaklaşım yerine, güçlü bir kamusal emeklilik sistemi oluşturulmalıdır. Sosyal güvenliğin “kara delik” değil toplumsal ihtiyaçlar açısından olmazsa olmaz olduğu kabul edilmelidir. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik-685097' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik.jpg' alt='Tamamlayıcı değil insanca emeklilik'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik-685097'>Tamamlayıcı değil insanca emeklilik</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih-685098' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih.jpg' alt='İnan Mutlu: Emekli yoksulluğu bilinçli bir tercih'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih-685098'>İnan Mutlu: Emekli yoksulluğu bilinçli bir tercih</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz-685099' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz.jpg' alt='Türkiye’de emekli mücadelesi ve görevlerimiz'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz-685099'>Türkiye’de emekli mücadelesi ve görevlerimiz</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 07:20:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Türkiye’de emekli mücadelesi ve görevlerimiz]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz-685099</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz-685099</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Zeynel Abidin Ergen - Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Başkanı</strong></p>
<p>Emeklilik; sınıf mücadelesinin bir kazanımıdır. Kapitalist sistemin köle gibi çalıştırdığı işçiler, çalışamaz duruma geldiklerinde, yaşamlarını sürdürebilecekleri sosyal güvencelerden yoksundular. Sosyal koruma daha çok aile içi dayanışmayla sağlanmaya çalışılıyordu. Ancak bu sürdürülebilir bir durum değildi. Çalışanlar, zaten karın tokluğuna çalışıyordu. Bir de yaşlı bakımı olunca hem iş kaybı, hem de güç kaybına neden oluyordu. Yaşlılık sosyal bir yaraya dönüşmüştü. Sistem sürdürülebilir değildi. Emekçilerin mücadelesi, adeta bir devrim gerçekleştirdi. Emeklilik hakkını elde etti.  Kapitalist sistemde emekçilerin kazandıkları en olumlu devrimlerinden biri gerçekleşmiş oldu.  </p>

<p>Şimdi bu devrimi karşı bir devrimle etkisiz kılmaya çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. İktidar, kraldan çok kralcılık yapıyor. Neoliberal sistemin; bedeli peşin ödenen emeklilik hakkını sınırlandırmak istediği biliniyor. Ancak AKP iktidarı, “vur” denince öldürüyor. AKP emeklileri yok sayıyor. Devletin kaynaklarını emekliden, emekçiden yana değil; sermayeden, yandaşlardan ve bir avuç trol ve çetelerden yana kullanıyor.  </p>
<p>Gelinen noktada AKP iktidarı ve iş birliği yaptığı partiler, emeklileri derin yoksulluk bataklığına itmiştir. Yıllardır kamuoyunda dillendirilen ve meclise sunulan taleplerin hiçbiri karşılanmamıştır. Emeklilerin sefaletinin sorumlusu yalnızca AKP değildir. AKP ile iş birliği yapanlarda aynı oranda sorumludur. Başta ana muhalefet partisi olmak üzere, muhalefet ise, emeklilerin hak mücadelesini hiç olmadığı kadar destekliyor. Bu destek biz emeklileri umutlandırsa da esasen çözülmesi gereken sorunlarımızı unutturmuyor. Bu sorunların başında örgütlenme gelmektedir.  </p>
<p>Emekliler iki türlü örgütleniyor. Birisi dernek veya platform tipi örgütlenme, ikincisi ise sendikalaşma tipi örgütlenmedir. Dernek tipi örgütlenmelerin üye sayısı milyonu aşmışken, emeklilerin sorunlarına tek bir çare üretmedikleri gibi, çare için hiçbir çabaları da yoktur. Bu tip yapılar daha çok tipik işçi-aristokrat alışkanlıklarından öteye bir anlam ifade etmiyor. Bu tip örgütlenmeler, sistemin emniyet sibopları olarak emekli örgütlerinin önünde büyük bir engel olarak duruyor.  </p>
<p>Sendikalara gelirsek: Devlet emekli sendikalarını tanımıyor. Kurulmuş olanları kapatıyor. Kurulacak olanlara da izin vermiyor. Bu önemli bir sorundur. Ancak emekliler bu yasaklara ve basıklara karşı emekli sendikaları kurmaya, ne pahasına olursa olsun kurulanları yaşatmaya devam ediyor. Zira iktidarların ve onun siyasallaştırdığı yargının kararları, imzacısı olunan uluslararası sözleşmelerle çelişmektedir. Bu konuda adım atması gereken iktidarın kendisidir. Adım atmıyorsa, sorumlu kendisidir. İkinci bir sorun; sendikaların parçalı yapısıdır. Bu parçalı süreçten çıkmak gerekiyor. Ancak söylendiği kadar kolay olmuyor. Sonuçta demokratik mücadeleler, siyasal mücadelelerle paralel yürüyor.  </p>
<p>Ancak bir yol vardır. Emekli örgütlerinin söz birliği, iş birliği ve mücadele birliği yapması özlenen birlikteliğin temel taşıyıcısı olabilir. Zaten koşullar bunu dayatıyor. Bunun zeminleri fazlasıyla oluşmuş durumda. Bu kapsamda, en geniş güç birliklerinin kurulması kaçınılmazdır. Sadece emekli örgütleri ile değil, aynı zamanda emek örgütleri ile, demokratik kitle örgütleri ile; emekten, demokrasiden, özgürlükten yana güçlerle birleşik bir muhalefetin örülmesi sağlanmalıdır.  </p>
<p>Hayat pahalılığı çekilmez noktadadır. Öyle ki; bırakalım insanca yaşamayı, emekliler hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bu doğrultuda acil olarak, kimi iyileştirmeler için güçlü bir çıkış yapılmalıdır. Bu anlamda CHP’nin başlattığı meclis direnişi, emekliler nezdinde ve demokratik kamuoyunda büyük karşılık buldu. Özellikle Tüm Emeklilerin Sendikası her gün 50 civarında merkezde ciddi demokratik tepkilerle milletvekillerinin meclisi terk etmeme direnişini destekledi. Desteklemeye de devam edecektir.  </p>
<p>Ancak AKP yine de bildiğini okuyor. Şimdi daha güçlü bir çıkışa ihtiyacımız vardır. Emeklilerin 20 bin liralık seyyanen zam talebi için ve sendikal hakların teslim edilmesi için çalışmalıdır. Bir başka çalışma, bir karşı devrim yasası olan 5510 sayılı yasanın kaldırılıp, sosyal tarafların uzlaşısıyla yeniden bir emeklilik yasasının tanımlanması için yürütülmelidir. Bunun için hukukçular, bilim insanları, sendikalar ve meclisteki emekten yana milletvekilleri ile ortak bir çalışma ortaya koymak gereklidir.  </p>
<p>Sonuç olarak; AKP ve destekçisi siyasi partiler ömrünü tamamlamıştır. Bunların emeklilere ve emekçilere sağlayabileceği hiçbir şey yoktur. Bu sistemin ve iktidarın, demokratik mücadeleyle gönderilmesinin günü gelmiştir. Emeklilerin insanca yaşama mücadelesi sadece parlamentoya sığdırılamaz. Bu mücadele emeğin, demokrasinin toplumsal ayakları ile başarıya ulaşabilir. Yapılması gereken, bu sistemden mağdur olan her kesimle birlikte hareket etmek ve sınıf dayanışmasını güçlendirmektir.  </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div class='avatar'>
<a href=/profil/serkan-ongel-270><img class='avatar-img rounded-circle border' src=https://static.birgun.net/resim/yazar-profil/2019/08/04/serkan-ongel-413-4.jpg alt=Serkan Öngel></a>
</div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div class='prsn'><a href='/profil/serkan-ongel-270'>Serkan Öngel</a></small></div>
<div><a href='/makale/piyasaya-kurban-edilen-sosyal-guvenlik-685100'>Piyasaya kurban edilen sosyal güvenlik</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik-685097' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik.jpg' alt='Tamamlayıcı değil insanca emeklilik'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik-685097'>Tamamlayıcı değil insanca emeklilik</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih-685098' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih.jpg' alt='İnan Mutlu: Emekli yoksulluğu bilinçli bir tercih'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih-685098'>İnan Mutlu: Emekli yoksulluğu bilinçli bir tercih</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 07:18:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İnan Mutlu: Emekli yoksulluğu bilinçli bir tercih]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih-685098</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih-685098</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Aslında ne yaptıklarının çok ciddi biçimde farkındalar. ‘Kaynak yok, elimizden bu kadarı geliyor’ söylemi gerçekçi değil. Çok daha fazlasını yapmalarına engel olan şey, kaynak olmaması değil, emeklilere bakış açıları.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan</strong></p>
<p>En düşük emekli aylığını 20 bin liraya çıkaran düzenlemenin Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’ndan geçmesinin ardından emeklilerin insanca yaşam talepleri ve geçim sıkıntıları yeniden gündeme geldi. Ülkenin en önemli toplumsal kesimlerinden birini oluşturan emekliler, yeni düzenlemenin ardından açlık sınırının atlında yaşamaya terk edildi.  </p>
<p>İstatistiklerle ele alındığında: AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana çalışan veya iş arayan emeklilerin sayısı 1,5 milyondan 7,9 milyona yükseldi. 2009 yılında bütçeden SGK’ya yapılan transferlerin milli gelire oranı yüzde 5,2 iken, 2025’te bu oran yüzde 3,3’e geriledi. Bütçeden sosyal güvenliğe ayrılan kaynağın 282 milyar TL’si kullanılmadı. Ancak emeklilere dayatılan yoksulluğu sayılara indirgemek mümkün değil. Her gün 65 yaş üstü çalışanların iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği, emeklilerin otobüs terminallerinde sabahladığı veya en temel gıda ihtiyaçlarını karşılayamadığı haberleriyle karşılaşıyoruz. Açlık sınırının altında, sefalete mahkum edilen emekliler için torununa harçlık vermek, sosyalleşmek, ‘emekliliğin tadını çıkarmak’ lüks hale gelmiş durumda.</p>

<p>Emeklilerin ekonomik sorunlarını, iktidarın emeklilere yönelik tercihlerini ve var olan sorunların nasıl aşılabileceğini İktisatçı İnan Mutlu değerlendirdi. </p>
<p>***</p>
<p><strong>Bir yurttaş emekli olana kadar ödediği primin ne kadarını emekli maaşıyla geri alabiliyor?  </strong></p>
<p>Bunun hesabını yapmak mümkün ama ben soruna birey temelli yaklaşmanın sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. Sosyal güvenlik sistemi, bireysel emeklilik ya da yatırım fonu değildir. Sosyal güvenlik sisteminin mantığı çok ayrıdır.  </p>
<p>Temel mesele çalışma hayatını tamamlamış ya da çalışma hayatından iş kazaları nedeniyle erken ayrılmış ya da dul ve yetim aylığı almak zorunda kalan vatandaşlarınızı korumak, insan onuruna yakışır biçimde yaşatmak için ne kadar kaynak ayırdığınızdır. Bu toplumsal kesimlere yapılan ödemelerin kaynakla alakalası yok, siyasi iradenin tercihleriyle alakası var. Bugün emeklilerin yaşadığı birçok sorunun nedeni, iktidarın emeklileri ve diğer dezavantajlı kesimleri toplumun sırtında bir yük olarak görmesinden kaynaklanıyor.  </p>
<p>Sosyal güvenlik mekanizması, toplumda ihtiyaç duyanların yanında olacak şekilde dizayn edilmelidir. Genelde devletin bu mekanizmaları kurmasının nedeni, toplumda gelir adaletini dengelemek, sosyal harcamaları artırarak dengesizlikleri hafifletmektir.  </p>
<p>Bu bakış açısı ile yönetilmeyen sosyal güvenlik sistemleri, çözüm değil, bahaneler üretir. SGK’nın açık vermesi kadar doğal bir durum yok. Hele ki ekonomik bunalımın bu kadar uzun sürdüğü dönemlerde hem bütçe açıklarının hem de sosyal güvenlik sistemindeki açıkların yükselmesi toplumun hayrınadır. ‘Hiç kimseyi kriz karşısında çaresiz, yalnız bırakmıyoruz’ demektir. Maalesef egemen söylem sosyal güvenlik sistemine kar-zarar hesabı ile bakılmasını hem dayatıyor hem de sağlıyor.  </p>
<p><strong>Emekliler sağlık, barınma, sosyal ihtiyaçlardan ne kadar yararlanabiliyorlar, bu bütçe nereye aktarılıyor? </strong></p>
<p>Sosyal güvenlik sistemi iflas etmez, ama ‘iflas ediyormuş’ gibi bahane edilerek toplumun dezavantajlı kesimlerine aktarılan kaynaklar düşürülür. Bütçeden emeklilere ayrılan kaynaklar sürekli düşürülmeye çalışılıyor. Bunu resmi rakamlardan teyit etmek de mümkün. 2009’dan beri SGK’dan pasif aylık alanların sayısı 9 milyondan neredeyse 17 milyona kadar yükseldi. Buna karşın, 2009 yılında bütçeden SGK’ya yapılan transferlerin milli gelire oranı yüzde 5,2 iken, 2025’te bu oran yüzde 3,3’e geriledi. Bütçeden ayrılan kaynak meselesine bu şekilde bakmak en sağlıklı yoldur.  </p>
<p>Maaş alanların sayısı neredeyse ikiye katlanmış ama bütçeden aktarılan kaynak çok ciddi biçimde gerilemiş. Böyle bir tablonun yarattığı yıkımı tahmin etmek zor olmasa gerek. Otellerde kalan, otogarlarda uyuyan emekli haberleri ne yazık ki tesadüf değil. Çok bilinçli bir biçimde emekliler yoksullaştırılıyor. Avrupa’da milli gelirine oranla emeklilere en az kaynak ayıran iki ülkeden biriyiz.  </p>
<p>İktidar da yarattığı yıkımın farkında. Yaklaşık 4,9 milyon emekli en düşük emekli aylığı ile hayatta kalmaya çalışıyor. Sistemin işleyişi o kadar sorunlu ki, en düşük emekli aylıkları otomatik olarak belirlense, yaşlılık aylıkları çok düşük kalıyor. İktidar bu nedenle, 2019 yılından beri her sene en düşük emekli aylığını kanuni düzenleme yaparak belirliyor. Aslında ne yaptıklarının çok ciddi biçimde farkındalar. ‘Kaynak yok, elimizden bu kadarı geliyor’ söylemi gerçekçi değil. Çok daha fazlasını yapmalarına engel olan şey, kaynak olmaması değil, emeklilere bakış açıları.  </p>
<p><strong>Emeklilerin ihtiyaçlarına yönelik kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, emeklilere yönelik yatırımların sosyal yardımlara indirgenmesi gibi tercihler emeklilerin yaşamını ne ölçüde zorlaştırıyor? Bizzat emeklilerin haklarından bu yatırımların kısılmasının sebepleri nelerdir? </strong></p>
<p>Burada karşımıza çıkan tablo, diğer alanlarda olduğu gibi sosyal devletin budanıp piyasalaşmanın, yeni kar alanlarının yaratılmasının sonucu. Devlet sosyal güvenlik gibi, yaşlı bakımı gibi alanlardan çekilecek ki bu alanlar özel sermayeye açılabilsin ve kar getiren alanlar haline dönüşsün.  </p>
<p>Emeklilerin ihtiyaçlarına yönelik kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve emeklilere yönelik yatırımların sosyal yardımlara indirgenmesi, emeklilerin yaşamını son derece zorlaştırmaktadır. Çünkü bu tercihler, emekliliği hak temelli, güvenceli bir yaşam dönemi olmaktan çıkararak, piyasa koşullarına ve geçici desteklere bağımlı bir hayatta kalma sürecine dönüştürmektedir. Sağlık, yaşlı bakımı, barınma ve ulaşım gibi temel alanlarda kamusal hizmetlerin daraltılması, sabit gelirle yaşayan emeklileri ya bu hizmetlerden vazgeçmeye ya da borçlanmaya zorlamaktadır. Sosyal yardımlar ise sürekliliği olmayan, kapsamı sınırlı ve hak niteliği taşımayan uygulamalar olduğu için emeklilerin yaşam güvencesini sağlamaktan uzaktır. </p>
<p>Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, emeklilere özgü bir sorun değil; sosyal devletin tasfiyesiyle birlikte yurttaşlık haklarının piyasaya devredildiği daha geniş bir dönüşümün parçasıdır. Bir ömür emek veren milyonlarca insanın emekliliği, güvenli ve onurlu bir yaşam dönemi olmaktan çıkarılarak, güvencesizlik ve yoksulluk riskiyle baş başa bırakılmaktadır. Bu durum, sosyal devlet ilkesinin açıkça aşındırıldığını ve emekçilerin kazanılmış haklarının bilinçli tercihlerle geriletildiğini göstermektedir. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik-685097' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik.jpg' alt='Tamamlayıcı değil insanca emeklilik'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik-685097'>Tamamlayıcı değil insanca emeklilik</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz-685099' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz.jpg' alt='Türkiye’de emekli mücadelesi ve görevlerimiz'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz-685099'>Türkiye’de emekli mücadelesi ve görevlerimiz</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div class='avatar'>
<a href=/profil/serkan-ongel-270><img class='avatar-img rounded-circle border' src=https://static.birgun.net/resim/yazar-profil/2019/08/04/serkan-ongel-413-4.jpg alt=Serkan Öngel></a>
</div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div class='prsn'><a href='/profil/serkan-ongel-270'>Serkan Öngel</a></small></div>
<div><a href='/makale/piyasaya-kurban-edilen-sosyal-guvenlik-685100'>Piyasaya kurban edilen sosyal güvenlik</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 07:16:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tamamlayıcı değil insanca emeklilik]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik-685097</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/tamamlayici-degil-insanca-emeklilik-685097</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan</strong></p>
<p>En düşük emekli aylığını 20 bin liraya çıkaran düzenlemenin Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’ndan geçmesinin ardından emeklilerin insanca yaşam talepleri ve geçim sıkıntıları yeniden gündeme geldi. Ülkenin en önemli toplumsal kesimlerinden birini oluşturan emekliler, yeni düzenlemenin ardından açlık sınırının atlında yaşamaya terk edildi.  </p>
<p>İstatistiklerle ele alındığında: AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana çalışan veya iş arayan emeklilerin sayısı 1,5 milyondan 7,9 milyona yükseldi. 2009 yılında bütçeden SGK’ya yapılan transferlerin milli gelire oranı yüzde 5,2 iken, 2025’te bu oran yüzde 3,3’e geriledi. Bütçeden sosyal güvenliğe ayrılan kaynağın 282 milyar TL’si kullanılmadı. Ancak emeklilere dayatılan yoksulluğu sayılara indirgemek mümkün değil. Her gün 65 yaş üstü çalışanların iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği, emeklilerin otobüs terminallerinde sabahladığı veya en temel gıda ihtiyaçlarını karşılayamadığı haberleriyle karşılaşıyoruz. Açlık sınırının altında, sefalete mahkum edilen emekliler için torununa harçlık vermek, sosyalleşmek, ‘emekliliğin tadını çıkarmak’ lüks hale gelmiş durumda. </p>

<p>Emeklilerin ekonomik sorunlarını, iktidarın emeklilere yönelik tercihlerini ve var olan sorunların nasıl aşılabileceğini İktisatçı İnan Mutlu, Prof.Dr. F. Serkan Öngel ve Tüm Emekli Sen Genel Başkanı Zeynel Abidin Ergen değerlendirdi. </p>
<p>***</p>
<h2>İNAN MUTLU: EMEKLİ YOKSULLUĞU BİLİNÇLİ BİR TERCİH</h2>
<p>Aslında ne yaptıklarının çok ciddi biçimde farkındalar. ‘Kaynak yok, elimizden bu kadarı geliyor’ söylemi gerçekçi değil. Çok daha fazlasını yapmalarına engel olan şey, kaynak olmaması değil, emeklilere bakış açıları.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih-685098' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih.jpg' alt='İnan Mutlu: Emekli yoksulluğu bilinçli bir tercih'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/inan-mutlu-emekli-yoksullugu-bilincli-bir-tercih-685098'>İnan Mutlu: Emekli yoksulluğu bilinçli bir tercih</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>ZEYNEL ABİDİN ERGEN: TÜRKİYE’DE EMEKLİ MÜCADELESİ VE GÖREVLERİMİZ</h2>
<p>Şimdi bu devrimi karşı bir devrimle etkisiz kılmaya çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. İktidar, kraldan çok kralcılık yapıyor. Neoliberal sistemin; bedeli peşin ödenen emeklilik hakkını sınırlandırmak istediği biliniyor. Ancak AKP iktidarı, “vur” denince öldürüyor. AKP emeklileri yok sayıyor. Devletin kaynaklarını emekliden, emekçiden yana değil; sermayeden, yandaşlardan ve bir avuç trol ve çetelerden yana kullanıyor.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz-685099' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/18/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz.jpg' alt='Türkiye’de emekli mücadelesi ve görevlerimiz'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/turkiyede-emekli-mucadelesi-ve-gorevlerimiz-685099'>Türkiye’de emekli mücadelesi ve görevlerimiz</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>PROF.DR. F. SERKAN ÖNGEL: PİYASAYA KURBAN EDİLEN SOSYAL GÜVENLİK</h2>
<p>Emeklilik kamusal bir hak olarak yeniden kurulmak durumundadır. İşin esası aylık bağlanma oranlarının ve güncelleme katsayı mekanizmalarının emekli aleyhine sürekli işleyen bir mekanizma olmaktan çıkarılıp, “yaşanabilir bir gelir” hedefine odaklanılmasıdır.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div class='avatar'>
<a href=/profil/serkan-ongel-270><img class='avatar-img rounded-circle border' src=https://static.birgun.net/resim/yazar-profil/2019/08/04/serkan-ongel-413-4.jpg alt=Serkan Öngel></a>
</div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div class='prsn'><a href='/profil/serkan-ongel-270'>Serkan Öngel</a></small></div>
<div><a href='/makale/piyasaya-kurban-edilen-sosyal-guvenlik-685100'>Piyasaya kurban edilen sosyal güvenlik</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 07:12:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Filistin Kartalları bugünün ilhamı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/filistin-kartallari-bugunun-ilhami-685096</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/18/filistin-kartallari-bugunun-ilhami.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/filistin-kartallari-bugunun-ilhami-685096</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Nurcan Gökdemir</strong></p>
<p>Filistin Kartalları kitabının yazarları Serpil Çelenk Güvenç ve Sultan Özer ile neden Filistin Kartalları ve içeriği ile Filistin halkının mücadelesinin bugüne yansımalarını, ABD emperyalizminin başta Filistin ve son olarak Venezuela olmak üzere ülkeler üzerindeki saldırılarını konuştuk. </p>
<p>Kor Yayınları’ndan Mayıs ayında çıkan ve ikinci baskısını yapan kitap, ", dört genç Filistinli gerillanın (Mervan Sebanu, Muhammed Dip Ebuzerat, Mustafa Beşeyşi ve Hüseyin Abdullah) 13 Temmuz 1979’da Ankara Mısır Büyükelçiliği baskını ve bunun siyasi arka planını, sonuçlarını ve uzun yıllar süren hukuki sürecini inceleyen bir belgesel niteliğindedir. </p>

<p><strong>ABD emperyalizminin Venezuela’yı deyim yerindeyse basarak başkan Maduro ve eşi/devrimin ilk savaşçısı Silia Flores’i kaçırması, petrol ve enerji çıkarları için önüne gelen ülkeyi tehdit eder hale geldiği günümüzde ilk sorumuz, kitapta anlattığınız 1979 Mısır Elçiliği baskınının bugünle olan ilişkisi olacak. Neden Filistin? </strong></p>
<p><strong>Serpil Güvenç: </strong>Lenin, kapitalizmin tekeller aşamasını çözümlediği emperyalizm eserinde, "kapitalist toplum daima ucu bucağı olmayan bir dehşettir"."Emperyalizm, dünyanın bölünmesi ve yeniden bölünmesi için büyük devletlerin giriştikleri vahşi bir mücadeledir" der. Dün Orta Doğu’da bugün Latin Amerika’da olmak üzere ABD emperyalizminin dünyanın her noktasındaki pervasız saldırganlığı bugünlerde yaşadıklarımızın en güzel özeti bence. Bu iki olay kapitalizmin doymak bilmeyen kar hırsını sergileyerek birbirini besliyor. </p>
<p>100 yıldır emperyalist devletlerin elini çekmediği Filistin yurdu bugün İsrail’e altın tepside sunulmakta, bir halk sürülmeye, katledilip yok edilmeye çalışılmaktadır. Öykü sadece çocuk, kadın, erkek bir halkın katledilmesinin değil, FKÖ’nün kuruluşuyla birlikte örgütlenen halkın yurdunu geri almak için emperyalizme karşı sergilediği direnişin ve kahramanlığın da öyküsüdür. Bu öykünün Türkiye’ye yansımasıydı kitapta anlattıklarımız.  </p>
<p>Ne var ki yukarıdan baktığımızda neden Filistin sorusu Orta Doğu ve enerji kaynaklarıyla da ilişkili… </p>
<p>ABD, özde küresel kapitalizme eklemlenmemiş, ona göreceli de olsa kapalı ülkeleri kendisi ya da yandaşı devletlerin askeri müdahaleleriyle değişime zorlamaktadır. Bu ülkeler, ticareti liberalleştirmeye, sermayenin tam serbestlikle dolaşmasına, serbest piyasa işleyişine istenildiğince izin vermeyen ülkelerdir. Bir ABD kuruluşu yöneticisi bu hedefi şöyle açıklamakta; </p>
<p>"Orta Doğu Merkeze (küreselleşme dünyasına) katılana dek biz Orta Doğu’yu asla bırakmayacağız. Biz bölgeyi dönüştürmek istiyoruz… Biz dünyanın her yanında savaş açmaya hazırız ama asıl odaklandığımız yer Orta Doğu bölgeleridir.. Amerika… Orta Asya’da ve İran Körfezinde savaşa hazırdır çünkü bu bölgeden akan enerji küresel bağlantının korunması bakımından önemlidir". Görünen o ki, ABD tarafından dönüştürülene dek bu ülkelere rahat yüzü yoktur. Filistin bugün bu çıkışın merkezinde olan Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkeler arasındadır. </p>
<p>Sultan ile gecikmeli de olsa bu kitabı hazırlamaya başlarken bu denli “güncel” olacağını düşünmemiştik.  Amacımız, Filistin halkının yüzyıla yakındır süregelen varolma ve vatan toprağını koruma mücadelesinin ülkemize yansıyan kısa bir öyküsünü paylaşmaktı. Ne var ki, kitap Filistin halkına uygulanan soykırımın, bir ulusun yok edilme kalkışmasının belki de en üst noktasına ulaştığı bir yıla denk geldi. </p>
<p>Filistin’in diaspora dahil toplam nüfusunun yaklaşık 11 milyon olduğunu biliyoruz. Birinci Dünya paylaşım savaşını izleyen İngiliz mandasından bugüne 2 milyon Filistinli öldürüldü...  Henüz 2023 olayları yaşanmamışken yani Ocak 2000 – Eylül 2023 arasında İsrail’in 11 bin 299 Filistinliyi katlettiği biliniyor. Temmuz 2024’de yayınladığı raporda LANCET 2023’den 2024’e 186 bin Filistinlinin askeri operasyonlar, şiddet ya da zorla yoksun bırakma nedeniyle öldürüldüğünü açıkladı. 186 bin rakamı ABD nüfusuyla karşılaştırıldığında 26 milyon ABD’linin öldürülmesine koşuttur. URNWA’nın yaptığı benzer ölüm hesaplarına göre  aynı dönemdeki toplam ölüm sayısı 160 bindir. 377 bin kişi kayıptır. Euro-Med Human Rights Monitor 500 sağlık personelinin, 117 akademisyenin, 441 öğretmenin, 146 gazetecinin katledildiğini, 37 bin 7280 binanın yıkıldığını açıklamaktadır. 2007’den itibaren Gazze 7 bin tonluk patlayıcı kullanılarak yıkılmıştır.  Bu, Hiroşima’ya atılanın 6 katı atom bombası eşdeğeridir. Filistin’ de suyun yüzde 97si içilemez  haldedir: hava İsrail bombalarıyla gelen beyaz fosfor doludur; izin verilip de geçen yardımlar İsrail lütfederse halka dağıtılabilmektedir. Yaklaşık 60 bin insanın İsrail askeri operasyonlarıyla katledildiği bir yıl boyunca öldürülenlerin 20 binden fazlası çocuktur yani 23 ay boyunca her saat başı 1 çocuk öldürülmüştür; yüzlercesi halen İsrail’in yeraltı cezaevlerindedir. </p>
<p>Bilim de soykırım planlamasında kullanılmaktadır. Geçtiğimiz günlerde, BM Özel raportörü Francesca Albanese, İsrailin yapay zekayı “ölüm listeleri” yapmakta kullandığını, hedefin Gazze’deki Filistinliler olduğunu açıkladı. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/18/filistin-kartallari-bugunun-ilhami.jpg" alt=""></p>
<h2>BM PLANI MANDACILIK GETİRECEK</h2>
<p><strong>Elçilik baskınını gerçekleştiren gerillalar 1979’da İsrail ve Mısır arasında ABD aracılığıyla imzalanan Camp David anlaşmasına da karşı çıkmaktalar. Neredeyse üzerinden yarım asır geçmiş bir anlaşma neden önemli sizce? </strong></p>
<p><strong>Sultan Özer:</strong> Gerillalar yayınladıkları bildiride, Mısır devlet başkanı “hain” Enver El Sedat’ın İsrail ve ABD ile imzaladığı Camp David anlaşmasının Filistin halkına ve onun ulusal davasına ihanet anlamına geldiğini, bu nedenle Türk hükümetinden bu anlaşmanın resmen kınanması, Sedat rejimi ile diplomatik ilişkilerin kesilmesini istemektedirler. Anlaşma gerçekten de Filistin halkının vatan savunması mücadelesinin temsilcisi FKÖ’ye ve elbette Filistin halkına saplanan ilk hançerdir. </p>
<p>ABD-İsrail ikilisi, Arap dünyasının en güçlü devletini, Mısır’ı Filistin mücadelesinden izole etmiştir. İsrail’e karşı sözde de olsa süregelen Arap devletlerinin birliği dinamitlenmiştir. Arap dünyasındaki antiemperyalist ve milli kurtuluşçu duygular zayıflamış, ABD etkisi kurumsallaşmıştır. </p>
<p>Bu etkiler sürmektedir. Ne var ki, anlaşmanın bugüne dek devam eden başka sonuçları da vardır. Bizce yaşanan en önemli sonuç, Arap dünyasında İsrail ile görüşmenin mümkün olduğu, bunun ancak ABD aracılığıyla ve onun istediği yönde olabileceği ve Orta Doğu’nun ABD-İsrail ikilisince her yönden şekillendirilebileceğidir. Bu bağlamda, İsrail’in Filistin topraklarını işgali, ikilinin çevrelediği Orta Doğu ülkelerine yaptıkları askeri operasyonlar meşruiyet kazanmıştır. </p>
<p>1990’lı yıllarda Arafat ile ABD- İsrail arasında ABD’de imzalanan ve bir ihanet belgesi olarak yorumlanan OSLO anlaşmalarının, 2020’lerde İsrail’in tanınmasına dair BAE ve Bahreyn ile imzalanan Abraham Anlaşmalarının, yine 2020’ de Fas’ın İsrail’i tanımasının, 2021’de Sudan’ın İsrail’i tanımasının öncülü olduğu söylenebilir. İsrail’in amacı, bu anlaşma dizisinin Endonezya, Moritanya, Nijer ve Somali’ye doğru genişletilmesidir. Bu sonuçların da ötesinde, “tüm kötülüklerin anası” olarak tanımlanan Camp David anlaşmasının, emperyalist dünyanın ve özellikle ABD’nin soğuk savaştaki iki diplomatik kazanımından birisi olduğu da iddia edilmektedir. Elçilik baskınını yapan gerillaların haklılığı ve eylemlerinin meşruiyeti de bu olgular ışığında açığa çıkıyor. </p>
<p><strong>18 kasım 2025 tarihli ve 2803 sayılı BM Planı Filistin halkına ne getirecek? </strong></p>
<p><strong>SG:</strong> ABD’nin tek bir karşı oy olmadan BM’den çıkardığı planda kurulacak Barış Kurulu’na Filistinli çocukların öldürülmesi için 17 milyar dolarlık silah veren kişi yani Trump başkanlık ediyor. Irak’ı yıkan T. Blair de yardımcısı olacak.  Kurul, Mısır, işgalci İsrail ve diğer garantörlerle birlikte iş yapacak. Bu yapı Gazze’nin sınırlarını, güvenliği, yeniden inşayı ve siyasal yaşamı denetleyecek. Filistinlilerin ne zaman kendilerini yönetir hale geleceklerine karar verecek! ABD/İsrail kuklası Filistin Otoritesi kendisini reforme edip Gazze’yi yönetir hale gelene dek manda yönetimi sürecek.  Her türlü yardım ABD, BM ve Kızıl Haç tarafından denetlenecek, barışçıl olarak kullanılacağına kanaat getirilirse halka dağıtılacak. DB ve diğer mali kuruluşlar bir fon kurup yeniden inşaya yardım edecek. Gidişi denetleyecek olan IDF (İsrail savunma güçleri) ve Barış Kurulunca kurulacak olan ISF (Uluslararası İstikrar Gücü)… Gazze halkı silahsızlandırılacak, aslında hedeflenen İsrail’in askeri hedeflerini yerine getirmek. ABD ve İsrail yeni Filistin polis teşkilatı ve teknokrat ve apolitik kişilerden oluşacak bir Filistin Komitesi kuruluyor. İsrail’in Gazze’den çekilmesi ancak “standartlara, kilometre taşlarına ve zaman aralıklarına bağlı” olacak. Karar ISF, garantörler ve ABD’ye bağlı. Filistin işgalinde Filistinlilerin sözü yok.  </p>
<p>Özetle plan İsrail’in hedeflediklerinin siyasal olarak gerçekleştirilmesidir. </p>
<p>Hamas’ın “uluslararası gardiyanlık mekanizması” dediği plan ABD planıdır. Trump’ın kitabımıza aldığımız şu konuşması da Filistinde yaşananların açıklamasından başka bir şey değildir; </p>
<p>“ABD’li vergi mükelleflerinin cebinden beş kuruş çıkmadan Orta Doğu’nun Rivierasını inşa edeceğim…Gazze’yi satın almak ve oraya sahip olmak konusunda kararlıyım…”  </p>
<p>Petrolü de unutmayalım. İsrail uzun zamandır Gazze sularındaki milyonlarca varil petrol arıyor el koymak üzere.  </p>
<p>Plan uluslararası tekellerin sonsuz iştahını tatmin planıdır ve ne yazık ki bu plandaki yeniden inşada ABD Yandaşı Arap rejimleri kadar bizim siyasal iktidarın yandaşı Limak, Tekfen, ENKA vb. şirketlerin de payı olacaktır. Filistin mezarlarının üzerinde hep birlikte akbabalar gibi dolaşıyorlar… </p>
<p><strong>Kitabınızda kısaca baskın olayını nasıl ele aldığınızı açıklar mısınız?  </strong></p>
<p><strong>SÖ:</strong> Olaya tanıklığımız Halit Çelenk’in geride bıraktıklarına göz atmamızla başladı. Resimler, dilekçeler, savunmalar... Derken geç de olsa ortaklaştığımız gibi kitap aşamasına geçtik. Dolayısıyla girişte olayın sağ ve sol/sosyalist basındaki yansımalarını, TBMM’deki görüşmeleri, yargıda gerillaların avukatlarınca savunulmasını okura sunduk. Dönemin Filistin sorumlusu Abu Firaz, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş ve elçilik baskınına yollanan timin başında görev yapan Başar Yaltı ile yani olayın önemli üç aktörü ile değerli bilgiler içeren röportajlar yapma olanağını bulduk... Ama kitap elbette sadece bunlardan ibaret değil. Kısa bir Filistin tarihi aktarımı ile 2025 sonuna dek Filistin halkının yaşadıkları, FKÖ’nün kuruluşu, Camp David anlaşmasının ayrıntıları, Cumhuriyetten günümüze Türkiye/Filistin ilişkilerinin kısa bir özeti de yer alıyor kitabımızda. Söz konusu bölümler Filistin olayını yazılı ve sözlü basın başlıklarının ötesinde daha derinliğine öğrenmek isteyen okurlara yönelik bir çabaydı. </p>
<h2>FİLİSTİNLE İLİŞKİLERİMİZ EMPERYALİZMİN ÇİZDİĞİ SINIRLARDA</h2>
<p><strong>Kitapta da değindiğiniz gibi tarihi açıdan Türkiye Filistin ilişkilerine bakıldığında geçmişten bugüne kadar bir yakınlığın varlığı seziliyor. Ne dersiniz? </strong></p>
<p><strong>SÖ:</strong> Özetle şunu söyleyebiliriz: geçmişten bugüne Türkiye- Filistin ilişkileri – istisnai bazı dönemler dışında- resmi ilişkiler yönünden görünürde yakın ama özünde emperyalizmin çizdiği sınırları aşmayan bir çizgi izlemiştir.  Eklememiz gereken, sosyalistlerin, solun daima Filistin halkının yanında yer alması, onun davasını benimsemesi ve desteklemesidir. 68 kuşağının temsilcileri canlarını ortaya koyarak Filistin halkıyla, o günlerde onun temsilcisi olan FKÖ’yle birlikte emperyalist ABD desteğindeki işgalci katil İsrail’e karşı silahlı mücadele verdiler. Deniz Gezmiş başta olmak üzere yüzlerce devrimciden, ölen, yaralanan, İsrail hapishanelerinde ömür tüketen insanlardan söz etmekteyiz. Unutmamamız ve unutturmamamız gereken bir başka şey de içinde bugünün iktidar sahiplerinin de bulunduğu kişilerin devrimcilerin anti Amerikan eylemlerine saldırılarıdır. Türkiye’de düzen partilerinin sadece çenelerini yoran Filistin sorunu sosyalistlerin fiilen katkıda bulundukları, savaştıkları bir mücadele alanı olmuştur. </p>
<p><strong>Filistin halkı ve emperyalizmin saldırısı altındaki tüm halklar nasıl kurtulur? </strong></p>
<p><strong>SG:</strong> Sadece Filistin’de değil dünyanın her yerinde emperyalizmin işgal ettiği, saldırdığı halkları kurtuluşa götürecek temel güç o halkın örgütlü savaşımıdır. Filistin’de de toprağını koşullar ne olursa olsun terk etmeyen, yenilebilen ama teslim olmayan Filistin halkıdır. “Bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır” diyen Filistin halkıdır. Aynı şey, başkanı ABD tarafından utanmazca kaçırılan Venezuela halkı için de geçerlidir.    </p>
<p>Dünyanın diğer ezilen halkları ile gerçekleşecek olan o büyük dayanışma ise hepimizin kurtuluşudur. Örgütlü Büyük İnsanlık omuz omuza verecek, kurulacak sınıfsız, eşit ve özgür bir dünyada Filistin ile birlikte dünya kurtulacaktır; diğer seçenek barbarlık ya da yok oluştur. </p>
<p>Filistin halkına destek için 22 Kasım’da 6 ülkeden işçi örgütleri “FİLİSTİN İÇİN HALKLARIN AMBARGOSU”nu kurmaya çabalıyorlar. İsrail’e silah ve askeri malzeme temin zincirinde zayıf halkalar bulmaya çalışıyorlar. Gemilerin rotalarını, demirledikleri limanları izliyorlar. İşçi kuruluşları, sendikalar ile temasa geçip malzemenin İsrail’e gitmesini engellemeye çalışıyorlar.  </p>
<p>Dünyanın birçok ülkesinde örgütlü Filistin Gençlik hareketinin üyeleri askeri kargo gemilerini izliyorlar.  Danimarka’da dev bir Danimarka şirketi taşıma yolunu değiştirdi çünkü işçiler taşınan malzemeyi yüklemeyi reddettiler.  </p>
<p>Oakland ZIM İsrail gemi zinciri 2014den beri BAY alanından uzaklaştırıldı çünkü dok sendika işçileri işi durdurdu. </p>
<p>COSATU Güney Afrika kömürünün İsrail’e gitmesini engellemeye çalışıyor. </p>
<p>İtalya’da lojistik sendika COBAS askeri temin zincirini engellemek için abluka ve grevler uyguladı. </p>
<p>BDS (İsrail’e boykot, tecrit ve yaptırımlar topluluğu) İsrail’in BM’den atılması, İsrail’le her türlü ilişkinin kesilmesi ve bu ülkenin uluslararası her tür etkinlikten çıkarılması, tüm ticari ürünlerinin boykot edilmesi için uğraşmakta. </p>
<p>Kitabımızla bu büyük mücadelenin Türkiye boyutunu az da olsa yansıtabildiysek ne mutlu bize! </p>
<p>Selam olsun Filistin halkına! </p>
<p>Selam olsun Filistin’in özgürlüğü için vuruşan, İsrail cezaevlerinde yatan, vuruşarak ölen 68 gençliğine! </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 18 Jan 2026 07:02:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Geri dönecekler mutlaka!]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/geri-donecekler-mutlaka-683183</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/geri-donecekler-mutlaka.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/geri-donecekler-mutlaka-683183</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>ABD, Pentagon’un, CIA’in ve petrol tekellerinin buyruğunda haydutça bir operasyonla halkların toprağına, onuruna ve bağımsızlığına savaş ilan etti! </p>
<p>Trump ve avenesi, zafer naraları atıyor olabilir!   </p>
<p>Efendiler bütün halklara meydan okuyor olabilir!  </p>
<p>Birileri korku ve telaş içinde, haydutluğun önünde eğilmeyi tercih edebilir! </p>
<p>Birileri korkuyla susabilir, telaşla tarafsızlık masalları anlatabilir. </p>

<p>Birileri Hitler artığı bir zorbanın arkasına dizilip diktatörlüğü meşrulaştırmaya kalkabilir. </p>
<p>Birileri Trump-Maduro kıyaslamalarıyla ihanete kılıf arayabilir. </p>
<p>Bırakın! </p>
<p>Teslimiyetin, satın alınmışlığın ve alçaklığın saflarından konuşanlar bu yalancı zafer naralarına eşlik etsin! </p>
<p>***</p>
<p>Ama gözlerine bakın! </p>
<p>O korku orada. </p>
<p>Yüreklerinin en derininde. </p>
<p>Hiçbir spot ışığının, hiçbir propagandanın saklayamayacağı o korku orada! </p>
<p>***</p>
<p>Maduro’yu esir almış olmak, onurlu bir halkın ülkesini esir almak değildir! </p>
<p>Bu gerçek şimdi Venezuela sokaklarından yüzlerine vuruyor! </p>
<p>***</p>
<p>Biz biliyoruz. </p>
<p>Ve bilsinler: </p>
<p>Onurlu, baş eğmez bir halk; dayanışma ve birlik içinde direniş için ayağa kalkıyor! </p>
<h2>GERİ DÖNECEKLER MUTLAKA!</h2>
<p>Bir halk, öfkeyle ve umutla; </p>
<p>Yeniden başarmak için, </p>
<p>Yeniden savaşmak için, </p>
<p>Yankee haydutluğunu kendi topraklarından söküp atmak için geri dönecek! </p>
<p>*** </p>
<p>José Martí’nin bağımsızlık ateşi yeniden yanacak! </p>
<p>Sierra’da Fidel’in ve Che’nin yıldızı bir kez daha parlayacak! </p>
<p>Latin Amerika’nın dağları, şehirleri, meydanları yeniden aydınlanacak! </p>
<p>“Beni öldürecekler belki, ama halkım için öleceğim!” diyen Chavez, </p>
<p>O darbeyi püskürttüğü yerde, </p>
<p>Açtığı yolları yeniden açmak için </p>
<p>Venezuela halkının yanında yeniden yürüyecek! </p>
<h2>GERİ DÖNECEKLER MUTLAKA!</h2>
<p>Yankee haydutluğunu da, </p>
<p>Satın alınmış bir azınlığın onursuzluğunu da </p>
<p>Onurla yenecekler! </p>
<p>Bugün Venezuela sokaklarında yankılanan öfkeyle, </p>
<p>Chavez’in yoldaşlarının çağrısıyla dönecekler! </p>
<p>Latin Amerika’da, </p>
<p>Ve dünyanın her yerinde </p>
<p>Geri döneceğiz! </p>
<p>Haydutluğu her yerden kovmak için başlayan bu yürüyüşe, </p>
<p>Deniz’ler olup, </p>
<p>Mahir’ler olup </p>
<p>Biz de katılacağız! </p>
<p>Üslerini, kan emeci şirketlerini </p>
<p>tüm haydutları ve işbirlikçi iktidarlarını  </p>
<p>biz de kovacağız ülkemizden! </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/11/geri-donecekler-mutlaka.jpg" alt=""></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 09:08:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Venezuela ve petrol*]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/venezuela-ve-petrol-683182</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/venezuela-ve-petrol.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/venezuela-ve-petrol-683182</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[2000’li yıllarda Chavez döneminde işçi sınıfının elde ettiği kazanımlar, petrol fiyatlarının zirveye ulaşması sayesinde mümkün oldu.  Ancak daha sonra petrol dahil emtia fiyatları düştü. Bu durum, Chavez’in ölümüyle hemen hemen aynı zamana denk geldi.  Maduro hükümeti, hiperenflasyonun yaşam standartlarını yok etmesiyle işçi sınıfı tabanının desteğini kaybetti.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Michael Roberts</strong></p>
<p>ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî saldırıları ve devlet başkanı Nicolas Maduro’nun yakalanmasından sonraki saatler içinde, Başkan Trump “çok büyük Birleşik Devletler petrol şirketlerinin gidip milyarlarca dolar harcayacağını, ciddi şekilde bozulmuş altyapıyı onaracağını ve ülke için para kazanmaya başlayacaklarını” ilan etti. Trump, Maduro’ya yönelik saldırı ve kaçırılmanın ana nedeninin, Trump tarafından “bizim petrolümüz” olarak nitelenen Venezuela›nın devasa petrol rezervlerini ABD›nin kontrolü altına almak olduğunu gizlemedi. </p>
<p>Londra merkezli Enerji Enstitüsü’ne göre, Venezuela, OPEC+ lideri Suudi Arabistan’ı geçerek, yaklaşık 303 milyar varil veya küresel rezervlerin %17’si ile dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip. Ancak bu devasa rezervlere rağmen Venezuela’nın ham petrol üretimi kapasitenin çok altında kalıyor. Bir zamanlar 1970’lerde günde 3,5 milyon varile (küresel üretimin %7’sinden fazlası) kadar çıkan üretim, 2010’larda günde 2 milyon varilin altına düştü ve geçen yıl ortalama yalnızca 1,1 milyon varil/gün seviyesinde gerçekleşti. </p>

<p>2000’li yıllarda yaşanan sözde kaya gazı devrimi sayesinde ABD şu anda dünyanın en büyük üreticisi konumunda. Ancak bu, çoğu büyük ekonomide büyümenin yavaşlaması ve enerji üretiminde yenilenebilir alternatiflere kademeli geçişin talep artışını baskılamasıyla, arzın talep artışını aşması sonucu dünyanın giderek petrol fazlasıyla boğulduğu anlamına geliyor. Nitekim Venezuela’ya saldırı sırasında Brent ham petrol fiyatı, varil başına yaklaşık 60 dolarla beş yılın en düşük seviyesine yakındı. </p>
<p>Trump, küresel petrol devlerine Venezuela’yı artık kendisinin yönettiğini ve onların gelip yatırım yaparak “yığınla para” kazanabileceğini söylüyor olabilir; ancak petrol şirketleri bundan o kadar emin olmayabilir. Eski bir Chevron yöneticisi olan Ali Moshiri, birden çok Venezuelalı varlığı devralmak için 2 milyar dolar toplamaya dönük bir sunum yapıyor. Ama bu, yüksek riskli bir bahis; Chevron gibi, Venezuela’da petrol sondajı ve üretimi için ABD’den zaten lisans almış şirketler bu konuda o kadar hevesli olmayabilir. </p>
<p>Venezuela’nın petrol üretimini geri kazanmanın maliyeti ucuz olmayacak, çünkü sektörün sondaj altyapısı harap durumda ve çıkarılan petrol “ağır” türden. Bu ekstra ağır petrolü çıkarmak için, nispeten kısa ömürlü çok sayıda kuyu açmak -ABD kaya petrolü üretimine oldukça benzer bir süreç- ve ardından bu yoğun çamurun, daha hafif bir yağ veya nafta ile karıştırarak, ihraç edilip rafine edilmeden önce boru hatlarından akabilmesini sağlamak gerekiyor. “Ağır” petrol üretimi, buhar enjeksiyonu ve pazarlanabilir hâle getirmek için daha hafif ham petrollerle harmanlama gibi ileri teknikler gerektiriyor. Ayrıca, ülkenin rezervleri çoğunlukla ülkenin doğusundaki yaklaşık 55.000 kilometrekarelik (21.235 mil kare) geniş ve uzak bir bölge olan Orinoco Kuşağı’nda yoğunlaşmış durumda. </p>
<p>Dahası, petrol fazlalığı, yeni keşif ve çıkarma faaliyetlerinin kârlılığını da etkilemeye başladı. ABD kaya gazı endüstrisinin 2010’lar boyunca biriken zararları yarım trilyon dolara yaklaştı. Her şey, Amerikan kaya gazı için varil başına ortalama 60 dolar olarak tahmin edilen “kâr eşiği fiyatına” bağlı. Tüm bunlar, küresel petrol arzının talebin üzerinde hızlı bir şekilde artmasıyla birlikte gerçekleşiyor. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), 2025’te küresel arzın günde 3 milyon varil ve 2026’da ilave 2,4 milyon varil artacağını; buna karşılık talep artışının 2025’te yalnızca 830 bin varil/gün ve 2026’da 860 bin varil/gün olacağını öngörüyor. Rystad Energy’den Jorge León, 2030’ların başına kadar üretimin yaklaşık iki katına çıkarılıp günde 2 milyon varile ulaşmasının 115 milyar dolara mal olacağını tahmin ediyor -ExxonMobil ve Chevron’un geçen yılki toplam sermaye harcamasının yaklaşık üç katı. Exxon ve Chevron, özellikle bu tür “ağır” petrolün referans fiyatının altında satılması gerektiği için, mevcut küresel petrol arz ve talep dengesinde bunu karlı hale getirebilir mi? </p>
<h2>VENEZUELA’NIN TRAJEDİSİ</h2>
<p>Öte yandan Trump’ın Venezuela hamlesinin arkasında başka etkenler de var. Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi bunu açıkça ortaya koyuyor: 1820›lerin Monroe doktrini yeniden güçlenerek geri döndü. O dönemde Başkan Monroe, Avrupa devletlerinin Latin Amerika’ya müdahale etmemesi ve kontrol kurmaya çalışmaması gerektiğini, buranın artık ABD’nin “etki alanı” olduğunu ilan etmişti. Trump yönetiminde ise küreselleşmenin yerini, Latin Amerika’yı ABD emperyalizminin “arka bahçesi” olarak sağlam biçimde tesis ederek “Amerika›yı Yeniden Büyük Yapmak” anlayışı alıyor. Bu, hiçbir ülkenin ABD politikalarına ve çıkarlarına direniş göstermesine izin verilmeyeceği anlamına geliyor. ABD kaynaklara ayrıcalıklı erişim sağlasın ve rakiplerini bu kaynaklardan mahrum bırakabilsin diye “dost rejimler” kurulmalı. Bu da bölgede artan Çin etkisi ve yatırımının engellenmesi demek. Oxford Enerji Araştırmaları Enstitüsü’ne göre Venezuela petrolü 2025’te Çin’in günlük 11,3 milyon varillik ithalatının yalnızca 300 bin varilini oluştursa da, Çin Halk Cumhuriyeti şirketleri Venezuela’nın petrol sondaj sektöründe bir dayanak noktası elde etmişti. </p>
<p>2024 yılında Maduro’nun tartışmalı yeniden seçilme döneminde, Venezuela kapitalizminin enerji sektörünün karlılığıyla yakından bağlantılı olduğunu ve bu sektörün 2010 yılından sonra petrol fiyatlarının çökmesi ve ABD’nin yaptırımları nedeniyle ölümcül bir sarmalın içine girdiğini belirtmiştim. </p>
<p>2000’li yıllarda Chavez döneminde işçi sınıfının elde ettiği kazanımlar, petrol fiyatlarının zirveye ulaşması sayesinde mümkün oldu.  Ancak daha sonra petrol dahil emtia fiyatları düştü. Bu durum, Chavez’in ölümüyle hemen hemen aynı zamana denk geldi.  Maduro hükümeti, hiperenflasyonun yaşam standartlarını yok etmesiyle işçi sınıfı tabanının desteğini kaybetti. Maduro hükümeti, işçi sınıfının desteğine değil, özel ayrıcalıklara sahip olan silahlı kuvvetlere giderek daha fazla güvenmeye başladı.  Askeriye, özel pazarlardan (örneğin askeri üslerden) alışveriş yapabiliyor, kredilere ve araba ve daire satın alımlarına ayrıcalıklı erişim hakkına sahip oluyor ve önemli maaş artışları alıyordu. Ayrıca döviz kontrollerini ve sübvansiyonları da istismar ediyorlardı; örneğin, komşu ülkelerden satın aldıkları ucuz benzini büyük kârlarla satıyorlardı. </p>
<p>Venezuela’nın trajedisi, her şeyin petrol fiyatına bağlı olması; petrol dışı sektörlerde çok az gelişme var ya da hiç yok ve bu sektörler zaten özel şirketlerin elindeydi. Devletin kontrolünde bağımsız bir ulusal yatırım planı yoktu. Buna ek olarak ABD’nin yaptırımları ve hükümetin sürekli olarak altüst edilmesi, Chavista devriminin günlerinin sayılı olduğunu gösteriyordu. </p>
<p>Bu, tüm Latin Amerika için bir ders. 1980’lerden bu yana alt kıtanın sanayisizleşmesi ve emtia ihracatına olan bağımlılığın artması, tüm bu ekonomileri emtia fiyatlarının (tarım, metal ve petrol) dalgalı değişimlerine maruz bırakıyor. Bu da Amerikan emperyalizminin gölgesinde yerli kapitalistlerin ve ekonomilerin zayıflığı göz önüne alındığında, bağımsız bir ekonomi politikası izlemeyi imkansız hale getiriyor. </p>
<p><strong>Kaynak</strong>: thenextrecession.wordpress </p>
<p><strong>Çeviren</strong>: Özge Güneş </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 09:03:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Temel şeyler geçerlidir]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/temel-seyler-gecerlidir-683181</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/temel-seyler-gecerlidir.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/temel-seyler-gecerlidir-683181</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Dünya petrol tüketimi yatay bir seyir halini izleme eğilimindeyken, büyük oranda düşük kaliteli rezervlere sahip olduğu için milyarlarca dolarlık sermaye yatırımlarına ihtiyaç duyacak bir el koyma operasyonu, uzun erimli bir stratejik zekânın değil, zayıflamakta olan petro-dolar sisteminin ikamesi için acil zorunluluklar çerçevesinde anlam kazanıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>2026 yılının dünya siyaseti açısından dönüm noktası mahiyetinde gelişmeler taşıyacağı öngörülüyordu. Ancak daha birkaç gün içinde Suriye’de kısmi de olsa çatışmalı bir sürece girilmiş olması, İran’da yaşanan kitlesel gösteriler, ABD ve AB arasındaki çatlağın sadece Rusya-Ukrayna savaşı eksenini de aşarak Grönland’a askeri bir müdahale tartışmalarına taşınmış olması gibi gelişmeler yılın geri kalanında bizi nelerin beklediğini açık bir şekilde göstermekte. Bütün bu gelişmeler içerisinde en çok tartışılan konu ise, hiç kuşkusuz, ABD’nin açık bir haydutluk eylemiyle Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırması oldu.  </p>
<p>Henüz pek çok noktanın ve eğilimlerin netleşmediği bu sürecin nereye evrilebileceği üzerine kimi zaman birbiri ile çelişen pek çok yorum yapılmakta. Olağanüstü bir manipülasyon ve propaganda kampanyasının yürütüldüğü için dikkatli yorumların zorunlu olduğu konu ile ilgili dünya emperyalist sisteminin yapısal dinamiklerini dikkate alan kısmi bir değerlendirme yapmak yine de mümkün görünmekte. </p>

<p>II. Dünya Savaşı sonrası şekillenen dünya siyasal sisteminin emperyalist hegemonyayı tahkim eden NATO, BM, DSÖ gibi kurumlarının dahi tartışma konusu olduğu bir altüst oluş içinde olduğumuz aşikar. Uzun uzadıya bir tarihçe vermeye gerek yok. Dünya emperyalist sistemi günümüzde beş temel alandaki tekelci kontrol üzerinden bir hegemonya tahsis ediyor; kitlesel imha silahları, kitle iletişim araçları, teknolojik üretim, dünya finansal sistemi ve enerji kaynakları başta olmak üzere doğal kaynaklar üzerindeki tekelci kontrol.  </p>
<p>Çin’in sembolize ettiği ancak onunla da sınırlı olmayan kimi ülkelerin, teknoloji üretiminde, Swift başta olmak üzere uluslararası finansal sistemde, sosyal medya vb. kitle iletişim araçlarında ve en nihayetinde doğal kaynaklara erişim ve kullanım alanlarında müesses nizamın dışına taşan, onu tehdit eden, altını oyan bir pozisyona eriştiği artık çıplak gözle dahi görülebilir bir aşamaya gelmiş durumda.  </p>
<p>Bütün bu gelişmeler içerisinde en kritik halkayı ise ABD için yaşamsal bir zorunluluk olan doların rezerv para statüsü ve petro-dolar sistemini tehdit eden girişimler oluşturuyor. ABD’nin özellikle İran’ı ve Venezuela’yı hedef tahtasına oturtmasının altında yatan sebepler içerisinde en önemlilerinden birisini bu ülkelerin petrol ticaretini dolar dışı para birimleriyle yapma iradeleri yer alıyor.    </p>
<p>Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip ülke; yaklaşık 303 milyar varil rezervle küresel toplamın yüzde 17’sini elinde bulunduruyor. Bu rezervlerin büyük kısmı Orinoco Kuşağı’ndaki ekstra ağır ham petrolden oluşuyor ve bu ürüne uygun, özel rafinerilerde yüksek maliyetli tekniklerle işlenmesi gerekiyor. Üretim ise yaptırımların neden olduğu altyapı sorunları nedeniyle rezerve nazaran düşük seviyede. </p>
<p>Chavez döneminde büyük oranda millileştirilmiş devlet şirketi statüsündeki PDVSA eliyle işletilen bu sahalardan çıkan petrolün yaklaşık %84’ü Çin’e, kalan kısım ise ekseriyetle ABD’ye ihraç ediliyor.  </p>
<p>Venezuela’da PDVSA dışı aktif petrol üreticisi şirketler, genellikle PDVSA ile ortak girişimlerle faaliyet gösteriyor; bunlar arasında en öne çıkanlar bir ABD şirketi olan ve ABD’ye tüm ihracatı yöneten Chevron, Çin ihracatının alıcısı olan CNPC/Sinopec ve varlıklarını kısmen devretmiş olsa da halen belli oranda aktif olan Rus Rosneft. Dünya çapındaki en büyük tekellerden biri olan Exxon Mobil ise millileştirme sonrası Venezuela’dan çekilmiş durumda.  </p>
<h2>PETRO-DOLAR SİSTEMİ ZAYIFLARKEN</h2>
<p>ABD Haydutluğu sonrasında Venezuela hükümetinin nasıl bir yol izleyeceği konusunda birbiriyle çelişen değerlendirmeler ve açıklamalar yapılmakla birlikte, ABD’nin dayattığı hükümler açık: Çin’e giden petrolün kısmen de olsa ABD’ye yönlendirilmesi, petrol ihracatını ABD’ye kaydırma ve Chevron lisansı genişletme karşılığında ekipman/teknoloji erişimini engelleyen yaptırımların kısmi kaldırılması. </p>
<p>Bütün bu durum aslında önemli bir gerçeği gösteriyor: Dünya Enerji Ajansı’nın 2035 projeksiyonlarına yansıdığı kadarıyla dünya petrol tüketimi yatay bir seyir izleme eğilimindeyken, büyük oranda düşük kaliteli rezervlere sahip olduğu için milyarlarca dolarlık sermaye yatırımlarına ihtiyaç duyacak böyle bir el koyma operasyonu, uzun erimli bir stratejik zekânın değil, zayıflamakta olan petro-dolar sisteminin ikamesi için acil zorunluluklar çerçevesinde anlam kazanıyor.    </p>
<p>Müteveffa Giovanni Arrighi, zamanında tarihsel verilere dayanarak, kapitalist dünya ekonomisinin belirli aralıklarla hegemon güçlerin (Venedik, Hollanda, İngiltere, ABD) yükselişini ve düşüşünü içeren döngüler yaşadığını ve bu döngüsellikte, bir önceki dönemin hegemon gücünün aşırı finansallaşma nedeniyle zayıflarken, büyük ölçekli ve gelişmiş bir üretim yapısına sahip olan yeni bir hegemon adayı gücün ortaya çıkmakta olduğunu göstermişti.  </p>
<p>Bu gidişatı tersine çevirmek için, Endüstri 4.0 ve Yapay Zeka Devrimi ile işçi faktörünü devre dışı bırakarak üretimi yeniden “merkez” ülkelere döndürme stratejisi Çin’in yapay zeka ve ileri çip teknolojilerindeki atılımı ile sekteye uğramış görünüyor. Geriye kala kala çıplak bir güç aygıtı kaldı. </p>
<p>Herman Hupfield’ın Kazablanka filmi vasıtasıyla meşhur olan şarkısının sözleriyle: </p>
<p>“Hatırlamalısın, </p>
<p>Bazen bir öpücük, sadece bir öpücük, </p>
<p>Bir bakışsa, sadece bir bakıştır. </p>
<p>Zaman akıp giderken,  </p>
<p>Temel şeyler geçerlidir” </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 09:01:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kıtada yeni bir anti emperyalist hat oluşabilir]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kitada-yeni-bir-anti-emperyalist-hat-olusabilir-683178</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/kitada-yeni-bir-anti-emperyalist-hat-olusabilir.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kitada-yeni-bir-anti-emperyalist-hat-olusabilir-683178</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Burada en zor durumda kalacak olan muhtemelen Küba olacak. Küba ekonomisi 60 yılı aşkın süredir çok büyük bir ambargo altında eziliyor. Soğuk Savaş döneminde Sovyet desteği Küba için hayati öneme sahipti. 2000’li yıllardan bu yana ise Venezuela ile kurulan dayanışma ilişkisi Küba için can simidi niteliğinde.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan </strong></p>
<p>Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasıyla başlayan süreç; Latin Amerika’yı bekleyen tehditleri, kıtanın egemenliğini ve ABD’nin saldırgan politikalarını yeniden gündeme getirdi. Sömürü ve işgale karşı direnişin tarihini taşıyan Latin Amerika’da bağımsız/sol hükümetlerin yanı sıra aşırı sağcı ve ABD yanlısı iktidarların artışı bağımsızlık mücadelelerini yalnızlaştırmak, kıta egemenliğini emperyalizme teslim etmek için adımlar atsa da Buenos Aries’te, Rio’da, Karakas’ta, Havana’da binlerce insan emperyalizme karşı sokaklardaydı. Trump, yağdırdığı tehditlerle kıta halkının bağımsızlık mücadelesine karşı koyabileceğini zannederken Venezuela Milletvekili Tony Boza ise “ABD’nin 2’nci Vietnam’ı oluruz” dedi.  </p>

<p>Emperyalist haydutluğa karşı halkların egemenlik talepleriyle başlayan 2026, hem Latin Amerika için hem dünya siyaseti için yılın harekeli geçeceğinin sinyallerini verdi. ABD’nin Venezuela’ya yönelik uzun yıllardır süren kuşatmasının yeni bir aşamaya geçtiği; kıta sakinlerinin yılın geri kalanını bu hamleye göre planlayacağı yeni bir döneme girerken Latin Amerika’daki siyasi ilişkilerin nereye yöneleceği, halkların bu müdahalelerden nasıl etkileneceği ve ablukadan çıkışın rotasının nerede olduğu gibi sorular da yeniden tartışılmaya başlandı. </p>
<p>Kesik damarların kıtası Latin Amerika’nın bağımsızlığı, kıtanın geleceği, bölge siyaseti yeni bir evreye girerken ABD’nin müdahalesini, Venezuela ve dost ülkeleri bekleyen tehlikeleri, kıta solunun mücadele olanaklarını Güney Amerika uzmanı Doç. Dr. Esra Akgemci ile konuştuk. </p>
<p>*** </p>
<p><strong>Maduro’nun kaçırılmasının ardından diplomasinin terk edilip bölgede açık işgal dönemine geçildiği söylenebilir mi? </strong></p>
<p>Böyle keskin bir geçişten söz edilemez. Diplomasi, yalnızca barış dönemlerine özgü bir faaliyet değildir, savaş ve işgal zamanlarında da müzakere ve iletişim kanalları yoğun biçimde işlemeye devam eder. Venezuela örneğinde de halihazırda Bolivarcı rejimle Trump hükümeti arasındaki pazarlık devam ediyor ve bundan sonra da edecektir. Ancak burada egemen eşit devletler arası bir diplomasiden söz etmek mümkün değil. ABD, Maduro’yu ve eşini kaçırarak Venezuela’nın egemenliğini çok açık bir şekilde ihlal etti ve Rodriguez yönetimine de “uslu durmazlarsa” ikinci bir darbeye, hatta kötüsüne hazırlıklı olmaları gerektiğini söyledi. Belli ki bundan sonraki süreçte daha çok bir “zorlayıcı diplomasi” (coercive diplomacy) örneği göreceğiz. Bir devleti askerî gücü fiilen kullanmadan, ancak kullanma tehdidi ve baskı araçları yoluyla belirli bir davranışı dayatmayı amaçlayan diplomasi türüne zorlayıcı diplomasi deniyor. Burada diplomasi ve güç birlikte, birbirini tamamlayıcı unsurlar olarak kullanılır. Benzer şekilde Latin Amerika’nın geri kalanı da böyle bir baskı altında kalacak.  </p>
<h2>TRUMP’IN YENİ DOKTRİNİ</h2>
<p><strong>Trump’ın Venezuela’ya yönelik müdahalesi Latin Amerika’daki sosyalist, bağımsız devletler için ‘her an işgal edilebilir’ oldukları anlamına mı geliyor? </strong></p>
<p>Bir devlet başkanının tüm dünyanın gözü önünde ABD özel güçleri tarafından kaçırılması, elbette çok büyük bir güç gösterisi. Bu güç gösterisinin ardından Trump’ın özellikle Küba, Kolombiya ve Meksika’yı işaret etmesi “her an sıra size gelebilir” anlamına geliyor. Ancak askerî işgal seçeneği, Trump için oldukça masraflı bir seçenek. Bunun yerine başka baskı araçları gündeme gelecektir. Burada en zor durumda kalacak olan muhtemelen Küba olacak. Küba ekonomisi 60 yılı aşkın süredir çok büyük bir ambargo altında eziliyor. Soğuk Savaş döneminde Sovyet desteği Küba için hayati öneme sahipti. 2000’li yıllardan bu yana ise Venezuela ile kurulan dayanışma ilişkisi Küba için can simidi niteliğinde. Eğer Trump, Venezuela petrollerinin kontrolünü ele geçirirse ve Küba’ya petrol sevkiyatını tamamen keserse Küba’nın enerji üretimi sekteye uğrar, yakıt kıtlığı ve elektrik kesintileri yüzünden ekonomik kriz koşulları ağırlaşır. Bu da Küba’ya yönelik yeterince büyük bir darbe olacaktır. Ancak ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Kübalı olması, Küba’yı kişisel bir mesele olarak ele alması ve “Küba hükümetinin çok büyük bir sorun olduğunu” tekrarlaması, başka müdahale biçimlerinin devreye girebileceği yönünde endişelere yol açıyor.  </p>
<p>Bu noktada Meksika, Küba’ya destek olabilir. Küba, 2025’te petrolünün yüzde 44’ünü Meksika’dan aldı. Venezuela petrolü kesilirse Meksika bu oranı daha da artırabilir. Ancak Meksika da Trump’ın ilk iktidarından bu yana ABD’nin baskısı altında. Yine de Meksika’ya askerî darbe gibi bir müdahale olasılığı düşük görünüyor. Meksika’daki Sheinbaum hükümetinin politik istikrarı, popülerliği ve ülkedeki demokratik yönetimden dolayı darbe koşullarının oluşturulması zor görünüyor.  </p>
<h2>KOLOMBİYA YENİ HEDEF</h2>
<p>Trump’ın tehdit ettiği ülkeler arasında bir sonraki hedef olmaya en yakın ülke Kolombiya olabilir. ABD’ye giren kokainin yüzde 84’ü Kolombiya’da üretiliyor veya Kolombiya kökenli kokain olarak nitelendiriliyor. Trump bunu bir meşrulaştırma aracı olarak kullanabilir. Ayrıca Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’nun Trump’a çok sert bir şekilde meydan okuması da Trump’ı tetikleyebilir. Zira Trump’ın otoriter popülist liderlik anlayışı ve kişisel zafer elde etme hırsı da Venezuela’ya yönelik saldırıyı tetikleyen unsurlardan biri. Trump’ın Maduro için “O çok tehlikeli biri. Benim dansımı taklit etti” demesi, konunun kişisel boyutuna da işaret ediyor. Amerikan basınında çıkan haberlere göre, Maduro’nun sürekli dans etmesi ve Trump’la dalga geçmesi, Trump’ı “blöf yapmadığı” göstermek için harekete geçiren bir etken olmuş. Eğer bunda doğruluk payı varsa Trump Petro’ya da aynı şekilde yaklaşabilir. Yine de Kolombiya’ya yönelik bir askerî operasyon de kolay olmayacaktır. ABD, zaten 1990’lardan bu yana “Kolombiya Planı” ile bu ülkeye müdahale ediyordu ancak bunun için iş birliği yapacak, sağcı bir hükümet lazım. Kolombiya’da bu yıl seçimler olacak. Petro, yasa gereği tekrar aday olamıyor. Trump’ın seçim sürecine müdahale edeceğini öngörmek zor değil.   </p>
<h2>TOPLUMSAL MUHALEFET CAN SİMİDİ OLABİLİR</h2>
<p><strong>Tehditler karşısında Latin Amerika genelinde ABD ile çelişkili ülkelerden ortaklaşa bir direnç görebilir miyiz? </strong></p>
<p>Latin Amerika’da Trump’ın tehditleri karşısında bazı “dayanışma anları” ve “parçalı tepkiler” görebiliriz. Fakat, sürdürülebilir ve kurumsallaşmış bir ortak direnç geliştirmek kolay değil. Her ülkenin kendine özgü dinamikleri var. ABD’ye karşı tek sesli, uzun vadeli bir sol blok oluşturmak için güçlü kurumsal mekanizmalar lazım. CELAC gibi bölgesel platformlar var ama sembolik dayanışmanın ötesinde bağlayıcı karar almada ve kriz anında ortak hareket etmede daha etkin kurumsal araçlar lazım. Burada en büyük görev, toplumsal muhalefet aktörlerine düşüyor. Latin Amerika’da çok güçlü bir anti-emperyalist mücadele geleneği var. Venezuela saldırısı da Latin Amerika’da yeni örgütlenme pratiklerini hayata geçirecek ve yeni bir anti-emperyalist direniş hattı oluşturacaktır. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/kacirilan-egemenlik-latin-amerikada-abd-kiskaci-683176' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/kacirilan-egemenlik-latin-amerikada-abd-kiskaci.jpg' alt='Kaçırılan egemenlik: Latin Amerika’da ABD kıskacı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/kacirilan-egemenlik-latin-amerikada-abd-kiskaci-683176'>Kaçırılan egemenlik: Latin Amerika’da ABD kıskacı</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 08:41:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Trump’ın eli göründüğü kadar iyi değil]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/trumpin-eli-gorundugu-kadar-iyi-degil-683177</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/trumpin-eli-gorundugu-kadar-iyi-degil.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/trumpin-eli-gorundugu-kadar-iyi-degil-683177</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Her ne kadar Trump yönetimi ABD’nin bundan sonra, Venezuela’dan sonra hedeflerinin Kolombiya, Küba, Meksika olduğunu söylese de bugün için ABD içerisinden Venezuela’ya yapılan müdahalenin bile sorgulandığını söylemek mümkün.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan </strong></p>
<p>Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasıyla başlayan süreç; Latin Amerika’yı bekleyen tehditleri, kıtanın egemenliğini ve ABD’nin saldırgan politikalarını yeniden gündeme getirdi. Sömürü ve işgale karşı direnişin tarihini taşıyan Latin Amerika’da bağımsız/sol hükümetlerin yanı sıra aşırı sağcı ve ABD yanlısı iktidarların artışı bağımsızlık mücadelelerini yalnızlaştırmak, kıta egemenliğini emperyalizme teslim etmek için adımlar atsa da Buenos Aries’te, Rio’da, Karakas’ta, Havana’da binlerce insan emperyalizme karşı sokaklardaydı. Trump, yağdırdığı tehditlerle kıta halkının bağımsızlık mücadelesine karşı koyabileceğini zannederken Venezuela Milletvekili Tony Boza ise “ABD’nin 2’nci Vietnam’ı oluruz” dedi.  </p>

<p>Emperyalist haydutluğa karşı halkların egemenlik talepleriyle başlayan 2026, hem Latin Amerika için hem dünya siyaseti için yılın harekeli geçeceğinin sinyallerini verdi. ABD’nin Venezuela’ya yönelik uzun yıllardır süren kuşatmasının yeni bir aşamaya geçtiği; kıta sakinlerinin yılın geri kalanını bu hamleye göre planlayacağı yeni bir döneme girerken Latin Amerika’daki siyasi ilişkilerin nereye yöneleceği, halkların bu müdahalelerden nasıl etkileneceği ve ablukadan çıkışın rotasının nerede olduğu gibi sorular da yeniden tartışılmaya başlandı. </p>
<p>Kesik damarların kıtası Latin Amerika’nın bağımsızlığı, kıtanın geleceği, bölge siyaseti yeni bir evreye girerken ABD’nin müdahalesini, Venezuela ve dost ülkeleri bekleyen tehlikeleri, kıta solunun mücadele olanaklarını Dr. Ertan Erol ile konuştuk. </p>
<p><strong>ABD yanlısı aktörler Latin Amerika’da çoğalıyor. Kıtadaki bu yalnızlaşma sosyalist ve egemen iktidarları nasıl etkileyecek? </strong></p>
<p>Latin Amerika’da dönem dönem sağ iktidarlar çoğalmıştır. Bugün de buna benzer bir şey söyleyebiliriz. Yani Arjantin’de, Şili’de, Paraguay’da, Bolivya’da, Peru’da, El Salvador’da aşırı sağ -belki de merkez sağ iktidarlardan farklı olarak- bazen libertaryen olarak iddia edilen ya da kendini öyle tanımlayan iktidarlar var. Aslına bakarsanız, ABD yanlısı olsun ya da olmasın geleneksel sağın kaybolduğunu görüyoruz. Geleneksel sağın aşırı sağ iktidarlar tarafından ortadan kaldırıldığını görüyoruz. Bu açıdan kıtada farklı bir durumdan bahsetmek mümkün. </p>
<p>Geleneksel sağ, merkez sağ partiler, iktidarlar da hep ABD yanlısı olmuştur ama şimdi gördüğümüz durum Trump yönetimiyle birlikte “MAGA’cı” denilen politik retoriğe sahip hareketlerin iktidara geldiği. </p>
<h2>ASİMETRİK İLİŞKİLER DAHA DA EĞRİLECEK</h2>
<p><strong>Latin Amerika’nın tamamen ABD’nin arka bahçesine dönüşmesi, kıta halkları için nasıl sonuçlar doğurur? </strong></p>
<p>Latin Amerika her zaman Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri, ekonomik, politik müdahalelerine maruz kalmıştır. Fakat doğrudan seçimlere karışan ya da askeri müdahaleler gerçekleştiren ABD, bölge halkları açısından olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bundan sonra asimetrik ilişkinin daha da asimetrikleştiği ve ABD’nin bölgedeki belirli siyasi hareketleri açıktan desteklediği bir süreçle karşı karşıyayız. </p>
<p><strong>Çin ve Rusya’nın bölgedeki ekonomik varlığına karşı ABD’nin “askeri müdahaleleri” istediği gibi kullanması, Latin Amerika halklarını küresel bir çatışmasının doğrudan kurbanı haline getiriyor. Latin Amerika’daki ekonomik ve askeri hareketlilikler önümüzdeki dönemde nasıl şekillenecek? </strong></p>
<p>Her ne kadar Trump yönetimi ABD’nin bundan sonra, Venezuela’dan sonra hedeflerinin Kolombiya, Küba, Meksika olduğunu söylese de bugün için ABD içerisinden Venezuela’ya yapılan müdahalenin bile sorgulandığını söylemek mümkün. ABD’nin Meksika’yla çok önemli bir ekonomik partner olduğunu düşünmek ve buraya bir askeri bir harekat düzenlemesini çok fantastik bir opsiyon olarak, zor bir seçenek gibi görmek gerek. Fakat tabii ki her zaman buradaki kartellere belirli müdahaleler yapılabilir. Belki bir dron saldırısı ya da hava saldırısı gerçekleştirilebilir. Bu bile çok olası bir seçenek gibi gözükmese de Trump bunun üzerinde çok durduğu için sınırlı bir müdahale ileride gündeme gelebilir. </p>
<h2>BÖLGESEL DAYANIŞMANIN ARTTIRILMASI ÖNEMLİ</h2>
<p><strong>Askeri müdahalelerle gelen, ekonomik ve siyasi bağımlılık tehditleri Latin Amerika’da canlanan bir anti-emperyalist mücadele hattını ortaya çıkarabilir mi? </strong></p>
<p>Bugüne kadar bölge ülkeleri genelde ikili ilişkileri öne çıkartarak ABD’yi yatıştırma yoluna gittiler. Fakat özellikle ABD’nin Venezuela müdahalesinden sonra ve Maduro’nun kaçırılmasının ardından; bunun çok da anlamlı ve sonuç üreten bir yöntem olmadığına yönelik bir kavrayış ortaya çıkmış gibi gözüküyor. En azından Meksika ve Kolombiya’da önemli ölçüde bir tehdit algılamasının ortaya çıktığını görüyoruz. </p>
<p>Bu açıdan Brezilya’nın CELAC’ı toplantıya çağırması önemli bence. Yani her ne kadar bölge ülkeleri yine ikili ilişkiler üzerinden ABD’yi ya da Trump yönetimini yatıştırmayı denemeye devam edecekler olsa da belirli bir oranda bölgesel bir cevabın da ya da bölgesel olarak dayanışmanın arttırılması da önemli bir seçenek olarak masada duruyor denilebilir. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/kacirilan-egemenlik-latin-amerikada-abd-kiskaci-683176' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/kacirilan-egemenlik-latin-amerikada-abd-kiskaci.jpg' alt='Kaçırılan egemenlik: Latin Amerika’da ABD kıskacı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/kacirilan-egemenlik-latin-amerikada-abd-kiskaci-683176'>Kaçırılan egemenlik: Latin Amerika’da ABD kıskacı</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 08:39:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kaçırılan egemenlik: Latin Amerika’da ABD kıskacı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kacirilan-egemenlik-latin-amerikada-abd-kiskaci-683176</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/kacirilan-egemenlik-latin-amerikada-abd-kiskaci.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kacirilan-egemenlik-latin-amerikada-abd-kiskaci-683176</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can Bolatcan </strong></p>
<p>Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasıyla başlayan süreç; Latin Amerika’yı bekleyen tehditleri, kıtanın egemenliğini ve ABD’nin saldırgan politikalarını yeniden gündeme getirdi. Sömürü ve işgale karşı direnişin tarihini taşıyan Latin Amerika’da bağımsız/sol hükümetlerin yanı sıra aşırı sağcı ve ABD yanlısı iktidarların artışı bağımsızlık mücadelelerini yalnızlaştırmak, kıta egemenliğini emperyalizme teslim etmek için adımlar atsa da Buenos Aries’te, Rio’da, Karakas’ta, Havana’da binlerce insan emperyalizme karşı sokaklardaydı. Trump, yağdırdığı tehditlerle kıta halkının bağımsızlık mücadelesine karşı koyabileceğini zannederken Venezuela Milletvekili Tony Boza ise “ABD’nin 2’nci Vietnam’ı oluruz” dedi.  </p>

<p>Emperyalist haydutluğa karşı halkların egemenlik talepleriyle başlayan 2026, hem Latin Amerika için hem dünya siyaseti için yılın harekeli geçeceğinin sinyallerini verdi. ABD’nin Venezuela’ya yönelik uzun yıllardır süren kuşatmasının yeni bir aşamaya geçtiği; kıta sakinlerinin yılın geri kalanını bu hamleye göre planlayacağı yeni bir döneme girerken Latin Amerika’daki siyasi ilişkilerin nereye yöneleceği, halkların bu müdahalelerden nasıl etkileneceği ve ablukadan çıkışın rotasının nerede olduğu gibi sorular da yeniden tartışılmaya başlandı. </p>
<p>Kesik damarların kıtası Latin Amerika’nın bağımsızlığı, kıtanın geleceği, bölge siyaseti yeni bir evreye girerken ABD’nin müdahalesini, Venezuela ve dost ülkeleri bekleyen tehlikeleri, kıta solunun mücadele olanaklarını Güney Amerika uzmanı Doç. Dr. Esra Akgemci ve Dr. Ertan Erol ile konuştuk. </p>
<p>*** </p>
<h2>ERTAN EROL İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>TRUMP’IN ELİ GÖRÜNDÜĞÜ KADAR İYİ DEĞİL</h2>
<p>Her ne kadar Trump yönetimi ABD’nin bundan sonra, Venezuela’dan sonra hedeflerinin Kolombiya, Küba, Meksika olduğunu söylese de bugün için ABD içerisinden Venezuela’ya yapılan müdahalenin bile sorgulandığını söylemek mümkün. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/trumpin-eli-gorundugu-kadar-iyi-degil-683177' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/trumpin-eli-gorundugu-kadar-iyi-degil.jpg' alt='Trump’ın eli göründüğü kadar iyi değil'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/trumpin-eli-gorundugu-kadar-iyi-degil-683177'>Trump’ın eli göründüğü kadar iyi değil</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>ESRA AKGEMCİ İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>KITADA YENİ BİR ANTİ EMPERYALİST HAT OLUŞABİLİR</h2>
<p>Burada en zor durumda kalacak olan muhtemelen Küba olacak. Küba ekonomisi 60 yılı aşkın süredir çok büyük bir ambargo altında eziliyor. Soğuk Savaş döneminde Sovyet desteği Küba için hayati öneme sahipti. 2000’li yıllardan bu yana ise Venezuela ile kurulan dayanışma ilişkisi Küba için can simidi niteliğinde. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/kitada-yeni-bir-anti-emperyalist-hat-olusabilir-683178' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/kitada-yeni-bir-anti-emperyalist-hat-olusabilir.jpg' alt='Kıtada yeni bir anti emperyalist hat oluşabilir'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/kitada-yeni-bir-anti-emperyalist-hat-olusabilir-683178'>Kıtada yeni bir anti emperyalist hat oluşabilir</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 08:30:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Küresel bir paylaşım mücadelesine yaklaşırken]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kuresel-bir-paylasim-mucadelesine-yaklasirken-683170</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/kuresel-bir-paylasim-mucadelesine-yaklasirken.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kuresel-bir-paylasim-mucadelesine-yaklasirken-683170</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>Trump’ın geçtiğimiz hafta Venezuela’yı bombalaması, Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırarak ABD’ye getirmesi, tüm dünya açısından yeni bir dönemin başlamakta olduğu tartışmalarını da beraberinde getirdi. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinde altını çizdiği “Batı yarım küre bizim” ifadesini barbarlıkla fiiliyata geçirmesi, bunu yaparken hem uluslararası hukuku ayaklar altına alması hem de hiçbir meşru temelinin dahi olmaması, yakın gelecekte dünyanın gidişatına dair birçok kaygıyı da ortaya çıkardı.</p>
<p>En çok konuşulan da ABD’nin hegemonya kaybederken daha çok silaha sarıldığı. Bir Çin atasözünün dediği gibi, “eğer bir yerde küçük insanların büyük gölgesi oluyorsa orada güneş batıyor demektir”. Bugün de Trump’ın gölgesi Latin Amerika’ya, Bolivarcı devrimin yaşayan temsilcilerine uzuyor, özel timler ve F-35’ler ile. </p>

<p>ABD’nin Venezuela başta olmak üzere Latin Amerika’yı odağına almasına dair bugün birçok farklı görüş tartışılıyor. ABD’nin küresel hegemonyasının zayıflaması, Çin ile bölgesel rekabet, sosyalizm deneyimini ortadan kaldırma çabası, enerji kaynakları üzerinde hegemonyası…</p>
<p>Tüm bunları ve daha fazlasını Ergin Yıldızoğlu ile konuştuk.</p>
<p><strong>Trump’ın Monroe Doktrini vurgusuyla Latin Amerika’ya odaklanma stratejisinin temelinde hangi başat faktörler var? Basitçe orta doğudaki gibi bir petrol meselesi mi yoksa emperyalizmin yeni bir yöneliminden söz edebilir miyiz? </strong></p>
<p>Venezuela, Monroe /Donroe doktrini içinde yalnızca bir alt başlık. Petrol yatakları, “Donroe”nun petrol odaklı olduğunu göstermez. Bu “yeni” doktrin diğer Latin Amerika ülkelerini, Kanada’yı ve Grönland’ı da kapsıyor: Tüm “Batı yarım” küresinde, Venezuela bağlamında bile petrolün enerji kaynağı olarak belirleyici bir faktör olduğunu iddia etmek kolay değil. </p>
<p>Venezuela’daki, maliyeti yüksek, özel rafineriler gerektiren bir petrol.  </p>
<p>Dünya petrol piyasasında üretim fazlası var, petrolün fiyatı ABD petrol endüstrisinin karlılık sınırı olan ortalama 80 doların altında dalgalanıyor. Bu doygun piyasaya Venezuela petrolü gibi yüksek maliyetli bir petrol arzı eklemek gerçekçi değil. </p>
<p>ABD şirketleri Venezuela’ya dönmeye karar verirlerse, petrol endüstrisinde yeni altyapı yatırımları gerekecek. İstikrarsız bir ülkede, yüksek maliyetli bir kaynağa, doygun bir piyasada uzun dönemli yatırım yapmayı  kim göze alabilir </p>
<p>Venezuela petrolünün büyük kısmını BRICS ülkelerine satıyor; Çin açısından da önemli bir kaynak. </p>
<p>Petrolün 4. madde bağlamında bir önemi var. Dün Irak ve Libya gibi bugün Venezuela’nın da petro-dolar sisteminin dışına çıkmaya, BRICS ülkeleriyle kendi parası, ya da BRICS sistemi içinde yeni şekillenmeye başlayan UNİT (altın+ katılan ülkelerin dövizlerinden oluşan bir paket) üzerinden yapmaya hazırlandığından söz ediliyordu.  </p>
<p><strong>Bu saldırı, Çin ile girişilen hegemonya mücadelesinde nasıl bir anlam taşıyor? </strong></p>
<p>Benzer saldırıların kıta boyunca genişlemesini beklemeli miyiz, buna karşı anlamlı bir direniş ortaya çıkabilir mi? </p>
<p>Dünya ekonomisinin artık-değer yaratma açısından en önemli sanayi dallarından biri 1940’lardan bu yana taşıt (kara-hava- deniz) endüstrisiydi. ABD hegemonyası bu sektör ve bunun enerji gereksinimlerini kontrolü üzerinde yükseldi. Bu endüstri artık petrolden çıkmaya başladı. Şimdi, gelecek, elektrikli taşıtlar üzerinde şekilleniyor. Üç nokta önemli: </p>
<p>1) Artık lityum, kobalt gibi elektrikli taşıtlar sektörü için gerekli mineraller stratejik konuma yükseliyor. </p>
<p>2) Çin, on yıllardır bu geçiş sürecine hazırlanıyordu ve şimdi bu minerallerin çıkartılma, işleme süreçleri üzerinde adeta egemen. ABD bu geçiş sürecine uyum sağlamakta çok gecikti. Bu süreçte belirgin biçimde kaldı. </p>
<p>3) Aynı zamanda, gelişmeler ABD’nin ekonomik modelinin (neoliberalizmin) bu sürece uyum sağlayamadığını da gösteriyor.  Bu modelden uzaklaşma eğilimi ABD etkisini de aşındırıyor </p>
<p>Bu kısa arka plan üzerinde, ABD yönetici seçkinleri ve artık iyice daralmış egemen sınıflarının ABD’nin hegemonya kapasitesini kaybettiğini kavradıkları görebiliyoruz. Son seçimlerde, ABD’nin ulusal çıkarlarını savunmak için artık askeri gücüne dayanmaktan başka çaresi kalmadığını düşünen bir kadroyu (Project 2025) desteklemiş olmaları da bunu gösteriyor.  </p>
<p>Bu noktada bir adım geriye çekilerek dünyadaki tarihsel eğilimler üzerinden bakınca, iki şey söyleyebiliriz </p>
<p>Yükselen büyük güç ile gerileyen büyük güç arasında bir, Atina-Isparta savaşlarına atıfla “Tükidies tuzağı” denen bir savaş olasılığı oluşmaya başladı </p>
<p>Bu savaş olasılığı esas olarak yeni dönemin stratejik kaynaklarını (kıymetli mineraller ve küresel Isınmayı düşünürsek, su, gıda havzalarını) kontrol altına alma rekabeti, dünyayı yeniden paylaşma çabalarıyla güçlenecek </p>
<p>“Buna karşı anlamlı bir direniş ortaya çıkabilir mi? Bu soruya şimdilik olumlu bir cevap vermek kolay değil. 2025’te “Z” kuşağı isyanları olarak adlandırılan bir hareketlenme başladı, belki İran’daki dalga da bunun bir parçası. Ancak bu dalganın, liderlik, tanımlanmış bir amaca odaklanmış örgütlenme, enternasyonalist “networking” gibi kritik unsurlardan yoksun olduğunun görüyoruz. Korkarım, yeniden paylaşım rekabeti içinde, emperyalist odaklar açısından arzu edilmeyen rejimleri devirmenin aracı da olabilecekler. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor-683167' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor.jpg' alt='İmparatorluğun güneşi batarken gölgesi Venezuela’ya uzuyor'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor-683167'>İmparatorluğun güneşi batarken gölgesi Venezuela’ya uzuyor</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek-683168' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek.jpg' alt='Hedef sosyalizm fikrini ortadan kaldırabilmek'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek-683168'>Hedef sosyalizm fikrini ortadan kaldırabilmek</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/amerikalilar-trump-saldirganligina-karsi-683169' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/amerikalilar-trump-saldirganligina-karsi.jpg' alt='Amerikalılar Trump saldırganlığına karşı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/amerikalilar-trump-saldirganligina-karsi-683169'>Amerikalılar Trump saldırganlığına karşı</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 07:25:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Amerikalılar Trump saldırganlığına karşı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/amerikalilar-trump-saldirganligina-karsi-683169</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/amerikalilar-trump-saldirganligina-karsi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/amerikalilar-trump-saldirganligina-karsi-683169</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>Trump’ın geçtiğimiz hafta Venezuela’yı bombalaması, Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırarak ABD’ye getirmesi, tüm dünya açısından yeni bir dönemin başlamakta olduğu tartışmalarını da beraberinde getirdi. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinde altını çizdiği “Batı yarım küre bizim” ifadesini barbarlıkla fiiliyata geçirmesi, bunu yaparken hem uluslararası hukuku ayaklar altına alması hem de hiçbir meşru temelinin dahi olmaması, yakın gelecekte dünyanın gidişatına dair birçok kaygıyı da ortaya çıkardı.</p>

<p>En çok konuşulan da ABD’nin hegemonya kaybederken daha çok silaha sarıldığı. Bir Çin atasözünün dediği gibi, “eğer bir yerde küçük insanların büyük gölgesi oluyorsa orada güneş batıyor demektir”. Bugün de Trump’ın gölgesi Latin Amerika’ya, Bolivarcı devrimin yaşayan temsilcilerine uzuyor, özel timler ve F-35’ler ile. </p>
<p>ABD’nin Venezuela başta olmak üzere Latin Amerika’yı odağına almasına dair bugün birçok farklı görüş tartışılıyor. ABD’nin küresel hegemonyasının zayıflaması, Çin ile bölgesel rekabet, sosyalizm deneyimini ortadan kaldırma çabası, enerji kaynakları üzerinde hegemonyası…</p>
<p>Tüm bunları ve daha fazlasını ABD’li sosyalist akademisyen Jodi Dean ile konuştuk.</p>
<p><strong>ABD kamuoyu, ülkedeki ilerici kesimler, yaşananlara nasıl tepki verdi? </strong></p>
<p>İlk olarak en geleneksel yaklaşımı sunayım, yani anketlerin ne gösterdiğini: Anketler Amerikalıların çoğunun Trump hükümetinin Venezuela’ya yönelik saldırganlığına, Maduro’nun kaçırılması, Karayiplerdeki gemilerin ve Venezuela’nın bombalanmasına karşı olduklarını gösteriyor. Dolayısıyla Amerikalıların çoğu bu yaşananlara karşı. Daha şaşırtıcı ve heyecan verici olan ise cumartesi ve Pazar günleri ülke çapında 100’den fazla noktada 10 binlerce insanın sokağa çıkması oldu. Sadece cumartesi 75 noktada 6-8 saat süren eylemler oldu. Bu eylemlere ilk olarak ilerici kesimler katılıyor. Ancak çok daha ortalama, hatta muhafazakar denilebilecek görüşlere sahip insanlar da eylemlere katılıyor. 50501 Hareketi gibi ana akım Trump karşıtı grupların yanı sıra hiç eyleme çıkmamış sıradan insanlar da Venezuela’nın işgaline karşı sokağa çıkıyor. Yine ilginç olan başka bir durum; MAGA koalisyonu da eleştirel yaklaşıyor. Trump’ın ABD’nin yeniden inşasına odaklanacağı, bu savaşlarla uğraşmayacağına inanıyorlardı. Dolayısıyla sağda da ciddi bir tepki var. Ana akım demokrat siyasetçiler Venezuela’ya müdahaleye destek olduğu bir durumda sağ tabanın önemli bir kısmı karşı çıkıyor. Tüm ülkede 50’den fazla şehirde bu kadar büyük bir tepki olmasının bir sebebi de bu. </p>
<p><strong>Trump’ın seçimlerde vaat ettiği izolasyoncu politikaya uymamasına ciddi bir tepki var yani. Trump neden bu Donroe Doktrini ile odağını Latin Amerika’ya daralttı? Bu emperyal bir kriz mi yoksa daha fazlasından bahsedebilir miyiz? </strong></p>
<p>Bence çok fazla faktör var. Burada Marco Rubio’nun hafife alınmaması gerek. İstikrarlı biçimde Küba hükümetini hedef alıyor, sosyalist deneyimlerin yok edilmesi gerektiğini savunuyor. Venezuela ve Küba arasındaki yakın ilişki sebebiyle de Bolivarcı devrime karşı. Dolayısıyla Marco Rubio’nun Latin Amerika’daki sosyalist halk hükümetlerini hedef alması, onun Trump’ın en çok danıştığı isimlerin başında gelmesi önemli bir faktör. Bir diğer unsur ise Latin Amerika’ya odaklanan salakça Donroe Doktrini, Çin politikasından bağımsız değil. Çin’in Küba, Venezuela ve Nikaragua ile bağlantıları sebebiyle ABD kendi hegemonyasını bu yarım kürede yeniden inşa ederken ortadan kaldırmaya çalıştığı şey Çin ve Rusya’nın nüfuzu. Dolayısıyla bütün bunları birlikte düşünmek gerek, Latin Amerika odağı Çin’e karşı politikadan geri çekilmek anlamına gelmiyor. Grönland konusundaki garip, irrasyonel işgal çağrıları da bununla bağlantılı. Ayrıca eklemek gerekir ki Trump ilk döneminde de Grönland’dan bahsediyordu. O dönemde de Guaido’yu Venezuela devlet başkanı ilan etmeye çalışmıştı. Ki bu durum ABD’deki iki parti için de geçerli ikisi de Venezuela’ya yönelik müdahaleler ve ambargolarda ortak düşünüyor. Dolayısıyla Trump aşırıya kaçmıyor, Biden ve Obama’nın sürdürdüğü politikaları çok daha örtüsüz biçimde ilerletiyor. </p>
<h2>ARA SEÇİMLERE FAYDASI YOK</h2>
<p><strong>Bugün Venezuela’ya, yarın belki Kolombiya, Küba veya Nikaragua’ya yönelebilecek saldırıların iç siyasette bir karşılığı var mı, ülke ekonomisi veyahut taban konsolidasyonu açısından anlamı var mı? </strong></p>
<p>Popülist bir bakış açısından yok. Sosyal medyada, yerel medyada sürdürülen tartışmalarda bu konu gündemde tutuluyor. Ancak gündelik yaşam içerisinden bir bakış açısıyla değerlendirdiğinizde esas gündemler başka. Örneğin Mamdani’nin seçim kampanyası alım gücü üzerine şekillenmişti çünkü sıradan insanın gündemi buydu. Şimdi bu maceralara girişmek alım gücü krizini çözmüyor, barınmanın halkın çoğunluğu için imkansız hale geldiği, fiyatların sürekli arttığı, gençlerin iş bulmakta giderek daha fazla zorlandığı ekonomik durumu çözmüyor. Halk ekonominin gidişatı açısından çok kaygılı ve bu maceralar da işe yaramıyor. Ayrıca bu radikal sınır dışı politikaları da halkı giderek daha fazla endişelendiriyor. Yıllardır bu ülkede yaşayan insanların kaçırılması, ev baskınları halkta büyük tepki yarattı. İnsanların suçlu istemiyoruz, yasa dışı göçmen istemiyoruz dedikleri yerlerde dahi yıllardır birlikte çalıştıkları komşularının kaçırılması, muhafazakarları dahi öfkelendiriyor. Onlar da ciddi bir huzursuzluk duyuyor.  </p>
<p>Ayrıca herkes Orta ve Latin Amerika’da artan askeri gerilimlerin göçmen sorununu azaltmayacağını, aksine daha fazla tetikleyeceğinin farkında. Askeri maceralar yaşandığında ne olur, insanların ülkeleri saldırı altında olduğunda, ekonomileri bu sebeple çöktüğünde ne olur, insanlar göç eder. Amerikalılar da bunun farkında. Bunun yanı sıra kimse narko-terörizm ve uyuşturucu iddialarına inanmıyor. Bunun uydurulmuş, kurgulanmış bir propaganda olduğunun farkında. Uyuşturucuyla Mücadele Dairesinin bizzat kendi verileri dahi Venezuela’nın ABD’ye gelen uyuşturucunun kaynağı olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla açık bir iktidar gaspı ve kıta hegemonyası çabasını görüyoruz ancak bu halktan destek görmüyor. </p>
<p><strong>Ara seçimlere bu kadar kısa süre kala, sizin dediğiniz gibi bir taban desteği de sağlamıyorsa, iç siyaset açısından bu hamle şu an anlamsız değil mi? </strong></p>
<p>Evet Trump şu an hiç popüler değil. Başka kim popüler değil biliyor musunuz, Demokrat Parti. Dolayısıyla elimizdeki seçimler sevilmeyen ve hiç ama hiç sevilmeyen şeklinde. Demokrat Parti kimsenin sevmediği bir başkandan kendisine siyasi kazanç sağlayamıyor, oy toplayamıyor, bu başarması gerçekten çok zor bir şey. Birkaç gün önce Trump; “MAGA beni seviyor, ben MAGA’yım, tabanım beni destekliyor” dedi. Kendini delüzyonel seviyede kandırıyor. Cumhuriyetçi Partide ne olduğu çok umurunda değil, birkaç sene içerisinde bırakıp gidecek. Bu yüzden hazır iktidardayken yapabileceği her şeyi en hızlı sürede yapmaya çalışıyor, seçim politikası çok umurunda değil. </p>
<p><strong>O zaman kimilerinin iddia ettiği gibi Trump anayasayı karşısına alıp üçüncü dönem için uğraşmayacak mı? </strong></p>
<p>Ben tahminlerde çok başarısızımdır. Bence yeniden seçilmeyi denemeyecek ama elimde sihirli küre yok o yüzden bilemiyorum. </p>
<p><strong>O zaman bir komplo teorisi daha sormak istiyorum. Daha doğrusu pek komplosu da kalmadı ama ABD’ye dair son dönemde en çok okuduğumuz gündemlerin başında Epstein dosyası geliyor. Ne kadar büyük bir skandal olduğu ortada fakat ABD halkı açısından gerçekten ne kadar etki yaratıyor, Trump’ın bu müdahaleye dosyaların açıklanmasından hemen sonra girişmesi, bir gündem değiştirme olarak da değerlendirildi, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>Çok iyi bir soru. Açık olan, Venezuela’ya saldırı ve Maduro ile eşinin kaçırılması Epstein konusunu manşetlerden uzaklaştırmak ve insanların buna ilgisini azaltmak, kısmen bir sebep bu. Bunun yanı sıra, Karayiplerdeki balıkçı teknelerine yönelik saldırılar ve Maduro’ya yönelik tepkiler de yine Epstein olayları çıktığında başlamıştı. Venezuela’ya yönelik hamlelerin arkasında Epstein meselesinin olduğunu düşünmüyorum, bu bağımsız Amerikan çıkarları ile ilgili, Bolivarcı devrimi yıkmakla ilgili. Ama öte yandan zamanlama olarak Epstein davasını manşetten düşürmek de önemli bir fayda sağlamıştır.  </p>
<h2>SOL BİR İRADE KRİZİ YAŞIYOR</h2>
<p><strong>Belki sorudan çok bir yakınma olarak, işçi sınıfının sosyal demokrat siyasetin elitlerinden ne kadar bıktığından bahsettiniz. Bu durum Türkiye ile de paralellik barındırıyor. Latin Amerika ya da diğer bölgelere yönelik tüm saldırılar bir yandan neoliberalizmin krizini gösteriyor, sistem refah değil istikrarsızlık üretiyor. Fakat sosyal demokratlar özellikle de muhalefette eski neoliberal masalları yeni ekonomik çözümler olarak sunuyor, burada CHP, orada Demokrat Parti. “Onlar sistemi doğru uygulamıyorlar, piyasayı anlayamıyorlar” diyorlar, fakat kimse artık bununla ilgilenmiyor. Oligarklar dahi sistemin çalışmadığının farkında, işçi sınıfı da farkında ama sosyal demokratlar hala bu balonu şişirmeye çalışıyor. </strong></p>
<p>Son derece önemli bir nokta. Çok ilginçtir bu sorun dünyanın her yerinde yaşanıyor. Neoliberalizm yıkılmakta, şimdi ne olacak? Sol etkili bir biçimde bir alternatif üretemiyor, bu nasıl mümkün olabiliyor? Bu kadar zor olmamalı. En zenginlere büyük vergiler koyarsınız, her türden özel ekonomik finansman veya desteği yerine kamulaştırma stratejisi geliştirirsiniz, tüm nüfusa yönelik sosyal destekler, istihdam, kamusal eğitim, barınma, ulaşım… Bunları savunmak zor değil. Sorun milyarder sınıfına karşı çıkma konusundaki hevessizlik. Bir iradesizlik sorunu. Eğer bir şeyleri yapmaya cüretiniz varsa somut değişimler yaratabilirsiniz mesajını Trump gibilerin veriyor olması çılgınca. Onu yapamayız, bunu değiştiremeyiz dilinden çıkmamız gerekiyor, bugün yaşananların gösterdiği en önemli şey artık imkansız diye bir şeyin kalmadığı. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor-683167' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor.jpg' alt='İmparatorluğun güneşi batarken gölgesi Venezuela’ya uzuyor'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor-683167'>İmparatorluğun güneşi batarken gölgesi Venezuela’ya uzuyor</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek-683168' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek.jpg' alt='Hedef sosyalizm fikrini ortadan kaldırabilmek'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek-683168'>Hedef sosyalizm fikrini ortadan kaldırabilmek</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 07:23:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hedef sosyalizm fikrini ortadan kaldırabilmek]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek-683168</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek-683168</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>Trump’ın geçtiğimiz hafta Venezuela’yı bombalaması, Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırarak ABD’ye getirmesi, tüm dünya açısından yeni bir dönemin başlamakta olduğu tartışmalarını da beraberinde getirdi. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinde altını çizdiği “Batı yarım küre bizim” ifadesini barbarlıkla fiiliyata geçirmesi, bunu yaparken hem uluslararası hukuku ayaklar altına alması hem de hiçbir meşru temelinin dahi olmaması, yakın gelecekte dünyanın gidişatına dair birçok kaygıyı da ortaya çıkardı.</p>

<p>En çok konuşulan da ABD’nin hegemonya kaybederken daha çok silaha sarıldığı. Bir Çin atasözünün dediği gibi, “eğer bir yerde küçük insanların büyük gölgesi oluyorsa orada güneş batıyor demektir”. Bugün de Trump’ın gölgesi Latin Amerika’ya, Bolivarcı devrimin yaşayan temsilcilerine uzuyor, özel timler ve F-35’ler ile. </p>
<p>ABD’nin Venezuela başta olmak üzere Latin Amerika’yı odağına almasına dair bugün birçok farklı görüş tartışılıyor. ABD’nin küresel hegemonyasının zayıflaması, Çin ile bölgesel rekabet, sosyalizm deneyimini ortadan kaldırma çabası, enerji kaynakları üzerinde hegemonyası…</p>
<p>Tüm bunları ve daha fazlasını, Tricontinental Enstitüsünden Hindistanlı sosyalist Vijay Prashad ile konuştuk. </p>
<p><strong>ABD neden şimdi odağını Latin Amerika’ya çevirdi, bahsedilen “Donroe Doktrininin” hedefi nedir, mesele yalnızca petrol mü yoksa Çin ile girişilen hegemonya mücadelesi ile ilgisi var mı? </strong></p>
<p>ABD ile ilgili en güzel şey sanırım ne yaptıkları konusunda yalan söylememeleri. Her yıl ne yapacaklarına dair bir strateji belgesi de yayınlıyorlar. Trump tarafından yayınlanan ulusal güvenlik strateji belgesi son derece şeffaf, henüz birkaç hafta önce açıklandı. Burada dünya düzeninin değiştiği belirtiliyordu, bunu kabul etmeleri önemli. Ayrıca batı yarım kürenin kendilerinin olduğunu belirterek Monroe doktrinine Trump eklemesi ile döndüklerini söylediler. Bu da Monroe Doktrinini ellerinden gelen tüm imkanlarla uygulayacaklar demek. Esas olarak anlamamız gereken ise neden Monroe Doktrinine vurgu yaptıkları. Bunun tesadüfi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü 1821’de yayınlanan Monroe Doktrini, Latin Amerika bağımsızlığı, Simon Bolivar ve San Martin’e karşı mücadeleyi hedefliyordu. James Monroe’nun 1821’de yapmaya çalıştığı şeyi şimdi Trump yapmaya çalışıyor ve nispeten iyi durumdalar. Chavez’in yeniden canlandırdığı Bolivarizmin yok edilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Bunu yok edebilmek de Venezuela ve Küba’daki hükümetleri ortadan kaldırabilmekle mümkün. Çünkü diğer ülkelerde sağ hükümetler zaten ilerliyor. Arjantin, Şili, Bolivya, Ekvador ve Peru’da bunu görüyoruz. Kolombiya ve Brezilya’da da sağ geri dönecek. Peki geriye ne kalıyor? Venezuela ve Küba. Bu iki ülke Latin Amerika solu için ilham kaynakları. Eğer bu iki ülkede sol ortadan kaldırılabilirse, eğer Venezuela aşağılanabilirse, hükümeti değiştirmene dahi gerek kalmaz. Eğer bir ülkenin onurunu kırabilirsen solu moral anlamda yıkabilirsin. Solun bir sembolü kalmaz, buluşabilecekleri bir yer kalmaz. Karakas bir buluşma noktası ve bu çok önemli. Chavez petrolden gelen gelirle solu bir araya getirebiliyordu. Konferanslar, eylemler düzenleniyordu. Tüm bunlar ortadan kalkacak, Latin Amerika solu merkezini kaybedecek ve tüm kıta ABD kontrolüne girecek. Esas mesele bu. Petrolün çalınması değil tek başına. Petrolün Latin Amerika solunun inşası için kullanılabilmesinin ve ABD hegemonyasına kendi yarı küresinde karşı çıkabilmenin önüne geçebilmek. </p>
<p><strong>Yani mesele bir fikrin merkezini ve sembolünü ortadan kaldırabilmek. </strong></p>
<p>Bence mesele burada ekonomiden öte siyaset. Daha doğrusu ilk akla gelen anlamıyla ekonomi değil. Eğer Venezuela zengin bir ülke olmasaydı, solu güçlendirecek imkanlara sahip olamazdı. Eğer yoksul bir ülke olsa tüm bu buluşmalar gerçekleşemezdi. Dolayısıyla birbiriyle bağlantılı. </p>
<p><strong>Birçok yorumcu Venezuela meselesini ABD’nin Çin ile hegemonya mücadelesi etrafında yorumluyor. Fakat Trump petrolü Çin’e satmaya devam edeceklerini söyledi. Bu da şöyle bir soru işareti doğuruyor. Çin üretken bir güç. Bugün ABD’nin avantajı Çin’e satılacak petrolün fiyatını belirlemek olacak. Dolayısıyla ister Venezuela petrolü ister Lityum üçgeni olsun, kontrol ABD’de olsa dahi küresel üretimde hegemonik güç Çin olmaya devam ediyor. Yalnızca kaynakların kontrolü üzerinden Çin’i geriletebilmek mümkün mü? </strong></p>
<p>Ben Şili’de yaşıyorum. Şili’nin en büyük ticari ortağı Çin. Eğer ABD mevcut aşırı sağ hükümetine artık Çin’e satış yapamazsın dese kim Şili minerallerini satın alacak? ABD bu hammaddeleri alacak sanayi kapasitesine sahip değil. Dolayısıyla Şili hükümeti siyasi sebeplerle yıkılır. Yani ABD Çin’e satışı engelleyemez, bu imkansız. Esas çelişki bu. ABD’nin uğraşması gereken çelişki de bu, fiyatları kontrol etmeleri mesele değil. Bu çelişkiler herkes kadar ABD’nin iktidarına da sorun yaratıyor. Buna bir çözüm yok. Bu çelişkiler tarihi ilerletir, sınıf çatışmalarının devamını sağlar. Ki Washington açısından bu çelişkiyi çözebilmenin tek yolu ABD’nin üretken kapasitesini artırıp bu hammaddelerin alıcısı haline gelebilmesi. Bunu yapamazsa hammadde ve hizmet satışları Çin’e akmaya devam eder. Demir madenleri de aynı şekilde. Latin Amerika’da çok ciddi bir demir üretimi var, Çin olmazsa bu demiri kim almaya devam edecek? </p>
<p><strong>Sence Venezuela siyasetinde bundan sonra neler olacak? Delcy Rodriguez önemli bir konuşma yaptı, petrolü ülkenin faydası gözetilerek kullanmaya devam edeceklerini, inşa edilen devrimi sürdüreceklerini söyledi. Yakın zamanda ülke siyasetini ne bekliyor? </strong></p>
<p>Rodriguez Maduro’nun eski yoldaşı. Sosyalist Birliğin kuruluşunda birliktelerdi. Marksist Leninist, mücadeleden kaçacak biri değil. Ancak şunun anlaşılması gerekiyor, Venezuelalılar uzun zamandır ilk kez bu kadar şoke edici bir durumla karşı karşıyalar. Biliyorsunuz Latin Amerika daha önce hiç bombalanmadı. Panama bombalandı ama o Orta Amerika’daydı. Birçok darbe oldu ama Latin Amerika daha önce hiç bombalanmadı. Irak’taki bir bombalamadan da farklı bir durum, 150 savaş uçağı havada bekliyordu. Türkiye ordusunun kaç savaş uçağı var? </p>
<p><strong>200 civarı olması lazım.<sup>1</sup> </strong></p>
<p>Neredeyse tüm savaş uçaklarınızı kullandığınızı düşünün. 150 uçak aynı anda Venezuela göklerinde bekliyor, bu daha önce görülmemiş, inanılmaz bir durum. Tüm ülke şokta, ciddi bir korku var. Trump yeniden bombalayacağını söylüyor. Ya 50 varil petrol verirsiniz ya da yine bombalarım diyor. Korkunç bir tehdit. Buna da duyarlı olmalıyız. Delcy Rodriguez Venezuela’nın Gazze’ye dönmesini istemiyor. ABD ve İsrail tüm dünyaya neler yapabileceğini gösterdi. Başka hiçbir ülke bunları yapamaz. Buna duyarlı olmamız gerekiyor, milyonlarca insanın lideriyseniz onların hayatıyla sorumsuz davranamazsınız. Solda kimileri neden Venezuela geri çekiliyor diye soruyor. Kendi halkının hayatıyla zar atarak ileri adım atamazsın. </p>
<h2>MADURO’YA YÖNELİK SUÇLAMA KALMADI</h2>
<p><strong>Trump Maduro’yu kaçırdıktan sonra Machado ya da Guaido’yu iktidara getirmeyi düşünmedi. Sanırım Venezuela’da iktidarın halk desteği ya da tersinden muhalefetin tabansızlığına dair önemli bir işaret bu durum. </strong></p>
<p>Bu da enteresan. Guaido zaten siyaseten bitmiş durumda. Ancak Machado örneği daha ilginç. Tabi ikisi için de şu söylenebilir ki ülkenizi ABD için satmak mantıklı değil. Eğer ülkenize ihanet edecekseniz bunu ABD için yapmayın. Kendi iyiliğiniz için söylüyorum. Güvenebileceğiniz bir aktör için ihanet edin. Machado artık Nobel ödüllü. Bununla mutlu olmalı. Konuşmalar yaparak dünyanın her yerinde binlerce dolar kazanabilir. Şirket toplantılarında konuşabilir. Aç kalmaz. Ancak Venezuela devlet başkanı da olamaz. Çünkü sanırım ABD şunun farkına vardı, belki de Maduro geçen seçimi kazanmış olabilir. Bu çok ilginç bir itiraf. Eğer Delcy Rodriguez’in devam edebileceğini söylüyorlarsa bu bir anlamda partinin seçimi gerçekten kazanmış olduğu anlamına gelir. Kartel suçlamalarından da geri adım attılar. Maduro’nun liderlik ettiğini iddia ettikleri kartelin gerçekte var olmadığını kabul ettiler. Şimdi ellerinde kalan tek iddia olan seçim hilesi suçlamasını da fiiliyatta kabul etmiyor gözüküyorlar, Rodriguez devam ettiğine göre. O zaman Maduro’yu artık neyle suçlayacaklar? Silah sahibi olmakla mı? Bu ABD’nin yetki alanında değil. Türkiye’de otururken istediğin silaha sahip olabilirsin, ABD buna nasıl karşı çıkabilir? Maduro Venezuela ordusunun başı, denilebilir ki zaten koca bir ordusu var. Buna ne yapabilirsin ki? </p>
<p><strong>Irak’ta kitle imha silahlarından, Suriye’de kimyasal silahlardan Venezuela’da otomatik silahlar var iddiasına kadar düşmek… </strong></p>
<p>Evet yani bu ne anlama geliyor? İnsanlar suçlamaları okudukça gülüyor. </p>
<p><strong>Dediğiniz gibi eğer narko-terörizm suçlaması yoksa ABD’nin çizdiği sınır ötesi operasyonun da hukuki çerçevesi kalmıyor. Maduro hangi temelle tutulmaya devam edilecek? Yalnızca güç gösterisi olarak tutacaklar gibi görünüyor. </strong></p>
<p>Burada da bir sorun var. Bu saldırının bir işgal değil bir emniyet operasyonu olduğunu iddia ediyorlar. Çünkü eğer bu bir işgalse ve bir ülkenin liderini ele geçiriyorsanız, bu devlet başkanı dokunulmazlığının ihlali. Bu yüzden hayır bu polisiye bir mesele diyorlar. Hatta bu İsrail’e gidip Mahmud Abbas’ı tutuklama hakkı verir. Yaşananların nasıl bir tehlike yarattığını görmeniz için söylüyorum. Çok korkunç bir emsal yaratılıyor şu anda Venezuela ile. Neden Hint hükümeti Bangladeş başkan vekilini kaçıramasın? Eğer devlet başkanı dokunulmazlığı yoksa alıp götürebilirler. ABD’nin yaptığı uluslararası hukuk açısından son derece tehlikeli. Zaten tüm uluslararası anlaşmalardan çekiliyorlar, Paris anlaşması, vs. Ama bunun ötesinde çok taraflı sistemi yok etmek istiyorlar. </p>
<h2>LİBERALİZM ÖLDÜ YAŞASIN NATOİZM</h2>
<p><strong>Başta söylediğiniz gibi Trump şu an Bolivarcı devrimi, sosyalizm fikrini yok etmeye çalışıyor. Ancak sanırım yok edilen sadece bu değil. Liberalizmden, sözde kural temelli düzenden de tamamen vazgeçilmiş gibi duruyor. Almanya cumhurbaşkanı Steinmeier ABD’nin dünya düzenini tehdit ettiğini iddia etti. Dolayısıyla evet belki Bolivarcı devrimi yıkıyorlar, ancak yanında liberal dünya düzenini de götürüyorlar. </strong></p>
<p>İlk olarak şunu sormak isterim, kural temelli uluslararası düzeni ilk ne zaman duyduk? Biden döneminde olması lazım. Belki Anthony Blinken’in ağzından. Ne zaman dünya düzeninin kontrolünü kaybetmeye başlasalar kural temelli düzenden bahsediyorlar. Şimdi birçok şeyin kontrolünü kaybetmiş durumdalar bu sebeple de çok taraflı düzeni tamamen ortadan kaldırmaya karar verdiler. Bunun kendilerini zincirlediğini düşünüyorlar. Dolayısıyla şimdi Çin, Rusya BM sözleşmesinden, çok taraflı düzenden bahsediyor, son derece ironik bir zamandayız. </p>
<p>Bugün liberalizm nedir örneğin? Ölmüş durumda. Avrupa liberalizmi nerede? Göremiyorum. Görebildiğim şey ise Natoizm. NATO ideolojisi. Büyük bir ordu kur, büyük bir sopa kullan. Bu Natoizm. Avrupa’daki hegemonik ideoloji bugün bu, sağ ya da sol değil. Sağ konusunda çok endişeli konuşuyorlar ama bugün mesele sağ da değil, Natoizm. </p>
<p><strong>ABD’nin emperyalist merkez olarak hegemonyasının zayıfladığı için giderek daha fazla askeri güce sarıldığına ilişkin birçok analiz var. Hem son yıllarda açılan cepheler hem de ABD’nin odağını Latin Amerika’ya daraltması da bu yorumları daha fazla sıklaştırıyor. Bu konuda ne düşünüyorsun? </strong></p>
<p>Açık konuşmak gerekirse esas soru ne türden bir güç kaynağına sahip olduğun. ABD’nin ana güç kaynağı ordusu. Yılda 1 trilyon dolardan fazla para harcıyorlar. Mal ve hizmet üretmiyorlar, son birkaç kuşaktır üretim kapasitelerini yok ediyorlar ancak askeri güçleri yerlerinde. Enformasyon güçleri de yerinde. Örneğin, evet BirGün düzgün habercilik yapıyor ancak Türkiye medyasının geri kalanına bakalım. Temelde ABD’nin verdiği brifingleri yayınlamaktan öteye gitmiyorlar. Enformasyon ve askeri güçleri dolayısıyla inanılmaz boyutta. Ancak ekonomik ve toplumsal güçleri zayıflıyor. Fakat askeri ve enformasyon açısından bakarsak, Gazze’de yaşanan soykırıma insanların nasıl baktığına bakın örneğin. Ya da Uygurlara gerçekten soykırım yapıldığına ne kadar çok kişinin inandığına. </p>
<h2>ÇÖZÜM ÇOK KUTUPLULUK DEĞİL KUTUPSUZLUK</h2>
<p><strong>Son olarak Çin hakkında konuşmak istiyorum. Benzer şeyler Putin için de söylenmişti, Esad hükümeti cihatçılar tarafından düşürüldüğünde Rusya’nın Suriye’yi sattığı yorumları yapılmıştı, şimdi benzeri Çin ve Venezuela bağlamında konuşuluyor. Belki emperyal anlamda bir güç zayıflamasından bahsedebiliriz, ancak gerçekten çok kutuplu bir düzene yaklaştığımızı, Çin veyahut başka bir aktörün hegemonyasının arttığını söyleyebilmek mümkün mü, yoksa ABD’nin tüm dünyayı katletmeye devam ettiği bir gelecek mi var önümüzde? </strong></p>
<p>Bence dünyada yaşananları anlayabilmek için kullanabileceğimiz kavram çok kutupluluk değil. Bunun yerine Küresel Güneyin yeni moderninden bahsedebiliriz. Çok kutuplu dünyadan bahsedildiğinde kutuplardan bahsetmemiz gerekiyor, Çin bir kutup değil, herkesle ilişki kurmak istiyor, çok taraflılığa inanıyor, kutup olmak da istemiyor, NATO mantalitesine sahip değil. Çok kutupluluk gelişmekte olan ülkelere NATO mantığı dayatır. Gelişmekte olan ülkelerle ilişki kurarken NATO mantığı ile yaklaşmıyorlar. Ancak yeni bir evre olduğu aşikar ve bu zayıf ya da güçlü olabilir, şu anda zayıf. Güçlenebilir. Bu diyalektik bir süreç. İnsanların isteği çok kutupluluğun oluşması yerine tek kutupluluk fikrinin ortadan kalkması, çok taraflılığın ve BM uluslararası hukukunun uygulanması olabilir. Buna da yakın değiliz. İlk olarak Küresel Güneyin bu yeni moderninin güçlenmesi gerekiyor. İletişim kabiliyetini güçlendirmesi gerekiyor. Çin hala dünya için bir bilinmeyen, çok kutupluluk dayattıkları söyleniyor ancak bu doğru değil. Çin’in dünya görüşü pek kimse tarafından bilinmiyor. Küresel güneye dair yeterince fikrimiz yok. ABD’de birine Türkiye’nin başkenti neresi diye sorsak ne derler? </p>
<p><strong>En iyi ihtimalle İstanbul, muhtemelen İran ya da Irak… </strong></p>
<p>Kaç kişi Nijerya’nın başkentini biliyor? Bunlar aptalca gelebilir ama mesele enformasyon savaşı. Küresel Güney bu evrede zayıf olabilir ama güçlenebilir. Güney Afrika’nın İsrail’i Uluslararası Adalet Divanına götürmesi örneğin, güçlü bir hamleydi. Dolayısıyla bu denge nihai değil, hareket halinde. Ancak nasıl Türkiye’nin küresel nüfuzunu istemiyorsak Çin’inkini de istemiyoruz. Hintliler bunu istemiyor. Aşırı sağcı Hint İçişleri Bakanı NATO mantalitesine dahil olmak istemiyoruz dedi. Düşünün. Bence Çin’in görüşü de bu. </p>
<p>n Sanırım tüm tartışmaların Çin vs. ABD konusuna gelmesinin bir sebebi de şu, gücün, hegemonyanın aktarımı ister bir kutuptan diğerine olmasın, bir kutuptan dünyanın kalanına şeklinde olsun, yine de bir güç mücadelesi gerektirir, basit bir bilinç dönüşümü bile reel bir güç mücadelesi gerektirir. </p>
<p>Bu yüzden böyle bir güç mücadelesi de ancak uluslararası sınıf mücadelesi ile mümkün. Örneğin Türkiye’deki bir seçim dahi uluslararası sınıf mücadelesinin parçasıdır, yalnızca Türkiye’deki siyasete dair değildir. Türkiye’de bir işçi köylü iktidarı tüm dünyadaki sınıf mücadelesini etkileyebilir. </p>
<p><sup>1- </sup>TSK gerçekten de 200 F-16’ya sahip.</p>
<p><strong>Kaynak</strong>: TUSAŞ </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor-683167' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor.jpg' alt='İmparatorluğun güneşi batarken gölgesi Venezuela’ya uzuyor'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor-683167'>İmparatorluğun güneşi batarken gölgesi Venezuela’ya uzuyor</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 07:17:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İmparatorluğun güneşi batarken gölgesi Venezuela’ya uzuyor]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor-683167</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/imparatorlugun-gunesi-batarken-golgesi-venezuelaya-uzuyor-683167</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı ve Maduro’nun kaçırılması yalnızca Latin Amerika’yı değil dünyayı sarsan kırılma anı niteliğinde. “Kural temelli düzenin” rafa kaldırıldığını gösteren gelişmeler Bolivarcı devrimi ve sosyalizm fikrini de tasfiye etmeyi hedefliyor. Vijay Prashad, Jodi Dean ve Ergin Yıldızoğlu ile yapılan söyleşiler, ABD hegemonyasının çözülme sürecinde artan askeri zor kullanımını, Çin ile derinleşen yapısal çelişkileri ve küresel bir paylaşım mücadelesine doğru sürüklenen dünyayı çok boyutlu biçimde ortaya koyuyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>Trump’ın geçtiğimiz hafta Venezuela’yı bombalaması, Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırarak ABD’ye getirmesi, tüm dünya açısından yeni bir dönemin başlamakta olduğu tartışmalarını da beraberinde getirdi. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinde altını çizdiği “Batı yarım küre bizim” ifadesini barbarlıkla fiiliyata geçirmesi, bunu yaparken hem uluslararası hukuku ayaklar altına alması hem de hiçbir meşru temelinin dahi olmaması, yakın gelecekte dünyanın gidişatına dair birçok kaygıyı da ortaya çıkardı.</p>

<p>En çok konuşulan da ABD’nin hegemonya kaybederken daha çok silaha sarıldığı. Bir Çin atasözünün dediği gibi, “eğer bir yerde küçük insanların büyük gölgesi oluyorsa orada güneş batıyor demektir”. Bugün de Trump’ın gölgesi Latin Amerika’ya, Bolivarcı devrimin yaşayan temsilcilerine uzuyor, özel timler ve F-35’ler ile. </p>
<p>ABD’nin Venezuela başta olmak üzere Latin Amerika’yı odağına almasına dair bugün birçok farklı görüş tartışılıyor. ABD’nin küresel hegemonyasının zayıflaması, Çin ile bölgesel rekabet, sosyalizm deneyimini ortadan kaldırma çabası, enerji kaynakları üzerinde hegemonyası…</p>
<p>Tüm bunları ve daha fazlasını, Tricontinental Enstitüsünden Hindistanlı sosyalist Vijay Prashad, ABD’li sosyalist akademisyen Jodi Dean ve Ergin Yıldızoğlu ile konuştuk. </p>
<p>***</p>
<h2>VIJAY PRASHAD İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>HEDEF SOSYALİZM FİKRİNİ ORTADAN KALDIRABİLMEK</h2>
<p>"Bence mesele burada ekonomiden öte siyaset. Daha doğrusu ilk akla gelen anlamıyla ekonomi değil. Eğer Venezuela zengin bir ülke olmasaydı, solu güçlendirecek imkanlara sahip olamazdı. Eğer yoksul bir ülke olsa tüm bu buluşmalar gerçekleşemezdi. Dolayısıyla birbiriyle bağlantılı."</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek-683168' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek.jpg' alt='Hedef sosyalizm fikrini ortadan kaldırabilmek'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/hedef-sosyalizm-fikrini-ortadan-kaldirabilmek-683168'>Hedef sosyalizm fikrini ortadan kaldırabilmek</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>JODI DEAN İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>AMERİKALILAR TRUMP SALDIRGANLIĞINA KARŞI</h2>
<p>"Evet Trump şu an hiç popüler değil. Başka kim popüler değil biliyor musunuz, Demokrat Parti. Dolayısıyla elimizdeki seçimler sevilmeyen ve hiç ama hiç sevilmeyen şeklinde. Demokrat Parti kimsenin sevmediği bir başkandan kendisine siyasi kazanç sağlayamıyor, oy toplayamıyor, bu başarması gerçekten çok zor bir şey."</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/amerikalilar-trump-saldirganligina-karsi-683169' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/amerikalilar-trump-saldirganligina-karsi.jpg' alt='Amerikalılar Trump saldırganlığına karşı'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/amerikalilar-trump-saldirganligina-karsi-683169'>Amerikalılar Trump saldırganlığına karşı</a></div>
</div>
</div>
</div>

<p>***</p>
<h2>ERGİN YILDIZOĞLU İLE SÖYLEŞİ</h2>
<h2>KÜRESEL BİR PAYLAŞIM MÜCADELESİNE YAKLAŞIRKEN</h2>
<p>"Dünya ekonomisinin artık-değer yaratma açısından en önemli sanayi dallarından biri 1940’lardan bu yana taşıt (kara-hava- deniz) endüstrisiydi. ABD hegemonyası bu sektör ve bunun enerji gereksinimlerini kontrolü üzerinde yükseldi. Bu endüstri artık petrolden çıkmaya başladı. Şimdi, gelecek, elektrikli taşıtlar üzerinde şekilleniyor. Üç nokta önemli..."</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/kuresel-bir-paylasim-mucadelesine-yaklasirken-683170' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2026/01/11/kuresel-bir-paylasim-mucadelesine-yaklasirken.jpg' alt='Küresel bir paylaşım mücadelesine yaklaşırken'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/kuresel-bir-paylasim-mucadelesine-yaklasirken-683170'>Küresel bir paylaşım mücadelesine yaklaşırken</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 07:17:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Özgürlük ve bağımsızlığın bedeli]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/ozgurluk-ve-bagimsizligin-bedeli-683166</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/ozgurluk-ve-bagimsizligin-bedeli.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/ozgurluk-ve-bagimsizligin-bedeli-683166</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Bugün Venezuela’yı savunmak, patriarkaya ve sömürgeci kapitalizme karşı verilen tüm mücadeleleri savunmaktır. Venezuela’ya sosyalist bir ülke olduğu için, Chavez’in devrimlerini savunmaya devam ettikleri için saldırıldı. Ve bu gözdağı ülkesine, kendi halkına, bağımsızlığa önem veren tüm ülkelere verildi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Pınar Yüksek</strong></p>
<p>Bir haftadır hep birlikte, Trump’ın Yahya Kemal’in romanlarındaki eşkıyalar misali hiçbir kural, kanun ya da meşruiyet kaygısı tanımadan Venezuela’nın topraklarına ve doğal kaynaklarına çöküşünü izliyoruz. </p>
<p>Trump’ın kendisinin bile bu saldırıyı meşrulaştırma ihtiyacı duymadan yaptığı açıklamalara rağmen, bazı çevreler bir anda Maduro’nun halk tarafından nasıl sevilmediğini, hatta Trump’ın Maduro’yu ve eşi Cilia Flores’i kaçırmasının Venezuela halkı tarafından nasıl coşkuyla karşılandığını anlatmaya girişti. Türkiye’de ise bazı televizyon kanallarında ekranlara çıkarılan, Venezuela’da yaşayan Türk iş “adamları”, yalnızca orada yaşamış olmaktan kaynaklanan sınırlı deneyimlerini mutlak bir gerçeklik gibi sunarak koskoca bir halk adına konuşma hakkını kendilerinde gördü. </p>

<p>2022 yılında Dünya Kadın Yürüyüşü adına katıldığım bir etkinlik vesilesiyle Venezuela’yı görme ve halkıyla tanışma şansına sahip oldum. Bu yüzden bugün yaşananlar, yapılan tüm bu kara propaganda bana Venezuela halkını ve orada tanıklık ettiğim gerçekleri anlatma sorumluluğu yüklüyor. Venezuela halkı, özgür olmak için asla izin istememeye karar vererek, Chavez’le birlikte kurtuluş mücadelesini vermiş, bağımsızlığını kazanmış bir halk. Ve tam da bu nedenle, yıllardır artarak ağırlaşan yaptırımlarla cezalandırılmakta. </p>
<p>Ancak benim tanıdığım Venezuela halkı, yaşadığı zorlukları bir mağduriyet hikâyesi olarak anlatmadı. Aksine, yaptırımlara nasıl direndiklerini, hayatlarının bir “hayatta kalma mücadelesi” değil, bilinçli bir direniş olduğunu anlattılar. Yüzlerinde, Chavez’in sosyalizm mücadelesini onurla sürdürmenin ve kendi kendine yetebilmenin haklı gururu vardı. Chavez’in kurduğu komünleri dolaşırken, kolektif olarak başardıklarına birebir tanıklık ederken, başka türlü düşünmek de benim açımdan mümkün değildi. O yüzden bu yazının da ana odağı yaşanan mağduriyetler değil tüm bunlara rağmen başarılabilenler… </p>
<p>Benim orada bulunduğum sürede Amerika tarafından Venezuela’ya karşı 502 ayrı kalemde yaptırım uygulanıyordu. Yaptırımlar yalnızca ekonomik alanla sınırlı değil; gıdaya, ilaca, doğum kontrol yöntemlerine, anestezi maddelerine ve radyo-terapi gibi hayati sağlık hizmetlerine kadar uzanıyordu. Hatta Güney Amerika’nın en iyi çocuk kardiyoloji hastanesi dikiş ipi kalmadığı için kapatılmak zorunda kalınmıştı. Günlük yaşamın en temel ihtiyaçlarını hedef alan bu yaptırımlar, doğrudan halkın yaşam hakkını tehdit ediyordu.  </p>
<h2>KİLO KAYBETTİK AMA BAĞIMSIZLIĞIMIZI KAZANDIK!</h2>
<p>Oradayken tanıştığım gençlerden biri (o zaman 21 yaşındaydı) Amerikan yaptırımlarından sonra her sokağa çıktığında halkının fiziksel olarak açlıktan nasıl zayıfladığına şahitlik ettiğini anlatıyordu mesela. Ama bunu anlatırken hemen ardından “evet biraz kilo kaybettik ama sağlığımızı, kültürümüzü ve bağımsızlığımı kazandık” diye ekledi.  </p>
<p>Bu yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki bu 502 yaptırımı, Venezuela halkı 502 kez egemenlik inşa etme fırsatı olarak görmüştü ve emperyalist kuşatmaya rağmen Venezuela kendi kaynaklarına, üretimine ve karar alma süreçlerine sahip çıkıyor; dayanışma, direniş ve bağımsızlık temelinde yeni bir toplumsal düzen kurma iradesini kendi elleriyle büyütüyor.  </p>
<p>Peki bunu nasıl yapıyorlar?  </p>
<p>Bu sorunun yanıtı, Venezuela’daki yeni toplumsal düzenin temelini oluşturan komünlerde yatıyor. Komünler, yalnızca üretim yapılan alanlar değil; barınmadan eğitime, gıdadan kolektif karar almaya kadar yaşamın bütününü kapsayan halk örgütlenmeleri olarak işliyor. </p>
<p>Orada bulunduğum sürede balıkçılık gibi erkek egemen bir alanda devlet desteğiyle balıkçı kadınlar komününde örgütlenen balıkçı kadınlarla; 2018’de kendilerine tahsis edilen topraklarda, devletin sağladığı mimar ve mühendislik desteğiyle evlerini kimseye muhtaç olmadan inşa eden kadınlarla; fırıncı kadınlar komününde kendi ekmeğini hem kendileri hem de komünleri için üreten kadınlarla tanıştım. Devlet araziyi ve teknik desteği sağlıyor, kadınlar ise kendi yaşam alanlarını kolektif emekle kuruyordu. Kadınları yararlanan değil doğrudan sosyalizmin kurucu aktörü haline getiriyorlar. Dünyanın büyük çoğunluğu kadınları yeniden evin sessizliğine ve piyasanın güvencesiz koşullarına döndürmek isteyen muhafazakâr sağcı hükümetlerin saldırısı altındayken, Venezuela’da yaşamı merkeze alan yeni bir sosyalizm biçimini kadınlar kendisi kuruyor.  </p>
<p>El Matzai (Chavez’in kendisi tarafından 2009 yılında kurulmuş en büyük komünlerden biri) gibi komünler sayesinde yiyeceklerinin yüzde 85’ini kendileri üretebilir hale gelmişler. Kendi topraklarına en uygun en verimli ürünlerle üretim yapıyorlar, ne ekeceklerine kendileri karar veriyorlar. Amerika’nın fastfood kültürüne karşı, kendi kültürlerine uygun kendilerini beslemenin yeni yollarını keşfetmişler ve buna dönük üretim yapıyorlar.  </p>
<p>Bu tablo, bugün buğday dâhil temel gıda maddelerinin büyük kısmını ithal etmek zorunda kalan bizler için yalnızca bir “başarı hikâyesi” değil; aynı zamanda ciddi bir uyarı. Egemenliğin ve bağımsızlığın bir halk için neden hayati olduğunu somut biçimde gösteren bir örnek. </p>
<p>Eğitim sistemi de aynı anlayışla yeniden kurulmuş. Üniversiteler ve eğitim programları soyut akademik hedefler üzerinden değil, gerçek toplumsal ihtiyaçlar üzerinden şekillendirilmiş. Topraksız Köylüler Hareketi (MST) gibi Güney Amerika’daki halk hareketlerinin deneyimlerinden beslenen eğitim modelleriyle, bilgi doğrudan yaşamla ilişkilendiriliyor. </p>
<p>Venezuela tam da bu sebeple Amerika için “bir güvenlik tehdidi” haline geliyor. Çünkü Venezuela gibi örnekler Amerikan emperyalizminin vesayeti olmadan kendi zenginliğini ve geleceğini yönetme ihtimalini tüm dünyaya gösteriyor. Yaşanan, özgür olmak için asla izin istememeye karar vermiş bir halkın cüretini cezalandırmayı amaçlayan bir saldırıdır.  </p>
<p>Bugün ABD’nin yaptığı saldırı açlıkla teslim alamadığı Venezuela’yı ele geçirme ve bu örneği yok etme saldırısıdır. O yüzden bugün Venezuela’yı savunmak, patriarkaya ve sömürgeci kapitalizme karşı verilen tüm mücadeleleri savunmaktır. Venezuela’ya sosyalist bir ülke olduğu için, Chavez’in devrimlerini savunmaya devam ettikleri için saldırıldı. Ve bu gözdağı ülkesine, kendi halkına, bağımsızlığa önem veren tüm ülkelere verildi. </p>
<p>Venezuela bugün bize, yaptırımların bir halkı teslim alamayacağını; egemenliğin, dayanışma ve kolektif örgütlenmeyle yeniden kurulabileceğini gösteriyor. Bu yüzden Venezuela’yı savunmak, yalnızca bir ülkeyi değil, özgürlükten vazgeçmemeye karar vermiş tüm halkların onurlu direnişini savunmaktır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 07:12:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Buzun yakıcılığı: Gabriel Garcia Marquez]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/buzun-yakiciligi-gabriel-garcia-marquez-683157</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/buzun-yakiciligi-gabriel-garcia-marquez.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/buzun-yakiciligi-gabriel-garcia-marquez-683157</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>Yeryüzündeki en soğuk varlığın aynı zamanda yanma hissi veriyor olması diyalektik materyalizmin kanıtı olabilir mi? Albay Don Nicolas Marquez, Aracataca’daki muz fabrikasında torunu Gabo’ya, muzları saklamak için istiflenmiş devasa buz kütlelerini gösterdiğinde, Gabo’nun buza değen elleri yanar. Gabo’nun milyonlarca okura ulaşacak Yüzyıllık Yalnızlık eseri de şöyle başlar. “Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı.” </p>
<p>Buzdan, edebiyat tarihini yakacak bir kitabın çıkması değildir elbette “diyalektiği” çağrıştıran. Aracataca’daki o muz fabrikasının, kârını arttırdıkça daha fazlasını –hep daha fazlasını- istemesi ve işçilerinin maaşlarını düşürmesi sonrası çıkan çatışmadır. Tıpkı Latin Amerika geleneğindeki büyünün, ABD’nin beton gibi tek tip kültürüyle çatışması gibi.   </p>

<p>Uykusuzluk ve unutkanlık salgınından domuz kuyruklu çocuklara, göğe yükselen kadınlardan sarı kelebekler tarafından takip edilen adamlara, kanlı çatışmaların içinde sevgiyi bulamayıp yalnızlığa mahkûm edilen soylara… Gabriel Garcia Marquez’in yani Gabo’nun, gerçekliği parçalayıp Oscar Pantoja’nın deyimiyle “kırılmış porselendeki çatlakları yok etmesi” büyünün kendisidir. Türkiye’de büyülü gerçekçilik akımının öncüsü olarak, edebiyat derslerinde sıkça sözü edilen Marquez’in, “büyülü” yanının sömürgeciliğe karşı bir direniş olduğu konusu ise kimi zaman es geçilir. Kıtanın yerli halklarının; “beyaz” istilaya direnen farklı inanışları, metafizik öğelerle bezeli öyküleri, düşle gerçeğin karıştığı söylenceleri, gerçekçi bir romanın parçası olduğunda isyanı da içinde barındırır.  </p>
<p>ABD, arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’ya askeri ve ekonomik saldırılarını arttırırken, dünyaya yaydığı tek tip, kitlesel tüketim kültürünü de yaymaya çalıştı. Sadece Latin Amerika’ya karşı olmayan ve bir dönem Hollywood kültürü olarak kodlanan görsel ve işitsel saldırı; inançları, dilleri ve hikâyeleri hedef aldı. Kitaplarda, filmlerde benzer kişisel başarı öyküleri, kaba merakı tetikleyen aksiyonlar, meta üzerine kurulu bir dünyeviliği salık veren karakterler ve “sen de ulaşabilirsin” çağrışımlı gösterişli mekânlar, yeni bir dinin metazori yayılışı gibiydi. Latin Amerika edebiyatındaki “patlama” dönemi ise kültürlerin üzerine asfalt döken bir zift anlayışına karşı, büyülü bir ormanın ürkütücü sesler eşliğinde yayılışına benziyordu. Gabo’nun sesi, gerçeği olanca çarpıcılığıyla hissettirirken “gerçeküstü” öğeleri sıradan bir hayatın içine yedirmesiyle ayrıştı. Bu anlamda büyülü dil, üsluba ve imgelere yansırken gerçek, olanca somutluğuyla var olmaya devam etti. </p>
<p>Oscar Pantoja’nın yazdığı ve üç ressamın resimlediği, Gabo-Büyülü Bir Yaşamın Hatıraları (Desen, 2015) adlı grafik romanın başlangıcında Gabo, ailesiyle birlikte ufak bir seyahate çıkar. Otomobille biraz gezinip hoş bir kıyıda denize gireceklerdir. Ancak yolun ortasında Marquez’in aklına “Buz soğuk ama yakıyor dede!” cümlesi gelir. Bu cümleyle beraber, eski bir albay olan dedesinin hatıralarını ve çocukluk günlerinin gerçeküstü öykülerini, güneyin çatışmalı gerçeğiyle birleştirmeye karar verir. Bu kararla birlikte, Miguel Bustos, Felipe Camargo Rojas ve Tatiana Córdoba’nın çizimleri eşliğinde Gabo’nun çocukluğuna döneriz ve onun yaşamöyküsü ile Latin Amerika’nın antiemperyalist geleneğinin nasıl birleştiğini hissederiz. Çocukluğunda kâbuslara dönüşecek doğaüstü öyküler, muhafazakârlarla liberaller arasındaki savaşlar, yoksulluk, hastalık ve ölüm, üniversite öğrencisiyken verdiği mücadeleler, aşklar, edebiyat ve devrim tartışmaları, gazetecilik, Fidel’le dostluk, yepyeni umutlar ve tabii ki sürgünler… Bir yazarın, “damla tamamlanınca damlar” dercesine ürettikleri, araştırdıkları, yaşadıkları, bir araba yolculuğunda “tamamlanır”. Gabo’nun Kolombiya’nın bir kasabasında başlayan ve yaşanmışlıklarla hayalindeki Macondo köyünü kuran serüveni, milyonlara ulaşmış bir yapıta dönüşerek kültür istilası döneminde bir buz kıracağına dönüşür. Bu buz kıracağı öylesine etkilidir ki, tek tipleşmeye direnişin edebî sembolü olur.  </p>
<p>Örneğin yıllar sonra bambaşka bir coğrafyada, Yugoslavya’da, yine emperyalizmin istilasıyla bu kez paramparça olmuş bir ülkede, ve yine bir gazeteci-edebiyatçı, Saraybosna Marlborosu adlı bir öykü kitabı yazar. Milenko Yergoviç, kitaba adını verecek anekdotu barındıran öyküsü Mezar’da, bir mezar kazıcısıyla ABD’li bir gazetecinin karşılaşmasını anlatır. Mezar kazıcısı, röportaja gelen gazetecinin “öldük, bittik, ah vah” anlatısını beklediğini fark eder ve onlara tepelerdeki mezarlardan hayat hikâyeleri anlatmaya başlar. Savaşta boğaz boğaza gelen insanların hepsinin birer hikâyesi olduğunu anlatırken, mezar yerlerindeki farklılıktan dem vurur. Kimisi tepededir, kimisi vadide... Kimi komşusunu kurtaran bir komünistin mezarıdır, kimi sadece âşık bir fırıncının… Hepsi birbirinden farklıdır. Oysa ABD’de mezarlar tek tiptir. Reklam panoları da, sigara kutuları da… Saraybosna’da ise savaş günlerinde kâğıt üretilemediği için her sigara paketinin içine eskilerden farklı kâğıtlar konur, içenler de o kâğıtlara bakarak “kime, ne çıkmış” oyunlarıyla neşelenirler. İşte bu farklılıkları büyük bir şehvetle gazeteciye anlatır mezar kazıcısı… Ta ki gösterirken, ona gerçek Marlboro kâğıdı denk gelene dek. ABD yine kazanmıştır!   </p>
<p>Bugünlerde ABD hep kazanıyor; oysa ateş dersin dondurabilir, buz dersin yakabilir. Belki de Marquez’in büyüyle gösterdiği gerçek, önümüzdeki yüzyılda sevgisizlerin yaşayacağı müebbet yalnızlıktır. “Çünkü yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olmaz!” </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 05:39:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Haftanın kitap önerileri]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/haftanin-kitap-onerileri-683156</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/haftanin-kitap-onerileri.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/haftanin-kitap-onerileri-683156</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>BirGün Pazar olarak her hafta Kültür sayfamızda, bu dönemde yazılan yeni kitapların bir seçkisini okurlarımıza sunuyoruz.</p>
<p>Edebiyattan tarihe, teoriden çeviriye farklı konu başlıklarından ilgi çeken eserlerin müstakbel okurlarının gözünden kaçmaması adına yaptığımız bu seçkide bu hafta dört farklı eser bulunuyor.</p>
<p>***</p>

<h2>EDUARDO GALEANO – LATİN AMERİKA’NIN KESİK DAMARLARI</h2>
<p><strong>Çeviren: Roza Hakmen, Attila Tokatlı </strong></p>
<p>Topraklarındaki zenginlikler nedeniyle yüzyıllardır kesintisiz bir şekilde yağmaya ve saldırıya maruz kalan Latin Amerika’nın hikâyesi; bütün insanlığın güç ve iktidar ilişkilerinin, emperyalist politikaların, savaş gerekçelerinin ve bütün bunlar karşısında mayalanan öfkenin, isyanın ve acının özetidir. Sömürünün olduğu yerde elbette direniş de var; Latin Amerika tarihi aynı zamanda Tupac Amaru’dan Hidalgo ve Morelos’a, Simón Bolivar’dan José Artigas’a, Zapata’dan Castro ve Che Guevara’ya kadar bugünümüze de ilham veren birçok ismin öncülüğünde gelişmiş bir ayaklanmalar tarihidir. </p>
<h2>MOTOSİKLET GÜNLÜKLERİ</h2>
<p><strong>Ernesto Che Guevara </strong></p>
<p>“Bizim gibi kaşifler burjuvalara otel parası ödemektense ölmeyi tercih ederler.” Bu kitap, Che’nin 23 yaşında, yakın arkadaşı Alberto Granado’yla birlikte bir motosikletle çıktığı ilk Güney Amerika yolculuğunda tuttuğu günlüklerden oluşmaktadır. Che’nin derdi. Amerika’yı keşfetmekti bir bakıma. Nitekim içindeki çağrıya uymamazlık edemeyip, üniversite eğitimini, ailesini, hatta ilk aşkı Chicniya’yı geride bırakarak yollara vurmuştu kendini. Çeşitli ülkeleri dolaştıkça ve özellikle cüzamlıların bulunduğu hastaneleri ziyaret ettikçe, gözlerinin önündeki tablo netleşmeye başlamıştı: Hem tüm insanlığı ikiye ayıran muazzam bölünme gerçekleştiğinde halkın yanında saf tutmaya karar veriyor, hem de tüm Amerika kıtasını Yankiler dışında bir melez ırka ait sayıyordu. </p>
<h2>AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ KAOTİK BİR DÜNYADA ABD</h2>
<p><strong>Immanuel Wallerstein </strong></p>
<p>İçinde yaşadığımız dünya sisteminin hızla temel bir değişime doğru gittiğini ve tercih ve seçimlerimize, insan iradesine hiç olmadığı kadar açık hale geldiğini savunan  Wallerstein ne yapabileceğimiz konusunda şunları söylüyor: “Bu kitapta hepimizin üçlü  bir görevi olduğu yolundaki görüşüme bağlı kalıyorum: Gerçekliği eleştirel ve ayık bir  kafayla analiz etmekle ilgili entelektüel görev; bugün öncelik vermemiz gereken  değerlerin neler olduğuna karar vermekle ilgili ahlaki görev ve dünyanın, kapitalist dünya  sistemimizin şu anki kaotik yapısal krizinden çıkıp, mevcut sistemden gözle görülür ölçüde daha kötü değil de, gözle görülür ölçüde daha iyi olacak farklı bir dünya sistemine  geçmesi olasılığına hemen nasıl katkıda bulunabileceğimize karar vermekle ilgili siyasi görev.” </p>
<h2>BUGÜNDEN KURALIM 21. YÜZYIL İÇİN SOSYALİZM</h2>
<p><strong>Michael A. Lebowitz </strong></p>
<p>Marx’ın ekonomi politik alanındaki mirasının yaratıcı ve sadık bir yorumunu yapan yazar, Venezüella’da yaşanan çarpıcı sürecin deneyimlerine de özel olarak eğiliyor. Merkezine emekçileri yerleştiren sosyalizm anlayışıyla, özgün bir kalkınma modelini bağdaştırarak “21. yüzyıl sosyalizmi” adını verdiği tasarımını ayrıntılandırıyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 05:35:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Fazıl Say’a açık mektup]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/fazil-saya-acik-mektup-683155</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/fazil-saya-acik-mektup.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/fazil-saya-acik-mektup-683155</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>Kedilerin müziği sevdiği bilinir. Kedi sahipleri demeyeceğim, kedilerle yaşayanlar bilir, başta caz olmak üzere pek çok müziğe kuyruk danslarıyla katılır kediler. Salsa, samba yapanına rastlamadım ama bizim ne yazık ki çoktan Göçmüş Kediler Bahçesi’nde uyuyan kedilerimiz Mısır ile Kiraz, Açık Radyo’nun en sadık dinleyicileriydiler. Ömer Madra da geçen yıl Açık Radyo’nun yayın lisansı iptal edilince yaptığı konuşmaya, “En çok Haydar Ergülen’in kedileri için üzülüyorum” sözleriyle başlayarak, ilk kedilerimizi Türkiye muhalefet hareketleri tarihinin simge kedileri olarak kaydettirmiş oldu, sağolsun, radyosu hep açık olsun!  </p>
<p>Üzgün Kediler Gazeli kitabım 2007’de yayımlandı, 18 yıl olmuş, benim en çok satan şiir kitabım oldu, 2025 yılında 23. baskısında. Okunan, yeni baskılar yapan başka şiir kitaplarım da var ama en çok o üzgün kitap! </p>

<p>Niye bunca okunduğunu bilmiyorum, adındaki ‘üzgün’den olsa, Keder Gibi Ödünç (2005) kitabımın da onun kadar okunması gerekirdi! ‘Keder’ var üstelik onda. Daha 14. baskıda! Gazelin de klasik şiir türü olarak o kadar meraklısı olduğunu sanmıyorum, akademik ilgiyi saymazsak tabii! Geriye kalıyor kediler! Sanıyorum kitabın bunca ilgi görmesi kediler yüzünden! Özellikle de “Üzgün Kediler Gazeli” şiirinden. Kitabı ve o şiiri okuyanları da bir sürpriz bekliyor ama, onu da okuyacaklara bırakayım artık! Okuyanlar zaten biliyor! </p>
<p>(Bu arada İdilikler adlı şiir, Yedilikler adlı 7 cümlelik aforizmalar kitabım var, 2026’da Kedilikler başlıklı, ortaya karışık bir kitap yayımlayacağım, hem üçlemeyi tamamlayacağım hem de bakalım kedili kitaplar okunuyor mu?) </p>
<h2>‘GEZGİN’İM METİN ALTIOK</h2>
<p>Metin Altıok, en sevdiğim şairlerden, Türkçenin Ankara sesli güzel şairi. Ankara sevenler için benzersiz, doğumyerim, anakucağım, babaocağım, kardeşotağım olan Eskişehir’den sonra, hatta onunla birlikte en sevdiğim kent. En sevdiğim şairleri de ilk orada tanıdım, önce Gülten Akın’la sonra Metin Altıok’la, beraber yetiştiğimiz, yoldaşım da olan şair arkadaşlarımla Başkentte tanıştım.  </p>
<p>Metin abi hakkında çok yazı yazdım, ilk kitabı Gezgin(1976) cebimde yıllarca gezdirdiğim tek şiir kitabıdır. Yayımlandığı yıl ODTÜ’de öğrenciydim, hemen aldım, sonra da şairiyle tanıştım. O yıllarda değerli eleştirmen, felsefeci, sevgili Füsun Akatlı ile evliydi. Kızları Zeynep 6-7 yaşlarındaydı. Evlerine gider gelirdim. Sonra Metin abi Bingöl’e gitti, bağlar bozuldu, Füsun da İstanbul’a geldi, aynı reklam ajansında, devridaim olsun sosyalist patronumuz Ersin Salman’ın Ajans Ada’sında yollarımız kesişti. Ankaralı çoktu ajansta, reklam yazarı arkadaşlarım Can Kartoğlu, Oğuzhan Akay da Ankaralı’ydı ama, türküyü Füsun’la biz dinlerdik, Ruhi Su başta elbette, dudağından eksik olmayan bir ağızlığı vardı Füsun’un, transistörlü radyosunda çalan türkülerin de sisi, karı, boranı, dumanı. Hem Füsun tüterdi hem radyosu! </p>
<p>Tomris Uyar’ı da Ankara’da Füsun ve Metin’in evinde tanımıştım, başkalarını da. Tabii en çok da Turgut Uyar ve Edip Cansever’le buluşmaları, Hisar’da mıydı, Avcı diye bir meyhaneye gitmeleri, içmeleri, konuşmaları, hem özendiğimiz hem merak ettiğimiz şeylerdi. </p>
<p>Türkiye’de bugünkü karanlık rejim, tam olarak 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle başladı, 12 Mart 1971 askeri muhtırası havayı bulandırmış, bahar değil faşizm Ankara’nın sisli yamaçlarına ilk o zaman inmişti! 24 Şubat 1993’de gazeteci deyince akla ilk gelen değerli isim Uğur Mumcu’nun katledilmesi, 5 ay sonra 2 Temmuz 1993’de Sıvas Madımak Oteli katliamında 35 canın yakılarak öldürülmesi, laikliğe yönelik en büyük, en yakıcı başlangıçlardı. Şeriat devleti kurmak isteyenler her türden muktedirin de desteğiyle yasal ya da gizli örgütlenmeyi hızlandırdılar. Geldik bugüne, Eylül 2025’e, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran partinin, Cumhuriyet devriminin önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu CHP’nin, Cumhuriyet savcıları eliyle kapatılmasının söz konusu olduğu, rejimin açık diktatörlüğe tırmandığı kapkara günlere! </p>
<p>Canım şairim, sevgili Gezgin’im, yakışıklı Metin ağabeyim, en yakınlarımdan, can arkadaşlarımdan, yüreği mi gülüşü mü gözleri mi sesi mi, hangisi daha güzel, daha içten, daha dost denilse, hepsi birden diyeceğim sevgili Behçet, Asım abi, Uğur, Asaf, Hasret, Nesimi Çimen... 35 canımızı o yangında şehit verdik. Cumhuriyetin kurulduğu yerde, Sivas’ta, 70. yılında cumhuriyet için 35 şehit!  </p>
<h2>AHMET SAY’IN OĞLU</h2>
<p>“Babasını tanırım!” Ankara’da özellikle 1970-80 arası yaşayan, bulunan, yazar çizer, sanatçı, yayıncı, gazeteci, eski TRT’li, akademisyen, üniversiteli, entelektüel, sendikacı, siyasi, sol çevreden kime sorsan, yaşı 65-70’in üstünde olan pek çok kişiden bu yanıtı alırsınız. Baba Ahmet Say. Öykücü, müzik yazarı, dergici, yayıncı, solcu bir güzel adam. Oğlunu dünya tanıyor zaten, üstelik çoooook uzun zamandır, Fazıl Say. Ahmet Say’a da “Fazıl Say’ın babası” deniliyordu. </p>
<p>Ankara’da üniversite öğrenciliğim sırasında şair Mehmet Taner’in Tan Yayınları ve Tan Dergisinde çalışmıştım. Enis Batur yönetirdi. Tan sigorta şirketiydi, ofis Kuğulu Park’a karşıydı, depo ise Kızılay’da Mediha Eldem Sokak’ta. Bir daireyi birkaç yayınevi paylaşıyordu. Tan’la birlikte, sanıyorum Ankara Yazarlar Kooperatifi Ayko ile Cemal Süreya’nın girişimiyle yayıma başlayan Türkiye Yazıları Dergisi ve yayınlarının deposu oradaydı. Haftada bir gün oraya gidiyordum. Türkiye Yazıları’nın kadrosundan, şiirimizin ustalarından, şiirini de kendisini de çok sevdiğim Ahmet Telli ve Ahmet Say da çoğunlukla orada olurlardı. Ahmet abiyle şiir toplantılarında, etkinliklerde, Veysel Öngören’in Ankara günlerinde sık sık bir araya gelirdik. Çok iyi bir dergiydi Türkiye Yazıları, Metin Altıok’tan Ali Cengizkan’a, Gültekin Emre’ye pek çok güzel şiir kitapları yayımladılar ayrıca. </p>
<p>O sıralarda Ahmet Say’ın oğlu Fazıl’dan konuşulur, ‘harika çocuk’ benzetmesi yapılarak, ne müthiş bir piyanist olduğu, ilerde dünya çapında bir yorumcu olacağı da söylenirdi. O karanlık günlerde bunların beni ne kadar sevindirdiğini anlatamam. Darbe olurdu, geçerdi, sanat kalırdı ve aydınlanmış halk gençlerine sahip çıkar, cumhuriyeti savunur, hakkı olan daha ileri bir düzene mutlaka geçerdi! Böyle inanırdım. Fazıl Say da bu güzel günlerin ilk işaret fişeklerindendi işte.  </p>
<p>Fazıl’ı dünya tanıdı, ne mutluluk, ülkesini her yerde savundu, övgüyle söz etti ondan, ülkesinde de çok sevildi. Aile dostları olan Metin Altıok şiirlerinden bir oratoryo besteledi. Çok çalışkan, çok üretken, çok yaratıcı bir piyanist, bir yorumcu olarak sayısız albüm yayımladı. Hepsini severek dinliyorum elbette. Nisan 2008’de Metin Altıok ailesi ve Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından düzenlenen Metin Altıok Şiir Ödülü’nün ilki Üzgün Kediler Gazeli kitabıma verildi. Sevincimi anlayabilirsiniz. Çok güzel bir tören oldu, Füsuncuğum aramızdaydı, Yaşar Kemal, Genco Erkal, başkaları... Sezen Aksu da söyledi o akşam Fazıl Say da çaldı. Sonra yemek yedik, içki içtik, Fazıl Say’la Ankara’dan, dostlardan, o eski günlerden konuştuk.  </p>
<p>O gece mi söyledi anımsamıyorum, sonra mı, “Üzgün Kediler Gazeli” şiirimi besteleyecekti. Sonra bu yazıyı yazmak için baktım, 2016’da da facebookta şiirlerimi çok beğendiğini ve şiiri bestelemek istediğini yazmış. Sevgili anneciğini yitirdiği günlerde havaalanında karşılaştık, Japonya’ya gidiyordu, başsağlığı diledim, ‘yalnız o şiiri değil kitaptan başka şiirleri de besteleyeceğim’ dedi, bunu yazdı mı bir yerde, bilmiyorum. </p>
<p>Sevgili Fazıl Say, </p>
<p>Güzel müzik yolculuğun çooooook uzun yıllar sürsün, müzisyenler ve ressamlar yazarlardan, özellikle şairlerden daha çok yaşıyorlar, çok yaşa, çok üret, çok gez, ben de gelecek yıl, 2026’da 70 olacağım, başka şiirlerimi olmasa da, “Üzgün Kediler Gazeli”ni bestelemen benim için çok büyük bir armağan olacak. Olmasa da ne gam, zaten “Alevi Dedeler Rakı Masasında” diye bir albüm yaptın, ben de Alevi dedesiyim, eh Metin Altıok ödül töreninde de birlikte rakı içmiştik, ona sayarım artık, hu erenler, aşk ile! </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 05:32:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Akran Zorbalığı: Toplumsal iklimin okuldaki aynası]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/akran-zorbaligi-toplumsal-iklimin-okuldaki-aynasi-683154</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/11/akran-zorbaligi-toplumsal-iklimin-okuldaki-aynasi-1.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/akran-zorbaligi-toplumsal-iklimin-okuldaki-aynasi-683154</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Toplumda güç istismarının bir bedeli yoksa, eğitim sistemi koruyucu değil idare ediciyse, çocuklardan beklenen şey empati değil, uyum ise okullarda akran zorbalığını engellemek zordur.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ayşe Alan</strong></p>
<p>Okullarda akran zorbalığı yeni bir mesele değil. Dünyanın pek çok ülkesinde yıllardır araştırmalar yapılıyor, raporlar hazırlanıyor, müdahale ve önleme programları geliştiriliyor.  Sayısız akademik çalışma, zorbalığın farklı biçimlerde hemen her eğitim sisteminde görüldüğünü ve çocuklar üzerinde uzun vadeli, deriz izler bıraktığını ortaya koyuyor. Türkiye’de de akran zorbalığının giderek arttığını ve neredeyse okullarda normalleşen bir olgu olduğunu biliyoruz. </p>
<p>Öyleyse lafı dolaştırmadan şu soruyu soralım: Bu kadar çok bilinen, konuşulan ve üzerine çalışılan bir sorun neden hâlâ çözülemiyor? </p>

<p>Bu soruyu yanıtlayabilmek için zorbalığı yalnızca çocukların bireysel davranışlarına indirgeyen açıklamalar yetersiz kalıyor. Çünkü akran zorbalığı çocukların birbirleriyle kurduğu ilişkiler kadar, yetişkinlerin inşa ettiği sistemler, toplumsal hayatta yer tutan değerler ve sınırlarla ilgilidir. </p>
<p>Zorbalığı yalnızca bireysel bir sorun olarak ele almak, onu besleyen koşulları görünmez kılar. Oysa zorbalık, çocukların ne yaptığı kadar, yetişkinlerin neyi görmezden geldiği, neye müdahale etmediği ve hangi davranışlara karşı tolerans gösterdiğiyle de doğrudan ilişkilidir. Okul ikliminin zayıf olduğu, yetişkin otoritesinin tutarsızlaştığı ve sınırların belirsizleştiği ortamlarda zorbalığın kalıcı hâle geldiği bilinen bir gerçektir. </p>
<h2>CEZASIZLIK KÜLTÜRÜ</h2>
<p>Türkiye’de son yıllarda giderek yerleşen cezasızlık hali, okullardan ve çocukların dünyasından bağımsız düşünülemez. Şiddetin, hak ihlallerinin ve saldırganlığın kamusal alanda çoğu zaman karşılıksız kaldığı; failin değil mağdurun hesap vermek zorunda bırakıldığı bir toplumsal atmosferde, çocukların başkalarına karşı sorumluluk ve sınırları sağlıklı biçimde öğrenmesi ve bunu kendi toplumsal ortamlarında uygulaması mümkün değildir. </p>
<p>Cezasızlık yalnızca hukuki bir durum değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal mesajdır. Çocuklar yetişkin dünyasını dikkatle izler. Kimin korunup kollandığını, kimin yalnız bırakıldığını, hangi davranışların “yanlış” sayıldığını, hangilerinin görmezden gelinebildiğini böyle öğrenirler. Şiddetin açık biçimde mahkûm edilmediği veya başkalarına karşı sınır aşımının görmezden gelindiği her durumda çocuklara şu mesaj verilir: “Güçlüysen zarar verebilirsin ve bunun ciddi bir sonucu olmaz.” </p>
<p>Üstelik cezasızlık yalnızca zorbalık davranışını değil, tanıklığı da biçimlendirir. Çocuklar, haksızlığa karşı ses çıkarmanın bir karşılığı olmadığını gördüklerinde susmayı öğrenir. Akran zorbalığında çoğu zaman göz ardı edilen ama belirleyici olan izleyen ve sessiz kalan tanıklar, tam da bu toplumsal iklim içinde yetişir. </p>
<h2>OKULUN SINIR KOYMA KAPASİTESİ ÖNEMLİDİR</h2>
<p>Okul, çocuğun toplumsal kurallarla ilk sistematik karşılaşma alanlarından biridir. Okulun akran zorbalığı yaşandığında verdiği tepki çok kritik bir öneme sahiptir. Bu nedenle sınırların net olması, kuralların keyfî değil tutarlı biçimde uygulanması ve zorbalığın açık bir “kırmızı çizgi” olarak tanımlanması hayati önemdedir. Disiplin mekanizmalarının işlevsizleştiği, yaptırımların duruma, velinin etkinliğine ya da gücüne göre değişebildiği, yani öngörülemez hâle geldiği okullarda zorbalığın sıradanlaşması kaçınılmazdır. </p>
<p>Diğer yandan disiplin kavramını yalnızca ceza ile özdeşleştirmek de sorunu çözmez. Zorbalıkla daha etkili mücadele edebilen okullar, disiplin anlayışlarını şeffaflık, öngörülebilirlik ve onarıcı yaklaşımlar üzerine kurar. Öğrencilerin hangi davranışların kabul edilemez olduğunu, bu davranışların ne tür sonuçlar doğuracağını ve sürecin nasıl işleyeceğini bilmesi, keyfîlik değil güven üretir. </p>
<p>Bu sürecin en zayıf halkalarından biri ise okul–aile ilişkisidir. Zorbalık, aile boyutu hesaba katılmadan anlaşılamaz. Ailelerin savunmacı bir refleksle okulu suçlaması ya da çocuğunu koşulsuz biçimde aklaması, sorunun üzerini örter. Oysa çocuğun davranışıyla yüzleşmek, onu etiketlemek değil; sorumluluk almayı öğretmektir. Bu da ancak yetişkinlerin birlikte, tutarlı ve net bir duruş sergilemesiyle mümkündür. </p>
<h2>GÜVENSİZLEŞEN OKUL ORTAMI, NORMALLEŞEN ŞİDDET</h2>
<p>Okullarda yalnızca akran zorbalığının değil, açık fiziksel şiddetin de belirgin biçimde arttığı bir dönemden geçiyoruz. Üstelik bu durum yalnızca öğrenciler arasındaki ilişkilerle sınırlı olmayan, öğretmenlerin ve okul çalışanlarının da giderek daha fazla şiddetin hedefi hâline geldiği bir tabloya işaret ediyor. Güvende hissedilmeyen bir ortamda çocuklardan empati, sağlıklı ilişki ve barışçıl çözüm beklemek gerçekçi değil. </p>
<p>Bu noktada rehberlik hizmetlerinin rolü kritik olsa da Türkiye’de rehberlik servisleri çoğu zaman evrak yükü ve öğrencilerin bireysel krizleriyle sınırlandırılmış durumda. Okul iklimini dönüştürmeye yönelik önleyici çalışmalar ise ya yetersiz ya da göstermelik. Bu yaklaşım, zorbalığın nedenleriyle yüzleşmek yerine sonuçlarını idare etmeye çalışan bir anlayışı pekiştiriyor. </p>
<h2>DİJİTAL ALANLAR: DENETİMSİZ, SAHİPSİZ, YALNIZ</h2>
<p>Çocukların ekran sürelerinin artması ve dijital içeriklerle çok erken yaşta, çoğu zaman denetimsiz biçimde karşılaşması, zorbalığın biçimini de dönüştürüyor. Siber zorbalık, süreklilik taşıyan, mekândan bağımsız ve çoğu zaman yetişkinlerin gözünden uzak yapısıyla daha da yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor. </p>
<p>Araştırmalar, siber zorbalığın yüz yüze zorbalık kadar derin psikolojik etkiler yarattığını gösteriyor. Buna karşın okullarda siber zorbalığa ilişkin net politikalar, sınırlar ve müdahale mekanizmaları hâlâ son derece sınırlı. Okulun dijital alandaki sorumluluğunun nerede başlayıp nerede bittiği sorusunu ise yanıtsız bırakıyoruz. </p>
<h2>ZORBALIĞI OKUL TEK BAŞINA ÇÖZEMEZ</h2>
<p>Bugün okullar çoğu zaman zorbalığa yalnızca yaptırım uygulayan, üstelik bunu belli bir tutarlılıkla sürdüremeyen çoğunlukla günü kurtarmaya çalışan kurumlara dönüşmüş durumda. Oysa zorbalık, yalnızca okulun çözebileceği bir sorun değildir. </p>
<p>Zorbalıkla gerçekten mücadele edilmek isteniyorsa, işe çocukları “terbiye etmeye” çalışmakla değil, yetişkinlerin sorumluluğuyla yüzleşerek başlamak gerekir. Çünkü çocuklar, kendilerine anlatılan değerleri değil, yaşatılan düzeni öğrenir.  </p>
<p>Çocuklara “zorba olma” diyen yetişkinlerin dünyası, aynı anda zorbalığın her türlüsüne göz yuman bir biçimde işliyorsa, ortada bir çelişki, hatta ikiyüzlülük vardır. Toplumda güç istismarının bir bedeli yoksa, eğitim sistemi koruyucu değil idare ediciyse, çocuklardan beklenen şey empati değil, uyum ise okullarda akran zorbalığını engellemek zordur. Bu tabloyu değiştirmek için çocuklardan önce yetişkinlerin, okullardan önce sistemi yönetenlerin sorumluluk alması gerekir. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 11 Jan 2026 05:27:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“İsyanı var bizde haksız yüzyılların, özlemi var bizde geniş hayatların”]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/isyani-var-bizde-haksiz-yuzyillarin-ozlemi-var-bizde-genis-hayatlarin-681600</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/04/isyani-var-bizde-haksiz-yuzyillarin-ozlemi-var-bizde-genis-hayatlarin.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/isyani-var-bizde-haksiz-yuzyillarin-ozlemi-var-bizde-genis-hayatlarin-681600</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>İrem Esra Kömürcü Altun - Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkan Yardımcısı</strong></p>
<p>Takvimler 17 Mayıs 1987’yi gösterdiğinde, Çankırı hakimi Mustafa Durmuş’un, şiddet gördüğü için boşanmak isteyen bir kadının talebini “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin!” diyerek reddettiğinin ortaya çıkması ile kadınlar örgütlenerek önce protesto telgrafları çekmiş, akabinde toplu olarak adliyelere gidip “1 liralık manevi tazminat davası” açmış, en sonunda da “Dayağa Karşı Kampanya Yürüyüşü”nü örgütlemişlerdi. “Dayağın çıktığı cenneti istemiyoruz!” diyen kadınlar meydanları doldurarak, sistemin meşrulaştırdığı şiddeti ifşa etmiş, kadına şiddetin politik olduğunu hepbir ağızdan haykırmışlardı. Yani kol kırılmış, ama bu kez yen içinde kalmamıştı.    </p>

<p><strong>“Bilinmelidir ki biz kadınlar tarihimizi itaatle değil; direnişle yazdık.” </strong></p>
<p>“Dayağa karşı eylem” ile Türkiye Cumhuriyetinin en kararlı mücadele deneyimini, feminist mücadeleyi büyüten kadınlar ve lgbti+lar, örgütlü direnişleri ile birçok kazanımın elde edilmesini sağladılar.  </p>
<p>Medeni Kanunda eşitlik temelli iyileştirmeler yapıldı, kadınlar evlilik öncesi soyisimlerini kullanma hakkı elde etti, kız çocuklarının okullaşmasının en büyük yasal dayanağı olan zorunlu eğitim 5 yıldan 8 yıla çıkartıldı, eskiden “topluma ve edep törelerine karşı işlenen suçlar” başlığında düzenlenen kadın cinselliğine yönelik suçlar, “kişilere karşı suçlar” başlığında düzenlendi, evlilik içi tecavüz suç olarak tanımlandı, İstanbul Sözleşmesi onaylandı, 6284 sayılı yasa yürürlüğe girdi, üniversitelerde kadın bölümleri, barolarda kadın hakları merkezleri açıldı, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gibi dernek ve vakıflar bu süreçten çıkan yolda döşenen taşlarla oluştu. </p>
<p><strong>“Artan Şiddet Sarmalına Karşı Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz!” </strong></p>
<p>Ne var ki günümüzde Türkiye’de ve dünyada kadınlara yönelik şiddet, münferit bir olay değil, sistematik bir “kadın kırımı” (femicide) haline gelmiştir. Her gün bir sayıdan ibaretmiş gibi sunulan, öldürülen kadınların her biri; birer hayat, birer hayal ve birer direnişti. Şiddeti besleyen cezasızlık politikaları, faillerin sırtını sıvazlayan “iyi hal” indirimleri ve koruma kararlarının uygulanmaması, siyasi iktidarın elinde adeta bir ödül mamasına dönen genel aflar, bizleri hedef haline getiren bu düzenin suç ortağıdır. Sokakta yürürken arkamıza bakmak zorunda kalmamızın, en çok da en güvenli yer denilen evlerimizde, en yakınlarımız tarafından katledilmemizin sebebi; erkek devletin kadınları koruyan yasaları rafa kaldırma gayretidir. Bizler 10 Ocak’ta, sadece yas tutmak için değil; bu erkek düzenini tesis eden zihniyetten hesap sormak için yürüyoruz. Korkuyu değil, cesareti örgütlüyoruz! </p>
<p><strong>“Kazanımlarımıza Göz Dikenlere Cevabımız: Bir Adım Bile Geri Atmayacağız!” </strong></p>
<p>Bize altın tepside sunulmayan, her maddesinde kadınların kanı, hayatı, yıllarca süren mücadelesi olan İstanbul Sözleşmesi’nden bir kişinin emriyle bir gecede çıkılmasını, 6284 sayılı kanunun tartışmaya açılmasını, nafaka hakkımızın gasp edilmeye çalışılmasını veya Medeni Kanundaki eşitlikçi maddelere dokunulmasını kabul etmiyoruz. Kazanımlarımızı yok sayarak bizi aile içine hapsetmeye, toplumsal cinsiyet eşitliğini “fıtrat” yalanıyla örtmeye çalışanlar bilsinler ki: Biz kadınlar, yüzyıllar boyu kazandığımız tek bir kelimeyi bile geri vermeyeceğiz! Bizler “makbul kadın” sınırlarına sığmayan, hayatını kendi kuran, emeğine ve bedenine sahip çıkanlarız. </p>
<p>Bizler haklarımızı korumak ve kadın dayanışmasını büyütmek için umudu kuşanıyor, mücadeleye sıkı sıkıya sarılıyoruz. Mücadelenin tek başına sürdürülemeyeceğini biliyor, varlığı, var oluşu, cinsiyet kimliği ve cinsel yöneliminden dolayı tarihsel süreçte kadınlara ve lgbti+lara yapılmak istenen cadı avının karşısında olduğumuzu bildiriyoruz! Kadınlar, şiddetin her türlüsüne uğrarken ve öldürülürken, bu şiddet ortaklığını görmezden gelenlerin samimiyetsiz ve şiddeti çoğaltan yeni yasa taslaklarını kabul etmiyoruz. Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz! </p>
<p><strong>“ Dayağa Karşı Eylemden Bugüne, Mirasımız Sokaktır!” </strong></p>
<p>10 Ocak, kadınların kitlesel olarak sokaklara çıkıp “Dayağa Hayır!” dediği, özel alanın politik olduğunu tüm dünyaya haykırdığı o ilk büyük feminist dalganın ardından gelen en kitlesel buluşmalarımızdan biri olacaktır. Yıllar önce kadınlar sokakları titrettiğinde, bir devrimin tohumları atılmıştı. Bugün bizler, o tohumların yeşerdiği mor ormanlarız. Bizler bugün, dijital şiddete, ekonomik şiddete ve her türlü bedensel saldırıya karşı mücadeleyi genişletiyoruz. O gün atılan o ilk slogan, bugün binlerce dilde “Kadın, Yaşam, Özgürlük” olarak yankılanıyor. Biz o mirası devraldık, daha da ileri taşıyoruz! </p>
<p>Emeğimizin Sömürülmesine Dur Demek İçin, </p>
<p>Beden Politikalarına Karşı, bedenimiz, doğurganlığımız ve kimliğimiz üzerinde tahakküm kurmak isteyen tüm otoritelere karşı “Benim bedenim, benim kararım!” demek için, </p>
<p>LGBTİ+lar, Kadınlar ve Tüm Ezilen Kimlikler İçin,  </p>
<p>Adil Bir Gelecek İçin, </p>
<p>Çocukların istismar edilmediği, kadınların öldürülmediği, yoksulluğun kadınlaşmadığı bir dünyayı kendi ellerimizle kurmak için, </p>
<p>Yasaklara inat, neşemizi ve isyanımızı sokağa taşıyalım! </p>
<p>Şimdi vakit, evlerden, ofislerden, fabrikalardan ve üniversitelerden taşma vaktidir.  </p>
<p>10 Ocak’ta bizler, Ankara - Tandoğan Meydanında, devasa bir mor nehir gibi akacağız! </p>
<p>Yaşasın Feminist Mücadelemiz! </p>
<p>Yaşasın Kadın Dayanışması! </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 04 Jan 2026 09:18:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Yastık değilim köşede durmam, tarih yazarım figüran olmam”]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/yastik-degilim-kosede-durmam-tarih-yazarim-figuran-olmam-681598</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/04/yastik-degilim-kosede-durmam-tarih-yazarim-figuran-olmam.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/yastik-degilim-kosede-durmam-tarih-yazarim-figuran-olmam-681598</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Dilek Bulut - Muğla Karya Kadın Derneği</strong></p>
<p>Kadınlar için yaşamanın adıdır mücadele. Ataerkinin görünmez duvarlarına çarpa çarpma yürümüyor muyuz her gün? Ataerkil şiddet evde, sokakta, işyerinde, söylemde, sözde. İş yerindeki cam tavanlarda başımız izi duruyor. Çifte sömürüyle yoksullaşan, merdiven altı işletmelerde üç kuruş maaş için ölen biz değil miyiz?  </p>
<p>Şehirlerimizde öldürülen kadınlar için yapılmış anıtların önünden geçip, öldürülmüş genç kadınların ismi ile anılan sokaklar da yürüyoruz. Televizyonlardan salonlarımıza saçılıyor, hayatlarımızın ortasındaki şiddet.  Şüpheli kadın ölümleri ülkesindeyiz.</p>

<p>Her sabah uyandığımızda ne giyeceğimizi, neyi yapıp yapamayacağımızın listesinin verildiği, toplumun ahlakının etek boyumuzla ölçüldüğü, yemeğinin soğuk olmasının ölüm fermanımız sayıldığı, kahkahalarımıza, neşemize, direncimize düşman hutbelerle, siyasal İslam’ın kuşatması altındaki bir düzen içinde sessizce, boynumuzu eğip, makbul duvarlar içinde yaşamaya razı mı olacağız? </p>
<p>6 yaşında kız çocuk evlenebilir diyor tarikatçı, çocuğuna beslenme koyamayan kadına “en az 3 çocuk” diye buyuruyor iktidar, iş bulamayan “ev gençlerine aile kur, evlen” diyor üç kuruş rüşvet koyarak yanına, kürtaj yasal hakkın ama yaptıramazsın, soyadın için mücadele edeceksin, miras hakkına, nafakana göz konmuş.  </p>
<p>Her gün hayatı emeğimle yeniden yaratan ben değil miyim? Kim karar veriyor benim yaşamım, bedenim hakkında? Bütün hayatı derleyip toplamaktan, tüm bu kiri pasağı temizlemekten, yok malzemelerle yemek yapmaktan kim sorumlu? Neden?  </p>
<p>Bir insanı öldürülmenin indirimi olur mu? Kadınsan, LGBTİ+ isen olur(!) Tahrik indirimlerin, sırtını sıvazlayan afların olur. Erkek adalet eliyle nasıl yırtacaklarını fısıldarlar kravatlı kadın katilleri kulaktan kulağa. Neden paket paket aflarla katiller salınırken sokağa, paket paket anayasal haklarımıza saldırırlar.  </p>
<p>Bizler yaşamın yarısı, hayatı her gün yeniden üreten, görünmeyen emeği sömürülenleriz. Sesimizin gücü kalabalığımızda. Cesaretimiz haklılığımızda. </p>
<p>Hayatlarımız, bedenlerimiz, emeğimiz bizimdir  demek için 10 Ocakta Ankara’dayız.  </p>
<p>Hakkımız olanı, hayatı her gün yeniden hazırlarken bizden çalınan vakitleri, sömürülen emeğimizi almak için, Devletin görevi olan bakım hizmetlerini geri iade etmek için, erkek şiddeti sonucu katledilen kadınlar için, erkek adalet sistemi tarafından toplum içine aflarla salınan kadın katillerinin, istismarcılarının, tacizcilerinin salıverilmesinin hesabı sormak için  Kadın Mitinginde buluşuyoruz.  </p>
<p>Çocuklarımızın aydınlık yarınlarını, kız çocuklarının eğitim hakkını elinden alan gerici tarikat cemaat yapılanmalarıyla el ele verenlere karşı “karanlığı kadınlar dağıtacak” demek için geliyoruz. </p>
<p>Bir defadan bir şey olmaz, küçüğün rızası vardı, kadın erkek eşit değildir diyenlerden kadınları sahiplendirmeye kalkanlardan hesap sormak, cuma hutbeleri ile hayatlarımızı şekillendirmeye kalkanlara karşı “bir aradayız, buradayız karanlığın karşında kadınlar var” demek için geliyoruz.  </p>
<p>Bugüne kadar Eşit ve özgür bir yaşam için mücadele eden, erkek şiddeti ile katledilen, MESEM’lerde  emekleri sömürülen, eğitim hakkı elinden alınan, erken yaşta zorla evlendirilen, tarikat yurtlarında yakılan kız çocuklarına borcumuzdur mücadele. </p>
<p>Mücadele ederek kazandığımız haklarımızdan vaz geçmeme kararlılığı ile “laiklik yoksa eşitlikte yok” diyerek, anayasayı tanımayan, kamusal alanlardan bizi sürüp, aileci politikalar ile evlere hapsetmek isteyen kadın düşmanı iktidara karşı 10 Ocak’ta Ankara’dayız. </p>
<p>Evet evimizde oturup sıcak çayımızı yudumlayabiliriz. Ankara Ocak’ta soğuktur diyebiliriz. Ya da haklarımız, eşit, özgür ve laik bir gelecek insanca bir yaşam için mücadelede; Tandoğan’da buluşabiliriz.  </p>
<p>Yan yana gelmek, sırtımızı birbirimize dayamak, gülümsemelerimizin umutsuz bir anda sevince dönüşmesi, direnirken karşılaşması, karşılaşınca çoğalması, söylediğimiz isyan şarkılarında cesareti büyümek, hakkımız olanlar için mücadele etmek iyi gelecek, güç verecek hepimize.  </p>
<p>Saray rejimine karşı birleşen sesimizle “susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” demek için, mücadele sayfamıza umutlu bir aydınlık koymak için Tandoğan’da olacağız. </p>
<p>Unutma! Sen, ben yan yana gelince tek adama karşı daha çok olacağız. Bu karanlığı hep birlikte dağıtacak, biz kazanacağız. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 04 Jan 2026 09:16:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Öfkeni diri, başını dik, kız kardeşinin elini sıkı tut!]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/ofkeni-diri-basini-dik-kiz-kardesinin-elini-siki-tut-681597</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/04/ofkeni-diri-basini-dik-kiz-kardesinin-elini-siki-tut.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/ofkeni-diri-basini-dik-kiz-kardesinin-elini-siki-tut-681597</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Editörden</strong></p>
<p>‘Sonuna kadar Erdoğan’layım, sonuna kadar Netanyahu’ylayım’ Trump’ın bu sözleriyle kapandı dünyaya sınırsız özgürlük ve refah vaddeden yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği.  </p>
<p>Bir yanda büyük bir barbarlık çağının işgaller, savaşlar, yoksulluk ve faşist rejimlerle insanlığı adeta esir almaya çalıştığı karanlık bir çeyrek yüzyıl yaşanırken bir yanda da yaşamlarına sahip çıkan milyonların bitmek bilmeyen isyanı ve yol arayışı damgasını vurdu bu alacakaranlığa. Sonuna kadar birbirine tutunan ve ayakta kalmak için birbirine yaslanmaktan başka çaresi kalmayan  tek adamlar ve onların kadın düşmanı rejimleri karşısında hayatları için ayağa kalkan bizler, bitmeyen isyanıyla kadınlar; bu yüzyıla yeni bir yol açmakta ısrarcıyız. Artık başka tarafa bakanların dahi gözünü alan bir gerçek var ki insanlık için hiçbir gelecek vaadetmeyen bu karanlık artık dağılmaya mecburdur ve  kadınlar için tek gerçek bu ‘haydutluk’ karşısında hep beraber mücadelemiz olacaktır. </p>

<p>Kadın düşmanı gerici ve faşist iktidarların tüm dünyada kadınların kazanılmış haklarına ve yaşamlarına dönük saldırıları karşısında, memleketimizi de teslim almaya çalışan gerici karanlık karşısında tek bir kişi daha eksilmemek için yan yana gelen kadınların isyanı var. Bu ülkeyi gericiliğe de tek adamın pervasızlığına da, dostlarına da teslim etmemekte kararlı isyanı... Çalmaya çalıştıkları yaşamlarımız için yeniden yan yana geliyoruz dört bir yanı saran isyanımızla ve dayanışmamızla, sonuna kadar. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/04/ofkeni-diri-basini-dik-kiz-kardesinin-elini-siki-tut.jpg" alt=""></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 04 Jan 2026 09:10:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir kavşağın eşiğinde…]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/bir-kavsagin-esiginde-681594</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/04/bir-kavsagin-esiginde.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/bir-kavsagin-esiginde-681594</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Fevziye Sayılan</strong></p>
<p>Giden 2025 küresel düzeyde yükselen radikal sağ dalganın altında kadınlara ve cinsiyet kimliklerine yönelik hak gaspları, şiddet ve sömürünün arttığı bir yıl oldu. İçeride ve dışarıda demokratik alanı daraltan otoriter hamlelerin hak ve özgürlük alanlarındaki sonuçlarından  kadınların payına daha fazlası düştü. Aynı zamanda kapitalizmin iktisadi krizinin, iklim krizi ve  savaşların etkisiyle  artan en kötü etkilerine ve sonuçlarına (katliam, ırkçılık, göç, kıtlık, açlık gibi) yine fazlasıyla kadınlar maruz kaldı. Küresel ölçekte, feminizmin tüm kazanımlarını, özellikle Pekin Deklarasyonu ile gündeme gelen ‘kadının insan hakları’ altında toplanan kazanımları hedef alan bir sağ dalga yükseldi. Bu küresel ‘feminizm karşıtı’  dalga ‘aile’ odaklı sağcı paketlerde somutlanıyor. Bu “geri tepme” karşısında kadınların direnişi de küresel özellikler kazandı. Kadınların kazanımlarını geri almaya ve özgürlük taleplerini “aile  paketleri” altında susturmaya yönelik bu yönelime kadınlar dünyanın her yerinde karşı duruyor.  </p>

<p>Buradaki feminist hareket, 1980’lerde ortaya çıktığından bu yana bağımsız kadın hareketini ve kadınlar arasındaki dayanışmanın önemini  savundu. Kadın hakları için mücadele eden farklı kadın grupları ve hareketleriyle başlangıçta ortaya çıkan gerilimli etkileşimin  kimi zaman olumsuz ve ayrıştırıcı yanları öne çıksa da, feminist söz ve talepler zaman içinde  kadın hareketi tarafından içselleştirildi. Özellikle kadınlara yönelik şiddet, haklar ve özgürlükler konusunda  feminist söylem bu alanlarda sürdürülen mücadelelerin ufkunu genişletti.  Ancak bu alandaki çok parçalılığın ve yüksek gerilimin  feministleri ve kadın hareketinin  kapsamını aşan boyutları da vardı. Feminist olsun olmasın kadın hareketi, 1990’lı yıllardan itibaren  harareti giderek yükselen kimlik siyaseti (dinsel-çağdaş-laik-etnik)  geriliminden fazlasıyla etkilendi. Siyasal bağlamın bu özelliğini algılama  ve kadınların  hak ve özgürlüklerine yönelik tehdidin kaynağını görme konusunda pek de başarılı olamadı.   </p>
<p>Ardından gelen ve iktidar tarafından uzun yıllardır sürdürülen kutuplaştırma siyasetinin odağındaki konular da zaten  doğrudan kadınlarla  ve aileyle  ilgili. İktidar toplumu yeniden biçimlendirmeye yönelik kutuplaştırma siyasetini  kültür savaşlarıyla sürdürüyor. Kadınların yaşam dünyası ve toplumsal cinsiyet ilişkileriyle ilgili eğitim-okul-aile-kimlik gibi  ‘hayat tarzı’  etrafında  somutlanan  alanlarda  sert kutuplaştırma siyasetine karşı zaman içinde kapsayıcı  birlikteliklerin önemi fark edildi. Özelikle son on yılda bu konuda daha belirgin bir özellik kazanan toplumsal cinsiyet ve feminizm karşıtı politika karşısında, kadınlar arası dayanışmayı öne çıkaran kapsayıcı feminist söylem buzların erimesine katkı sağlamış görünüyor. Şimdi artık tehdit karşısında “Karanlığa Teslim Olmayacağız” diyen bir uzlaşma var. Dayanışmayı büyütmeye yönelik çağrılar var; “haklarımız ve hayatlarımız” için  10 Ocak’ta Tandoğan’da Kadın Mitinginde buluşuyoruz. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 04 Jan 2026 08:26:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kadınlara yeni yılda dilekler: Ortak gündem yoluyla yeniden güçlenme]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kadinlara-yeni-yilda-dilekler-ortak-gundem-yoluyla-yeniden-guclenme-681593</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/04/kadinlara-yeni-yilda-dilekler-ortak-gundem-yoluyla-yeniden-guclenme.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kadinlara-yeni-yilda-dilekler-ortak-gundem-yoluyla-yeniden-guclenme-681593</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Serpil Sancar</strong></p>
<p>Yeni bir yıla adım attığımız bu günlerde kadın hareketinin mevcut profilini çizip kısa bir değerlendirme yapmak istersek neler söylemeliyiz? Bugün, her şeyden önce, şimdiye kadar mücadelelerle kazanılmış kadın haklarından ciddi bir geri gidişin devam ettiğini öne çıkarmak gerekiyor. Türkiye’nin en etkili sivil hareketlerinden sayılan kadın hakları hareketinin bu alandaki siyasi saldırılara karşı yeniden ortak, kitlesel ve etkili bir karşı koyuş geliştiremediği de malum. Öncelikle bu durumun nedenlerini ve çözümlerini kapsamlı olarak tartışmak gerekiyor.  </p>
<p>Siyasal iktidarın 2020’lerden bu yana değiştirdiği siyasal müttefik yapısı, yani AKP’nin yeni İslamcı/selefi kadrolarla yakınlaşması yeni bir kadın hakları karşıtı dinamik yarattı ve bu gelişme, başta seçim kazanma amacıyla olmak üzere, farklı alanlarda iktidarı kadın haklarında ciddi geri adımlara zorladı.</p>

<p>Aslında süreç Kadın Bakanlığının amacının tamamen değiştirilerek kadın haklarını koruma yerine “ailenin korunması” adı altında dönüştürülmesi ile başladı ve İstanbul Sözleşmesinden çıkılmasıyla doruğa ulaştı. Diyanet İşleri Başkanlığı’na kadın haklarıyla ilgili dini “irşat” misyonu verilmesi ile kadınların medeni haklarının “Şeriat”  yorumlarına göre yönlendirilme siyasetine yol verildi. Bu gelişmeler Türkiye’nin  siyaset gündemini yeterince işgal etmedi. Gelişmeler sadece kadın sorunu olarak tanımlanıp ikincilleştirildi. Oysaki yaşananların sadece kadın haklarındaki gerileme değil, aynı anda hem demokrasi hem de laiklik ilkelerinin tahrip edilmesi olduğu,  güçlü ve kitlesel bir mücadele ile dile getirilemedi.  Bu “apolitik” bakış açısı, kadın hareketi açısından ortak mücadele platformunun geliştirilebilmesini de engelledi.  </p>
<p>Bugün, 2010’lu yıllardan bu yana artarak devam eden kadın hakları alanında elde edilmiş önemli hukuki ve siyasi kazanımların geriletilmesine karşı güçlü bir stratejik siyasal bakışların nasıl geliştirilebileceğini ve örgütlü bir düzeyde daha güçlü nasıl savunulabileceğini yeniden birlikte düşünmeliyiz.  </p>
<p>Kadın haklarında geri gidişin önlenememesinin farklı nedenleri var. 1995-2005 yılları arasında kadın hakları alanında önemli başarılara imza atan örgütlenme yapıların zayıflaması, gerekli stratejik bakış açılarının silikleşmesi bu süreçte temel bir etken oldu. Geçmişte farklı ideolojik ve politik hedeflere yönelen kadın örgütlerinin ortak bir sorunun çözümünde somut bir pratik mücadele hattı geliştirebilmeleri, hakların kazanılması ve savunulmasında başarılı adımların atılabilmesine yol açmıştı. Örneğin feminist örgütler yanı sıra, dindar Müslüman kadınlar, Kürt kadın örgütleri, Kemalist kadın örgütleri ortak platformlarda bir araya gelerek birlikte mücadele edebiliyorlardı. Kadınlara yönelik erkek şiddetinin deşifre edilip ülke gündemine önemli bir politik mesele haline getirilebilmesi bu sayede olmuştu. Ceza Kanunu ve Medeni Kanun değişiklikleri bu sayede gerçekleşti. 6284 s. Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ve İstanbul Sözleşmesi (Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi), bu örgütlenmenin yarattığı siyasal güç sayesinde iktidara kabul ettirildi.  </p>
<p>Bugün ise artık bu ortak mücadele örgütlenmelerinden bahsetmek zor. Çünkü bu siyasal işbirliklerini oluşturan her bir bileşende farklı siyasal kırılmalar yaşandı:  Kürt kadın örgütlerinin temel dayanakları olan belediye kadın birimleri, bu belediyelere atanan kayyumlar eliyle kapandı. Kürt feministlerin öncelikleri değişti; kadın haklarından çok daha hayati varoluş sorunlarıyla ilgilenmek durumunda kaldılar.  </p>
<p>Dindar Müslüman kadın örgütlerinin dinamiğini oluşturan Müslüman feministler, eril İslamcı siyasetin, giderek daha radikal toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı siyasal grupların taleplerini sahiplenmesi sonucu, ciddi saldırılar ile karşı karşıya kaldılar;  sonuçta geri çekilip güçsüzleştiler; sesleri kesildi.  </p>
<p>Kemalist kadın örgütleri ise temel siyasal hedefleri olan başörtüsü serbestisine karşı yürüttükleri mücadeleyi kaybedip güçsüzleşerek daha korunmalı alanlara geri çekildiler.  </p>
<p>Feminist örgütler ise etkin kadın hakları mücadelesinin politik ideolojik öncülüğünü sürdürmeye çalışırken, zaman içinde,  kitlesel destekli sivil örgütler olmaktan daha az sayıda uzman kadınlardan oluşan örgütlere dönüştüler. Bunun nedeni ise öncelikle finansman sağladıkları uluslararası destek projelerinin yürütülmesi için gerekli teknik beceri sahibi olanların ön plana çıkmasıydı ve geri kalanlar da feminist örgüt yapılarından yavaş yavaş uzaklaşarak etkisizleştiler. Bu nedenle feminist örgütler de kitlesel katılımı sağlayacak kadın muhalefetinin önemli kısmının örgütlerin dışında kalmasını önleyemediler. </p>
<p>2010’lu yıllardan başlayarak, kadın hareketinin “kadınlara karşı erkek şiddeti”nin ülke politik gündemine taşınması konusundaki başarısı ise 2020’li yılların ortalarına doğru çözüm üretemez hale geldi; sanki görünmez duvarlara çarptı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışın engellenememesi ile somutlanan bu güçsüzleşme sürecini pekiştiren önemli bir faktörden daha bahsetmek gerekir. Bu ise kadın haklarını savunmayı güçlendirecek somut siyasi mücadele hedeflerinin güçlü siyasal partilerin politikalarına entegre edilememesidir. Bu süreçte ana muhalefet partilerinde etkin kadın politikacı sayısı artmakla birlikte kadın hakları siyasetinin güçlü kadroları siyasal partilere devşirilemedi; ana muhalefet partileri, başta CHP olmak üzere, kadın haklarında geri gidişi önleyecek etkin, somut, ortaklaştırıcı bir mücadele siyaseti geliştirmediler. Bu konuda kadın örgütleri de ortak bir mücadeleyi sağlayacak siyasal müzakereyi talep edip örgütlemediler ve  gerekli  müdahale stratejilerini geliştirip izleyemediler. Kadın örgütlerinin bu konuda izlediği ana siyaset, muhalefet parti yöneticilerinden kadın aday sayılarını artırmaları talep etmenin örtesine çok da geçemedi; güçlü, deneyimli kadın hakları savunucularını ana muhalefet siyaset kadrolarına taşımayı hedeflemediler. Bu durum kadın hareketinin “apolitleşmesi”ne yol açtı. İşte bugün bu  güçsüzlüğü yaratan temel koşulların nasıl aşılabileceğinin yeniden tartışılma zamanıdır.   </p>
<p>Kadın hakları siyasetinde yükselişin ardından söz konusu geri gidişin altı çizilmesi gereken nedenleri, kısaca, örgütlenmede farklı politik ideolojik hedeflere sahip örgütler arası işbirliklerinin ve ortak siyasal hedef oluşturarak mücadele etme pratiğinin gerilemesidir. Bunun sonucu mevcut kadın örgütleri de kadın hakları mücadelesinden çok siyasal/ideolojik aidiyete öncelik veren siyasal gündemlere döndüler. Kadınlar arası işbirliği yerine kadınların kendi siyasi örgütleriyle hareket etme pratiği gelişti. Mevcut iktidarın kadın haklarında geri gidiş politikasını tahkim ederek sürdürmesi ve öte yandan ana muhalefet partilerinin süregiden kadın hakları ihlalleri karşısında sadece resmi kınama mesajları ile yetinmeye dönüştüren erkek egemen yapısı, kadın sorunları önemsizleşmesine yol açtı. Yeni yılın bu konuda yeni adımların atılıp yeni siyasi işbirliklerinin geliştirilmesine yol açacak gelişmelere zemin oluşturması dileyelim. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 04 Jan 2026 08:22:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kadınlar 10 Ocak’ta yan yana]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kadinlar-10-ocakta-yan-yana-681589</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/04/kadinlar-10-ocakta-yan-yana.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kadinlar-10-ocakta-yan-yana-681589</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Şiddetsiz yaşam, laiklik, eşit yurttaşlık ve güvenceli çalışma talepleriyle kadınlar 
10 Ocak’ta Ankara Tandoğan'da kadın mitinginde buluşuyor. Bileşenler, mitingin yalnızca bir itiraz değil, kalıcı ve örgütlü bir mücadele hattının parçası olduğunun altını çizdi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Politika Kolektifi</strong></p>
<p>Kadınların yaşam hakkını hedef alan politikalar, güvencesiz çalışma, cezasızlık ve aile merkezli düzenlemelerle derinleşirken; sendikalar, meslek odaları ve kadın örgütleri 10 Ocak’ta Ankara’da yapılacak Kadın Mitingi için ortak bir itirazda buluştu.</p>
<p>Laiklikten eşit yurttaşlığa, şiddetsiz yaşamdan güvenceli emeğe uzanan taleplerle kadınlar, erkek egemen, neoliberal ve otoriter politikalara karşı örgütlü mücadelenin sesini yükseltmeye hazırlanıyor.</p>

<p>***</p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/04/kadinlar-10-ocakta-yan-yana-6.jpg" alt=""></p>
<h2>EN GÜÇLÜ YANIT ÖRGÜTLÜ MÜCADELE</h2>
<p><strong>Sema Pınar - KESK MYK Üyesi</strong></p>
<p>10 Ocak’ta yapılması planlanan, bizleri bir araya getiren ‘kadın mitingi’, kadınların yaşamını her alanda kuşatan eşitsizliklere, hak gasplarına; kadınları güvencesizliğe, yoksulluğa ve şiddete mahkûm eden erkek egemen, neoliberal ve otoriter anlayışa karşı örgütlü bir duruşun, bir itirazın ifadesidir. Kamuda esnek ve güvencesiz çalışmayı dayatan uygulamalara karşı çıkarken, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğini reddeden, kadını yalnızca aile içinde tanımlayan muhafazakâr politik anlayışlara da itiraz ediyoruz. Bu miting elbette yalnızca bir itiraz değil; aynı zamanda dayanışmanın, örgütlü mücadelenin ve umudun bir kez daha ifadesi olacaktır. </p>
<p>10 Ocak Kadın Mitingi, aynı zamanda farklı kurum ve bağımsız birçok kadının ortak taleplerini de dile getireceği geniş katılımlı bir miting olacaktır. Kısaca özetlemek gerekirse; şiddetsiz bir yaşam hakkı istiyoruz. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için etkin ve kararlı politikalar uygulanmasını, cezasızlığın son bulmasını, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın eksiksiz uygulanmasını talep ediyoruz. </p>
<p>Eşit ve güvenceli çalışma, tüm kadınların ortak taleplerinden bir diğeridir. Kadın emeğini ucuzlaştıran, güvencesiz ve esnek çalışmayı yaygınlaştıran politikalara son verilmesini; eşit işe eşit ücret ve güvenceli istihdam hakkının hayata geçirilmesini istiyoruz. Eğitimden çalışma yaşamına kadar her alanda toplumsal cinsiyet eşitliğinin esas alınmasını talep ediyoruz. </p>
<p>Laiklik, kadınların eşit ve özgür yaşamının temel güvencesidir. Bugün kadınların haklarına yönelik saldırılarla laikliğin aşındırılması, aynı politik anlayışın ürünüdür. Laiklik geriledikçe kadınlar kamusal alandan dışlanmakta, emeği güvencesizleştirilmekte ve yaşamları aile içine hapsedilmektedir. 10 Ocak Kadın Mitingi, tam da bu nedenle, yalnızca bir kadın mitingi değil; aynı zamanda laik, eşit ve özgür bir yaşam talebinin güçlü bir ifadesidir. Biz kadınlar biliyoruz ki laiklik olmadan eşitlik olmaz, özgürlük olmaz. Laiklik olmadan şiddetsiz bir yaşam mümkün değildir. </p>
<p>Ayrıca bakım yükünün kadınların omuzlarına yıkılmasına karşı, nitelikli, ücretsiz ve kamusal kreş, yaşlı ve hasta bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını istiyoruz. Her gün hayatı yeniden yaratan biz kadınlar, her nerede isek orada mücadeleyi ortaklaştırmaya, büyütmeye büyük çaba harcıyoruz. Sendikalar ve meslek odaları, kadın emeğinin görünmezliğine karşı yeterli olmasa da ortak eylemler yapma çabasında. Öncelikle toplu sözleşme süreçlerinde eşit işe eşit ücret, güvenceli istihdam ve kreş hakkını temel talepler hâline getirmeye özen gösteriyoruz. </p>
<p>Kadın komisyonları ve kadın meclisleri aracılığıyla kadınların karar mekanizmalarında söz sahibi olmasını sağlıyoruz. İşyerlerinde şiddet, taciz ve ayrımcılığa karşı açık ve bağlayıcı mücadele politikaları oluşturuyoruz. Çünkü biliyoruz ki kadın emeğinin sömürüsüne karşı en güçlü yanıt, örgütlü ve kolektif mücadeledir. </p>
<p>10 Ocak Kadın Mitingi bizim için bir son değil, yeni bir başlangıç olacaktır. Bu mitingle açığa çıkan ortak iradeyi kalıcı ve örgütlü bir mücadele hattına dönüştürmek, öncelikli görevlerimizden biri olacaktır. Kadın mücadelesi yalnızca kadınların değil, tüm toplumun mücadelesidir. Bu nedenle sendikalar, meslek odaları ve bağımsız kadın örgütleri arasındaki dayanışmayı güçlendireceğiz. Alanlarda, sokakta ve ortak platformlarda yan yana gelmeye devam edeceğiz. Eşit, özgür, laik ve şiddetsiz bir yaşam talebimizi her alanda yükselteceğiz. </p>
<p>Çünkü biliyoruz ki bu rejim, kadınlar başta olmak üzere tüm kesimlerin ortak, birleşik ve örgütlü mücadelesiyle değişecektir. 10 Ocak’ta; kadınların haklarını yok sayan, kadın cinayetlerine, cezasızlığa, eşitsizliğe, yaşamlarımızı denetim altına almaya çalışan bu gerici politikalara karşı; itirazın, öfkenin, isyanın ve ortak mücadelenin sesi olmaya, Ankara mitinginde buluşmaya davet ediyorum. </p>
<p>***</p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/04/kadinlar-10-ocakta-yan-yana-5.jpg" alt=""></p>
<h2>MÜCADELE İÇİN YENİ BİR BAŞLANGIÇ</h2>
<p><strong>Ayşe Gültekin - TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu </strong></p>
<p>10 Ocak Kadın Mitingi, en temel anlamda toplumsal cinsiyeti ve kadınları hedef alan; dolaylı ya da dolaysız her şekilde kadınların hayatına, yaşam tarzına müdahale eden; kadınları sosyal olarak, hukuki olarak, ekonomik olarak eşitsizliğe mahkûm eden; toplumdan izole edip aileye kapatan; bakım emeğine mahkûm eden ve son noktada şiddetle yüz yüze bırakan cinsiyetçi politikalara, kadınları ve LGBTİ+’ları nesneleştirerek ve susturmaya çalışarak, onların bedenleri ve yaşamları üzerinden topluma hiza vermeye çalışan bir siyasi anlayışa bir itiraz, bir mücadelenin somutlaştığı an olarak görüyoruz. </p>
<p>Mitingdeki temel amacımız; kadınların ve LGBTİ+’ların toplumsal olarak ellerinden alınmış olan tüm haklarının iade edilmesi, kadınları eşitsizlik, yoksulluk ve şiddet ile yüz yüze bırakan tüm politikalardan vazgeçilmesi ve bu tehditlerden kadınları koruyacak tedbirlerin derhal alınması, kadınların ve LGBTİ+’ların bedenleri ile ilgili kararlarda tek söz sahibi olduklarının kabul edilmesi ve toplumsal cinsiyet temelli toplumsal barış ortamının oluşturulmasıdır. Daha somut olarak söylersek; derhal İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmesi, 6284 sayılı yasanın etkin bir şekilde uygulanması, medeni hakların koruma altına alınması, kadınların yüksek oranda güvencesiz koşullarda çalıştırılmalarının önüne geçilmesi ve çalışma haklarının güvence altına alınması, Aile Yılı ve benzer söylemler ile kadınları çalışma hayatından izole ederek bakım emeğine hapseden politikalara son verilmesi, kadınların doğum yapıp yapmayacağına, hangi yöntemle doğum yapacaklarına ve kaç çocuk doğuracaklarına dair kadınlar yerine söz söyleyen söylem ve politikalardan vazgeçilmesi, kadın ve LGBTİ+ sağlığını ve sağlık hakkını koruma altına alacak tedbirlerin alınması, yasal bir hak olan kürtajın uygulanmasının önündeki fiili engellerin kaldırılması, istismarın etkin bir şekilde cezalandırılması, kız çocuklarının eğitiminin desteklenmesi ve önündeki engellerin kaldırılması, kadınlar ve LGBTİ+’ların yaşama hakkı ve özgürlüklerini tehdit eden açıklamalar ve yasal düzenlemelere derhal son verilmesi ve kaldırılması en temel somut taleplerimizi oluşturmaktadır. </p>
<p>Bugün kadın emeği açısından en büyük sorun; kadınların güvencesiz ve parça başı işlerde çalıştırılarak hem çalışma hayatına tam anlamıyla dâhil olamaması, emeklerinin karşılığını alamaması ve hem de ekonomik, sağlık ve uzun vadede son derece kırılgan bir konuma sabitliyor olması; aynı zamanda da bu işlerin geçici işler olduğu algısının yaratılarak kadının birincil olarak evde bakım ve yeniden üretim emeği sorumluluğu olduğunun çeşitli şekillerde ifade ediliyor ve bu açıdan kadınlar üzerinde söylemsel olarak, hukuki olarak baskı kuruluyor olmasıdır. Bu durum kadınları eve bağlı ve eve bağımlı hâle getirmekte, bu da kadınların toplumsal eşitsizliğine ve son kertede şiddete kapı açmaktadır. </p>
<p>Biz TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu olarak, bu politikaların kadınlar üzerinde, kadınlar ve LGBTİ+’ların bedenleri ve sağlıkları üzerinde oluşturduğu hasar ve tehditlerin farkında olarak bunları gün yüzüne çıkarmaya, kadın ve LGBTİ+’ların bedenlerini, sağlıklarını ve sağlık haklarını korumaya yönelik adımlar atmaya çalışıyoruz. Özellikle son bir yılda; gerek Nüfus Politikaları Enstitüsü’nün kurulması, gerek Aile Yılı ilan edilmesi, gerek doğum şeklinin ve kürtajın tekrar tartışmaya açılması, gerek LGBTİ+’ların yaşamlarını sınırlayan düzenlemelerin gündeme getirilmesi gibi konularda aktif tutum aldık; toplumsal cinsiyet eşitliğini ve kadın ve LGBTİ+’ların sağlığını ve beden özerkliğini önceleyen ve altını çizen açıklamalar, eylemler yaptık, eğitim faaliyetleri ve toplantılar yürüttük ve bu hatta da ilerlemeye kararlıyız. Bu anlamda Kadın Mitingi bileşenlerinden biri olmak bizim için hem son derece doğal hem de bir o kadar güzel ve umut vericidir elbette. </p>
<p>Kadınların mücadelesi tabii ki çok uzun soluklu bir mücadele. Biz 10 Ocak’ta bu mücadelenin yeni bir adımını atacağız, sesimizi bir defa daha, hep birlikte, dayanışarak yükselteceğiz. Elbette bu bir son değil; mücadeleye devam etmek için yeni bir nefes, yeni bir aradalık yaratma şansı ve yeni bir başlangıç olacaktır diye düşünüyoruz. Çünkü mücadelemiz bitmedi; amaçlarımız gerçekleşene kadar da devam edecek, bunu biliyoruz. </p>
<p>Bu mücadelenin, bu dayanışmanın ve bu kolektif sesin bir parçası olmak isteyen tüm kadın ve LGBTİ+’ları 10 Ocak’ta Tandoğan Meydanı’na bekliyoruz! </p>
<p>*** </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/04/kadinlar-10-ocakta-yan-yana-4.jpg" alt=""></p>
<h2>MİTİNG BİR EŞİK NOKTASI</h2>
<p><strong>Hanze Gürkaş - TMMOB Yönetim Kurulu Üyesi ve Kadın Çalışma Grubu Sorumlu Y.K. Üyesi </strong></p>
<p>10 Ocak’ta alanlarda olma çağrımız, kadınları toplumsal yaşamdan dışlayan, laikliği tahrip eden ve gerici politikalarla kazanılmış haklarımızı geri götüren siyasal-toplumsal anlayışa karşı güçlü bir itirazdır. Son dönemde hukuki güvencelerin zayıflatılması, şiddette cezasızlık eğiliminin artması ve aile merkezli politikaların kurumsallaşması, kadınların kamusal alandaki eşit konumunu geri dönülmez biçimde tehdit eder hâle gelmiştir. Bu nedenle 10 Ocak, bir eşik noktasına işaret etmektedir. </p>
<p>Bugün medeni haklarımız ve yıllarca kazanılmış özgürlüklerimiz adım adım yok sayılıyor; İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, eğitimden sağlığa, çalışma yaşamından kamusal alana kadar uzanan geniş bir alanda eşit ve özgür varlığımızı hedef alıyor. Bu tablo, toplumsal yaşam üzerinde denetimi derinleştiren siyasal yönelimin parçasıdır ve biz kadınlar bu gidişata boyun eğmiyoruz. </p>
<p>Bu mitingi, eşit yurttaşlık ve laik-özgür yaşam talebinin kamusal alanda yeniden ve güçlü biçimde ifade edilmesi olarak görüyoruz. Kadına yönelik şiddetin cezasızlığa mahkûm edilmesine, bakım yükünün kadınlara dayatılmasına ve çalışma yaşamında ayrımcılığın normalleştirilmesine karşı “eşit, özgür ve güvenceli yaşam” diyoruz. Kadın emeği bugün; ücret eşitsizliği, güvencesiz istihdam, kayıt dışı ve esnek çalışma biçimleri ile ev içi görünmez emek arasında sıkışmaktadır. 10 Ocak, bu tabloya karşı emeğimizin ekonomik, toplumsal ve kamusal değerini görünür kılan bir ortak itirazdır. </p>
<p>Olmazsa olmaz taleplerimiz; şiddetin her türüne karşı etkin korunma mekanizmalarının işletilmesi, laik ve bilimsel eğitimin korunması, sağlık ve üreme haklarının güvence altına alınması, güvenceli ve eşit istihdam ile temsiliyetin sağlanması, bakım hizmetlerinin toplumsallaştırılması ve kadın emeğinin görünürlüğünün artırılmasıdır. Kadın politikalarında aile merkezli ve cinsiyetçi yaklaşımların terk edilmesi, sosyal politikaların eşitlik eksenli yeniden düzenlenmesi acil bir zorunluluktur. </p>
<p>Sendikalar, meslek odaları ve TMMOB çatısı altındaki Kadın Çalışma Grubu, kadınların örgütlenmesini ve hak mücadelesini görünür kılarak hukuki ve fiili bir mücadele hattı örmektedir. 10 Ocak’ın ardından da bu mücadele; çalışma yaşamında, kentte ve meslek alanlarımızda, politika üretme süreçlerinde devam edecek; laiklik, eşitlik ve özgürlük için kadın emeğinin ve yaşam hakkının kamusal değerini savunan kalıcı ve dayanışmacı bir mücadele hattı olarak güçlenecektir. </p>
<p>*** </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/04/kadinlar-10-ocakta-yan-yana-3.jpg" alt=""></p>
<h2>DAHA FAZLA EKSİLMEMEK İÇİN MEYDANLARDAYIZ</h2>
<p><strong>Canan Güllü - Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı </strong></p>
<p>2011 yılında İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı günlerde, kadın hareketi olarak çok mutlu olmamız gereken bir zamanda üzgündük. Çünkü Kadın Bakanlığı kapatılarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulmuştu. Yani kadın-erkek eşitsizliğinden kaynaklanan kadına yönelik şiddeti önlemek için “şiddetsiz bir Avrupa” düşü ile İstanbul Sözleşmesi imzalanırken, aynı anda eşitsizliğin kaynağı olan aile politikaları öne çıkarılıyordu. Bu ilk adım sonrası İstanbul Sözleşmesi’nin içeride uygulanması adına hazırlanan 6284 sayılı Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Yasası da Meclis’te önergelerle isim değiştirip adı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi diye onaylandı; içinde bulunan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği cümlelerinin üzeri çizilerek. Bizler STK olarak, 2011 yılından başlayan aile kavramının eşitlik karşısında güçlendirilmesi politikalarının aslında süreci nasıl kör bir kuyuya çevirdiğinin tanıklarıyız. Mücadelemiz o zamanlardan sonra daha da derinleşti, bilendi. Çünkü kazanımlarımız göz göre göre tırpanlanıyordu. </p>
<p>O günlerden hemen sonra TBMM’de kurulan boşanma komisyonuna, kürtajın önlenmesi adına sağlık bilgi sistemine getirilen yasaklara, evlenme yaşımızdan doğuracağımız çocuk sayısına, normal doğumun tercih edilmesine ve sezaryenin yasaklanmasına, 4+4+4 sistemi ile erken ve zorla evliliklere kapı açılmasına, 18 yaş altı erken ve zorla evlilik yapmış olanlar için adına “tecavüz önergesi” dediğimiz af önergesinin hem de dönemin Adalet Bakanı tarafından verilmesine, Anayasa Mahkemesi’nce resmî nikâh olmadan dinî nikâh kıyılamaz maddesinin iptal edilmesine, müftülüklere nikâh yetkisi verilmesine, rehber öğretmenlerin görev tanımının değiştirilmesi ile istismarın hasır altı edilmesine, koronavirüs zamanı infaz yasasına erken yaşta zorla evliliklerin eklenmesi çabalarına, ardı ardına çıkarılan yargı paketlerinde kazanımlardan geri adım atılmasına, LGBTİ+’ların yaşam hakkı gaspı içeren mevzuat değişim taleplerine, eşitsizliğin kadın cinayetlerini yüzlü rakamlara getirdiği ülkemizde hukukun insan odaklı bakması gerektiğini savunanlara ve bakım yükünün kadınlar üzerine ihale edilmesi için harcanan çabaların yerel yönetimlerin açtığı Yuvam İstanbul kreşlerine karşı savaş açmasına; cezasızlığın garipsenmediği bir durum olarak hüküm sürdüğü ülkemizde, en az 11. yargı paketi ile kadın cinayetleri ve çocuk istismarına af getirmeyi düşünen, Diyanet fetvaları ile laikliği yok eden çağdaşlık karşıtı bağnazlığa dur deme ve tüm yaşananları görmezden gelerek 2025 yılını Aile Yılı ilan eden zihniyete, kadın politikasızlığına kocamanından hayır demek için Anayasamızdan kaynaklanan protesto hakkımızı kullanarak 10 Ocak Cumartesi günü meydanda olacağız. </p>
<p>Yıllardır içimizde biriktirdiğimiz öfke ile, uzlaşma bulamadığımız zeminlerin yokluğu ile, daha fazla eksilmemek ve sorumlusu olduğumuz kitlelerin talepleri ile meydanda olacağız. Siyasetin kadını görünmez kılan, yaşam hakkını elinden alan, istihdamda ve eğitimde görünmez kılan bakış açısına karşı yan yanayız. Yıllardır dayanışmadan aldığımız güç ve çağdaş zeminin bize sağladığı Atatürk Türkiyesi’nin Cumhuriyet kazanımları için; hakkımıza sahip çıkmak, eşitlik için, barış için, laiklik ve yaşam için meydanda olacağız. </p>
<p>*** </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/04/kadinlar-10-ocakta-yan-yana-2.jpg" alt=""></p>
<h2>YENİ YILI MORA BOYAMAYA GELİYORUZ</h2>
<p><strong>Fatoş Erol - SOL Feminist Hareket </strong></p>
<p>10 Ocak Kadın Mitingi, kadınların ve LGBTİ+’ların uzun süredir yaşadığı hak kayıplarına, artan erkek şiddetine ve güvencesizliğe karşı ortak bir söz söyleme ihtiyacından doğdu. Bugün kadın cinayetlerinin önlenmediği, şiddetin büyük ölçüde cezasız kaldığı, koruyucu yasaların ise etkin biçimde uygulanmadığı bir tabloyla karşı karşıyayız. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve 6284 sayılı yasanın kasıtlı bir şekilde uygulanmaması, bu sürecin en somut örnekleri. </p>
<p>AKP iktidarının gerici politikaları, kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarına doğrudan müdahaleyi artırıyor. “Aile yılı” ilanı, Diyanet’in fetvalarıyla yaşam tarzımız ve haklarımıza yönelik baskılar, medeni haklara ve nafaka hakkına dönük tartışmalar, kadınların kamusal hayattaki varlığını sınırlandıran bir yaklaşımın parçası. Laikliğe aykırı politikalar toplumsal cinsiyet eşitsizliğini de git gide derinleştiriyor.  Ekonomik alanda da kadınlar açısından tablo oldukça ağır. İşsizlik, düşük ücretler, güvencesiz ve esnek çalışma biçimleri kadınları daha fazla yoksulluğa itiyor. Bakım emeği hâlâ büyük ölçüde kadınların omzunda ve görünmez kılınıyor. Tarımda, tekstilde, temizlik işlerinde ve ev içi emekte kadınlar yoğun bir sömürüyle karşı karşıya kalıyor, iş cinayetlerinde yaşamını yitiren kadınların sayısı artıyor. </p>
<p>10 Ocak’ta Ankara’da bir araya gelmemizin nedeni, kadınlara dayatılan bu gerici politikalara ve geleceksizliğe teslim olmadığımızı göstermek içindir. Şiddetsiz, eşit, özgür ve güvenceli bir yaşam talebini yükseltmek; kadınların ve LGBTİ+’ların haklarının pazarlık konusu yapılamayacağını tekrar ve tekrar hatırlatmak istiyoruz.  </p>
<p>Saray rejimi gerici-faşist bir düzeni kalıcılaştırmak için en çok kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarını hedef alıyor. Çünkü biliyorlar ki biz direndikçe, bu düzen asla kurulamaz. Mitingimiz, yalnızca bu gerici düzene bir itiraz değil; feminist dayanışmanın, birleşik kadın mücadelesinin ve özgür, eşit bir yaşam irademizi de güçlü bir ifadesi. Bu rejime karşı kadınların birleşik mücadelesi kazanacak. Birlikte kazanacağız. 2026’yı mora boyamaya geliyoruz. </p>
<p>*** </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/04/kadinlar-10-ocakta-yan-yana-1.jpg" alt=""></p>
<h2>MEKTUP</h2>
<p><strong>Genç kadınlar ve LGBTİ+’lar </strong></p>
<p>Türkiye’de kadın olmak, LGBTİ+ olmak; güvencesiz emek rejiminde daha fazla sömürülmek, kamusal alanda daha fazla denetlenmek, özel alanda ise korunmasız bırakılmak demektir. Kadın ve queer cinayetlerinin “önlenemeyen” değil, önlenmek istenmeyen bir sorun hâline gelmesi; devletin erkek şiddeti karşısındaki sistematik kayıtsızlığının sonucudur. </p>
<p>İktidarın “Aile Yılı” ilanı ve ardı ardına çıkarılan yargı paketleri, kadınların ve lubunların yaşamını korumaya değil; itaate zorlamaya hatta varlığını yok saymaya yönelik bir politik hattın parçasıdır. Bu söylem, kadınları ve LGBTİ+’ları birey olarak değil; ailenin ve düzenin devamı için araç olarak gören erkek egemen anlayışın açık ifadesidir. </p>
<p>Kadın ve trans cinayetleri artarken, şiddet cezasızlıkla ödüllendirilirken; devlet, sorumluluğunu gizlemek için “aile”, “değerler” ve “toplumsal ahlak” söylemlerinin arkasına saklanmaktadır. Kadınların ve LGBTİ+’ların yaşam hakkı sistematik biçimde pazarlık konusu yapılmaktadır. Yargı paketleriyle birlikte şiddet failleri korunmakta, kadınlar adalete erişememekte, LGBTİ+ların ise varlığı bir tehdit olarak görülmekte ve yok sayılmaktadır. “İyi hâl”, “haksız tahrik”, uzlaştırma ve koruma kararlarının etkisizleştirilmesi; şiddeti bireysel değil, yapısal bir sorun olmaktan çıkarma çabasının parçasıdır. Bu bir hukuk sorunu değil, politik bir tercihtir. </p>
<p>Kadınlar ve LGBTİ+’lar yoksullaştırılırken, bakım emeğine mahkûm edilirken, kamusal alandan dışlanırken; iktidar bunu “aileyi güçlendirme”, “aile yapısını koruma” söylemleriyle meşrulaştırmaktadır. Oysa bu düzen kadınları ve lubunyaları güçlendirmiyor, itaatkârlaştırıyor. Hedef haline getiriyor. </p>
<p>Bugün yaşadığımız hiçbir şey tesadüf değil. Kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarını değersizleştiren, emeğini görünmez kılan, bedenini denetim altına almaya çalışan politikaların toplamını yaşıyoruz. Bu durum bir günde, bir kararla, tek adamın bir imzasıyla ortaya çıkmadı. Aksine, uzun süredir sürdürülen bir erkek egemen siyasal aklın, kurumsallaşmış eşitsizliğin ve cezasızlığın sonucu. </p>
<p>Kadınlar ve lubunlar öldürülüyor çünkü erkek şiddeti korunuyor. Kadınlar yoksullaşıyor çünkü bakım emeği görünmez kılınıyor. Transların barınma ve yaşam hakları saldırıya uğruyor. LGBTİ+’lar var oldukları topluma düşmanmış gibi gösterilirken, kadınlar susturuluyor; çünkü itaat makbul, itiraz tehlikeli sayılıyor. </p>
<p>Bu düzen yalnızca hayatlarımızı tehdit etmiyor; hayal kurma kapasitemizi de daraltıyor. Geleceği planlayamıyoruz, çünkü bugünümüz güvencesiz. İlişkilerimizde, iş hayatımızda, eğitimde, sokakta, evde; var olduğumuz her alanda daha fazla yük, daha az hakla yaşamaya zorlanıyoruz. Tüm bunlar “doğal”, “kader”, “fıtrat”, “atanmış cinsiyet” denilerek iktidar tarafından meşrulaştırılmaya çalışılıyor. </p>
<p>Ama biz biliyoruz: Bu bir kader değil, politik bir tercih. </p>
<p>Kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarını değersizleştiren bu düzen; yalnızca bireysel şiddet faillerinin değil, onları koruyan yasaların, uygulamayan mahkemelerin, sessiz kalan kurumların, kadın düşmanı homofobik dili normalleştiren ve erkekliği kutsayan siyasetin ürünüdür. Bugün kadınlar ve LGBTİ+’lar öldürülüyorsa, bu bir sistem sorunudur. </p>
<p>Tam da bu yüzden, yalnız değiliz. Çünkü bu ülkenin dört bir yanında, benzer baskılara maruz bırakılan, benzer öfkeyi biriktiren, benzer bir adalet duygusuyla yaşayan milyonlar var. Bizi eve, aileye, çift cinsiyete, itaate hapsetmeye çalışanlara karşı; yaşamı birlikte kurma iradesini savunuyoruz. Bu öfkenin dönüştürücü olabilmesinin ise tek yolu var: Yan yana gelebilmek. </p>
<p>Bizler, hayatlarımızın kıyıya sıkıştırılmasına razı değiliz. Bizler, korkuyla değil dayanışmayla yaşamayı seçiyoruz. Bizler, geleceği bize rağmen şekillendirenlere karşı sözümüzü yükseltiyoruz. </p>
<p>Bize öğretilen suskun, itaatkâr, dayanıklı kadınlık yalanını reddediyoruz. LGBTİ+’ları “toplumun dışında, dejenere” gören anlayışı reddediyoruz. Susmanın bir seçenek olmadığı bir dönemden, Türkiye’nin dört bir yanındaki kadınlara ve LGBTİ+’lara sesleniyoruz: Bu hayat bizim ve geri istiyoruz. </p>
<p>Bu yüzden 10 Ocak’ta Ankara Tandoğan’da bir araya geliyoruz. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 04 Jan 2026 07:57:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kampüslerden alana dayanışma çağrısı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kampuslerden-alana-dayanisma-cagrisi-681585</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/04/kampuslerden-alana-dayanisma-cagrisi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kampuslerden-alana-dayanisma-cagrisi-681585</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Kampüslerde güvensizlikten barınma krizine, cezasızlıktan kadın emeğinin sömürülmesine kadar birçok başlıkta ortaklaşan üniversiteli genç kadınlar, 10 Ocak Kadın Mitingi’ni yalnızca bir eylem değil, korkunun yerini dayanışmanın aldığı bir buluşma olarak tanımladı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlayda Sorku</strong></p>
<p>Ülkede kadınların yaşam hakkını hedef alan politikalar, artan şiddet, cezasızlık ve güvencesizlik üniversitelerde okuyan genç kadınların gündelik hayatını doğrudan belirler hale geldi. </p>
<p>İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, 6284’ün uygulanmaması, kampüslerde tacize karşı mekanizmaların işlevsizleştirilmesi ve derinleşen ekonomik krizle birlikte üniversiteli kadınlar yalnızlaştırıldı. 10 Ocak’ta Ankara’da yapılacak Kadın Mitingi öncesi farklı üniversitelerden genç kadınlar, yaşadıklarının bireysel değil politik olduğunu vurgulayarak ortak taleplerini BirGün’e anlattı. </p>

<p>***</p>
<h2>DEFETMENİN YOLU BİRLEŞİK MÜCADELE</h2>
<p>ODTÜ’den Sude, üniversiteli genç kadınların taleplerini anlatırken iktidarın kadınlara yönelik politikalarının bütünlüklü bir baskı rejimi oluşturduğuna dikkat çekti: “24 yıllık gerici siyasal İslamcı AKP iktidarı gün geçtikçe sarsılan meşruiyetini yeniden kazanmanın yolunun baskıları arttırıp korku duvarları oluşturmaktan geçtiğini düşünüyor. Halkın tüm kesimlerine uygulanan baskı politikalarını belki de en derinden hissedenlerden biri de genç kadınlar. Bu coğrafyada kökleri cumhuriyet tarihini de aşan bir kadın hareketinden bahsetmek mümkün. Her biri birer mücadele sonucu kazanılan haklarımıza yönelik saldırılar bir yana dursun artık en çok dile getirdiğimiz talep yaşam hakkımız. Son yıllarda artan kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet vakaları da bu talebin can yakıcılığını açıkça gösteriyor. Hayatımızın her alanında karşılaştığımız baskı, şiddet ve tacizlere karşı önlem almak yerine faili aklayan ve cesaretlendiren politikalarla, kampüslerimizde CİTÖB gibi mekanizmaların kayyımlar tarafından işlevsizleştirilmesiyle bu sorunun önünün açıldığını ve daha da derinleştirildiğini görüyoruz. Bunlar dışında ekonomik krizin yükünden, kemer sıkma politikalarından kadınlar da nasibini alıyor. İktidarın kadın istihdamını arttırma yalanlarıyla ilan ettiği ‘aile yılı’ ve sonrasında ‘aile on yılı’; kadınları ev içine hapseden, görünmeyen emeğini daha da sömüren bir çıkmaza sürüklüyor.” </p>
<p>Bu politikaların üniversiteli genç kadınların yaşamını evden kampüse kadar her alanda zorlaştırdığını vurgulayan Sude, “Türkiye’de hem kadın hem de genç olmanın zorluklarını göğüsleyen genç kadınların yaşamları, iktidarın tüm alanlarda kadın düşmanı politikalarıyla oldukça derinden etkileniyor. Ekonomik ve sosyal politikalarda; kadınları yok sayan, bedenlerimizi tahakküm altına almaya çalışan, emeğimizi sömüren düzenlemeler bizleri bulunduğumuz her alanda -evde, işte, sokakta, kampüste- zaten güç olan yaşamımızı daha da güçleştiriyor” dedi.  </p>
<p>Öte yandan farklı üniversitelerden genç kadınların mitingde bir araya gelmesini ise ortak mücadelenin zorunlu bir sonucu olarak değerlendiren Sude, “Birçok farklı şehirden, üniversiteden gelsek de yaşadığımız sorunlar ortak, haliyle sorunlara karşı vereceğimiz mücadelenin de ortak olması gerekiyor. Karşımızdaki kötülüğün ne kadar örgütlü olduğunu biliyoruz, onu defetmenin yolunun da örgütlü, birleşik bir mücadelen geçtiğinin farkındayız. Bu yüzden memleketin dört bir yanında verdiğimiz mücadeleleri ortak bir zemine taşımak, birbirimize güç vermek açısından genç kadınların Kadın Mitingi’nde bir araya gelmesi çok önemli” şeklinde konuştu. </p>
<p>*** </p>
<h2>YALNIZ DEĞİLİZ</h2>
<p>Yeditepe Üniversitesi’nden Ada ise, üniversiteli kadınların gündelik hayatta sürekli bir güvensizlik haliyle yaşamak zorunda bırakıldığını anlattı. “Farklı üniversitelerden olsak da sorunlarımız benzer aslında” diyen Ada, şöyle konuştu: “Kampüsten geç çıktığımızda misal evimize veya yurdumuza dönerken güvenle varabilecek miyiz, yolda otobüste tacize uğrayacak mıyız diye kaygılarımız oluyor. Bazen insan kendini bu sorunlar karşısında yalnız ve çaresiz hissedebiliyor ama başka bir üniversitede başka bir kadının da aynı sorunlar aklından geçmişse aslında yalnız olmadığını ve birlikte mücadeleyle bunu aşabileceğini görüyor. Çünkü yalnız değiliz, görünenden çok daha kalabalığız.” </p>
<p>Bu güvensizlik halinin tesadüf değil, cezasızlıkla beslenen politikaların sonucu olduğuna vurgu yapan Ada, “Mevcut politikalar erkeklere daha fazla suç işleme ve bundan cezasız kalma alanı açıyor. Bu da onlara, kadınlara istediğini yapabilme cesaretini veriyor çünkü ceza almıyorlar aksine bu düzenden cesaret alıyorlar. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, 6284’ün uygulanmaması biz kadınların yaşam hakkını direkt tehdit eden bir durum. Zaten evde, okulda, işte kısacası var olduğu her alanda mücadele eden kadınlar bir de bu politikalar yüzünden kendi yaşam hakları için mücadele ediyorlar. Tüm bunlara karşı 10 Ocak’ta hep birlikte sesimizi yükselteceğiz” şeklinde konuştu. </p>
<p>*** </p>
<h2>SESSİZ KALMIYORUZ</h2>
<p>Boğaziçi Üniversitesi’nden Ebrar, mitingte hangi talepleri yükselteceklerini, “Eşit, güvenceli bir yaşam talebiyle, İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden yürürlüğe girmesi, 6284’e dokunulmaması, eğitim ve kampüslerde eşitlikçi politikaların uygulanması için sözümüzü duyuracağız” ifadeleriyle sıraladı. “Gasp edilen haklarımıza karşı sessiz kalmıyoruz” ifadelerini kullanan Ebrar, “Güvenli kampüslerde okumak, insanca barınmak ve yaşamak istiyoruz. Tacize, şiddete ve ayrımcılığa karşı gerçek ve etkili mekanizmalar kurulmasını, kadınlar olarak örgütlenme ve var olma hakkımızı, eşit ve güvenceli bir geleceği istiyoruz” dedi. Yaptırımsızlığın genç kadınları yalnızlaştırdığına dikkat çeken Ebrar, sözlerini şöyle tamamladı: “Yaptırımsızlık genç kadınların gündelik yaşamından ideallerine kadar hayatının her alanını baskılıyor. Güvensizlik ve yalnızlaştırmaya sebep oluyor fakat tam aksine iktidar temel haklarımıza kadar göz diktikçe birbirimize yaslanıp birlikte hareket etmek zorundayız. Alanlardan kürsülere birlikte politik bir hattı inşa edip güçlendirmek zorundayız. Bu düzene karşı ortak deneyimlerimizi paylaşacağımız, dayanışmayı yan yana büyüteceğimiz, ortak taleplerimizi daha güçlü ifade edebileceğimiz bir zemine ihtiyacımız var. Yan yana geldikçe daha güçlüyüz, daha görünürüz, her zamankinden bile daha kararlıyız!” </p>
<p>*** </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2026/01/04/kampuslerden-alana-dayanisma-cagrisi.jpg" alt=""></p>
<h2>KORUMUYOR, YALNIZLAŞTIRIYOR</h2>
<p>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden Ecem, üniversiteli genç kadınların mitinge katılma nedeninin gündelik bir hayatta kalma mücadelesi olduğunu ifade etti. Üniversiteli genç kadınlar olarak sadece öğrenci değil aynı zamanda geçinmeye ve barınmaya çalışan bir noktada olduklarını vurgulayan Ecem, “Kampüslerde güvende olmak istiyoruz. Tacize uğradığımızda üstünün kapatılmasını değil gerçek yaptırımlar uygulanmasını istiyoruz. Ücretsiz ve nitelikli eğitim, barınma hakkı, insanca yaşam koşulları, sömürülmeden çalışabilme ve okuyabilme bizim en temel taleplerimizden” dedi. </p>
<p>*** </p>
<h2>BİR ARADA GÜÇLÜYÜZ</h2>
<p>Mevcut kadın politikalarının üniversiteli genç kadınları korumak yerine yalnızlaştırdığını belirten Ecem, “‘Aile yılı’ kadınları aile içine hapseden, itaatkâr olmaya zorlayan bir yerden kuruluyor. Üniversitelerde yaşadığımız taciz, baskı ve mobbing sistematik ama çözümler göstermelik. Ben hem öğrenci hem emekçi hem de kadın olarak bu politikalar yüzünden üç kat yük taşımak zorunda kalıyorum. Dolayısıyla bu miting bizim için sadece bir miting değil nefes alabildiğimiz bir alan. Yaşadıklarımızın bireysel değil politik olduğunu görüyoruz. Aynı sorunları yaşayan kadınlarla yan yana gelmek güç veriyor, korkunun yerini dayanışma alıyor. Çünkü baskı ve şiddet tek bir üniversiteyle sınırlı değil. DTCF’de yaşadıklarımız başka üniversitelerde de yaşanıyor. Farklı üniversitelerden genç kadınlar olarak bir araya geldiğimizde bu düzenin karşısında daha güçlü durabiliyoruz. Birimizin sesi kısılmak istendiğinde diğerimiz yükseltiyor” ifadeleriyle sözlerini tamamladı. </p>
<p>*** </p>
<h2>TALEPLERİMİZİ HAYKIRACAĞIZ</h2>
<p>Hacettepe Üniversitesi’nden Emine ise, “Tek adam rejimine, faşizme ve şeriata karşı kadınların olduğunu haykırmak için alanlardayız” dedi. Üniversiteli genç kadınlar olarak güvenli kampüsler, nitelikli, eşit ve şiddetsiz bir yaşam talep ettiklerini belirten Emine, “KYK yurtlarında yaşanan güvensizliklere, erkek ve kadın öğrenciler arasındaki barınma eşitsizliğine karşı ses çıkarıyoruz. Cinsel tacize ve kadın cinayetlerine karşı caydırıcı politikalar istiyoruz. Stajda ve okurken çalışmak zorunda bırakıldığımız part-time işlerde güvencesizliğe mahkûm edilmek istemiyoruz. Kampüslerimizde tacizlere sessiz kalan, etkisizleştirilen CİTÖK’ler yerine etkin CİTÖK ve güvenli kampüs talebimizi haykıracağız” ifadelerini kullandı. </p>
<p>*** </p>
<h2>İSYANDAYIZ, ALACAKLIYIZ!</h2>
<p>Cezasızlık politikalarının kampüslerde kadınları sessizliğe zorladığını belirten Emine, sözlerini şöyle sonlandırdı: “Mevcut politikalar bizi korumaktan çok itaatkâr ve güvensiz bir konuma itiyor. Tacizcimizi ifşa etmek yerine susmayı tercih ediyoruz; çünkü aynı kampüslerde yaşamaya devam ediyoruz ve failler cezasız kalıyor. Cezasızlık failleri cesaretlendiriyor. Ekonomik krizle birlikte hayallerinden ve eğitim hakkından edilen yine genç kadınlar oluyor. Bize susmayı dikte eden politikalara karşı özgür ve eşit bir hayat istiyoruz, alacağız. Sorunlarımızın bireysel olmadığını, bulunduğumuz her alanda ortak sorunlarla mücadele ettiğimizi bu mitingle daha net görüyoruz. Birlikte daha güçlüyüz. Kendi sözümüzü kurduğumuz, taleplerimizi birlikte yükselttiğimiz bir miting olacak. Tüm üniversitelerde yaşadığımız sorunlar aynı. Hacettepe’de yaşanan barınma krizi, gelecek kaygısı, güvensiz ve ışıksız kampüsler; ODTÜ’de de, 9 Eylül’de de, İstanbul Üniversitesi’nde de var. Birçok üniversiteden kadınların bir araya gelmesi, mücadelemizin ülke çapında olduğunu gösteriyor. Dayanışmamızı büyüttüğümüz, taleplerimizi en yüksek yerden söyleyeceğimiz bir buluşma olacak. Bizler bu kadın düşmanı rejime karşı isyandayız, alacaklıyız!” </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 04 Jan 2026 07:12:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Laik eğitim kadınlar için yaşamsaldır]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/laik-egitim-kadinlar-icin-yasamsaldir-681584</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/04/laik-egitim-kadinlar-icin-yasamsaldir.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/laik-egitim-kadinlar-icin-yasamsaldir-681584</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Nejla Doğan</strong></p>
<p>2026’ya bir siyaset olarak ümmetçiliğin önümüze sürüldüğü, buna paralel başta eğitim olmak üzere toplumu tebaalaştırma politikalarının her alanda hızla derinleştirildiği, bu emperyalist projeyi bütünleyen neoliberal programın kitleleri sonsuz bir yoksulluğa, sefalete, belirsizliğe sürüklediği bir iklimde ve kendini tüm bunların bekçiliğine, icracılığına adamış bir iktidarın yönetiminde girdik. Peki neredeyse çeyrek yüzyılda adım adım inşa edilen bu rejimde kadınların payına düşen ne oldu, ne olacak? Elbette “ümmet”in o en karanlık, en korkunç gericiliğiyle yüz yüze kalmak, tebaanın en çok sömürüleni, en çok şiddet göreni olmak. </p>

<p>İşte bugünün laiklik ve kamuculuk karşıtı eğitim politikaları tam da bu zemini güçlendirmek için hayata geçiriliyor. Çünkü hem İslamcı rejim hem de neoliberalizm kendisini özellikle kadın bedeni ve emeği üzerinden yeniden üretirken, eğitimi en kritik alan olarak görüyor. Dolayısıyla bugün eğitimde atılan her bir adım, bir yandan Cumhuriyet’in tasfiyesinde geldiğimiz son aşamayı resmederken, bir yandan da bu resimde özellikle kadınlara nasıl bir yaşam sınırı çizildiğini oldukça net gösteriyor. </p>
<h2>GERİCİ EĞİTİMİN KADINA ÇİZDİĞİ SINIRLAR</h2>
<p>Örneğin “insanın fıtri özelliklerini korumayı” hedeflediğini ilan eden Maarif Modeli, çizdiği bu çerçeveyle daha en baştan kadın ve erkeğin farklı fıtratları olduğunu, dolayısıyla eşit olamayacaklarını ifade ederken, başta seçmeli ve zorunlu din dersleri olmak üzere tüm ders içerikleri bu çerçevede yapılandırılıyor. MEB’in adeta yetki paylaşımı yaptığı tarikatçı dernek ve vakıflar da özellikle kız öğrencilere yönelik yürüttükleri faaliyetlerle kadını sadece anne ve eş olarak tanımlayıp eve hapsetmeyi amaçlayan politikaları “İslami yaşamın gerekliliği” olarak propaganda edip yaygınlaştırmaya çalışıyor. </p>
<p>Keza imam hatipler, Diyanet kursları, sayısını bilmediğimiz sıbyan mektepleri, medreseler, hafızlık okulları ve tarikat yurtları da kadın-erkek eşitliğine saldıran gerici içerik ve uygulamalarıyla başta Medeni Kanun olmak üzere kadınların son yüz yılda elde ettiği bütün hak ve kazanımları hedef alıyor. Geldiğimiz aşamada, zorunlu eğitim süresinin kısaltılması ve karma eğitim zorunluluğunun kaldırılması bağlamındaki planlamalar da bu tabloyu tamamlıyor. Biliyoruz ki bu iki adım, yaratacağı tüm sonuçların yanı sıra, özellikle kız çocuklarına/kadınlara toplumsal hayatta ne kadar ve nasıl yer verileceğini belirleyen bir süreci de inşa edecek. </p>
<p>Üstelik daha bugünden 25 yaş üzeri kadınlarda ortalama eğitim süresinin 8,6 yıl olduğu (TÜİK-2024), ortaöğretimdeki kız çocuklarının okullaşma oranının pek çok kentte %80’in altına düştüğü, bölgesel eşitsizliklerin giderek arttığı düşünüldüğünde, zorunlu eğitim süresinin kısaltılmasıyla, daha fazla kız çocuğunun erken yaşta evlilikle, ev içi bakım yüküyle, dinsel-geleneksel sömürüyle karşı karşıya kalacağı açıkça görülüyor. İktidarın “aile kurmayı geciktiriyor” söylemiyle hayata geçirmek istediği bu politikanın bir sonucu muhafazakarlık ve yoksulluk baskısı altındaki kız çocuklarının kendilerine bir gelecek seçmelerinin olanaksızlaşması ise bir sonucu da kamusal alandan soyutlanan kadınların yurttaşlık haklarının gittikçe geriletilmesinin, cinsiyet temelli eşitsizliklerin derinleştirilmesinin sosyal zemininin yaratılması olacak. </p>
<p>Bugün karma eğitimin saldırı altında olması da cinsiyet eşitsizliğini norm haline getirmek isteyen bu politikaların önemli bir parçası. Çünkü karma eğitim demek, her şeyden önce her iki cinsiyete eşit koşullarda ve içerikte eğitim vermek, kız ve erkek çocukları kamusal alana attıkları ilk adımda eşit hale getirmek demek. Bu nedenle cinsiyetler arası eşitliği kuran ilk adım olmanın ötesinde, laik bir toplumsallaşmanın da en vazgeçilmez adımı. Karma eğitimin kaldırılması ise uzun vadede kadınla erkeğin ayrı müfredatlarla eğitilmesi, cinsiyete dayalı işbölümünün olağanlaştırılması ve böylece kadının toplumsal yaşamda önce ikincil hale getirilip sonra da tümüyle tecrit edilmesinin önünün açılması anlamına geliyor. </p>
<h2>LAİKLİK VE LAİK EĞİTİM KADININ TEMEL GÜVENCESİDİR</h2>
<p>Okul öncesi eğitimden üniversite kampüslerine kadar kız çocuklarının/kadınların yaşamını kuşatan tüm bu eğitim politikalarını, “aile yılı” ile Medeni Kanun’a yapılan saldırılarla, kadın emeğinin düşük ücretlendirilmesiyle, kadına karşı işlenen suçlarda uygulanan cezasızlık politikalarıyla birlikte okumak gerekiyor. İslamcı-neoliberal rejim, bugün “aileyi koruma” adı altında bir yandan yatırım yapmak istemediği çocuk, yaşlı, hasta bakımı gibi hizmetleri kadına yüklerken, bir yandan da eğitimsiz bıraktığı kadınları ucuz, itaatkar, örgütsüz ve çaresiz bir işgücü potansiyeline dönüştürüyor. Dolayısıyla kadınların her türlü sömürüye açık, sessiz, daha fazlasını istemeden kırıntılara şükreden varlıklar olmasını istiyor. </p>
<p>İşte bu nedenle laiklik ve laik eğitim, kadının hayat hakkının, yurttaşlık haklarının, kendini bağımsız, özgür ve eşit bir özne olarak var etmesinin temel güvencesidir diyoruz. </p>
<p>Ülkedeki yoğun politik tartışmalar ve ekonomik sorunlar arasında bazen görünmez olsa da bu gündemin bize söylediği önemli bir şey var. “Türkiye’de olmaz, yaşanmaz” dediğimiz her şeyi hızla yaşadığımız, artık İŞİD’çilerin bile medreselerinden bahsettiğimiz koşullarda, tüm toplum için ama en çok da kız çocukları ve kadınlar için adım adım bir cehennem inşa ediliyor. Elbette ülkenin içinden geçtiği bu kırılma anında, toplumun gideceği yönü, kadınların geleceğini toplumsal mücadelenin gücü belirleyecek. Tam da bu nedenle bugün yaşamsal olan, karşımızda sağ partileriyle, tarikatlarıyla, sermayesiyle, emperyalist destekçileriyle bir blok oluşturan gericiliğe karşı, laiklikten, emekten, kadının özgürlüğü ve eşitliğinden yana ilerici bir bloku örgütleyebilmek. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 04 Jan 2026 06:58:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hukuk, beden ve tahakküm: Laiklik nereye gidiyor?]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/hukuk-beden-ve-tahakkum-laiklik-nereye-gidiyor-681583</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2026/01/04/hukuk-beden-ve-tahakkum-laiklik-nereye-gidiyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/hukuk-beden-ve-tahakkum-laiklik-nereye-gidiyor-681583</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>2015 Mayıs ayında Anayasa Mahkemesi, Türk Ceza Yasası’nın “Birden çok evlilik, hileli evlenme, dinsel tören” bașlıklı m.230/ 5.ve 6. fıkraları iptal ederek imam nikâhı kıymak için önce resmî nikah kıyma şartını kaldırdı. Biz kadınlar şu an içinde bulunduğumuz günlerin ayak seslerini o zamanlardan duyar olduğumuzu söylemiştik. Medeni Yasa’nın koruyucu hükümlerinden uzaklaşıldığını ve laiklik karşıtı uygulamalarla karşılaşacağımızı ve o günlerin hiç de uzak olmadığını anlatmıştık. Bu karar, tekil bir yargısal tercih değil bilakis sonraki yıllarda ilerleyecek siyasal yönelimin ilk güçlü işaretiydi. Tam bir sene sonra 2016 Mayıs ayında, kısaca Boşanma Komisyonu Raporu olarak adlandırdığımız “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi” amacıyla kurulan meclis araştırma raporu gündemimize oturdu.</p>

<p>Raporun en görünür özelliği, kadın değil aile odaklı bir muhafazakârlığın yasal zeminini hazırlama çabasıydı. Böylece kadınların birey olarak hakları değil, aile adı altında kurulan ideolojik bir çerçeve merkeze alındı. Rapora hâkim olan ideoloji, İslam inancı ve kaidelerine bağlı kalmanın, başta kadına yönelik erkek şiddeti olmak üzere bugünün bütün aile sorunlarını çözeceği iddiasına dayanıyordu. Bu iddialar, AKP iktidar olduğundan bu yana gerek erkek gerek kadın kanaat önderleri eliyle yüksek sesle savunuldu. Muhafazakâr aileyi korumak bir devlet politikası haline getirildi ve baskıcı yasaların önü açıldı. Bu ideolojik yönelim, kısa sürede sokakta ve gündelik hayatta karşılığını buldu. 2016 Eylül’ünde İstanbul Çekmeköy’de Ayşegül Terzi şort giydiği için belediye otobüsünde bir erkeğin saldırısına uğradı. Son başbakan Binali Yıldırım olaydan sonra faile tavsiyede bulundu: “Şort giymesi hoşuna gitmediyse mırıldan geç.” Saldırgan erkeğe fiilen bir hoşgörü alanı tanındı. Siyasal dil, erkek şiddetini yalnızca mazur görmedi, onu aynı zamanda normalleştirdi.  </p>
<p>Bu kez 2017 Temmuz ayında Nüfus Hizmetleri Yasası’nda değişiklik yapılarak müftülere resmi nikah yetkisi verilmesi gündeme getirildi ve bu tasarı kamuoyunda yoğun tepki topladı. 100’e yakın kadın örgütü ve LGBTIQ+’lar “Bu Yasalar Böyle Geçmez” kampanyasıyla karşı çıktı. Tepkiler üzerine konuşan Erdoğan “İsteseniz de, istemeseniz de Meclis’ten geçecek” dedi, tasarı 19 Ekim 2017’de TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi, 3 Kasım 2017’de onaylandı. Bu düzenleme, Anayasa’nın laiklik ilkesine ve Devrim Yasalarına açık bir müdahaleydi.  </p>
<h2>FITRAT, İTAAT VE DEVLET: LAİKLİĞİN TASFİYESİ</h2>
<p>1 Ağustos 2025 tarihinde Diyanet’e bağlı 90 bin camide okunan, Hayâ Allah’ın Emri Fıtratın Gereği başlıklı hutbede, “Bedeni açıkta bırakan elbiseler vücut hatlarını belli eden kıyafetler tarz ya da imaj değil, Allah’ın emirlerini ihlâl etmektir” denildi. Bu sözlerle kadınların yaşam tarzına, giyim kuşamına açık bir saldırı yöneltildi. Artık münferit olaylardan değil, kurumsallaşmış bir tahakküm düzeninden söz ettiğimizi sağır sultan da duydu. Diyanet’ in 2025 Ağustos ayı boyunca okutulan hutbeleri, dinin daima kadına hâddini çizme aracı olarak kullanılmasının ve laiklik karşıtı bu düzeneğin en çarpıcı örnekleridir. Kadın bedeni yine kamusal ahlakın sınır taşı yapılmakta; “şeffaf kıyafet”, “kısa etek”, “giyinik çıplaklar” gibi ifadelerle ahlaki bir disiplin mekanizması kurulmaktadır. Tam da bu noktada Michel Foucault’nun biyopolitika kavramı kaçınılmaz olarak devreye girer: Devlet yalnızca yasa koymaz, aynı zamanda arzuları şekillendirir, kadın bedenini kamusal normlar aracılığıyla yönetir. Bittabi burada hedeflenen şey inanç değil, itaattir; kurulan düzen manevi değil, siyasal bir tahakküm düzenidir. Bu tabloyu bugünden bağımsız okumak mümkün değildir.  </p>
<p>Yirmi dört yıldır siyasal İslamcı hareket, ideolojik ve kültürel bir hat üzerinden adım adım ve son derece sistematik biçimde ilerliyor; bugün geldiğimiz yerde artık mevzi kazanmış durumda. Aileyi dini referanslarla yeniden tanımlama iddiasıyla kurulan Aile İrşat ve Rehberlik Büroları bunun somut örneklerinden. Bu bürolarda çoğunlukla kadınlar görevlendiriliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sayıları giderek artan vaizeleri ev sohbetleri ile kadınlara ulaşıyor. İtaat, emanet, fıtrat temelinde yeni bir cinsiyet düzeni inşa etmeye çalışan AKP bu hatta duraksamıyor, hız kesmiyor. Peki biz ne yapıyoruz; laikliğin adım adım aşındırılmasına, kamusal alanın dinsel referanslarla yeniden biçimlendirilmesine itiraz edenler, bu sistematik kuşatmayı hangi noktada ve nasıl karşılıyoruz? </p>
<p>Laikliği sıfatlarla yumuşatmaya, önüne arkasına ekler koyarak “zararsız” hale getirmeye çalışmak masum bir dil tercihi değildir. Tam da toplumun ve yasaların dine göre yeniden düzenlenmeye çalışıldığı bir süreçte laiklik kelimesinden kaçınmak, mücadelenin merkezini terk etmek demektir. Çünkü burada tartışılan şey inanç özgürlüğünün incelikleri değil; kamusal alanın, hukukun ve toplumsal yaşamın hangi ilkeye göre kurulacağıdır. Laiklik bu yüzden dümdüz laikliktir: Pazarlığı olmaz, yerine başka bir kavram ikame edilemez. Ondan geri adım atılan her yerde boşluğu din referanslı tahakküm doldurur. İdeolojik mücadele ihmal edilir, laiklikten taviz vermeme gayesi savsaklanırsa siyasal İslamcı iktidara karşı gerçek bir direniş mümkün olabilir mi? Diğer bir soru da: Eğitimden kültüre, üniversitelerden hukuk düzenine, festivallerden sanatçıların konserlerine, kadınların sokakta ne giyeceğine, çiftlerin öpüşmesine, kamuya açık alanlarda içki içilmesine kadar anti demokratik müdahale ve kurumsallaşma sürerken muhalefet partilerinin verdiği yanıt ne?  Ne yazık ki, koca bir hiç! </p>
<p>Bugün Anayasa değişikliği söyleminin altında laikliğe aykırılığın mümkün olan en uç noktaya taşınması murat ediliyor. Bu bir hukuk tartışması değil; rejimin temelini aşındıran, yaşam tarzlarımıza doğrudan müdahaleyi meşrulaştırmayı amaçlayan siyasal bir saldırıdır.  </p>
<p>Emanet, itaat ve fıtrat; Diyanet’in dilinde tesadüfi kavramlar değil, süreklilik taşıyan bir ideolojik hattın anahtar sözcükleri. Bu kelimelerle kadın, hak sahibi bir özne olmaktan çıkarılır; korunması gereken, yönlendirilmesi gereken, sınırları başkaları tarafından çizilen bir varlığa indirgenir. İtaat erdem olarak yüceltilirken eşitsizlik kutsallaştırılır, fıtrat denilerek toplumsal roller doğallaştırılır, emanet söylemiyle kadın bedeni ve yaşamı kamusal denetime açılır. Ortaya çıkan şey din değil, patriyarkal tahakkümün dinsel dille yeniden üretilmesidir. </p>
<p>Gericilik, her dönemde savaş alanı olarak kadın bedenini seçti. Cumhuriyet modern yaşamı kadınlar üzerinden simgeleştirmişti; bugün de karşı-devrim aynı bedeni hedef alıyor. Bu yüzden laiklik soyut bir ilke değil, kadınların özgürce var olabilmesinin ön koşuludur. Senelerdir her şey gözümüzün önünde cereyan etmekte. Ne o, ne bu politikası, taraf olmaktan korkanların icat ettiği bir oyalamadır; sonucu ideolojik çürüme ve kaybedilmiş zamandır, tarihsel gecikmedir. </p>
<p>Laiklik yalnızca siyasal bir tercih değil; nasıl yaşayacağımızın, hatta yaşayıp yaşayamayacağımızın güvencesidir. Memleketi belirsizliğe, keyfiliğe ve dinsel tahakküme rehin bırakmak isteyenlere karşı durmanın başka bir yolu yok. Bu karanlık süreci ancak birlikte ve açık bir mevzîyle aşabiliriz.  </p>
<p>Sözü dolandırmadan, geri adım atmadan: Laiklikten vazgeçmiyoruz, vazgeçmeyeceğiz. </p>
<p>Son olarak… Laikliğin tasfiyesine karşı gerçek bir savunma hattı kuran, laiklik mücadelesinin önünü açarken toplumsal bağları yeniden örmeyi hedefleyen Laiklik Meclisi’nin çalışmalarını görünür kılmak, takip etmek ve bu hatta omuz vermek bugün hepimizin sorumluluğudur. Bu mücadele uzaktan izlenecek değil, birlikte büyütülecek bir mücadeledir.  </p>
<p>laiklikmeclisi.org </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 04 Jan 2026 06:52:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gençler için rock efsaneleri]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/gencler-icin-rock-efsaneleri-679917</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/gencler-icin-rock-efsaneleri.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/gencler-icin-rock-efsaneleri-679917</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yunus Emre Ceren</strong></p>
<p>Geçtiğimiz günlerde çıkan 101 rock yıldızı ve Türkiye rock tarihinin derlediği Rock Efsaneleri Ansiklopedisinin yazarı Zeynep Alpaslan ile kitabını, rock müziğin dününü ve bugününü konuştuk.</p>
<p><strong>Öncelikle kitaba Orpheus’u anarak başlıyorsunuz. Neden Orpheus’u tercih ettiniz? </strong></p>
<p>Orpehus miti küçüklüğümden beri çok ilgimi çekmiştir. Biricik karısı Eurydike’yi Ölüler Ülkesi’nden kurtarmak için yeraltına inen ve burada liriyle çaldığı olağanüstü güzellikteki şarkılarla Hades’in bile kalbine dokunabilen ozanın öyküsü, aslında müziğin büyüsüne dair çok şey söylüyor bence. Orpheus kalbinde isyanı, kederi, aşkı, tutkuyu ve sevinci taşıyan; duygularını çok yoğun yaşayan biri. Ben de bu yüzden sevdiğim müzisyenlerin Orpheus’un soyundan geldiğini düşünmüşümdür hep içten içe.  </p>

<p><strong>Müzik ve kitabı buluşturma fikri nasıl ortaya çıktı? </strong></p>
<p>Müzik hakkında düşünmek, okumak ve yazmak çok hoşuma gidiyor. “Patti Kahve Yapıyor” isimli bir Substack bültenim var, burada “hayat, evren, her şey ve müzik” hakkında yazılar yazıyorum. Rock müzik tarihini ansiklopedi şeklinde genç okurlara sunma fikri ise sanırım ergenliğimde ihtiyaç duyduğum kılavuzu yazma arzumdan ibaretti sadece. Genç okurların yoluna ekmek kırıntıları serpmek için bu kitabı yazdım. Rock müziği ana hatlarıyla keşfetsinler ve sonrasında kendileri derinlemesine araştırabilsinler diye… Sonra yolum Mimas Yayınları’yla kesişti ve uzun süren yayıncı arayışım sonucunda, kitap nihayet genç okurlarla buluşabildi. </p>
<p><strong>Çok farklı rock türleri ve oldukça geniş bir isim listesi var. Kitabın yazım süreci nasıl geçti? Bir takım eksik isimler de gözüme çarptı. Seçkiyi nasıl yaptınız? </strong></p>
<p>Rock Efsaneleri kitabımda dünyadan rock müziğe yön veren 101 önemli isme ve Türkiye rock müzik tarihinin kısa bir özetine yer verdim. Bu süreçte sayısız kaynak taradım, bol bol müzik dinledim, hayal kurdum ve çizim yaptım. Kitabı yazarken de resimlerken de çok çalıştım ve çok yoruldum. Sonra biraz daha çalıştım ve biraz daha yoruldum. Elvis’ten Bowie’ye, Queen’den Barış Manço’ya uzanan tuhaf ve müthiş bir yolculuk oldu bu benim için. Seçkiyi yaparken sadece gerçekten “efsane” olan isimlere yer vermeye dikkat ettim. Eksikler tabii ki vardır, ancak bu kılavuzun genç okurları bu eksikleri kendi başlarına tamamlamaya iteceğini düşünüyorum ben.  </p>
<p><strong>Kitabın hedef kitlesi gençler, sizce gençler arasında rock müzik hâlâ popülerliğini koruyor mu? </strong></p>
<p>Rock müziğin gençler arasında popüler olup olmadığını bilmiyorum ama böyle olması da gerekmiyor sanırım. Rock müzik her zaman için biraz toplum normlarının dışında kalan insanlara hitap etmiştir. Tıpkı kitabımın editörü Ecem Ardalı gibi, ben de büyürken kendimi rock müzikte buldum. Yoksa kendimi rock müzikte kaybettim mi demeliyim? Neyse, ikisi aynı şey zaten bence. Mesela, David Bowie bana kendini bu dünyada bir uzaylı gibi hissetmenin kötü bir şey olmadığını gösterdi. Patti Smith ise sanat aracılığıyla başkalarının yaralarını sarabilmenin mümkün olduğunu… Bu kadarı genç bir insanın kendini inşa etmesi için yeterlidir belki de. </p>
<p><strong>Alice Cooper’ı anlatırken “sevdiğimiz şeylere dönüşmemizin kaçınılmaz olduğu” demişsiniz, bu gençlere yönelik bir tavsiye olarak düşünülebilir mi? </strong></p>
<p>Çocuk ve gençlik kitaplarımda özellikle yapmaktan kaçındığım bir şey varsa, o da tavsiye vermek. Ben bu kitabı en başka kendi çocukluğum için yazdım. Çocukken ihtiyaç duyduğum sözler bunlar benim. Ne dinliyorsak, ne okuyorsak, ne izliyorsak, sonunda o oluyoruz. Kaçınılmaz bir biçimde, tutku duyduğumuz şeye dönüşüyoruz. Ruhumuz sevdiğimiz her şeyden ve herkesten bir parça taşıyor, onlarla şekilleniyoruz. Bu yüzden de neyi ve kimi sevdiğimize çok dikkat etmemiz gerekiyor bence. Ama bu bir tavsiye değil, bir düşünce sadece.  </p>
<p><strong>Tek tek isimlere girmek istemezdim ama bence en etkileyici anlatımınız Lemmy’den söz ederken. Sizce de öyle mi? </strong></p>
<p>“Sıkı bir rockçının neye benzediğini görmek istiyorsan, Motörhead’in kurucusu Lemmy Kilmister’a bakabilirsin!” diye başlıyor bu yazı. Çok sevilen, tüm o sert tavırlarına karşın sevimli olmayı da başaran, hem punkları hem metalcileri derinden etkilemiş, özel biriydi Lemmy. 2015’te hayata veda ettiğinde Türkiye’de onun için lokma bile döküldü. Bu yüzden mutluyum onun hakkında yazabildiğim için. Bunun kitabın en etkileyici anlatımı olup olmadığını ise bilmiyorum ama Rock Efsaneleri’nin güzelliği de burada sanırım; içinde herkese göre bir şey var. </p>
<p><strong>Son olarak 90’lar ve Türkçe rock yapılır mı tartışması demişsiniz, hatırlamayan okurlara biraz anlatmak ister misiniz? </strong></p>
<p>Ben büyürken Beyoğlu’nda paneller düzenlenir ve Türkçe sözlü rock müzik yapılabilir mi yapılamaz mı diye tartışılırdı. Ama aslında bu oldukça tuhaftı, çünkü 1950’lerin ikinci yarısından beri zaten yapılan bir şeydi Türkçe rock. Ben çocukken MFÖ, Erkin Koray, Bulutsuzluk Özlemi ve Barış Manço hayranıydım. Şimdilerdeyse yerli sahnenin yeraltındaki isimlerini büyük bir mutlulukla keşfediyorum. Türkiye’de rock müzik adına harika şeyler yapılıyor. Eski tartışmalar geçerliliğini yitirdi artık. Zaten hiçbir zaman geçerli değillerdi belki de… Ama bu tartışmalar da tarihin bir parçası ve genç okurları bunlardan haberdar etme çabası içindeyken o günlere dönmek benim için tatlı bir deneyimdi yine de. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 09:09:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bak Postacı Geliyor selam veriyor…]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/bak-postaci-geliyor-selam-veriyor-679916</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/bak-postaci-geliyor-selam-veriyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/bak-postaci-geliyor-selam-veriyor-679916</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emine Uçar İlbuğa - Prof. Dr.</strong></p>
<p>Yüksel Aksu’nun Dondurmam Gaymak, İftarlık Gazoz ve Bak Postacı Geliyor filmleri, 1980’ler, 1970’ler ve 1960’ların Türkiye’sini Ege bölgesi Muğla/Ula ekseninde ele alan bir dönem üçlemesi. Aksu yerel ağızla, taşrada insanların gündelik hayatlarını, hüzünlerini, iktidar ve gücün toplumsal yaşam ve birey üzerindeki etkilerini, aşkı, şiiri, şairi merkeze aldığı son filminde tarihi yalnızca anlatının bir arka planı olmaktan çıkarıyor, bir toplumsal deneyim olarak sunuyor. Yüksel Aksu ‘yerel anlatı’ eğiliminin içinde hem popüler izleyiciyi dışlamayan hem de eleştirel düşünceyi gündelik hayatın içine yerleştiren özgün bir sinemacı olarak, taşrayı bir ‘geri kalmışlık’ klişesi içine sıkıştırmadan, üretim ilişkileri, kültürel bellek, dayanışma biçimleri ve gündelik hayatın toplumsal alanı bağlamında ele alıyor. Bu tercih, onu bir yandan Yeşilçam’a yakınlaştırırken öte yandan kendine özgü bir estetik alan yaratmasına olanak sağlıyor.</p>

<p>Genel olarak filmlerinde epik/diyalektik anlatı, geleneksel orta oyunu, Karagöz /Hacivat ve tuluatlarla iç içe geçen bir anlatı öne çıkıyor. Aksu filmlerinde müziğin bağımsız işlevi, anlatıcı ve meddah tavrı ile bir yandan bellek ve kültürel mirası mekan üzerinden bugüne taşıyor, öte yandan küresel tektipleşmeye karşı yerel kültürel pratiklerin görünürlüğünü, taşranın giderek melezleşmesi ve dolayısıyla yeni taşra/kent ilişkilerini, ülkenin siyasal, ekonomik, kültürel değişimi ile paralel işliyor. Aksu’nun filmlerinde yerellik folklorik bir dekor olarak yer almıyor, bilakis çatışmayı kuran, dönüşen toplumsal ve ekonomik yapısı ile eleştirel bir dil de taşıyor. Dondurmam Gaymak’ta küçük üretici/esnafın tekelleşen markalarla mücadelesi, Entelköy Efeköy’e Karşı’da termik santral sorunu ve kalkınma vaadine karşın köylünün geçim kaygısı, kentli çevreci/aktivist söylemin yerel gerçeklikle çatışması ortaya konuyor. İftarlık Gazoz’da ise 1970’ler taşrası, ritüeller, usta/çırak ilişkisi, mahalle dayanışması ve çocukların gözünden toplumsal bellekle hoşgörü fikri dönemin siyasal koşulları içinde bir arada yer alıyor. Bununla birlikte siyasal konular onun filmlerinin ana teması olmaktan çok, hikayeyi şekillendiren duygusal boyutuyla bir ‘karşı hafıza’ üzerinden çerçeveleniyor.   </p>
<h2>HERKES ONA BAKIYOR, SELAM VERİYOR…</h2>
<p>Bak Postacı Geliyor, 1960 ve 70’lerde çocuk olan kuşakların hafızasında yer etmiş mahalle kültürünü canlı bir biçimde yeniden kuruyor. Sokakların çocukların oyun alanı olduğu, kadınların kapı önlerinde ayaküstü sohbet ettiği, avlularda kışlıkların hazırlandığı, akşam yemeği telaşının sokaklara taştığı, sokakta oyuna dalmış çocukları yemeğe çağıran annelerin sesinin oyunu bırakıp eve girmek istemeyen çocukların sesine karıştığı, aşkların, kavgaların, yoksulluğun, paylaşımın ve dayanışmanın iç içe yaşandığı zamanlarda, gündelik hayatın en heyecanlı anlarından biri de uzakları yakın eden bir figür olarak mahallenin ortak heyecanının merkezinde yer alan postacılardı. Bak Postacı Geliyor filminde anlatı, aşkından divane olan bir postacı üzerinden ilerlerken, bir dönemin ritüelleri, yazlık sinemalar, kahvehane ve mahalle kültürü o döneme ilişkin anlatıyı ve geçmişle bağı güçlendirirken, toplumsal dayanışma fikri de daha çok kültürel pratikler gibi hoşgörü vurgusuyla görünür kılınıyor. Bu haliyle Aksu’nun üçleme filmleri aracılığı ile Türkiye’nin 1960, 1970 ve 1980li yıllarının Ege Bölgesi özelinde, henüz iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, ağ toplumu gibi, neo-liberal politikalarla toplumsal, kültürel yaşamda ciddi kırılmaların görünür olmadığı dönemlerin sözlü kültürü, usta/çırak ilişkileri, meslekleri ve gündelik yaşam pratikleri birer kültürel aktarım aracı olarak bugüne taşınıyor. Dolayısıyla Aksu filmlerinin geçtiği doğal mekanlar gibi, yerel halk ile profesyonel oyuncuları bir araya getirirken, doğal ışık ve büyüleyici kamerası ile yerel yaşamın gündelik ritmini gerçekliğe yaslanan bir anlatı olarak kolektif boyutu ile öne çıkarmayı başarıyor. Çünkü Aksu’nun film dünyasının merkezi mahalle dükkanları, esnaf, dolmuş, kahve, cami, meydan, sokaklar gibi kamusal mikro-mekanlardan oluşuyor. Böylece Türkiye’nin dönemsel olarak modernleşme sürecinde küçük ölçekteki gerilimler, değişimler tüketim/üretim, doğa/kalkınma, gelenek/modernlik, kentli orta sınıf/köylü pratikleri karşıtlıklarında ortaya konuyor.  </p>
<p>Bak Postacı Geliyor: İzleyiciye hikayesi, müziği, şiirleri ile büyüleyici bir sinema deneyimi vaat ediyor.</p>
<p>Yüksel Aksu’nun son filmi Bak Postacı Geliyor, 1960’lı yılların Türkiye’sini, bir taşra mekanı olarak Ula üzerinden, gündelik hayat pratikleri, yerel toplumsal ilişkiler ve kolektif hafızayı duygusal ve mizahi bir anlatı çerçevesinde yeniden kuruyor. Film, anlatısını postacı Osman (Ozan Akbaba) karakteri etrafında şekillendirirken, bireysel bir aşk hikâyesini dönemin siyasal, toplumsal ve kültürel bağlamıyla iç içe geçiriyor. Osman posta memuru olarak sadece kamusal bir hizmeti yerine getirmez, aynı zamanda kasaba halkının ifade edilemeyen duygularının sözcüsü olur ve onların mektuplarını da yazar. Mektup basit bir iletişim aracı olmanın ötesinde, duyguların bir aktarım biçimi ve toplumsal bağ kurma pratiği olarak da işlev görür.  </p>
<p>Osman’ın şiirlerle yazdığı duygu dolu isimsiz mektupları hem kasabanın Demokrat Partili belediye başkanının kızı Gülizar’a (Deniz Barut) duyduğu fakat doğrudan ifade edemediği aşkını dışa vururken hem de kendi iç dünyasını açığa çıkaran temel anlatı araçlarından biri oluyor. Bu da bir yandan bireysel duygulanım ile toplumsal konum arasındaki gerilimi derinleştirirken, anlatının romantik boyutunu da belirliyor. Osman’ın sakarlıkları, işine geç kalması ve amirleriyle yaşadığı sorunlar, onun kırılganlığını daha bir görünür kılıyor, öte yandan kasaba halkı tarafından sevilmesi, kollanması da kolektif dayanışmanın hala canlı olduğu bir toplumsal yapıya işaret ediyor. Filmin dramatik çatışması, Osman’ın bisikletine Gülizar’ın (Mustafa Avkıran) babasının çarpışmasıyla belirginleşiyor ve borçla aldığı bisikletin kullanılamaz hale gelmesi, yalnızca Osman’ı ekonomik olarak sarsmakla kalmıyor, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal güç ilişkilerinin görünürlük kazandığı bir kırılma işlevi görüyor. İlçe’nin Jandarma komutanı Cahit’in (Fırat Çelik) de Gülizar’a olan ilgisi Osman ile Cahit arasında kurulan karşıtlık üzerinden otorite ve güç temsillerini açığa çıkarıyor. Böyle hem Cahit hem Osman’ın Gülizar’a duydukları aşk, anlatıyı bir rekabet alanına dönüştürürken, Osman’ın içe dönük ve sessiz duygulanımı, resmi otoriteyle temsil edilen bir güçle karşı karşıya getiriliyor. Bununla birlikte Bak Postacı Geliyor’da, taşra idealize edilmiş bir nostalji alanı olarak sunulmuyor. Bilakis kasaba, dayanışmanın, gündelik yaşamın ve kolektif yaşam pratiklerinin dolaşıma girdiği dinamik bir toplumsal alan olarak öne çıkarılıyor. Böylece mekan olarak kasaba anlatıda pasif bir arka plan olmaktan çıkıyor ve karakterlerin ilişkilerini, çatışmalarını belirleyen etkin bir unsur haline geliyor. Dolayısıyla iletişimin sanal ortamlarda, sosyal medya ve internet aracılığı ile tamamen dönüştüğü, bireyciliğin kolektivizmin önüne geçtiği günümüzde film, bir dönem hikayesi üzerinden ilerliyor ve Demokrat Partili yıllar, 27 Mayıs 1960 Darbesi gibi tarihsel kırılmaları doğrudan politik söylemlerle değil, gündelik hayatın içinden, mahalle esnafı, Diyarbakır’dan sürgün edilmiş şair (Fikret Kuşkan) ve postacı figürü üzerinden dolaylı biçimde temsil etmeyi tercih ediyor. Bu tercih, filmin politik boyutunu gündelik olanın içine yerleştirirken, mikro tarihsel bir anlatı kurulmasına da olanak tanıyor. Osman’ın bisikletini kaybettikten sonra eşekle mektup taşımaya başlaması ise filmi hem mizahi hem de simgesel anlatı düzlemine taşıyor. Aksu bu filminde İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin kült filmi Bisiklet Hırsızları ile Türkiye ve Yılmaz Güney sinemasında dönüm noktası olan Umut filmiyle tematik ve estetik düzeyde bir bağ kuruyor ve bunu da doğrudan bir yeniden üretim şeklinde değil, kendi sinemasal dilinin içinde dönüştürmeyi tercih ediyor. Bak Postacı Geliyor’daki mizah anlayışı Bahtin’in karnavalesk kavrayışı çerçevesinde değerlendirildiğinde, grotesk bir aşırılıktan ziyade, gündelik hayatın sessiz ama duygusal yoğunluğu içinde ters yüz ediliyor.  </p>
<p>Sonuç olarak Yüksel Aksu Bak Postacı Geliyor’da eğlence ile düşünceyi bir araya getiren ve gündelik olanı politik bir anlam alanına dönüştüren özgün bir ‘cümbüş’ estetiği yaratıyor. Yönetmen kendi biyografisinden esinlenerek, taşrada bireysel hikâyeler ile kolektif hafıza arasında kurduğu denge üzerinden, geçmişi idealize etmeyen; ancak onun içindeki dayanışma, ilişkiler ve duygulanım biçimlerini görünür kılan bir anlatı kuruyor. Böylece izleyiciyi Yeşilçam filmleri tadında, masalsı bir dille yerel olanı evrensel bir düşünme alanına taşırken, Nazım Hikmet’ten Cahit Sıtkı Tarancı’ya, Peyami Sefa’dan Orhan Veli’ye, Zeki Müren’den Özay Gönlüm’e uzanan edebiyat ve müziği de içine alan kapsamlı bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculuk Ula’nın büyüleyici coğrafyasının eşlik ettiği manzaralar içinde, henüz kentsel dönüşümün geçmişin mimari izlerini bütünüyle silemediği bir mekanda izleyiciye şiirsel ve etkileyici bir sinema deneyimi vaat ediyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 09:08:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Prof. Dr. Onur Bilge Kula: Ey insan, insanlaş, insancılaş!]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/prof-dr-onur-bilge-kula-ey-insan-insanlas-insancilas-679915</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/prof-dr-onur-bilge-kula-ey-insan-insanlas-insancilas.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/prof-dr-onur-bilge-kula-ey-insan-insanlas-insancilas-679915</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[“Vicdan” kavramı, insanı insan yapan niteliklerinden biridir. Ancak vicdan, güçsüzler için bir sığınma, güçlüler için bir bağışlama, hoşgörme olarak değerlendirilemez. Livaneli bu kavramı, insancılık ve tolerans kapsamında sanatsallaştırır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gülşen İşeri</strong></p>
<p>Türkiye’de bazı isimler vardır; yalnızca ürettikleriyle değil, taşıdıkları vicdan, kurdukları düşünsel bağlar ve zamana karşı aldıkları etik pozisyon ile konuşulurlar. Zülfü Livaneli, bu isimlerin başında gelir. Müzikten edebiyata, düşünceden toplumsal tanıklığa uzanan üretimi, onu yalnızca çok yönlü bir sanatçı değil; çağının sorularını omuzlayan, bu sorular karşısında söz almaktan kaçınmayan bir aydın olarak görünür kılar. </p>
<p>Onur Bilge Kula’nın kaleme aldığı Bir Rönesans İnsanı: Livaneli kitabı, tam da bu çok katmanlı kimliğe odaklanıyor. Kitap, Livaneli’nin müzik, edebiyat ve düşünce alanlarındaki üretimini felsefi ve estetik bir çerçevede ele alarak, bu üretimin dağılmayan; tersine birbirini besleyen bir bütünlük oluşturduğunu ortaya koyuyor. Kula’nın kavramsal okuması, Livaneli’nin sanatçı kişiliğini yalnızca çok yönlülükle değil, etik sorumluluk, insancıl duruş ve toplumsal bilinçle birlikte düşünmeye davet ediyor. </p>

<p>Bu çalışma, Livaneli’yi “anlatmak”tan çok, onu okumayı öneriyor. Sanatın, vicdanın ve direnmenin bugün ne anlama geldiğini; bir sanatçının üretimiyle çağını nasıl kayda geçirdiğini ve bir düşünürün bu üretimi nasıl kavramsallaştırdığını aynı zeminde buluşturuyor. Okuru ise tek bir temel sorunun etrafında topluyor: Bugün hâlâ çok yönlü, sorumlu ve insancıl bir aydın olmak mümkün mü? </p>
<p>Bu soruların izini sürmek için, Bir Rönesans İnsanı: Livaneli kitabı vesilesiyle Onur Bilge Kula ile bir araya geldik; vicdandan sanata, estetikten etiğe uzanan geniş bir söyleşi gerçekleştirdik. </p>
<p><strong>Bu kitap Livaneli Kitabı’ndan Bir Rönesans İnsanı: Livaneli olarak çıktı. Livaneli’yi anlatmak, onun sanatsal dünyasına yolculuk yapmak nasıl bir duygu? </strong></p>
<p>Zülfü Livaneli, 1970’li başından bu yana Türkiye’de ilerici-demokrat devinimin toplumsal-kültürel yaşamda etkinleşmesine kalıcı katkılar yapan az sayıda sanatçının başında gelir. İnsanın insan tarafından sömürülmesine ve baskılanmasına karşı ilkesel tutumuyla da öne çıkan bu çok-yönlü sanatçı, aynı zamanda insancıl duyarlılığın da simgesi olarak nitelendirilebilir. Söz konusu nedenlerle, Livaneli’nin sanat yapıtlarını irdelemek, onun estetik yetkinliğinin ayrımına varılmasına katkı yapmak, elbette güzel bir duygudur.  </p>
<p><strong>Akademik çalışmalarınız içinde bu kitabı nereye koyuyorsunuz? </strong></p>
<p>Livaneli’nin sanat üretimini irdelemek, benim gibi yazın, dil ve bunları da kapsayan kültür felsefesi alanlarında çalışan bir bilimci açısından önemlidir. Türkiye’de bitirdiğim üniversite öğrenimimden sonra, ikinci üniversiteyi ve doktora öğrenimi, Almanya’da tamamladım. Bu akademik birikimim temelinde, Türkiye’deki sanat üretimini irdelemeye ve böylece estetik felsefesinin bilinmesine katkı yapmaya uğraştım. Livaneli ile ilgili yapıtım, bu kapsamda yayımladığım kitaplar arasında seçkin bir yer tutar.       </p>
<p><strong>Rönesans insanı derken sizce yalnızca çok yönlülükten mi söz ediyoruz, yoksa bir etik duruştan mı? </strong></p>
<p>Rönesans kavramı, yeniden doğuşu, yeniden etkinleşmeyi, dolayıyla da yenileşme ve ilerlemeyi de kapsar. İnsanlığın tarihsel ilerleme sürecinin her aşaması gibi, bu kavram da geçmişin birikimi üzerinde yükselir ve onu aşmaya ortam hazırlar. Dolayısıyla, Rönesans kavramı, dünyasallaşmayı, çoğullaşmayı içerir ve yenileşmeyi imler.   </p>
<p><strong>Günümüzde bu kavram sizce hâlâ geçerli mi, yoksa nostaljik bir ideal mi? </strong></p>
<p>Bilim, sanat, teknik gibi temel kültür üretimi alanlarında gerçekleştirilen ilerlemeler, elbette “Rönesans” kavramını da eleştirel değerlendirmekle anlaşılabilir ve kalıcılaşabilir. Öte yandan, her insan, her toplum, görece de olsa, geçmişi yüceltme eğilimi taşır. Ancak geçmişi yüceltme eğilimi başatlaştığı zaman, tutuculuğa, hatta gericiliğe ortam hazırlar. Bu nedenle, her kavram eleştirel irdelenmelidir; çünkü genel geçer kavram ve ülkü yoktur.   </p>
<p><strong>Livaneli’nin sanat, edebiyat ve düşünce pratiği bu kavramı nasıl güncelliyor? </strong></p>
<p>Livaneli’nin sanat üretimi, Rönesans kavramını, yenilenme eğilimini güçlendirir; ancak bununla yetinmez, bunun ötesine geçer. İnsancılık, çoğulculuk, buna bağlı olan tolerans, sürekli gelişen ve güçlenen bir süreçtir. Rönesans ise, yaklaşık beş yüzyıldan bu yana kullanılan bir kavramdır. Özgürlük ve uygarlaşma savaşımı, bu kavramın birikimini güncelleştirdiği gibi, bunun çok ötesine geçer.   </p>
<p><strong>Arka kapakta Livaneli için "bu topraklara adanmış bir kültür sanat hazinesi" ifadesi var. Sizce bir sanatçıyı "hazine" yapan şey üretimin çokluğu mu, yoksa bıraktığı düşünsel iz mi? </strong></p>
<p>Sanat, sanat yapıtlarından oluşur. Sanat yapıtlarını yaratanlar ise, sanatçılardır. Dolayısıyla, bir sanatçıyı “hazineye” ya da kalıcı bir varlığa dönüştüren temel öğe, ürettiği estetik niteliği yüksek ve tüm insanlığı devindiren yapıtlardır. Bir sanatçıyı, kalıcılaştıran etmen ise, ürettiği yapıtların sayısal çokluğu değil, yapıtlarının estetik-insancıl niteliğidir. Bu özellikler, Livaneli’de yeterince vardır.    </p>
<p><strong>Kitapta Livaneli’nin temas ettiği tüm sanat alanlarını birlikte ele alıyorsunuz. Bu çok yönlülüğü bir "dağılma" değil de bir bütünlük olarak okumayı nasıl mümkün kıldınız? </strong></p>
<p>Estetik felsefesinde bilinen bir ilke vardır: Bir sanat dalına ilişkin kuramlar, öbür sanat dallarına da uyarlanabilir, hatta onlar için de geçerlidir. Livaneli gibi, birçok sanat dalında estetik niteliği yüksek yapıt üreten, bu niteliğiyle de çoğul sanatçı nitemini hak eden bir sanatçının, çeşitli sanat dalında ürettiği yapıtları irdelemek, yukarıda belirttiğim estetik felsefesi uyarınca, dağılmadan çok bütünleştirmeye elverişlidir. Bununla birlikte, şu estetik kuralı da vurgulamak gerekir: Walter Benjamin’in çok tutarlı belirlemesiyle, sanat eleştirisinin ya da estetik değerlendirimin işlevi, irdelenen sanat yapıtının özünü, niteliğini ortaya çıkarmaktır. Bu estetik ilke, edimselleştirilmek koşuluyla, dağılma değil, bütünleştirme kolaylaşır.</p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/zulfu-livaneli-benim-tek-pusulam-vicdandir-679914' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2025/12/28/zulfu-livaneli-benim-tek-pusulam-vicdandir.jpg' alt='Zülfü Livaneli: Benim tek pusulam vicdandır'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/zulfu-livaneli-benim-tek-pusulam-vicdandir-679914'>Zülfü Livaneli: Benim tek pusulam vicdandır</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 09:01:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Zülfü Livaneli: Benim tek pusulam vicdandır]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/zulfu-livaneli-benim-tek-pusulam-vicdandir-679914</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/zulfu-livaneli-benim-tek-pusulam-vicdandir.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/zulfu-livaneli-benim-tek-pusulam-vicdandir-679914</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Bir itirafta bulunayım: bugün de devam eden adaletsizliklerde, öldürülen kadınlar çocuklar, kaybedilenler, Cemile, Dilek Doğan, Aybüke öğretmen, Eren gibi kurbanlar için tek başıma gözyaşı döktüğümü bilirim.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gülşen İşeri</strong></p>
<p>Türkiye’de bazı isimler vardır; yalnızca ürettikleriyle değil, taşıdıkları vicdan, kurdukları düşünsel bağlar ve zamana karşı aldıkları etik pozisyon ile konuşulurlar. Zülfü Livaneli, bu isimlerin başında gelir. Müzikten edebiyata, düşünceden toplumsal tanıklığa uzanan üretimi, onu yalnızca çok yönlü bir sanatçı değil; çağının sorularını omuzlayan, bu sorular karşısında söz almaktan kaçınmayan bir aydın olarak görünür kılar. </p>
<p>Onur Bilge Kula’nın kaleme aldığı Bir Rönesans İnsanı: Livaneli kitabı, tam da bu çok katmanlı kimliğe odaklanıyor. Kitap, Livaneli’nin müzik, edebiyat ve düşünce alanlarındaki üretimini felsefi ve estetik bir çerçevede ele alarak, bu üretimin dağılmayan; tersine birbirini besleyen bir bütünlük oluşturduğunu ortaya koyuyor. Kula’nın kavramsal okuması, Livaneli’nin sanatçı kişiliğini yalnızca çok yönlülükle değil, etik sorumluluk, insancıl duruş ve toplumsal bilinçle birlikte düşünmeye davet ediyor.</p>

<p>Bu çalışma, Livaneli’yi “anlatmak”tan çok, onu okumayı öneriyor. Sanatın, vicdanın ve direnmenin bugün ne anlama geldiğini; bir sanatçının üretimiyle çağını nasıl kayda geçirdiğini ve bir düşünürün bu üretimi nasıl kavramsallaştırdığını aynı zeminde buluşturuyor. Okuru ise tek bir temel sorunun etrafında topluyor: Bugün hâlâ çok yönlü, sorumlu ve insancıl bir aydın olmak mümkün mü? </p>
<p>Bu soruların izini sürmek için, Bir Rönesans İnsanı: Livaneli kitabı vesilesiyle Zülfü Livaneli ve Onur Bilge Kula ile bir araya geldik; vicdandan sanata, estetikten etiğe uzanan geniş bir söyleşi gerçekleştirdik. </p>
<p>*** </p>
<h2>TÜRKİYE VEFASIZ BİR SEVGİLİYE BENZER</h2>
<p><strong>Onur Bilge Kula sizi "bir rönesans insanı" olarak tanımlıyor. Siz bu tanımı kendiniz için nasıl karşıladınız? </strong></p>
<p>Bir insan kendisini böyle tanımlayamaz ama kültür insanları ve eleştirmenler bu değerlendirmeyi yapmışsa itiraz da edemez. Bu sözü benim için ilk kez UNESCO Genel Direktörü Prof. Federico Mayor söylemişti, sonra yabancı basında böyle anılır oldum. Kısaca, birden fazla disiplinde eser veren, çeşitli sanat dallarına uzanan insanlar için kullanılan bir tanım bu. 20. yüzyılın uzmanlaşma takıntısından önce Doğu ve Batı medeniyeti zaten bu tip insanlarla doluydu. Sadece rönesansa ait bir özellik değil. Kendimi kıyaslama çiğliğine düşmeden bir örnek vermem gerekirse; mesela Ömer Hayyam hem şair, hem gökbilimci hem de matematik alimiydi. Batı’da Lorca şair ve müzisyen, Nietzche filozof ve besteciydi, bence şairdi de.  </p>
<p><strong>"Rönesans insanı" sizce bir yetenek meselesi mi, yoksa bir sorumluluk mu? </strong></p>
<p>Sorumluluk bazıları için geçerlidir. Bu tanıma giren insanlardaki temel tutku, ilgi duyduğu birkaç dalda eser vermektir. Abidin Dino harika bir örnek oluşturur buna. Ressam, filmci, yazar ve düşünür olarak eserler vermiştir. Bedri Rahmi de öyle.  </p>
<p><strong>Bugünün dünyasında böyle bir tanım hâlâ mümkün mü? </strong></p>
<p>Hem de nasıl. İnsanlar artık 20. yüzyıldaki birçok kişi gibi tek boyutlu değil. Multimedya çağında birçok daldan anlamak zorunda. Bu çağ teknolojik bir Rönesanstır belki de. </p>
<p><strong>Arka kapakta, sanat yolculuğunuz "bu topraklara adanmış bir ömür" olarak tanımlanıyor. </strong></p>
<p>Sizce bir sanatçının yaşadığı topraklara borcu var mıdır? </p>
<p>Bir sözüm var biliyorsun. Türkiye vefasız bir sevgiliye benzer, sana hep ihanet eder ama sen onu sevmeye devam edersin. Evet bu ülke bana ve arkadaşlarıma iyi davranmadı. Çok çileli ve dikenli bir yolda yürümek zorunda kaldık ama hükümetleri eleştirsek bile ülkeye küsmedik. Ben bu toprağa bir bağlılık hissediyorum, sanatın kaynağının bu ülke olduğunu biliyorum. Ama bunu genelleştirerek herkesin böyle davranması beklenemez. </p>
<p><strong>Eserleriniz Hegel, Thomas Mann ve Adorno gibi düşünürlerle birlikte okunuyor. Kendi üretiminizin böyle bir felsefi çerçevede ele alınması sizde nasıl bir duygu uyandırdı? </strong></p>
<p>Değerli Onur Bilge hocanın böyle bir çalışma yapmasından memnun oldum elbette. Kendi takdiridir. </p>
<p><strong>Hayatınız boyunca tehlikelerin gölgesinde yaşadığınız dönemler oldu. Bu riskler üretiminizi törpüledi mi, yoksa daha mı keskinleştirdi? </strong></p>
<p>Tehlikeler ve baskılar üretimimi zenginleştirdi diyebilirim. Edebiyat ve müzik alanında hiç durmadan eser vermiş olmam belki de sesimi duyurma ihtiyacından kaynaklanan bir refleksti. Çünkü hep yalnızdım. Yüzlerce beste, onlarca kitap, binlerce yazı, hepsi zor şartlarda yaratıldı. </p>
<p><strong>Sanatçının "doğruyu haykırması" sizce bugün hâlâ mümkün mü, yoksa bedeli artık çok mu ağır? </strong></p>
<p>Bu karmaşık bir konu. Dünya o kadar manipülatif, o kadar karışık bir hale geldi ki popüler deyimle kimin eli kimin cebinde, kim sol gösterip sağ vuruyor, kimin gizli ajandası var; bunu anlamak çok zorlaştı. Bir sanatçı doğru bildiği düşünceyi haykırmalı elbette ama o düşüncenin sağlam temellere dayandığını bilebilmek için çalışmak ve anlamak gerekiyor. İnsan kolayca birilerinin aleti haline gelebilir. Militanlığı bu yüzden sevmem. </p>
<p><strong>Kuşaktan kuşağa aktarılan bir üretiminiz var. Bu size neler hissettiriyor? </strong></p>
<p>Bu beni en çok sevindiren durumlardan biri. Genç kuşakların 50 yıl önce yapılmış şarkıları Spotify’dan dinlemesi, coverlar yapması, özellikle de kitaplarımı okuması beni çok memnun ediyor. Herhalde bir sanatçının en çok isteyeceği şey de budur. </p>
<p><strong>Geriye dönüp baktığınızda "keşke şuna daha çok ağırlık verseydim" dediğiniz bir alan var mı? </strong></p>
<p>Bir ara iyi niyetle siyaset alanında da toplum için bir şeyler yapabileceğimi düşündüm. Bu konuda hem halktan hem siyasilerden büyük bir baskı vardı. Sonra ne yazık ki siyasetin kirli bir nehir gibi aktığını gördüm ve asıl işime geri döndüm. Dünyada da siyasete soyunan sanatçıların yaptığı budur. </p>
<p><strong>Eserlerinizde sıkça karşılaştığımız "vicdan" duygusu bilinçli bir tercih mi, yoksa kaçınılmaz bir refleks mi? </strong></p>
<p>Bu bir kişilik meselesi. Yazar olsun olmasın bazı insanların empati duygusu fazla gelişmiştir, bu da onları hangi gruptan olursa olsun bütün kurbanlarla dayanışmaya götürür. Benim hayatım da böyle geçti. 12 Mart kurbanları için ilk albümümü yaptığımda Ahmet Arif bunu ‘’hastalık derecesinde duyarlılık’’ olarak adlandırmıştı. ‘’Bir insan başka türlü bu şarkıları yapamaz diyordu.’’ Belki de haklıydı. Bir itirafta bulunayım: bugün de devam eden adaletsizliklerde, öldürülen kadınlar çocuklar, kaybedilenler, Cemile, Dilek Doğan, Aybüke öğretmen, Eren gibi kurbanlar için tek başıma gözyaşı döktüğümü bilirim.  </p>
<p><strong>Sanatçı tanık mıdır, müdahil midir? Siz kendinizi nereye koyarsınız? </strong></p>
<p>Marquez’e romancı olarak niye siyasetle ilgilendiğini sormuşlardı. O da, ‘’Bu bana bağlı bir şey değil’’ demişti. ‘’bir gün kapın kapını çalınıyor ve insanlar senden bir şey istiyorlar.’’ Bizde de durum bu, Gazi Mahallesi’nde, ölüm oruçlarında, hak ihlallerinde müdahil olmamız gerekiyordu olduk. Birçok kez söylediğim gibi, yirmili yaşlarımda hapisteydim, yetmişli yaşlarımda hapishane önlerinde nöbette. Bir kader gibi. </p>
<p><strong>Türkiye'de 'aydın' olmanın bedeli sizce yıllar içinde değişti mi? </strong></p>
<p>Değişmedi. Bu ülke aydınlarına iyi davranmıyor, onlarla barışmıyor. Yönetimler muhalif aydınları bertaraf edilmesi gereken unsurlar olarak görüyor. </p>
<p><strong>Sessiz kalmak ile konuşmak arasında kaldığınız anlar oldu mu? O anlarda neye kulak verdiniz? </strong></p>
<p>Böyle durumlar oldu ama hükümet baskısından ya da kişisel endişeden değil. Yapacağınız açıklamaların genel olarak düzgün davranan insan ve hareketleri yaralaması kaygısından. Ezilen gruplarla ilgili hoş olmayan bir bilgi ve açıklama onlara zarar verir. </p>
<p><strong>Bugünden geriye bakınca ödediğiniz bedellere değdiğini düşünüyor musunuz? </strong></p>
<p>Benim tek pusulam vicdandır. O ne söylediyse yaptım ve yapmaya devam ediyorum. Hiçbir iktidara yaslanmadım, hayatım boyunca muhalif oldum. Buna milletvekilli iken eleştirerek istifa ettiğim CHP dahil. Bedeli olsa da olmasa da böyle yaşamak zorundaydım. Çünkü yönetimlerin, grupların, basının saldırısına uğrayabilirim ama kendi iç değerlerime ters düşemem.  </p>
<p><strong>Son kitabınıza dair de sormak isterim. Kitapta sizi en çok düşündüren ya da duraksatan bölüm hangisiydi? </strong></p>
<p>Son yazdığım romanda epey güçlük çektim. Bu da romanı genelleştirebilmek kendi yaşam öykümden ayırmak zorunda hissetmemden dolayı oldu. Kendi deneyimlerinden yola çıkarak bir roman yazmak zor bir iş. Örnek vermem gerekirse; Dostoyevski’nin. Ölüler Evinden Anılar kitabı roman mı, anı kitabı mı gerçekten? Kurgu ile gerçek nerede birleşiyor, nerede ayrışıyor. Bazen bunlar beni duraklattı. </p>
<p><strong>Üretkenlik sizin için bir alışkanlık mı, bir ihtiyaç mı, yoksa bir direnme biçimi mi? </strong></p>
<p>Müzikte ve edebiyatta bu kadar çok üretmenin sebebi bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor.  Kendini, düşüncelerini anlatma, duygularını paylaşma ihtiyacı. Bunun elbette bir direniş boyutu da var ama başarı ya da para kazanayım diye yaptığım bir iş olmadı hiç. Eğer ortada başarı olaarak değerlendirilen bir durum varsa bu bir yan üründür. Hiçbir bestemi başarıyı hedefleyerek yapmadım, hiçbir kitabımı da listebaşı olsun diye yazmadım. Belki de en güç anlaşılan yönüm bu. Ben gündemde kalmak, başarı kazanmak istemiyorum; sadece içimdeki isyanları, kaygıları, sevinçleri paylaşmaya ihtiyacım var. Hayatımın anlamı bu. </p>
<p><strong>Yaş aldıkça ifade biçiminiz sadeleşti mi, derinleşti mi? </strong></p>
<p>Lisedeyken denemelerini okuduğum Nurullah Ataç’ın bir sözü üzerinde çok düşünmüştüm. ‘’Süssüzlükten safi süs olmuş Japon vazoları’’ diyordu. Bu anlayışa sahibim. Bir çeşit, Hemingway’in buzdağı tekniği gibi. Buz dağının ucunu göstermek ama onun denizde yüzen bir buz parçası olmadığını, derinliği altındaki dağı sezdiren bir teknikle bunu yapmak. Eskiden bizim edebiyatımızda buna ‘’sehli-i mümteni’’ denirdi. Sanki herkes her an yazabilecekmiş gibi görünen ama derin, laf kalabalığına boğmadan olayı anlatmak. Postmodern edebiyata aykırı bir görüş bu. Psikolojiyi davranışlarla vermek. Kerem ile Aslı hikayesinde Kerem, Aslı’nın babasının dişçilik yaptığını öğrenir ve sırf sevdiğinin yüzünü görebilmek için gidip 32 sağlam dişini çektirir. Bundan daha şiddetli biçimde anlatılabilir mi aşk? Yunus Emre’de bu yalınlık doruğa ulaşır. Edebiyatta zor olanda böyle yazmaktır. Son dönemlerinde Picasso ve Matisse’in çocuk resimlerine yönelmesi gibi. Yalınlık, basitlik değildir. </p>
<p><strong>Bugün genç bir Livaneli ile karşılaşsaydınız ona ne söylemek isterdiniz? </strong></p>
<p>Genç Livaneli’ye ‘’Hayatının çok zor gececiğini bil. Bu kabileleşmiş ülkede hiçbir siyasi, aydın vs. kabile sana sahip çıkmayacak, sürekli hırpalayacaklar. Sana bir tek, bu ülkenin iyi insanları sahip çıkacak ama devam et. Zaten başka türlü yapma şansın yok’’ derdim. </p>
<p>***</p>
<p><strong>Prof. Dr. Onur Bilge Kula: Ey insan, insanlaş, insancılaş!</strong></p>
<p>“Vicdan” kavramı, insanı insan yapan niteliklerinden biridir. Ancak vicdan, güçsüzler için bir sığınma, güçlüler için bir bağışlama, hoşgörme olarak değerlendirilemez. Livaneli bu kavramı, insancılık ve tolerans kapsamında sanatsallaştırır. </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/prof-dr-onur-bilge-kula-ey-insan-insanlas-insancilas-679915' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2025/12/28/prof-dr-onur-bilge-kula-ey-insan-insanlas-insancilas.jpg' alt='Prof. Dr. Onur Bilge Kula: Ey insan, insanlaş, insancılaş!'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/prof-dr-onur-bilge-kula-ey-insan-insanlas-insancilas-679915'>Prof. Dr. Onur Bilge Kula: Ey insan, insanlaş, insancılaş!</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 08:58:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[ABD’nin Yeni Orta Doğu Politikası: Dolaylı Liderlik]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/abdnin-yeni-orta-dogu-politikasi-dolayli-liderlik-679913</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/abdnin-yeni-orta-dogu-politikasi-dolayli-liderlik.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/abdnin-yeni-orta-dogu-politikasi-dolayli-liderlik-679913</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Esad rejimi tarafından kurulan düzenin çöküşü sadece rejimi destekleyen bölgesel güç ve dengeleri değil aynı zamanda küresel güvenlik parametrelerini de yeniden şekillendirmeye başladı. Suriye, ABD’nin bölgedeki kimi güçlerin garantörü olma rolünden kademeli olarak çekilmesi sürecindeki planlarından daha geniş bir strateji odak noktası konumunda bulunuyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>2025 aynı bir önceki yıl gibi orta doğu açısından son derece hareketli bir yıl oldu. Gazze’de soykırım sürerken İsrail doğrudan İran ile de kısa süreli bir savaşa girdi, Hizbullah’ın liderlik kadrosunu hedef aldı.</p>
<p>Türkiye’de çözüm süreci Fırat’ın doğusundaki gelişmelere göre belirli bir ivme kazandı. 2025’te bölgede yaşanan gelişmelerin kalıcı etkilerini ve ABD’nin orta doğu stratejisini Brüksel Vrije Üniversitesinden Dr. Mine Yıldız ile konuştuk. </p>

<p><strong>2025, bölgemiz için hareketli bir yıl olarak tarihe geçti; Gazze savaşı, Suriye’nin dönüşümü, İsrail-İran savaşı... Sizce bu yıl bölgede yaşanan en kritik dönüşüm ne oldu, bir yıl öncesine kadar küresel güç dengelerinin orta doğudaki konumunda radikal bir dönüşüm olduğunu söyleyebilir miyiz? </strong></p>
<p>2025 Trump’ın ikinci dönemiyle, ABD’nin Orta Doğu’da yeniden merkezi bir aktör olduğunu gösterdi; yatırım anlaşmalardan Esad sonrası Suriye’nin şekillenmesine ve İran’a yönelik operasyonlara kadar bölgedeki güç ve etkisini yeniden teyit ettiği bir yıl oldu. Bölgede eski dengelerin yıkıldığı, yeni dengelerin oluşturulmaya çalışıldığı bir ortamda ABD emperyalizmi destekli İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı hem Orta Doğuda bölgesel çapta hem de dünyanın geri kalanında çok 2025 geniş bir yankı yarattı. Binlerce masum Filistinli katledildi.  </p>
<p>Esad rejimi tarafından kurulan düzenin çöküşü sadece rejimi destekleyen bölgesel güç ve dengeleri değil aynı zamanda küresel güvenlik parametrelerini de yeniden şekillendirmeye başladı. Suriye, ABD’nin bölgedeki kimi güçlerin garantörü olma rolünden kademeli olarak çekilmesi sürecindeki planlarından daha geniş bir strateji odak noktası konumunda bulunuyor. </p>
<p>Suriye’de uzun zamandan beri hüküm süren Baas rejiminin yıkılması bölgede yeni bir dönemi başlattı. Suriye’deki pek çok katliamın baş aktörü, Colani, ABD emperyalizminin uşağı olarak Suriye devlet başkanı Ahmet Şaara’ya dönüştü ve sonucunda El Nusra’nın eski komutanı Colani ABD emperyalizminin hizmetkarı olarak Orta Doğu siyasetindeki yerini almış durumda.  </p>
<p>ABD’nin yeni Orta Doğu politikası bölgede doğrudan askeri varlığını azaltırken, bölgesel aktörlerle işbirliği yapmak. Dolaylı bir liderlik. </p>
<p>Orta Doğu’daki askeri varlığını azaltırken, İran’ın etkisini sınırlayan Türkiye ise İsrail ve kimi Arap ülkeleriyle, ABD emperyalizmiyle uyumlu bölgede yeni bir düzen oluşturmayı hedefliyor. </p>
<p>Esad rejimini koruduğu ve Suriye hava sahasını yönettiği 2014-2018 yıllarından farklı olarak Rusya 2025 yılında askeri açıdan zayıflamış ve Ukrayna’daki kendi cephesiyle meşgul bir aktördür artık. Rolü ikincil, neredeyse sembolik hale gelmiştir, Suriye’nin gidişatını şekillendirme yeteneği küresel konumunun bozulmasıyla azalmıştır. </p>
<p>İran, Suriye’deki operasyonel ve Hizbullah’ı ayakta tutan kritik bağlantılarını kaybetmiş olarak, bölgede son yılların en stratejik gerilemesini yaşıyor: Akdeniz arasındaki kara koridorunun ortadan kalkması, Lübnan’daki füze depolarının imha edilmesi. </p>
<p>İran bunları yasarken, buna karşılık İsrail Orta Doğu’da yeniden yapılanmış, yapılandırılmış bir güce dönüşüyor ve önceliklerini iki hedef etrafında yeniden şekillendiriyor: İran’ın Suriye’ye geri dönmesini önlemek, bölgedeki etkisini yok etmek ve bölgenin bir diğer aktörü olarak Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki rolüyle ilgili muhtemel riskleri yönetmek. AKP hükûmetinin desteklediği Sünni bir Suriye rejimi, İsrail için ideal bir senaryo değil elbette ancak bu İran tarafından desteklenen bir rejime kıyasla tercih edilebilir. Sonuç olarak İsrail Orta Doğuda potansiyel olarak kendisine muhalif güç veya grupların askeri olarak güçlenmesini önlemek amacıyla AKP hükümeti ve Trump’in ABD’siyle pragmatik bir ortaklık peşinde. </p>
<p>ABD bölgeden tamamen çekilmiyor, daha az görünür, daha az maliyetli bir müdahale tarzına geçiyor özünde. </p>
<p>Trump in yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi de yüzünü orta doğudan Güney Amerika ve bölge ülkelerindeki çıkarlara çevrildiğini gösteriyor. Trump Batı yarım küreyi Amerika’nın ana stratejik odağı olarak tanımlıyor. Çin ve Rusya’yı da kendi etki alanlarıyla baş başa bırakıyor. Stratejide Monroe Doktrinine ek olarak, ABD’nin Batı Yarımküre ‘deki üstünlüğünün yeniden kurulması hedeflendiği ifade ediliyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 08:56:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sermaye dostu ‘rasyonel politikaların’ sonu: Açlık sınırının altında asgari ücretliler Türkiye’si]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/sermaye-dostu-rasyonel-politikalarin-sonu-aclik-sinirinin-altinda-asgari-ucretliler-turkiyesi-679912</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/sermaye-dostu-rasyonel-politikalarin-sonu-aclik-sinirinin-altinda-asgari-ucretliler-turkiyesi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/sermaye-dostu-rasyonel-politikalarin-sonu-aclik-sinirinin-altinda-asgari-ucretliler-turkiyesi-679912</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Asgari ücretin açlık sınırının dahi altında belirlenmesi, iktidarın sermayeyi koruyan, emeği ise sistematik biçimde sömüren “rasyonel modelinin” gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koydu. Yüksek faiz–düşük ücret politikalarıyla zenginler daha zenginleşirken, emekçiler yoksullaşmaya, borç batağına ve güvencesizliğe sürükleniyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Semih Güven </strong></p>
<p>Sermaye ile iktidar arasındaki asgari ücret görüşmeleri sonuçlandı ve 2026 yılı için asgari ücret yüzde 27 artışla 28.075 TL olarak belirlendi. Ne bir çalışanın yaşam maliyeti ve asgari ihtiyaçları dikkate alındı ne de ekonomik büyümeden pay alması sağlandı. Böylece asgari ücret, tarihte ilk kez, açıklandığı gün 30 bin liralık açlık sınırının altında kaldı ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le birlikte gelen ‘rasyonel politikaların’ muhtevası bir kez daha gözler önüne serilmiş oldu.  </p>
<p>Emeğin alın terinin gasp edilmesi ve sömürünün yaygınlaşması anlamına gelen ‘rasyonel model’ üzerinde durmak, yaşadığımız tabloyu daha net görmemize yardımcı olacaktır.  </p>
<h2>RASYONEL MODEL: ENFLASYONUN SEBEBİ YOKSULLARIN ÜCRETLERİ</h2>
<p>Mehmet Şimşek, ekonomi çevreleri tarafından sıklıkla eleştirilen ve ‘rasyonel olmayan’ düşük faiz ve kredi genişlemesi uygulamasının ardından ekonomide rasyonel politikalara dönüş talebiyle 4 Haziran 2023’te göreve geldi. Göreve gelir gelmez Şimşek hemen kolları sıvadı ve yüksek faiz-düşük ücret politikasını hayata geçirdi. Yüzde 8.5 olan politika faizi ilk 9 ayda yüzde 8,5’ten yüzde 50’ye kadar yükseltildi. Acı reçetenin faturası emekçilere çıkarıldı. Enflasyonun ana dinamiğinin talep yönlü olduğu teziyle, emek yanlısı tüm iktisatçıların bu tezi çürütmelerine rağmen, dar gelirlilerin ücretleri baskılandı. Hepimiz aynı gemideyiz savı işlendi, sürecin geçici olduğu vurgulandı.  </p>
<h2>ZENGİN DOSTU FAİZ DÜZENİ EMEKÇİLERİ VURDU</h2>
<p>Yakın dönemde eski Hazine ve Maliye Bakanları Berat Albayrak ve Nurettin Nebati politikalarıyla borçlandırılan düşük gelirli kesimler, Şimşek’in yüksek faiz ve düşük ücret politikasıyla borcu bile döndüremez hale geldi. Varlık sahipleri ise yüksek faizden nemalanarak daha da zenginleşti. Gelir adaletsizliği ve yoksulluk günden güne derinleşti.  </p>
<p>Enflasyonda yaşanan kısmi düşüşle birlikte Aralık 2024’te faiz indirimleri başladı. Politika faizi yüzde 50’den 7 Mart 2025 tarihinde yüzde 42,5’a kadar indirildi. Hızı yavaş da olsa düşen faizler kamuoyunda enflasyon ve faizde düşüş trendinin süreceği beklentisi oluşturdu. </p>
<h2>İKTİDAR İÇİN ‘RASYONEL’ POLİTİKA: İBB’YE OPERASYON, BELEDİYE BAŞKANLARINA TUTUKLAMA</h2>
<p>İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığı için kolları sıvaması ise, iktidar tarafından ciddi bir tehdit olarak görüldü ve düzenlenen operasyonla İmamoğlu tutuklandı.  ‘Sıcak para’nın ülkeden çıkışı sonrası gerçekleşen kur şoku ile birlikte enflasyondaki düşüş trendi sekteye uğradı ve Şimşek politikalarına kamuoyunda verilen kısmi kredi de bu adımla ortadan kalktı. </p>
<p>Mart 2025’ten günümüze kadar ise iktidar, siyasi operasyonları CHP’li diğer il ve ilçe belediye başkanlarına kadar genişletti ve CHP’ye kayyum tehdidini masaya sürdü. İktidara karşı sesini yükselten birçok kesim de gözaltı ve tutuklamalardan nasibini aldı.  </p>
<p>İktidarına tehdit olarak gördüğü kesimleri zayıflatmayı ve kendisine karşı yükselen muhalefeti baskılayarak parçalamayı önceliklendiren iktidar, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin zamanında yapılacağı öngörüsüyle ekonomiyi geri plana atmış durumda. </p>
<h2>HALK ‘SEÇİM EKONOMİSİNİ’ BEKLEYEMEZ</h2>
<p>Ekonomide 2026’nın 2025’ten daha zor bir yıl olması beklenirken, 2027 itibariyle seçim ekonomisinin devreye girmesiyle emekli aylıklarında ve emekçilerin ücretlerde kısmi bir artış hedefleniyor. Ülkedeki en yoksul yüzde 20’lik kesimin ülkenin toplam gelirinin sadece yüzde 6,4’üne sahip olması, orta sınıfın hızla yoksullaştırılıp asgari ücretliler kesimine dahil edilmesi, artan borçlar ve yükselen enflasyon hesaba katıldığında ise, emekçilerin bekleyecek gücü kalmadığı net biçimde görülüyor. İktidarın göz göre göre sadece kendi ikbali için ülkeyi sürüklediği uçuruma karşı emek güçlerinin acilen bir araya gelmesinin zamanı ise geldi de geçiyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 08:49:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Belirsizliğe feda edilen umut]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/belirsizlige-feda-edilen-umut-679908</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/belirsizlige-feda-edilen-umut.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/belirsizlige-feda-edilen-umut-679908</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ayşen Uysal</strong></p>
<p>2025 zor bir yıldı. Umutla umutsuzluğun harmanlandığı ve umutsuzluğun giderek hâkim hale geldiği karmaşık bir yıl. Özellikle 2015 yılından beri ülke kaç gün yüzü gördü? 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde gördüğünü sandı belki ancak onun da bedeli ağır oldu. 2025’in son günleri itibariyle sanırım yerel seçimlerin bile iyi anılarından çok, kötü günlerini hatırlıyoruz. </p>
<p>2025, iktidarın tahakküm politikaları “önüne geleni gözaltına al, tutukla, en azından -belirsiz-bir süre yatır ve bırak” stratejisi etrafında şekillendi. Öğrencilerden gazetecilere, protestoculardan particilere, sanatçılardan spor dünyasına her an herkesin “inine” girerim mesajını tüm topluma verdi ve vermeye devam ediyor. 2016-2018 yılları arasında uygulanan olağanüstü hâl dönemine benzer bir biçimde, AKP iktidarı korku salarak tahakkümünü yeniden inşa etmeye çalışıyor. Uluslararası alanda bir dönem epeyce sarsılmış olan gücünü, Ortadoğu’daki dengeler sayesinde yeniden kazandı. En azından şu aralar, Batı’nın Türkiye’deki demokrasinin durumuyla pek de ilgilenmediği bir zeminde hareket ediyor. Buna karşılık içeride geniş bir meşruiyeti yeniden kazanması çok zor. En başta ekonominin durumu nedeniyle. Cumhuriyet Halk Partisi’nin çok sayıda kentte belediyeleri kazanmasıyla kırılgan hale gelen AKP iktidarının tüm gözaltı ve kayyumlara rağmen güçlenmesi şimdilik çok da mümkün görünmüyor. Eğitimden sağlığa sistem çökmüş durumda. Hekimler akın akın üniversite ve devlet hastanelerinden kaçıyor. Üniversite diye bir şey kalmamış. Gündelik yaşamda mutsuzluk, gerginlik ve en önemlisi de bir toplumu toplum yapan kuralların hiçe sayıldığı bir kuralsızlık durumu hâkim. Bu da umudu ve ülkede yaşama isteğini azaltıyor. Önemli bir nüfus yurtdışına gitti, daha fazlası da gitmek istiyor. Kalmak istememenin tek nedeni ekonomik değil, özgürlük ve huzur içinde yaşama isteği de bir o kadar etkili… </p>

<p>Böyle bir ortamda siyasal muhalefetin 2025 bilançosu nedir? Eksiği ile gediği ile CHP’nin tüm toparlayıcı yaklaşımına ve gücüne rağmen, parçalanmış bir siyasal muhalefet söz konusu. Bir yanda, başta Kürt meselesi olmak üzere, bazı temel konulardaki ezberlerinden çıkamayan ve çıkmak da istemeyen bir radikal sağ var. İyi Parti ve Zafer Partisini kastediyorum. Diğer tarafta, Gezi’den ama en çok da 7 Haziran 2015 seçimlerinden beri kabaca, “Türkiye’deki sistemden bize ne, biz kendi meselelerimize bakalım” diyen grupla, “Kürt meselesinin çözümünü Türkiye’nin demokratikleşmesi ile ilişkilendiren” grubun arasındaki ayrışmaya sıkışmış olan DEM Parti. İlk grubun asıl derdi Ortadoğu ve Suriye olduğundan, bu kesim 7 Haziran seçimlerinde “seni Başkan yaptırmayacağız” sloganı etrafında şekillenen kampanyalara karşı bir duruş sergilemişti. Gelinen süreçte, Hareket içinde bu ekip güçlendi. Sonuç ortada, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde bizzat yer alanların çoğu yaklaşık on yıldır hapiste. “Bananeciler” ise, iktidarla müzakerede…  </p>
<p>Ana muhalefete gelince, CHP bu yıl çok yoğun bir kuşatma altında zor bir sınav verdi. Çoğu durumu da tüm zorluklara rağmen iyi yönetti. Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali kararı üzerine, mücadelede ilk kıvılcımı CHP çakmamış olsa da yaptığı mücadele çağrısı ve sokakta muhalefete soyunması çok önemli adımlardı. Şüphesiz ki böyle bir süreci yönetmek insan üstü çabayı ve çok iyi bir ekip çalışmasını gerektiriyor. Özgür Özel’in olağanüstü çabaları ve Ankara-Silivri hattında şekillenen mücadele stratejileri sayesinde bugüne kadar nefesleri tükenmeden mücadeleyi sürdürebildiler. Bununla birlikte, bazı zorlukların ve eksikliklerin altını da çizmek lazım. Sokakta siyaset doğası gereği bazı zorlukları ve açmazları içinde barındırıyor. Böyle bir repertuvarı kullanmak, çok fazla enerji ve zaman vakfetmeyi, riskler almayı ve bedeller ödemeyi gerektiriyor. Bu nedenle de sürekliliğini sağlamak zor. 19 Mart sonrasında başlayan protesto eylemlerinin başlaması, yükselişe geçmesi ve sonra da düşüş eğilimi göstermesi beklenirdi. CHP bu eylemleri çerçeveleyerek yani kendi denetimindeki mitinglere dönüştürerek bir istikrar ve süreklilik kazandırdı. Bu meselenin olumlu yönüydü. Ancak, protesto gösterilerini kendi kontrolüne alarak aynı zamanda eylemleri ehlileştirdi ve katılımcıları açısından büyük ölçüde de homojenleştirdi. Böylece, amaçladığı bu olmasa bile, muhalefetin birlikte hareket edebilme ihtimalini o da kendi cephesinden azaltmış oldu. Rutinleştirdiği ve çerçevesini kesin bir biçimde çizdiği mitinglerle eylemlerin siyaseti dönüştürebilme kapasitesini de oldukça azalttı. </p>
<p>Sözün kısası, 2025 sonu itibariyle, iktidarın çok arzu ettiği bir biçimde, birlikte hareket etme kapasitesi son derece sınırlı, parçalı bir siyasal muhalefetle karşı karşıyayız. Bu yapısı nedeniyle, dağınık haldeki toplumsal muhalefetin koordinasyonunu sağlama konusunda da etkili olamıyor. Böylesine parçalı bir yapıda da iktidar istediği atı koşturabiliyor. Değişim umudu da belirsizliğin içine gömülüyor. İktidar da muhalefet de kendi belirsizlik rejimini inşa etmiş umudu kemiriyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 08:27:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir feminist kahraman Nurser Öztunalı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/bir-feminist-kahraman-nurser-oztunali-679907</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/bir-feminist-kahraman-nurser-oztunali.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/bir-feminist-kahraman-nurser-oztunali-679907</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Handan Koç</strong></p>
<p>2025 biterken İstanbul Mimarlar odası Feminizm ve Mimarlık buluşması başlığı altında Nurser Öztunalı’yı andı. Türkiye Feminist Mücadelesine ilgi duyan herkesin tanıması gereken biri olan sevgili Nurser 1947 doğumluydu hayata 1999’da 20. Yy biterken çok erken veda etti.</p>
<p>Feminist davamız açısından bir kahramandı. Geçen yüzyılda dile getirilmesi yasaklanmış bir vahşetten evlerde erkeklerin karılarını dövmesinden bahsetmesini kahramanlık olarak tanımlıyorum. Değil mi ki kahramanlık cesaret ve birçok insanın yaşadığı büyük bir derdin çözümü için kendini öne atmak olsun. İşte öyleydi yaptığı, yapabildiği şey yaşadığı zaman içinde feministçe bir kahramanlıktı. Mimar olmayı başarmış bir kadındı, doktor olan eşinden onu düzenli şekilde dövdüğü için boşanmıştı. 1985 yılında olmalı bir gurup kadın onun sakince anlattığı bu zulmü dinlediğimizde yaşadığımız yıkımı tarif etmek zor. Oysa ne çok kitap okumuştuk, bir kısmımız da şiddetle devletin 12 Eylül işkencehanelerinde tanıştığımız için konuyu çözdük sanıyorduk. Bu başka bir şeydi ve feminist teorinin kurucu bilgisini gözler önüne seriyordu.  </p>

<p>Kadın cinsinin eziliyor ve sömürülüyor olması tek tek erkeklerin cahil, vahşi veya feodal olmalarının veya erkek doğmalarının değil sistemleşmiş bir düzenin sonucu. Kadınlara ceza ev içlerinde kesiliyor. Bu düzen kadınları koruyoruz diyen bir aile ideolojisi içinde itaat koşuluyla pürüzsüz sürüyor, bu düzen her şey gibi toplumun ekonomik sistemi ile ilişkili, ama dışarıda emeğini satanlarla sermaye sahipleri arasındaki ilişkiyi tahlil etmek için üretilmiş bilgiler bu alanı tahlil etmeye yetmez. Değiştirmeye yol açamaz. Sömürü baskı ezilme aile yuvasında, birbirinin yakını olan kişiler arasında cereyan ettiği için çözüm yolları kendine özgü. Kadınlar birleşerek değişerek kendilerini kurtarabilir. Bunun için bağımsız bir feminist hareket var olmalıdır. Bu düzene biz erkek egemen sistem veya patriyarka diyoruz.  </p>
<p>Bugün kadına yönelik şiddet devlet dahil herkesin karşı olduğunu beyan ettiği bir mesele. Kadınlar değişti, toplumu etkiledi. Artık feministler bir avuç değil. Nurser’in iki kızı olan bir kadın olarak boşanabilmek için verdiği uzun uğraşı feminist biyografi çalışan bir mimar olan Simla Sunay bizlere o gün aktardı. Nurser, erkek egemeninden kurtularak hayatını yeniden kurmaya çalışırken 1982 de Yazko kadın Sorunları Sempozyumuna konuşmacı olarak gelen Gisele Halimi’yi(1) dinlemiş. Somut kadın sayfasını çıkaracak ekiple daha da sonra hep birlikte Kadın Çevresini kuracak kadınlarla şöyle tanışmış. “Hadi!” demiş orada Feyza (Tulga), akşam Şirin(tekeli)’de bir toplantı var ona gelsene.  </p>
<p>Anmada kız kardeşleri ve kızından Nurser’i dinledik.  Arkalarındaki ekranda Nurser’in harikulade el yazısı ile aldığı değişik notlar akıyordu. Ne çok toplantıya katılmış, mimarlık üzerine ne çok düşünmüş ne kadar titizmiş. Evliliğini çok zor bitirebilmiş.  Boşanma sonrası ajandasına “bu kadar süre buna nasıl katlanabildim “diye yazmış.    </p>
<h2>BASKIYA KATLANMAYAN KADINLAR</h2>
<p>25 Kasım gecesi Erkek Şiddetine Karşı mücadele için pek çok şehirde gösteri yapıldı. Bu gösterilerin arkasında ne çok kadının emeği çalışması var. İstanbul’da erkenden metro kapatıldı, yollar kapatıldı, vali yasak üstüne yasak açıkladı, kadın erkek on binlerce polis köşe başlarını caddeleri demir bariyerlerle ördü. Buna rağmen binlerce kadın  “öfkeni, isyanını, direncini al gel” çağrısına uyup bir araya gelebildi. Nursel yaşasa ve polis yolları tutmasa elbette Tünel de olurdu.  Kısa bir süre önce Nurser’ i anarken tanışmış iki kadın olarak Tünel’de polis ablukası altında Simla ile karşılaşınca sıkı sıkı kucaklaştık. Onu da yanımızda hissettik. Sanki böylece 47, 61 ve 76 doğumlu üç kuşak feminist kadın bir arada olduk.  Etrafımızdaki bizden daha genç ve daha da genç kadınlar vardı, hiç susmadılar, susmadık, bir arada olunca korkmadık.  </p>
<p>İkinci dalga feminizmin İstanbul’daki bence yuvası olan Kadın Çevresi minik bir odadan ibaretti. Bu oda Nurser’in mimarlık bürosuydu. O çok güzeldi ve o yılların moda hakareti olan feministler çirkin olur ifadesinin yalanlanması gibiydi. Hayatını değiştirme cesareti olmadan feminist olunamayacağının vücut bulmuş haliydi.  Nurser mutfakları karanlığa bakan bir ev projesini paraya çok ihtiyacı olduğu halde reddetmiş. Ev içinde kadınların en çok emek harcadığı yer olan mutfak tezgâhları ışık alsın diye inat etmiş. Yaşasaydı Dilovası’nda penceresiz, havasız, yangına karşı hiçbir tedbir alınmamış kaçak bir işyerinde, Zara firması için parfüm şişelerken ölen çocuklar ve kadınlar için, 25 Kasım gecesi meydanda olan feministler gibi nasıl kahrolurdu kim bilir.   </p>
<h2>BUGÜNÜN TÜRKİYE’Sİ</h2>
<p>1987 de dayağa karşı yapılan yürüyüşle en büyük ilk adımını atan feminist mücadelemiz kendi usulleri ve öncelikleri ile geride bıraktığımız çeyrek yüzyılda çok ilerledi. Öte yandan uzun süredir edinilmiş vatandaşlık haklarının bile kadın erkek herkes için tehlikede olduğu bir saray rejimi altında yaşıyoruz. Bu iktidarı destekleyen kadınlar var. AKP’nin kadın örgütleri var seçilmiş kadın politikacıları var. Bunlar bir reis etrafında örgütlüler. Onu seviyorlar, bize düşmanlar.6 Ekim de Tokat ta Zara, Levis gibi firmalara üretim yapan Şık Makas tekstil fabrikasında başlayan ve hala devam eden direniş, bugünün bu cehennem Türkiye’si hakkında öyle net bir fotoğraf veriyor oldu ki. Baskıya katlanmayanların isyanı, kapalı fabrika kapıları altında neler yaşandığına kulak kabartmamıza sebep oldu. Bu büyük tekstil firmasının İşçilerin çoğunluğu kadın. Herkes asgari ücret alıyor. Kaç yıl çalışsan aynı. Patronlar ülkenin ilk 500 firması arasında. Firmalar sahibi,  Kolunsağ ailesi artık fabrikasını Mısır a taşıyıp daha çok kar etmek istiyor. Ama işçilere alacaklarını vermek istemiyor.  Şık Makas işçileri hakları olan maaş ve tazminatlarını almak için yeni bir sendika ile örgütlenmeye başlayınca işten atılıyorlar. Benim tavsiyem yıl bitmeden işçilerin anlatımlarını dinlemeniz. Biliyorum sandığınız şeyleri bilmediğinizi anlıyor olacaksınız. (1) Bu direnişle gelen ilk kazanımı üç aylık maaşların alınması oldu. Patronları onları bir daha iş bulamasınlar diye, işçilerin deyimi ile “kara çalıp”, kod 22 ile attığı için herhangi bir yerde işe de girememe tehlikeleri var. Bu kodu da Birtek-Sen’le yürüttükleri çalışma ile kaldırmak üzereler.  Son hedefleri tazminatlarını almak. Yılbaşı etkinliği olarak onlarla dayanışmayı planlayabilirsiniz.  Birtek-Sen uzmanı iki sendikacı ile yapılmış,  uluslararası tedarik firmalarının kadın emeğini nasıl sömürdüklerini anlattıkları çok aydınlatıcı bir röportaj var. Baskının olduğu kadar hak arayanların koşullarını da gözler önüne seriyor. Orada şöyle diyor Halime Sancak “Her işçi kendi koşullarını ve mücadelesini yaratabilecek zekâ ve zihniyete sahiptir. Yani yapmak isteyeceksin o kadar. O çaresizlik duygusundan sıyrılman gerekiyor” (3).  Şık-Makas işçileri Tokat ta iş imkânı yok denecek kadar az olduğu için asgari ücretlerine rıza göstermiş, firmanın ağır koşullarına bunca yıl katlanmışlar. Düşünün diye anlatıyorlar “3000 kişinin çalıştığı yerde 16 lavabo olur mu, kamera ile elini kaç dakikada yıkadığının hesabı tutulur mu, patron çocukları tuvalet kapısı yumruklar mı?”  </p>
<h2>YENİ YIL İÇİN NOTLAR</h2>
<p>25 Kasım gecesi Tünel de polisin korkunç tavrına rağmen buluşan kadınlar gibi, Tokat’ta da insanlık dışı uygulamalara rağmen süren direnişin korkusuz kadınları var. Yıl biterken benim 2025 yılı direnenler albümümde onların fotoğrafları başköşede. İşçi temsilcisi Buse Kara’ya 20 gün yok yere ev hapsine koyduklarında Tokat’ın Tekel direnişinden sonra ilk defa gördüğü mitinge onun yerine ben gideyim diyen annesi  unutulmaz. Tabi kindar bir feminist olarak bir de kara albümüm var:  Oraya da başköşeye bir Tokatlı koydum.  Özlem Zengin ilk ve ortaokulu bu şehirde okumuş, laik bir ailenin kızı, üniversitede örtünmüş, üç çocuğu ile kocasından boşanabilip siyasette de ilerleyebilmiş, kocasının değil kendi soyadı ile var olabiliyor.  Erkek egemenliğinin dostu, sermaye güçlerinin sarsılmaz yandaşı, sarayın gözdesi Tokat Milletvekili elbette Şık Makas işçileri lehine kılını bile kıpırdatmamış. Bence bu yeri hak ediyor.     </p>
<p>(1]<a href="https://catlakzemin.com/27-temmuz-1927-tunus-kokenli-feminist-avukat-gisele-halimi" target="_blank" rel="noopener">https://catlakzemin.com/27-temmuz-1927-tunus-kokenli-feminist-avukat-gisele-halimi</a>/ </p>
<p>(2)Yeryüzü TV <a href="https://www.youtube.com/watch?v=tI1U5oDzlDY&amp;t=2468s" target="_blank" rel="noopener">https://www.youtube.com/watch?v=tI1U5oDzlDY&amp;t=2468s</a> Sefalet dayatmasına direnenler . Şık Makas işçileri anlatıyor. </p>
<p><a href="https://www.youtube.com/watch?v=HC7M8qxQgiE" target="_blank" rel="noopener">https://www.youtube.com/watch?v=HC7M8qxQgiE</a> Şık Makas ta “ekmek ve adalet “ isteğine ev hapsi </p>
<p>3) <a href="https://catlakzemin.com/uluslararasi-tedarik-zincirlerinde-karin-gorunmez-kaynagi-kadin-emegi-birtek-sen-ile-soylesi/" target="_blank" rel="noopener">https://catlakzemin.com/uluslararasi-tedarik-zincirlerinde-karin-gorunmez-kaynagi-kadin-emegi-birtek-sen-ile-soylesi/</a> </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 08:25:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Köy göründü,  kılavuz ellerimizde]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/koy-gorundu-kilavuz-ellerimizde-679903</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/koy-gorundu-kilavuz-ellerimizde.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/koy-gorundu-kilavuz-ellerimizde-679903</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>SOL Genç</strong></p>
<p>21’inci yüzyılın ilk çeyreğini tamamladık. Bu yüzyıl; sosyalizm fikrinin tamamen çöktüğü, tek kutuplu dönemin başladığı, kapitalizmin ve emperyalizmin mutlak galibiyetini ilan ettiği gibi safsatalarla karşılansa da kendini tüketen kapitalizmin çözüldüğü, çelişkilerin derinleştiği, yeniden devrim ve sosyalizm fikrinin kurak düzenin havasız topraklarından yeşerdiği bir ilk çeyrekle başladı.  </p>
<p>Geçen sene bugünlerde 2025’in güçlü bir devrimci alternatif potansiyelinin görüleceği, dağınık toplumsal muhalefetin birleşmesiyle 21’inci yüzyılda yeniden devrim mücadelesinin büyüyeceği; yoksulluğa, gericiliğe ve baskılara karşı umudun yeşereceği bir yıl olacağını söylemiştik. </p>

<p>Keza 2024’te gerçekleştirdiğimiz Gençliğin Yaz Kampı’nın sonuç metninde de önümüzdeki dönem için “Gençlerin en acil sorunlarına parmak basan; gençliğin somut talepleri üzerinden yükselen; amfilerde, kampüslerde, liselerde ve sokaklarda umudu örgütlemeye devam edeceğimiz yeni bir dönem bizi bekliyor. SOL’un parlayan yıldızını öfkeyle sıktığımız yumruklarımızda buluşturma zamanı” demiştik. </p>
<p>O amfilerden taşan irade, o sıkılı yumruklar, o durdurulamayacak coşkun sel, rejimin dikmeye çalıştığı bentleri Beyazıt’ta, ODTÜ’de, memleketin dört bir yanında yerle bir ederek umut tarlalarını suladı. Tıpkı sorumluluğunu aldığımız gibi gençliğin en acil sorunları etrafında, rejime karşı birleşik bir irade olarak, meydanlarda, siyasetin asıl sahnesinde somutlandı. Apolitik olarak etiketlenmiş, siyasetsizliğe terk edilmiş Z Kuşağı, kendisiyle yaşıt AKP iktidarına karşı kendi yolunu, kendi direniş haritasını topyekun mücadeleyle buldu. </p>
<p>19 Mart’tan önce muhalefetin parçalı yapısı, halkın direnme eğilimlerinin suni tartışmalar ekseninde köreltilmesi, umutsuzluğun ve alternatifsizliğin dayatılması gibi nedenlerle gençliğin talepleri boş kampüslerde yankılanıyor, halkın sorunları pazar tezgahlarının ardına geçemiyordu. Rejimle normalleşme çağrıları yapan düzen siyaseti, halkı temsil etmiyor, yıllardır süren ezberleri tekrar ediyordu. </p>
<p>Bu ezberleri, bir kez daha halk bozdu. Düzene terk edilmiş iradelerinin dahi gasp edildiğini, baskıcı tek adam rejimiyle hiçbir uzlaşma zeminin kalmadığını, tek seçeneğin sokak olduğunu yeniden hatırlayan gençliğin öncülüğünde tekerlemeler çözüldü, ezberler bozuldu. Örgütlü karanlığa karşı ancak yan yana gelinerek, birlikte mücadele ederek, ortak sorunlar etrafında örgütlenerek mücadele edilebileceği gerçeği geniş katılımlı pratiklerle görüldü.  </p>
<p>Umutsuz tekrarlardan kurtulmuş, gençliğin kendiliğinden yarattığı bu sokak hareketliliği; solun hazırlıksızlığı, dar grupçuluk ya da kitle kuyrukçuluğu gibi pek çok farklı neden ve eğilimle zaman içinde sönümlendi. Solun politikleştiremediği, örgütleyemediği, liderlik edemediği meydanlar, yeni kuşak gençliğinin iktidar hedefi taşımayan, rejime yönelik öfkenin farklı söylemlere yöneltildiği etkinlik alanlarına dönüştürülmek istendi. Bu denemeler yer yer başarılı olsa da 2025, geniş gençlik kesimlerinin siyasetin asli belirleyicisinin sokak olduğunu bir kez daha hatırlamasına olanak tanıyan bir yıl oldu. </p>
<p>Gençliğin ve halkın birleşik mücadelesi karşısında hiçbir meşruiyetinin kalmadığını fark eden tek adam rejimi soluğu Beyaz Saray koridorlarında, mahkeme sandalyelerinde, Meclis Resepsiyonlarında aldı.  </p>
<h2>YENİ YIL VE KALAN YÜZ YIL</h2>
<p>Tamamladığımız çeyrek yüzyıl da geçtiğimiz sene de sosyalizmin sonunun ilan edildiği, devrim fikrinin rafa kaldırıldığı, post-modern hezeyanların dayatıldığı, liberalizmin sol makyajıyla süslendiği yaklaşımların nasıl yanıldığını pek çok kez gösterdi.  </p>
<p>Gözaltılarla, tutuklamalarla, türlü baskı araçlarıyla tökezletilmek istenen sokak mücadelesinin, yine o sokaklardaki dayanışmayla var olduğu; sesi kısılmak istenen gençliğin Hacettepe’de, Dil-Tarih’te, kampüslerde her gün daha da çoğaldığı ve gençliğin kendi sorunlarına yalnızca kendi iradesiyle, kendi güçlü kollarıyla çözüm bulabileceğini deneyimlediği bir yıl oldu. Gördük ki halkın sorunları da gençliğin sorunları da ne düzen içine hapsolmuş reformlarla ne de kapalı kapılar ardındaki görüşmelerle çözülebilir.  </p>
<p>Nasıl ki meydanlardan taşan o ortak irade memleketin geleceğine dair umutları büyüttüyse, sarayları korkuttuysa, şimdi de tüm farklılıklarımıza rağmen ortak taleplerde buluşan bu geniş öğrenci cephesini kurmak; faşizme, sömürüye ve gericiliğe son vererek özgür, demokratik ve tam bağımsız bir Türkiye’yi kendi elleriyle yaratacak bir gençlik iradesini ortaya çıkarmak önümüzdeki dönemin görevidir. </p>
<p>Ülkemizde yeni dönemin sosyalizmi olarak sunulan: Emperyalizmden, sınıf savaşından, emperyalizmin ve sermayenin temsilcisi iktidardan bihaber; kimlik siyasetini yüceleştiren, demokrasiyi halktan soyutlayıp birkaç “seçkin” isim etrafında tartışan, sosyalizmin tanımını Saray’ın danışmanlarına bırakan anlayışlar; 19 Mart’ta atılan “İnadına Devrim” sloganlarında, açılan Mahir Çayan pankartlarında, üstüne birkaç siyasi temsilcinin ismi değil “halk” yazılan kalkanlarda geçersiz kılınmıştır. </p>
<p>Biz de önümüzdeki dönemde 68’lerden, 78’lerden, Gezi’den ve kendi ellerimizle yarattığımız 19 Mart’tan aldığımız güçle; doğru olanı, halkın ihtiyaçlarını, 21’inci yüzyılda yeniden devrim ve yeniden sosyalizm fikrini savunmaya devam edecek, bu fikri gençliğin gerçek talepleri etrafında yükselteceğiz. </p>
<h2>2026 DAHA MUHTEŞEM OLACAK</h2>
<p>2025’e başlarken iktidarını sürdüremeyen rejimin, baskı araçlarına başvuracağı, ömrünü uzatmanın yollarını arayacağı, halk gerçekliğinden iyice kopacağı görünen bir köydü ve geleceği çalınan, baskıyla yoğrulan, yaşamın her alanından soyutlanmak isteyen gençliğin bu rejime karşı sessiz kalamayacağı kılavuz istemeyen bir gerçekti. Şimdi de 19 Mart’ın gerisinde kalan, sokak hareketinin yok sayıldığı, devrimciliğin terk edildiği bir siyasetin imkansızlığı ortada duran bir gerçektir. Bu gerçeklik hem memleket geleceğine bir umut hem de omuzlarımıza büyük bir sorumluluk yerleştirmektedir. </p>
<p>2026’da yeni 19 Mart’lara hazırlıklı olmak, kendi yarattığımız kılavuzları her gün cebimizde taşımak ve bu kılavuzu bütün gençliğe yayma sorumluluğu bugün sahici pratiklerle öğrenilmiştir ve omuzlarımızdadır. </p>
<p>Yeni dönemde tüm farklılıklarıyla rejime karşı ortak mücadele perspektifinde buluşan gençleri bir araya getirmek, geniş gençlik kesimlerini eylem alanlarına taşımak ve bu alanlarda politikleştirmek devrimci gençlerin görevidir. Devrimci gençlerin 19 Mart yaşanmamış gibi kendi kabuğuna çekilme, gençlik potansiyellerini reddetme, kısır tartışmalara hapsolma lüksü kalmadığı gibi kitlelerin peşine takılmaya, devrimci siyasetten uzaklaşmaya, Amerika’yı yeniden keşfetmeye de zamanı yoktur. </p>
<p>Çünkü zaman; mücadeleye tutunma, umudu çoğaltma, devrimciliğe sarılma zamanıdır. Her gün çoğalan, inatla yükselen, en izbe sokaklardan en ışıklı saraylara değin duyulan sesimizi kulaklardan silinmeyecek bir çok sesli koroya dönüştürmenin zamanıdır. 2025’e başlarken dediğimiz gibi; felaketler ülkesinin asi çocukları olduk, yüzlerimizi görünmek için kapattık, umut dolu çantamızı sırtımıza aldık. Şimdi özgürlükler ülkesinin mutlu çocukları olmak için tüketilemeyecek sonsuz bir inançla yeniden yollara düşmenin zamanıdır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 08:11:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yeni emperyalist dizayn, tek adam rejimi ve Türkiye’nin kırılma noktası]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/yeni-emperyalist-dizayn-tek-adam-rejimi-ve-turkiyenin-kirilma-noktasi-679902</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/yeni-emperyalist-dizayn-tek-adam-rejimi-ve-turkiyenin-kirilma-noktasi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/yeni-emperyalist-dizayn-tek-adam-rejimi-ve-turkiyenin-kirilma-noktasi-679902</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[2025, dünyada ABD’nin yeni güvenlik doktriniyle emperyalist dengelerin yeniden kurulduğu, Ortadoğu’nun etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden yeniden dizayn edildiği bir yıl oldu. Türkiye ise bu dönüşümün içinde rejimi tahkim etmeye dönük adımlar, Kürt sorununda demokratik çözümünden uzak politikalar ve muhalefeti sindirme girişimleriyle siyasal krize sürüklendi. Buna karşın umut, işçilerden emeklilere, kadınlardan gençlere uzanan halkın kendiliğinden gelişen direnişinde ve rejimin en büyük korkusu olan birleşik mücadelede büyüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>POLİTİKA KOLEKTİFİ </strong></p>
<p>Geride bıraktığımız 2025 yılı dünyada ve Türkiye’de çok önemli siyasal gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu. Dünya’da Trump’la gündeme gelen ABD’nin yeni güvenlik doktrini hemen hemen bütün çatışma bölgelerinde Amerikan yaklaşımını ortaya koydu. Çin’le gelişen rekabet gel-gitli bir ticaret savaşının yanı sıra hemen hemen bütün alanlarda derinleşerek sürüyor. Buna ek olarak Atlantik hattındaki çözülme AB ile ABD arasındaki ilişkilerin ikinci büyük savaş sonrasında oluşan dengelerin değişime uğrayacağını gösteriyor. Bu durum özellikle Avrupa açısından önemli bir kriz nedeni olarak görülebilir. AB’nin ve özellikle Almanya’nın askeri harcamaları arttırmak zorunda kalmasının ekonomik ve sosyal sonuçları olacaktır.  </p>

<h2>ABD’NİN YENİ GÜVENLİK DOKTRİNİ</h2>
<p>ABD-Rusya arasındaki ilişkilerin sıcaklaşması, Avrupa’nın Rus yayılmacılığı karşısındaki tedirginliği, Rusya-Ukrayna savaşının gölgesinde yaşanıyor. İkinci büyük savaşın Avrupa’nın belleğinde tazeliğini koruyan travması Avrupa’nın askeri güvenliğine ilişkin yeni arayışları kaçınılmaz kılıyor. Bu durum Türkiye’yi Avrupa’nın güvenliği için konumlandırma senaryolarının devreye sokulmasını da beraberinde getiriyor. </p>
<p>ABD’nin “içe dönmesi” arka bahçesi kabul ettiği Latin Amerika’ya doğrudan müdahalesi anlamına da geliyor. 2025 bu konuda başta Venezuela olmak üzere ABD’nin Latin Amerika’ya dönük emperyalist emellerine hız vereceğini gösteriyor. </p>
<p>Bu yeni Amerikan Güvenlik doktrinin Türkiye açısından gözetilmesi gereken en önemli yönü kuşkusuz Ortadoğu’ya ilişkin öngörülen Amerikan politikalarıdır. Güvenlik doktrini, Amerika’nın bölgeden çekilirken kendi çıkarlarını koruyacak üç ülkeden söz etmektedir. Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan. </p>
<p>Bu üç ülkenin kendi aralarındaki çatışma ve mücadeleleri bırakarak bölgede Amerikan-İsrail ekseninde kurulan yeni düzenin “bekçiliğini” üstlenmeleri istenmektedir. Tom Barrack’ın “İsrail-Türkiye ilişkilerinin sorunsuz ilerleyeceği bir döneme girilmektedir” türünden açıklamalarının ardında bu yaklaşım yatmaktadır. </p>
<h2>EMPERYALİSTLER İÇİN DİKENSİZ GÜL BAHÇESİ</h2>
<p>Gerçekten de Ortadoğu yaklaşık 40 yıldır önemli bir değişim içinde. Artık Saddam, Kaddafi, Esat türü liderlerin ve onların simgelediği rejimlerin İsrail açısından bir tehdit oluşturmadıkları, son yıllarda hükümet dışı silahlı güçler olarak varlığını sürdüren Hamas, Hizbullah, İŞİD gibi örgütlerin tasfiye edildiği emperyalist politikalar için “dikensiz gül bahçesinin” inşa edilmeye çalışıldığı bir coğrafyadan söz ediyoruz.  </p>
<p>Etnik ve dinsel bölünmelerle güçsüzleştirilmiş, merkezi orduları silahsızlandırılmış Tel Aviv’den kalkan uçakların hiçbir direnişle karşılaşmaksızın Tahran’ı vurabildiği bir alan, İsrail’in güvenliği için yapılan “mıntıka temizliğini” ortaya koyuyor. Bu yeni dönemde Ortadoğu’da rejim değişiklikleri devreye sokularak bölgenin yeniden dizayn edileceği açıkça ifade edilmektedir. Türkiye’deki rejimin yeniden tanımlanma çabalarının bundan ayrı ele alınamayacağı açıktır.  </p>
<h2>DİZAYNIN TÜRKİYE’YE YANSIMASI</h2>
<p>Ortadoğu yeniden şekillenirken Türkiye’de yeni bir rejim oluşturma ya da var olan tek adam rejimini tahkim etme çabaları yoğunlaştı. Bir anda Türkiye’nin etnik çeşitliliği hatırlanarak vurgular bu yana kaydırıldı. Tayyip Erdoğan Arap-Türk-Kürt ittifakından, Bahçeli cumhurbaşkanı yardımcılarının Alevi ve Kürt olmasından söz ettiler. Bu görüşlere ABD’nin bölge “valisi” Tom Barack’ın Osmanlı milletler düzenine övgüleri ve monarşi kutsamaları eşlik etti. Birinci savaş sonrası emperyalistlerin çizdiği “ulus devlet” temelli Ortadoğu düzeni bünyeye uymadığı için etnik ve dinsel temelli yeni bir düzenlemenin gerekliliğinin altı çizildi. </p>
<p>Bu tartışmaların gölgesinde bir anda Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ı kurucu önder olarak övgülere boğduğu “terörsüz Türkiye” çağrısı devreye sokuldu. Türkiye yeni Ortadoğu’nun şekillenişinde Kürtleri devreye sokan stratejik bir adım atarak Abdullah Öcalan’ın oynayacağı role bel bağladı. Bu yolla Türkiye Ortadoğu’da İsrail-Amerika hattına dâhil olmak için bir hamle yapmış oldu. Kuşkusuz bu ana yönelim düz bir hatta ilerlemiyor. Özellikle Suriye’nin Esad sonrası alacağı yeni biçim belirleyici faktörlerden biri durumunda. Ortadoğu’da bütün bunlar yaşanırken uzun yıllar ABD Rusya dengelerine bağlı olarak yürütülen Türkiye dış politikası yönünü değiştirme telaşı içinde Kürtlerle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlama sürecine girmiş durumda.  </p>
<h2>DEMOKRATİK BİR ÇÖZÜM İSTENMİYOR</h2>
<p>Geçtiğimiz yıl Türkiye siyasetinde bir depreme yol açan en önemli iki olaydan birincisi CHP’ye yönelik baskılarla birlikte Ekrem İmamoğlu’nun ve belediye başkanlarının tutuklanmasıydı. Bir diğeri ise kuşkusuz büyük bir sürpriz olarak ortaya çıkan Bahçeli eliyle devreye sokulan Kürt sorunuyla ilgili politikada yaşanan gelişmelerdi. Devletin “terörsüz Türkiye” olarak sunduğu politika genelde Ortadoğu özelde ise Suriye’yle doğrudan ilişkili olarak şekillendi. Abdullah Öcalan’ın PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetme çağrısı TBMM de kurulan bir komisyon eliyle sürecin devamını getirdi. Çok net olarak görülüyor ki içinden geçtiğimiz süreç “Kürt sorunu” denilen kadim sorunun demokrasi içinde çözümünü öngörmüyor. Özellikle Suriye’de Esad sonrası yeni düzenin nasıl oluşturulacağına Kürtlerin bu süreçte nasıl bir statü kazanacaklarına indirgenen bir durum söz konusu. </p>
<p>Bu nedenle Türkiye’de bir toplumsal barış talebinin ete kemiğe büründürülmesi noktasında atılan adımlardan söz edebilmek mümkün değildir. Tam tersine zehirli bir dil, Leyla Zana’yı hedef alan utanç verici tezahüratlar stadyumlardan sosyal medyaya kadar uzanan ırkçı söylemler, gerçek bir barış ortamının kurulmasını tahrip eden bir rol oynuyor. Müzakerelerin Abdullah Öcalan-Devlet Bahçeli-Recep Tayyip Erdoğan arasındaki ilişkilere havale edilmesi bu yolla sorunun silah bırakmaya indirgenerek araçsallaştırılması daha karmaşık bir duruma yol açıyor. İstenen demokratik bir çözüm değil tek adam rejimi altında Kürtlerin kısmi taleplerinin kabulü yoluyla rejime entegre edilmeleridir. </p>
<h2>ÇÖZÜM BU REJİME SON VERMEKTEN GEÇİYOR</h2>
<p>Çok net olarak söylemek gerekirse Kürt sorunun demokratik çözümü ancak tek adam rejimine son verecek bir mücadeleyle mümkün olabilir. Kürt sorunu ile mevcut rejime karşı mücadeleyi birbirinden kopartan bir anlayış sonuç olarak muhalefetin parçalanmasına ve dolayısıyla tek adam rejiminin varlığını sürdürmesine yol açacaktır. Kürt hareketinin demokratik mücadele geleneği, dile getirdiği özgürlükçü talepler ve bu konuda ödediği bedeller kolayca iktidara yedeklenmeyeceği konusunda en önemli kanıtıdır.  </p>
<p>Kabul etmek gerekir ki DEM’in barış ve demokrasi umuduyla içine girdiği yol toplumsal muhalefet saflarında bir toprak kaymasına yol açtı. Muhalif kimliğinin süreç nedeniyle zaman zaman bulanıklaşması DEM’le beraber yol yürüyen sosyalistlerden liberallere uzanan kesimlerde tereddütlü yaklaşımların çoğalmasını getirdi. Benzer bir çizgi farklılaşması CHP’de yaşandı.  Kılıçdaroğlu’nun sokaktan uzak duran, sağ partilerle ittifakı odağına alan politikası Özgür Özel’le değişime uğradı. CHP kendine yönelen baskılar karşısında önemli bir direniş çizgisi ortaya koydu. Muhalefetin birlikte davranabilmesinin zeminini koruyan özenli bir dil kullandı. </p>
<p>Muhalefetin en önemli iki odağının içine girdiği süreç henüz bir kopuş yaşanmasa da önemli farklılıkların ortaya çıktığını gösteriyor. Oysa tek adam rejimi siyasetten ekonomiye dış politikadan toplumsal alana uzanan derin bir krize sürüklenmiş durumda. Kelimenin gerçek anlamında yönetemeyen ve giderek halk desteğini yitiren bir iktidarla karşı karşıyayız. İktidar yitirdiği halk desteğinin karşısına yargıyı bir sopa gibi kullanarak operasyonlarla tutuklamalarla sürdürdüğü adeta bir korku imparatorluğuna dönüşen baskı politikalarını koyuyor. </p>
<h2>SINIF SİYASETİ BİTTİ SAFSATASI</h2>
<p>Bütün bunlar yaşanırken umut, halkın kendiliğinden gelişen direnişinin giderek alanlara taşan bazen bir fabrika mücadelesinde bazen bir köylü isyanında ekolojik mücadelelerinde kadınların ve gençlerin teslim alınamayan eylemlerinde büyüyor. Emekliler başta olmak üzere asgari ücretle yaşamaya mahkûm edilen yoksullar bu rejim altında yaşamayı reddediyorlar. Ülkenin bütün ezilen kesimleri etnik kökenleri, cinsel yönelimleri, dinsel inanışları ne olursa olsun mevcut rejimin kendilerine sunduğu kölelik ve yoksulluk koşullarını kabul etmiyorlar. Şimdi çok daha fazla sınıfsal tercihler, gündelik geçim koşulları siyasetin ana eksenine dönüşmüş durumdadır. İktidar kanadından “sınıf siyaseti” bitti şeklindeki vaazların toplumsal hayatta hiçbir karşılığı yoktur. </p>
<h2>REJİMİN EN BÜYÜK KORKUSU HALKIN BİRLEŞİK MÜCADELESİ</h2>
<p>Türkiye derin sınıf bölünmeleriyle her gün zenginin daha zengin yoksulun daha yoksul olduğu bir sürece sürüklenmiş durumdadır. Bu döngüyü kıracak olan özgürlüklerin demokrasinin elde edileceği ve eşitsizliklerin ortadan kalkacağı bir yeniden kuruluştur. Toplumsal muhalefetin ana ekseni bu nedenle tek adam rejimini birleşik bir mücadele konusunda sorumluluk üstlenerek  ortadan kaldırmaktır. Önümüzde çok kritik bir dönem var. Rejim varlığını sürdürmek için emperyalist güçlerin desteğini arkasına alan, baskı ve operasyonlarla muhalefeti sindirmeye çalışan bir yola girmiş durumdadır. Halka vadedeceği hiçbir şey kalmamış olan tek adam rejiminin tek umudu muhalefet saflarında bir bulanıklık yaratmak, bölünmüş bir muhalefetle seçim yarışına girmektir. Olası rakiplerin yargı yoluyla tasfiye edildiği toplumun baskıyla susturulduğu seçim güvenliğinin ortadan kaldırıldığı sonucu baştan belli göstermelik olan bir seçim iktidarın en büyük hayalidir. Bu hayali bir kâbusa dönüştürecek olansa çok açıktır ki halkın birleşik mücadelesidir. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 08:04:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hatay üçüncü yılında: Bitmeyen “geçicilik”]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/hatay-ucuncu-yilinda-bitmeyen-gecicilik-679900</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/hatay-ucuncu-yilinda-bitmeyen-gecicilik.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/hatay-ucuncu-yilinda-bitmeyen-gecicilik-679900</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ece Doğru - Hatay Depremzede Derneği Yönetim Kurulu Üyesi</strong></p>
<p>6 Şubat depremlerinin üçüncü yıldönümü yaklaşırken, içimizdeki acıyı hafifletecek hiçbir şey yaşanmıyor memlekette. Toz bulutu her yânâ çökmüş durumda; yeşili yeşil, maviyi mavi görmek, hayal adetâ. “Cennet” dedikleri bu şehir, beton yığınına dönmüş; ruhsuz, renksiz ve güvensiz bir yer artık.  </p>
<p>Enkaz kaldırıldı, deniyor… Ama Hatay’da çoğu şey hâlâ geçici. Üç yıl, bir kentin toparlanması için uzun bir süre. Hatay içinse hâlâ yarım, eksik ve belirsiz bir zaman dilimi. Sorun artık yalnızca yıkılan binalar değil; yitirilen düzen, dağılan hayatlar ve geri gelemeyen, gelse de memleketini yitirmiş olan insanlar.  </p>

<p>Binalar yükseliyor, zeytinlikler talan ediliyor, kentin ruhu adım adım yok ediliyor. Kent yeniden inşa edilmiyor; başka bir şeye dönüştürülüyor. Rakamlardan söz ediliyor, projeler anlatılıyor; fakat burada hayat rakamlara sığmıyor. Çünkü yükselen her bina, çözülmemiş başka sorunları da büyütüyor. Yaşananların kimi sorumluları için affın konuşulduğu bu utanç günlerinde eğitim, sağlık, adalet ve nicesi enkaz altında.  </p>
<p>Kış, Hatay için hâlâ bir sınav. Konteyner kentlerde yetersiz ısınma, altyapı eksiklikleri ve artan enerji maliyetleri özellikle çocuklar ve yaşlılar için ciddi bir risk. Üşümek bu kentin yeni normali.  </p>
<p>Ve yine en ağır bedeli çocuklar ödüyor. Binlerce çocuk, üçüncü yılda hâlâ konteyner sınıflarda eğitim görüyor. “Geçici” denilen bu yapılar artık kalıcı bir eşitsizliğe dönüştü. Birleştirilmiş sınıflar, sabahçı-öğlenci sistemleri, yetersiz donanım… Üstelik çoğu zaman bu sınıflar ısınmıyor.  </p>
<p>Sorun yalnızca geçici yapılarla sınırlı değil. Yıkılan okul binalarının yeniden inşasında yaşanan aksaklıklar, Hatay’daki eğitimde derin yaralar açıyor. Eskiden kömürle ısınan birçok okul, doğalgaz sistemine geçti. Ama bu sistemler hâlâ hazır değil; kazan daireleri, boru hatları ve enerji bağlantıları eksik veya yanlış planlanmış. Elektrik fazları yetersiz; ısıtıcılar çalışmıyor, cihazlar devreye giremiyor. Bazı okullar ise hâlâ elektriğe uygun değil.  </p>
<h2>YAŞADIĞIMIZ SONUÇLAR DOĞAL DEĞİL</h2>
<p>Bu teknik aksaklıklar, doğrudan çocukların öğrenme hakkını etkiliyor. Öğretmenler montla ders anlatıyor, öğrenciler sıralarında üşüyerek oturuyor. Üçüncü yılda hâlâ soğuk sınıflarda eğitim görmek, işbilmezlik değil, doğrudan ihmaldir.  </p>
<p>Devlet kurumlarının uyumsuz çalışması, sorumluluğun dolaştırılması ve çözümün sürekli ertelenmesi, bedeli çocuklara ödetiyor. Aylar süren bir yaz dönemi varken, okulların kışa hazır hâle getirilmemesi kabul edilemez.  </p>
<p>Elektrik kesiliyor, ısıtıcılar yetmiyor. Üşüyen bir çocuktan öğrenmesini beklemek, bu ülkenin en ağır çelişkilerinden biridir. Eğitimden söz ederken eşitlikten bahsetmek, Hatay’daki çocuklar için artık sadece kâğıt üzerinde kalan bir vaattir.  </p>
<p>Deprem doğaldı. Ama üçüncü yılda hâlâ bu koşullarda yaşamak zorunda bırakılmak doğal bir sonuç değildir.  </p>
<p>Hatay sadece yeniden inşa edilmiyor; test ediliyor. Bu ülkenin vicdanı, öncelikleri ve çocuklarına verdiği değer test ediliyor. Eğer hâlâ sınıflar soğuksa, elektrik ve doğalgaz altyapısı hazır değilse, eğitim aksıyorsa, adalet yerini bulmuyorsa; “toparlanıyoruz” demenin kimse için bir anlamı yoktur.  </p>
<p>Bir kenti ayağa kaldırmak, sadece beton yükseltmekle olmaz. Kentin asıl sahipleri olan insanlar dinlenmeli, çocukların hakları korunmalı ve yaşam alanları onlarla birlikte planlanmalıdır. Hatay’ın gerçekten “toparlanması”, sadece binaların yükselmesiyle değil; çocukların, ailelerin ve toplumun hayatlarının tam anlamıyla geri dönmesiyle mümkün olacak. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 07:53:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Antakya’da konut var Hayat Yok]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/antakyada-konut-var-hayat-yok-679899</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/antakyada-konut-var-hayat-yok.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/antakyada-konut-var-hayat-yok-679899</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Serbay Mansuroğlu - Dayanışma Gönüllüleri Derneği</strong></p>
<p>Afetin üzerinden üç yıl geçti. Depremin hemen ardından Antakya’nın duvarlarına yazılan “Hatay mutlaka geri dönecek” sözü bugün hâlâ karşılığını bulmuş değil. Binlerce konut teslim ediliyor olsa da Antakya’ya yaşam dönmüş, şehir normalleşmiş değildir. </p>
<p>Antakya’da esas sorun bina eksikliği değil, yaşamın geri dönmemesidir. </p>

<p>Antakyalıların önemli bir kısmı hâlâ şehirlerinden uzakta; kalanlar ise konteyner kentlerde askıya alınmış bir hayat yaşamaktadır. Burada geciken şey inşaat değil; adaletli, yerel ve halkın söz sahibi olduğu bir yeniden kurma iradesidir. </p>
<h2>“DEPREM BÜYÜKTÜ” DEMEK ÇÖZÜM GETİRMEZ</h2>
<p>İktidar, yıkımın büyüklüğünü gerekçe göstererek sorumluluğunu gizlemeye çalışmaktadır. Ancak bu ölçekte bir yıkımdan sonra 3’üncü yılda hâlâ konteyner kentlerin ana yaşam alanı olması, uluslararası afet yönetimi standartlarına göre normal değildir. </p>
<p>Bu standartlar; barınmanın kalıcı konuta dönüşmesini, eğitimin kesintisiz nitelikli şekilde sürmesini, sağlık hizmetlerine eşit erişimi ve insanların geçim kaynaklarına yeniden kavuşmasını birlikte ele alır. Antakya’da ise süreç yalnızca bina sayısına indirgenmiş; eğitim, sağlık, ulaşım, tarım ve sosyal iyileşme başlıkları sistematik biçimde ihmal edilmiştir. </p>
<p>Konteyner kentlerin bu zamana kalması, uluslararası standartlara göre bir “geçiş süreci” değil, “tek adam yönetimin” kötü bir sonucudur. </p>
<p>Depremin büyüklüğü her şeyi açıklamaz. Asıl sorun; sürecin Saray merkezli, tek tip, halktan ve yerel kurumlardan kopuk bir anlayışla yürütülmesidir. Antakya yeniden inşa ediliyor gibi gösterilmekte, ancak yeniden yaşatılmamaktadır. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/28/antakyada-konut-var-hayat-yok.jpg" alt=""></p>
<h2>KONTEYNERLER: KALICI YOKSULLUĞUN MEKÂNLARI</h2>
<p>Konteyner kentler geçici bir çözüm olmaktan çıkmış, kalıcı yoksulluğun ve güvencesizliğin mekânlarına dönüşmüştür. </p>
<p>Çocuklar konteynerlerde büyümekte, gençler eğitimden kopmakta, esnaf konteyner ve prefabrik yapılarda ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bu durum artık yalnızca bir barınma sorunu değil, toplumsal çözülme ve yok olma riskidir. </p>
<p>*** </p>
<h2>DEVLET ONURLU YAŞAM KOŞULU SAĞLAR</h2>
<p>Yetkililerin konteynerde yaşayan depremzedeleri suçlayıcı ve dışlayıcı ifadelerle hedef göstermesi kabul edilemez. Devletin görevi yurttaşını zan altında bırakmak değil, onurlu yaşam koşullarını sağlamaktır. </p>
<h2>EĞİTİM: KAYIP KUŞAK RİSKİ</h2>
<p>Antakya’da binlerce çocuk ve genç hâlâ niteliksiz ve geçici mekânlarda eğitim almakta, okul ve öğretmen sürekliliğinden yoksun bırakılmakta, psikososyal destekten mahrum kalmaktadır. Bu tablo kayıp bir kuşak riski yaratmaktadır. </p>
<p><strong>Çözüm açıktır: </strong></p>
<p>Mahalle temelli okul yapıları, ücretsiz ulaşım, yaygın psikolojik destek ve eğitim emekçilerinin sürece doğrudan katılımı sağlanmalıdır. </p>
<h2>SAĞLIK: ERİŞİM VE İNSAN GÜCÜ KRİZİ</h2>
<p>Sağlık hizmetleri Antakya’da hâlâ dağınık, erişimi zor ve yetersizdir. Yurttaşlar için sağlık hizmeti bir hak olmaktan çıkmış, bir mücadeleye dönüşmüştür. </p>
<p><strong>Çözüm: </strong></p>
<p>Mahalle tipi sağlık birimlerinin yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesi, gezici sağlık ekipleri, ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve sağlık emekçilerinin barınma–çalışma koşullarının güvence altına alınmasıdır. </p>
<h2>TARIM: ÜRETİCİ YOK SAYILIYOR</h2>
<p>Antakya aynı zamanda bir tarım kentidir. Ancak küçük üreticiler toprağına dönememekte, yeterli destek alamamakta, büyük tarım şirketleri karşısında borç ve güvencesizlikle baş başa bırakılmaktadır. Tarım olmadan Antakya’nın yeniden ayağa kalkması mümkün değildir. </p>
<p><strong>Çözüm: </strong></p>
<p>Küçük üreticiye doğrudan destek, kooperatiflerin güçlendirilmesi, yerel gıda ağlarının kurulması ve tarımın yeniden yaşamın merkezine alınmasıdır. Endüstriyel tarım yerine girdiye dayalı olmayan, bilimsel veriye dayalı ve ekolojik ilkelere sahip agroekolojik tarım önceliklendirilmelidir. Madenlerle, ocaklarla başta zeytinlikler olmak üzere toprakların ve doğanın tahribi sona erdirilmelidir. Antakya ruhu ve çok kültürlü, doğayla uyumlu yapısı bunu gerektirir.  </p>
<h2>ULAŞIM: ŞEHİR VAR, BAĞLANTI YOK</h2>
<p>Mahalleler kopuk, toplu taşıma yetersiz, yeni inşa edilen toplu konutlarla şehir merkezi arasındaki ulaşım sorunludur. Ulaşım hakkı olmadan eğitim, sağlık ve çalışma hakkı da fiilen ortadan kalkmaktadır. </p>
<p><strong>Çözüm: </strong></p>
<p>Ücretsiz toplu taşıma, toplu yaşam alanları –şehir merkezi hatları ve yaya odaklı bir ulaşım planlamasıdır. </p>
<h2>“TEK ADAM” ÇÖZÜM OLMADI</h2>
<p>“Dünyanın en büyük şantiyesini kurduk” demek çözüm değildir. Antakya için gerçek çözüm; yeniden yapılanma sürecinin tek adam yönetiminden çıkarılması, halkın, meslek odalarının, sendikaların ve yerel örgütlerin doğrudan katılımıyla yürütülmesidir. </p>
<p>Küçük ölçekli, mahalle temelli; barınmayı üretim, paylaşım, sosyalleşme ve dayanışma mekanlarıyla birlikte ele alan bir yeniden kurma mümkündür. </p>
<p>İnsanlar afet sonrası betonla ya da yardımla değil; yaşayarak, üreterek ve birlikte iyileşir. Antakya bir vitrin şehir değildir. Antakya yaşayan, çok kültürlü, çok kimlikli insanların şehridir. </p>
<p>Biz bu yaşamın geri dönmesi için buradayız ve Antakya’mıza sahip çıkmaya devam edeceğiz. </p>
<p>***</p>
<h2>“ULUSLARARASI AFET YÖNETİMİ STANDARTLARI” NE DEMEK?</h2>
<p>Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Uluslararası Kızılhaç ve benzeri kurumların kabul ettiği ortak ilkeleri kapsar. Temel başlıklar şunlardır: </p>
<p>• Geçici barınmanın kalıcılaşmaması (konteyner en fazla 12–18 ay) </p>
<p>• Yerinde ve katılımcı yeniden inşa </p>
<p>• Barınma + eğitim + sağlık + geçim kaynaklarının birlikte ele alınması </p>
<p>• Yerel yönetimler, meslek odaları ve halkın karar süreçlerine katılımı </p>
<p>• Psikososyal iyileşmenin inşaat kadar öncelikli olması </p>
<p>• Antakya’da sorun tam olarak bu başlıkların neredeyse tamamının eksik olmasıdır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 07:47:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Doç. Dr. Hayrettin İhsan Erkoç: Oğuz tarihini değiştiren bulgu]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/doc-dr-hayrettin-ihsan-erkoc-oguz-tarihini-degistiren-bulgu-679896</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/doc-dr-hayrettin-ihsan-erkoc-oguz-tarihini-degistiren-bulgu.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/doc-dr-hayrettin-ihsan-erkoc-oguz-tarihini-degistiren-bulgu-679896</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yunus Emre Ceren</strong></p>
<p>Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinden Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hayrettin İhsan Erkoç, Kazakistan’da bugüne kadar üzerine hiçbir çalışmanın yapılmadığı bir yazıtı inceleyerek, Oğuzların İslamiyeti kabul etmeden önce yazılı dil kullandığını ortaya çıkardı.</p>
<p>Erkoç ile Oğuzlara dair birçok kabulü geçersiz kılan bu bulgusu ve akademinin durumu üzerine konuştuk.</p>

<p><strong>Öncelikle alanla hiç alakası olmayan okurlarımız için bu bulgunuzu açıklar mısınız? </strong></p>
<p>Bu buluntunun, günümüzdeki Türkiye Türkleri, Azerbaycan Türkleri ve Türkmenlerin ataları olan Oğuzlara ait bir yazıt olduğunu düşünüyoruz. </p>
<p><strong>Sanırım bir kaçak kazıda çıkarılmış ve bir köy okulunda bulunuyormuş. Sizin bu bulguya ulaşım süreciniz nasıl oldu peki?  </strong></p>
<p>Yazıt, Kazakistan’ın Türkistan şehri yakınlarındaki Orañğay köyünde bulunan tarihî Oğuz yerleşimi Kültöbe’de 1990’lı yıllarda yapılan kaçak bir kazının ardından bölgedeki ortaokul öğrencileri tarafından bulunmuş ve sonrasında bu köyün içindeki Muḫtar Äwesov Ortaokulu’nda bulunan yerel müzeye teslim edilmiş. Kendim 2021 yılında Kronik Kitap’tan çıkan Yenisey’den Seyhun’a Türkler: Kırgızlar, Türgişler, Karluklar ve Oğuzlar başlıklı kitabımı yayımladıktan sonra, kitabımda incelediğim Türk halklarının yaşadıkları bölgeleri gezmeye başladım. Bu yıl Ağustos ayının başlarındaki durağım, Kazakistan’ın güneyi ile batısında bulunan tarihî Oğuz yurdu oldu. Buraya gitmeden önce, Oğuzlara ait yerleşimlerle ilgili mevcut literatürden ve daha önce burada kazılara katılmış olan Dr. Serhan Çınar’dan bilgiler aldım. Kendisinin önerisi üzerine, Türkistan şehrindeki Ahmet Yesevi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Doç. Dr. Bagdaulet Sizdikov’la görüştüm. Bagdaulet Hoca bana Orañğay’daki Kültöbe’ye ve köyün içindeki müzeye gitmemi önerince, rehberim Ahmet Yesevi Üniversitesi Türkoloji Bölümü lisans öğrencisi Alparslan Kavaklı’yla 6 Ağustos 2025 günü söz konusu yerlere gittim. Müzeyi gezerken de tesadüf eseri bu yazıta denk geldik ve yaptığımız araştırmalar sonucunda, eser hakkında hiçbir bilimsel yayının olmadığını görünce hakkında bir makale yazarak varlığını bilim dünyası ile kamuoyuna duyurmaya karar verdik. </p>
<p><strong>Sizden önce o bölgede Oğuzca bir yazıta rastlandı mı? Bölgeden başka örnekler beklenebilir mi? </strong></p>
<p>Yaptığım literatür taramasında gördüğüm üzere, aslında Sovyet döneminden beri bu bölgede civar yerlerde de başka benzer yazıtlar bulunmuş. Ancak bunların hiçbirisi Oğuzlarla özdeşleştirilmemiş, bazıları için farklı tarihlendirmeler önerilmiş ve farklı halklarla özdeşleştirilmiş veya hiç yorum yapılmadan yayımlanmış. Dolayısıyla Kültöbe Yazıtının ve bölgedeki diğer yazıtların Oğuzlara ait olabileceğini ilk kez biz önermiş olduk. İleride bölgede yapılacak arkeolojik kazılarda başka yazıtların çıkacağını da düşünmekteyiz. </p>
<h2>OĞUZLAR İSLAM ÖNCESİNDE YAZILI DİLE GEÇMİŞ</h2>
<p><strong>Bulgunuz daha şimdiden Kültöbe Yazıtı olarak adlandırılıyor. Bu bulgunuz literatürdeki kimi oturmuş fikirlerde değişime yol açar mı? </strong></p>
<p>Oğuzların İslam-öncesi kültürleri ile Türk dili tarihi üzerine bugüne kadar yapılan çalışmalarda, Oğuzların erken dönemlerinde yazı kullanmadıkları, Oğuzların konuştukları lehçe olan Oğuzcanın bu dönemde yalnızca sözlü bir dil olduğu ve Oğuzcanın ilk kez 13. yüzyılın ortalarında Anadolu’da Arap yazısının benimsenmesiyle bir yazı dili hâline geldiği kabul edilmekteydi. Bu yeni buluntu ve daha önce bulunan diğer yazıtlarla birlikte ise, İslamlaşmadan önce Oğuzların tıpkı Gök Türkler, Uygurlar, Türgişler ve Kırgızlar gibi Türk Yazısı’nı kullandıkları ve Oğuzcanın bir yazı dili olduğu anlaşılmıştır. </p>
<p><strong>Akademide maalesef özellikle tarih bölümlerinde, kesinlikle aralarına girilemeyecek kimi klikler mevcut. Adı konulmamış bir kural gibi adeta. Sizin de buralarla zaman zaman tartışmalarınız oldu, ancak genel olarak akademinin bu bulgunuza tepkisi ne oldu? </strong></p>
<p>Dediklerinizde son derece haklısınız. Ne yazık ki bazı meslektaşlarımız akademisyenliğe yakışmayan böyle tavırlar içerisinde bulunabiliyorlar. Makalemiz yayımlandıktan ve basına çıktıktan sonra elbette şimdiye kadar bu tarz kişilerden herhangi bir kutlama veya tepki gelmedi, ancak mesleğini hakkını vererek yapan ciddi meslektaşlarımızdan çok olumlu karşılıklar aldık. Tabii çalışmamız henüz çok yeni yayımlandığından dolayı ileride başka dönüşler de olabilir. </p>
<p><strong>Bu da kişisel bir soru olsun. Orta Asya’da saha çalışması yürütmenin zorlukları neler? </strong></p>
<p>Bir kere Orta Asya zorlu ve çok geniş bir coğrafyaya sahip. Mesafeler birbirlerinden oldukça uzaklar, şehirlerarası yollar bazen dar veya bozuk olabiliyor, hatta gidilmesi planlanan kimi yerlerde yol bile olmayabiliyor. Genç nesli hariç tutarsak yerli halk pek İngilizce bilmiyor ve sağlam bir iletişim kurmak için mutlaka yerel dillerden birisini veya Rusçayı konuşup anlayabilmek gerekiyor, bir diğer seçenek ise çok sağlıklı olmamakla birlikte çeviri yazılımlarını kullanmak. Orta Asya’da bugün konuşulan Türk dilleri aslında biz Türkiye Türkleri için öğrenmesi zor diller değiller, dolayısıyla kısa bir çalışmayla bu dillere aşinalık kazanılabiliyor. Bazı ülkelerde ise devlet otoriteleri çok rahat çalışma yapılmasına izin vermeyebiliyor, ancak bu durum bölgenin geneli için elbette geçerli değil. Şimdiye kadar saydıklarımız işin zorlukları, ancak kolay tarafları da var diyebiliriz. </p>
<p>*** </p>
<h2>‘TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARININ GELECEĞİNDEN UMUTLUYUM’</h2>
<p><strong>Son olarak Türkoloji çalışmalarının mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeterli mi sizce? </strong></p>
<p>Türkiye’de İslam-öncesi Türk tarihi üzerine yapılan çalışmalar ne yazık ki beklenilen düzeye henüz tam olarak erişebilmiş değil. Özellikle genç meslektaşlarımız veya meslektaş adaylarımız arasında orijinal ve başarılı çalışmalar yapanlar var ve kendilerini takdirle takip ediyoruz. Ancak eski nesil araştırmacıların çoğu ve yeni nesil araştırmacıların bir bölümü, daha önce yapılmış çalışmaları tekrar etmekten başka bir şey yapmıyorlar ve güncel literatürü kesinlikle takip etmiyorlar veya görmezden geliyorlar. Türkoloji alanında benim çalıştığım dönemlerde dilci meslektaşlarımız ise çok daha üretkenler ve çok daha orijinal çalışmalar kaleme alıyorlar, kendilerini takdirle takip ediyorum ve çalışmalarından bolca yararlanıyorum. Yabancı Türkologlar da Eski Türkçe üzerine çok başarılı çalışmalar kaleme almaya devam ediyorlar. Eski Türk tarihi alanı ülkemizde hâlâ yukarıda değindiğim sorunlara sahip olmakla birlikte dünyadaki güncel literatüre bakıldığında ülkemizin bu konuda en üretken ülke olduğunu söyleyebiliriz. Eski Türklük çalışmalarında yurtdışında dil alanı hâlâ çok popülerken bu ilgi artık ne yazık ki tarih alanında eskisine oranla azaldı diyebiliriz. Son olarak değinmek istediğim bir diğer husus ise, İslam-öncesi Türk tarihi alanında ciddi bir tarihî kaynak eksikliği bulunuyor. Dolayısıyla yazılı kaynaklar bu alanda bize yalnızca sınırlı bilgiler sunuyor. Bu bilgiler çok değerli olmakla birlikte, yazılı kaynaklarda olmayan veriler arkeoloji, dilbilimi, antropoloji, arkeogenetik ve klimatoloji gibi farklı alanlardan edinilebiliyor. Saydığım bu alanlardan toplanan veriler de bize yazılı kaynaklardaki eksiklikleri tamamlama fırsatı sunuyor. Ne yazık ki ülkemizde özellikle eski nesil tarihçilerin çoğu bu tarih-dışı verilerden yararlanmıyor, ancak yeni nesilden çeşitli araştırmacılar bu verilerin değerinin farkındalar ve ileride eski Türk tarihi alanında pek çok bilinmeyen hususun aydınlatılacağı konusunda umudum yüksek diyebilirim. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 07:01:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gelecek 15 yıla Marx’ın gözünden bakmaya çalışmak: Algoritmalar artı-değerin neresinde?]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/gelecek-15-yila-marxin-gozunden-bakmaya-calismak-algoritmalar-arti-degerin-neresinde-679894</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/28/gelecek-15-yila-marxin-gozunden-bakmaya-calismak-algoritmalar-arti-degerin-neresinde.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/gelecek-15-yila-marxin-gozunden-bakmaya-calismak-algoritmalar-arti-degerin-neresinde-679894</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Münir Karataş</strong></p>
<h2>TEKNOLOJİ İYİMSERLİĞİ Mİ, SERMAYE YOĞUNLAŞMASI MI?</h2>
<p>Son dönemde düşünce platformlarının neredeyse tamamında karşımıza çıkan ARK Invest projeksiyonları, ilk bakışta bir “teknoloji iyimserliği” olarak okunabilir. Yapay zekâdan robotik sistemlere, elektrikli araçlardan genomik teknolojilere uzanan bu anlatı; önümüzdeki on beş yılda ekonomik büyümenin neredeyse geometrik biçimde hızlanacağını iddia ediyor. Ancak bu anlatının asıl dikkat çekici yönü, vaat edilen büyümenin tüm topluma ya da tüm ekonomiye değil; son derece sınırlı sayıda şirket, platform ve sermaye biçimine işaret etmesidir. </p>

<p>%5000’lik büyüme projeksiyonları, tarihsel olarak yeni değildir. Kapitalizmin geçmişinde de benzer üstel sıçramalar görülmüştür. Ancak bu sıçramalar, hiçbir zaman “genel refah” üretmemiştir. Aksine, her üstel büyüme dönemi aynı zamanda yoğunlaşma üretmiştir: değer yaratımı artarken, bu değere el koyan aktörlerin sayısı azalmıştır. Bugün yaşanan da bundan farklı değildir. </p>
<p>Eğer Marx bugün yaşasaydı, Cathie Wood’un grafiklerini büyük bir iştahla kullanırdı. Çünkü bu grafikler, sermayenin verimlilik, otomasyon ve ölçeklenme yoluyla canlı emekten nasıl sistematik biçimde koptuğunu son derece berrak biçimde gösteriyor. Ancak aynı grafiklerin altına düşülen iyimser dipnotları da sert biçimde eleştirirdi. Zira bu eğrilerde bir “teknolojik mucize” değil; artı-değerin giderek daha az sayıda aktör lehine yoğunlaşması, emeğin pazarlık gücünün algoritmalarla ikame edilmesi ve mülkiyet ilişkilerinin kod aracılığıyla daha da katılaşması okunur. </p>
<p>Bu grafikler bize geleceğin ne kadar parlak olacağını değil; kimin için parlak olacağını gösterir. </p>
<p>Önümüzdeki on beş yıla dair tartışmaların büyük kısmı tekil teknolojilere odaklanıyor: yapay zekâ, robotlar, elektrikli araçlar, kripto. Oysa asıl kırılma, bu teknolojilerin tek tek ortaya çıkmasında değil; aynı anda olgunlaşmaları ve birbirlerini zorunlu olarak beslemelerinde yatıyor. “Teknolojik yakınsama” olarak adlandırılan bu süreç, yalnızca yeni ürünler ya da yeni şirketler üretmez; ekonomik değerin nasıl yaratıldığını, emeğin üretimdeki rolünü ve sermayenin kendini nasıl yeniden örgütlediğini kökten değiştirir. </p>
<h2>TEKNOLOJİ DÜZEYİNDE META FETİŞİZMİ</h2>
<p>Bu odaklanma biçimi masum değildir. Tekil teknolojileri, onları üreten ve kullanan toplumsal ilişkilerden kopararak ele almak, Marx’ın meta fetişizmi dediği şeyi teknoloji düzeyinde yeniden üretir. Yapay zekâ, robotlar ya da blokzinciri; sanki kendi başına işleyen, tarih-dışı güçlermiş gibi sunulur. Oysa mesele teknoloji değildir. Mesele, bu teknolojilerin hangi mülkiyet ilişkileri içinde, kimin denetiminde ve kimin aleyhine işlediğidir. </p>
<p>Yapay zekâ bu dönüşümün merkezinde yer alıyor; fakat bir sektör olarak değil, tüm sistemin işletim sistemi olarak. Yazılım geliştirmeden biyoteknolojiye, finansal analizden robotik kontrol sistemlerine kadar her alanda karar alma, optimizasyon ve ölçeklenme maliyetlerini dramatik biçimde aşağı çekiyor. Bu, yalnızca verimlilik artışı anlamına gelmez. Aynı zamanda üretimde canlı emeğin zorunluluğunun azalması anlamına gelir. </p>
<p>Robotik gelişmeler bu süreci fiziksel dünyaya taşır. Depolarda, fabrikalarda, lojistik ağlarında ve giderek hizmet sektöründe insan emeği, yazılımla güncellenebilen makinelerle ikame edilir. Emek artık yalnızca çalıştırılan bir unsur değil; ikame edilen bir değişken haline gelir. </p>
<p>Marx’ın “sermayenin organik bileşiminin artışı” dediği süreç, bugün yapay zekâ ve robotik aracılığıyla hızlanmaktadır. Canlı emek üretimden çekildikçe, makine ve yazılımın toplam sermaye içindeki payı artar. Cathie Wood’un övgüyle sunduğu maliyet düşüşleri, Marx’ın değer yasası açısından bakıldığında bir başarı değil; yapısal bir gerilim üretir. Eğer artı-değer yalnızca canlı emekten doğuyorsa, emeğin sistematik biçimde ikame edilmesi kârlılığın maddi temelini aşındırır. </p>
<p>Marx’ın Kapital’in birinci cildinde, ‘sermaye birikiminin genel yasası’ olarak formüle ettiği üzere; üretkenliğin artışı, emeğin göreli olarak dışlanmasıyla birlikte ilerler ve bu süreç, sermayenin kendi kâr zeminini aşındıran bir gerilim üretir.” (*1) </p>
<p>Bu nedenle söz konusu grafikler bir refah vaadi değil; sermayenin kendi iç çelişkisini derinleştirdiği bir sürecin görsel kaydıdır. </p>
<p>Bu noktada Marx’ın Grundrisse’de geliştirdiği kritik bir kavrama geliyoruz: General Intellect.(*2) Marx, kapitalizmin ileri bir aşamasında bilginin, bilimin ve toplumsal zekânın doğrudan bir üretim gücü haline geleceğini öngörür. Bu güç, tek tek işçilerin becerilerinden değil; kolektif deneyimden, bilimsel birikimden ve toplumsal akıldan beslenir. </p>
<p>Bugün yapay zekânın bir sektör değil, tüm sistemin işletim sistemi haline gelmesi tam olarak bu öngörünün gerçekleşmiş hâlidir. Ancak asıl soru şudur: kolektif olarak üretilen bu zekâ kimin mülkiyetindedir? Cevap nettir. General Intellect, kamusal bir güç olmaktan çıkarılıp birkaç şirketin bilançosuna yazılmaktadır. </p>
<p>Enerji depolama teknolojileri bu yapının altyapısını oluşturur. Batarya maliyetlerindeki her düşüş, elektrikli araçları kaçınılmaz kılarken; yenilenebilir enerjiyi süreksiz bir kaynak olmaktan çıkarıp sürekli ve ölçeklenebilir bir sisteme dönüştürür. Bu, yalnızca ulaşımın değil; şehirlerin, lojistiğin ve gündelik yaşamın yeniden tasarlanması anlamına gelir. </p>
<p>Genomik ve çoklu-omik teknolojiler ise bu yakınsamayı insan bedenine taşır. Sağlık, hastalık sonrası müdahale edilen bir alan olmaktan çıkıp; risklerin önceden ölçüldüğü, biyolojik verinin ekonomik bir girdiye dönüştüğü bir yapıya evrilir. Yapay zekâ burada da devrededir: milyonlarca genetik varyasyonu anlamlı kalıplara dönüştüren şey artık insan sezgisi değil, algoritmik çıkarımdır. </p>
<p>Kapitalizm tarihsel olarak işçinin zamanına el koyarak değer üretti. Bugün bu mantık bir eşik daha atlıyor. Sermaye artık yalnızca emek-gününü değil, biyolojik kodu da üretim sürecinin bir girdisi haline getiriyor. El konulan şey yalnızca çalışma süresi değil; DNA’nın kendisi, yani yaşamın altyapısıdır. </p>
<h2>ALGORİTMALAR KİMİN ELİNDE OLACAK?</h2>
<p>Kamusal blokzincirleri bu tablonun hukuki ve finansal katmanını oluşturur. Aracıları ortadan kaldırma iddiasıyla ortaya çıkan bu sistemler, gerçekte mülkiyet ilişkilerini ortadan kaldırmaz; onları koda gömülü, otomatik ve tartışmasız hale getirir. İnsan iradesi geri çekilirken, önceden belirlenmiş kurallar mutlaklaşır. İşlemler hızlanır, maliyetler düşer; fakat ekonomik ilişkiler aynı anda daha katı ve geri döndürülemez hale gelir. </p>
<p>Blokzinciri, meta fetişizminin dijital çağdaki en saf biçimlerinden biridir. İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkiler, kodlar arasındaki teknik ilişkiler gibi görünür. Böylece bu ilişkiler tarihsel ve siyasal olmaktan çıkar; doğa yasalarıymış gibi mutlaklaşır. Bu tarafsızlık değildir. Bu, sermayenin kendi kurallarını tartışılmaz hale getirmesidir.  </p>
<p>(Blokzincirinde toplumsal ilişkiler, “hashler ve nodelar arasındaki teknik ilişkiler” maskesi takar. Bu maskeyi düşürmek, dijital çağın en kritik eleştirel görevlerinden biridir. Bu konuyu, teknik ve politik derinliği nedeniyle ayrı bir yazıda ele alacağım.) </p>
<p>Sonuç olarak: bu teknolojik yakınsama bir kader değildir. Aynı araçlar, mülkiyet ilişkileri dönüştürüldüğünde, General Intellect kamusal bir güç haline geldiğinde, bambaşka bir toplumsal düzenin maddi zeminini de oluşturabilir. Gelecek, algoritmaların etrafında değil; bu algoritmaları kimin kamulaştıracağı sorusu etrafında şekillenecektir. </p>
<p><strong>Dipnot 1</strong>. Marx, Kapital’in birinci cildinde “sermaye birikiminin genel yasası”nı formüle ederken, üretkenliğin artışının emeğin göreli olarak dışlanmasıyla birlikte ilerlediğini ve bu sürecin sermayenin kendi kâr zeminini aşındıran içsel bir gerilim ürettiğini belirtir (Kapital, Cilt I, Bölüm 25). </p>
<p><strong>Dipnot 2.</strong>Marx, Grundrisse (1857–58) içinde yer alan “Makineler Üzerine Fragman”da kavramı özellikle İngilizce “General Intellect” ifadesiyle kullanır. Kavram, bireysel işçinin bilgisi değil; bilimin, toplumsal deneyimin ve kolektif aklın doğrudan bir üretim gücü (sabit sermaye) haline gelmesini ifade eder. Bu metinde kavram, bu özgün ve mülkiyet ilişkileriyle doğrudan bağlantılı anlamıyla kullanılmaktadır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 28 Dec 2025 06:43:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ölümle yaşama sanatı arasında]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/olumle-yasama-sanati-arasinda-678081</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/olumle-yasama-sanati-arasinda.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/olumle-yasama-sanati-arasinda-678081</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[“Bahçıvan ve Ölüm”, bir yas ve ışık kitabı; asla karanlık bir kitap değil. Hüznü normalleştiriyor. Onu, ölen babanın mantrasında geçtiği gibi “korkusuzca”, ağırlık yapmadan düşünme lüksünü kendine tanıyor ve başta “yaşama sanatı” dediğimiz şeye hizmet ettiriyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Onur Özgen</strong></p>
<p>Georgi Gospodinov, daha beş yıl öncesine kadar neredeyse bilinmeyen bir yazarken, bugün artık insan duygularının köküne inme arayışındaki canlı, uyanık, bütünlüklü ve radikal bir edebiyat fikrinin –yazma ihtiyacının ve insan deneyimini edebiyata dönüştürme işinin, Cesare Pavese’nin deyişiyle “yaşama sanatı”nın– çok katmanlı ve çok yüzlü doğasıyla yüzleşirken mutlaka hesaba katılması gereken bir yazar olarak öne çıkıyor. </p>
<p>Türkçeye yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi Metis Yayınları tarafından kazandırılan “Bahçıvan ve Ölüm” ile, bir oğlun babasının ölümü karşısındaki varoluşsal serüvenini anlatan; Gospodinov’un önceki eserlerinde de başköşeye koyduğu bir meseleye, yani belleğin temel sorusuna ve kendimizi, hayatlarımızı ve ölümlerimizi anlatırken bellekle kurduğumuz ilişkiye dikkat kesilen bir romanla karşı karşıyayız. Gospodinov bunu daha önce “Zaman Sığınağı”nda da ustalıkla yapmıştı. </p>

<p>Burada da baba–oğul ilişkisine ve ölümle karşılaşmalara bir ilahiyle yaklaşıyor Gospodinov: “Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.” Ölen bir babaya yazılmış ağıt böyle başlıyor. Bahçeye dönüşmek, kalıcılığın bir formülü; bu kalıcılık, dünyanın meyvesini ve şeylerin hafızasını tadabilmek için ondan bir “mola” koparmayı da içeriyor. Bu türden bir mola, aynı zamanda anlam üretir. </p>
<p>Romanda en çok ilgi çeken şeylerden biri, “ölüm” sözcüğüyle kurulan ilişkinin maddeselliği ve hayatın, babanın diktiği çiçeklerde sürüp gittiği kabûlü: Vaktinde patlayan bu çiçekler, yazarın gösterdiği gibi, hayatın –ve uzantısında edebiyatın kendisinin– “kaderli ama hafif” gösterisine süreklilik verir. Tıpkı Ingmar Bergman’ın “Yedinci Mühür” (1957) filminde ölüm karakterinin bir ağacı gövdesinden kesip dallardan birinde yatan birini öldürdüğü, ardından da zarif bir sincabın kesilmiş gövdenin düzlüğüne atılıverdiği o ilk imge gibi. </p>
<p>Gospodinov, dağınık bir seyirle, babasının hayatından –kaçınılmaz biçimde kendi hayatına bağlı– tuhaf ya da içli sahnelerin izini sürüyor: Oğlun uluslararası edebî başarıları karşısındaki tepkiler, sosyalist rejimle ve Bulgaristan’ın yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki emek dünyasıyla ilişkiler… Çocukluğun geçtiği bahçeyi ziyaret de eksik değil; şimdi cılız, küçülmüş görünür, çünkü “Güllerle, lalelerle aynı boyda olduğunda dünyaya yakından bakarsın: Sen dünya kadar uzunsundur ve dünya senin kadar uzundur.” Ardından yazar yeni bir paragrafla çiviyi çakar: “Büyümek uzaklaştırır ve küçültür.” </p>
<p>“Bahçıvan ve Ölüm”, uzaklaşma denen bu belirtiye karşı bir hap gibi; şeyleri uzaktan duymaya başladığımızda bizi uçuruma doğru götüren bir hâl. </p>
<p>Gospodinov, babasını yakından duymak ister: Dürüst, mütevazı, kimi zaman sert mizaçlı; aile buluşmalarının selâmlaşma ve vedalaşmalarında borçlu olduğu sarılmaları vermeye, eksiklerini tamamlamaya çalışan bir adam… Sosyalist Bulgaristan’ın duygusal ve maddî darlıkları içinde büyümüş bir kuşağın örneği; aslında dünyanın genelinde bir hissetme ve dünyada yer etme biçiminin darlıklarıdır bunlar. </p>
<p>Gospodinov’un söylediğine göre babası, hayatının bir bölümünde sanki Marcello Mastroianni imiş gibi, bembeyaz, kusursuz bir kıyafetle belirir; olduğundan daha canlıymış gibi davranan birinin güzellik ve incelikle çekip çevirdiği yaşama sevgisini sürükleyerek… Bu hayaletimsi ve aynı zamanda gerçek görünü, babanın karakterini olduğu kadar, görünüşte sade ama içtenlik ve değeri pek büyük olan bu kitabın karakterini de anlatır. </p>
<p>Gospodinov, babasının çocuklarına sevgisinin süreklilikle ve bahçeyi son ana kadar sürme arzusuyla ilgili olduğunu bilir. Bahçenin güzellik üretmeyi sürdürmesi, onlara bıraktığı en iyi mirastır; zamanında toprağa bir kiraz tohumu gömmek için bel bükmenin hâlâ değerli olduğunu söylemenin bir yoludur bu. Nihayetinde her zaman başka hasatlar, başka sarılmalar, başka hayatlar gelecektir; Gospodinov’un bakışının küçük kızına yönelişi ve onun dedesinin yok oluşunu seyredişi/yaşayışı bunu gösterir. </p>
<p>“Bahçıvan ve Ölüm”, bir yas ve ışık kitabı; asla karanlık bir kitap değil. Hüznü normalleştiriyor. Onu, ölen babanın mantrasında geçtiği gibi “korkusuzca”, ağırlık yapmadan düşünme lüksünü kendine tanıyor ve başta “yaşama sanatı” dediğimiz şeye hizmet ettiriyor. </p>
<p>Geride kalanın açıkta kalması ve kederi ise dünyanın hafızasında hafif adımlarla ilerleyen, gürültü etmeyen; kendi karakterlerinin sözlerinden de yararlanarak gerçeği, dünyayla yüzleşmeyi yaşanır ve katlanılır kılan o gerekli kurgu banyosuna serpiştiren Gospodinov’un sükûneti ve ölçülülüğüyle anlatılıyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 09:08:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sinema ve bellek üzerinden Şerif Gören’i anmak]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/sinema-ve-bellek-uzerinden-serif-goreni-anmak-678080</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/sinema-ve-bellek-uzerinden-serif-goreni-anmak.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/sinema-ve-bellek-uzerinden-serif-goreni-anmak-678080</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emine Uçar İlbuğa - Prof. Dr.</strong></p>
<p>8 Aralık 2025, Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden Şerif Gören’in birinci ölüm yıldönümüydü. Şerif Gören’in ölüm yıldönümü nedeniyle, ulusal sinema tarihimizin temel değerlerini anmak, sinemaya katkılarını yeniden düşünmek ve bu mirası genç kuşaklara filmleri aracılığıyla aktararak kültürel hafızayı canlı tutmak bugün her zamankinden daha önemli bir sorumluluk taşıyor. Çünkü bugünün koşullarında sık sık şu soruyu sormak gerekiyor: Türk sinemasının yapıtaşlarını oluşturan yönetmenlerin bugüne ve geleceğe taşınabilmesinin koşulları nelerdir? </p>

<h2>HATIRLAMANIN FARKLI BOYUTLARI</h2>
<p>Ulusal sinemanın gelişiminde büyük emekleri olan yönetmenler, büyük mücadeleler ve kısıtlı imkânlar içinde ürettikleri filmlerle hem izleyicilerin hayatlarına dokundular hem de yaşadıkları dönemin toplumsal, siyasal, kültürel koşullarına dair güçlü bir farkındalık yaratabildiler. Bu sinemacıların bugüne taşınabilmesi, yalnızca geçmişe dönük bir hatırlama pratiği değil; geçmiş ile gelecek arasında eleştirel bir bağ kurabilmeyi ve süreklilik fikrini yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Çünkü Türkiye sineması denildiğinde Metin Erksan, Ömer Lütfi Akad, Duygu Sağıroğlu, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Zeki Ökten, Bilge Olgaç, Ömer Kavur ve Şerif Gören’i hatırlamak nostaljik bir özlemden ziyade, bu yönetmenlerin sinemaya kazandırdığı estetik, anlatısal ve düşünsel birikimin, geçmişle bugün arasındaki tarihsel sürekliliğin kurulmasındaki belirleyici rolüne ve bu birikimin genç sinemacılara aktarılmasının önemine işaret eder.   </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/21/sinema-ve-bellek-uzerinden-serif-goreni-anmak-1.jpg" alt=""></p>
<h2>1980 SONRASI DÖNÜŞÜM, HIZ, KOPUŞ VE GEÇİCİLİK</h2>
<p>Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de özellikle 1980’lerden itibaren hız kazanan neoliberal dönüşüm, esnekleşen emek rejimleri ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, toplumsal yapının hemen her alanında köklü değişimlere yol açtı. İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte zaman, mekân ve emek ilişkileri yeniden tanımlandı; çalışma hayatından gündelik yaşama, özel alanın sınırlarından kültürel üretim ve tüketime kadar uzanan geniş bir alanda ‘süreklilik’ fikri yerini ‘hız’, ‘eşzamanlılık’ ve ‘geçicilik’ olgularına bıraktı. Bu dönüşümün en çarpıcı sonuçlarından biri de geçmişle kurulan bağın giderek zayıflaması oldu. Sanatın her alanında olduğu gibi sinemada da filmler çeken yönetmenlerin ve kültürel mirasın yeni kuşaklara aktarımının yüzeyselleşmesi, yalnızca bireysel ilgisizlikle açıklanamaz. Bu durum, yapısal ve sistemik dönüşümlerin bir sonucu olarak yaşanıyor ve modern toplumlarda teknik alandaki hızlı gelişmeler, dolayısıyla toplumsal değişimin hızlanması ve yaşam temposunun artışı birbirini besleyen bir döngü yaratırken; bireylerin dünyayla derinlikli bir bağ kurabilmelerinin koşullarını da zayıflatıyor. Böylece geçmişle kurulan bağlar yerini, sürekli güncellenen bir ‘şimdi’ deneyimine bırakıyor. Hızın yalnızca teknik değil, aynı zamanda politik ve kültürel bir iktidar biçimi olduğu günümüzde, kültürel ürünlerin değerini belirleyen ölçütler de sürekli değişiyor. Kalıcılık ve estetik derinlik yerine dolaşım hızı ve görünürlük kapasitesi belirleyici hale gelirken, geçmişe ait kültürel üretimler hızla sistem dışına itiliyor ve dijital çağda kültürel bellek, arşivsel bir süreklilikten ziyade algoritmik bir ‘akış’ mantığı ile işler hale geliyor.   </p>
<h2>GEÇMİŞLE BAĞIN ZAYIFLAMASI VE KÜLTÜREL BELLEK SORUNU</h2>
<p>Sinema tarihinde önemli bir yere sahip filmler, dijital platformlarda teorik olarak erişilebilir olsalar da pratikte algoritmaların öneri sistemleri içinde görünmez oluyor. Bu koşullarda kültürel sermayenin aktarımı ise uzun erimli eğitim süreçlerini, eleştirel okuma ve izleme pratiklerini ve kamusal iletişim araçlarının kültürel aktarım konusundaki sorumluluklarını yerine getirmesini gerektiriyor. Ancak günümüz kültürel alanı, kısa dikkat sürelerine, anlık tüketime ve daha çok ‘trend’ odaklı üretime göre yapılandırılıyor. Bu durum, estetik ölçütlerin yerini popülerlik göstergesinin almasına, bu da sinema, edebiyat ve müzik gibi alanlarda kültürel bağlamda kabul edilen eserler fikrinin aşınmasına yol açıyor. Türkiye özelinde ise 1980 askeri darbesi, yalnızca siyasal alanı değil, kültürel sürekliliği de kesintiye uğratan önemli bir eşik oldu ve darbe sonrası depolitizasyon, kültürel alanın piyasalaşması ve medyanın dönüşümü, geçmişle eleştirel bir hesaplaşma yerine seçici bir unutmayı teşvik etti. Oysa Şerif Gören’in Sen Türkülerini Söyle, Sen de Yüreğinde Sevgiye Yer Aç filmleri bu dönemi anlamak bakımından önemli birer görsel arşivlerdir. Her ne kadar dijitalleşme bu mirası görünür kılabilecek bir potansiyel taşısa da kurumsal ve kamusal kültür politikalarının eksikliği nedeniyle bu potansiyel büyük ölçüde atıl kalıyor. </p>
<h2>FESTİVALLER, KURUMLAR VE AKADEMİ ARACILIĞI İLE SİNEMA HAFIZASINI CANLI TUTMAK MÜMKÜN</h2>
<p>Bu bağlamda 62. Altın Portakal Film Festivali’nde Şerif Gören’in restore edilen Amerikalı filminin özel gösterimi ve gösterim sonrası düzenlenen söyleşi; ayrıca Altın Portakal Film Festivali ve SİAMER’in (Sinema Araştırmaları Merkezi) katkılarıyla hazırlanan Usta: Şerif Gören kitabı, festivallerin ulusal sinemaya katkısı açısından son derece anlamlı örneklerdir. Kitapta Şerif Gören’in kişisel fotoğraflarından, kırkın üzerinde filmi üzerinden sinema yazarları ve akademisyenlerden oluşan 17 yazarın geniş akademik analiz ve tartışmaları yanında, Ali Karadoğan’ın Şerif Gören ile 1994 ve 2011 yıllarında gerçekleştirdiği ve daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış iki röportajı yer almaktadır. </p>
<p>Bunun yanı sıra, 5–6 Aralık 2025 tarihlerinde Prof. Dr. Serdar Öztürk’ün öncülüğünde bu yıl sekizincisi düzenlenen Uluslararası Sinema ve Felsefe Sempozyumu kapsamında Şerif Gören’e adanmış özel bir oturumun gerçekleştirilmesi son derece anlamlıydı. Bu oturum, genç akademisyenler ile heterojen bir izleyici kitlesini Gören’in filmleri ve onun ulusal ve uluslararası sinemaya etkileri üzerine düşünmeye davet ederek, ulusal sinemanın belleğini canlı tutmaya önemli bir katkı sundu. </p>
<p>*** </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/21/sinema-ve-bellek-uzerinden-serif-goreni-anmak.jpg" alt=""></p>
<h2>YEŞİLÇAM’DAN TOPLUMCU SİNEMAYA: ŞERİF GÖREN’İN DÖNÜŞTÜRÜCÜ SİNEMA ANLAYIŞI</h2>
<p>Şerif Gören, filmlerinde yaşadığı dönemin siyasal, toplumsal ve kültürel koşullarını farklı türlerde, sinemanın evrensel dili ve dönüştürücü gücüyle yansıtmayı başarmış bir yönetmendir. Gören’in sinema anlayışının temel motivasyonu heterojen izleyici kitlesiyle ortak bir dil yakalamaktır. Gören Yeşilçam koşulları içinde, Yeşilçam’a eleştirel bir mesafeden yaklaşırken; güldürüden melodrama uzanan farklı türlerde filmleriyle ezilen ve sömürülen halkın sorunlarını perdeye taşıyan bir sinema pratiği geliştirmeyi başarmıştır. Filmlerinde birey üzerindeki toplumsal dönüşümlerin etkilerini; insan-doğa, gelenek-modernlik, kent-taşra, aydın-halk karşıtlıkları üzerinden ele alan Gören, bu çatışmaları ticari kaygılardan görece bağımsız, toplumcu bir anlayışla ortaya koymayı başaran bir yönetmen olarak, 1970’lerden itibaren Türkiye’de yaşanan çalkantılı siyasal dönemlerde olduğu gibi, sinemanın kriz yıllarında da film çekmeye devam etmiş; aynı zamanda sinema emekçilerinin hak arayışlarında örgütlü mücadelenin önemli isimlerinden biri olmuştur. </p>
<p>Son söz yerine: Usta Şerif Gören filmleriyle ve sinemaya yaptığı katkılarla bugün aramızda yaşamaya devam ediyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 09:04:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Rıza üretemeyen neoliberalizm anti-komünizme sığındı]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/riza-uretemeyen-neoliberalizm-anti-komunizme-sigindi-678079</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/riza-uretemeyen-neoliberalizm-anti-komunizme-sigindi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/riza-uretemeyen-neoliberalizm-anti-komunizme-sigindi-678079</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>Batı siyasetinde antikomünist söylemin yeniden öne çıkması, ekonomik eşitsizliğin derinleşmesiyle genişleyen sosyalist hattı ve sistem dışı arayışları baskılamayı hedefleyen bir strateji olarak biçimleniyor. Polonya Komünist Partisi’nin kapatılma girişimi, Trump’ın anti-komünizm haftası, Birleşik Krallık’ta Filistin Eylem Grubu’nun terör listesine alınması, sol siyaseti ve toplumsal muhalefeti güvenlik tehdidi olarak tanımlayan bu yeni dilin kimi kurumsal dışavurumlarını oluşturuyor. Bu sertleşme, demokratik ve eşitlikçi taleplerin toplumsallaşmasını engellemek için kurulan kurumsal bir engel işlevi görüyor.  </p>

<h2>İDEOLOJİK DÜŞMANDAN İDARİ TEHDİDE</h2>
<p>“Sosyalizm/komünizm kâğıt üstünde güzel, gerçek dünyada çalışmaz” cümlesini sıkça duyarız. Genellikle masum bir “sağduyu” eleştirisi gibi sunulsa da, esasta kapitalizmin yarattığı sistemik krizleri ve piyasa başarısızlıklarını görünmezleştirmeye yarayan ideolojik bir kalkandır. Ancak günümüzde bu retorik, sadece bir tartışma argümanı olmaktan çıkıp emperyalizmin baskı aygıtlarını harekete geçiren idari bir dayanak noktasına dönüşmüş durumda. Bu dönüşüm, ABD’de resmi dile ve kurumsal araçlara bağlandı. </p>
<p>Donald Trump imzasıyla Beyaz Saray’dan yayımlanan bildiriyle 2-8 Kasım haftası “Anti-Komünizm Haftası” ilan edildi. Bildiride yer alan ifadeler, sadece geçmişe yönelik bir kınama değil, bugünün siyasal aktörlerine yönelik bir mücadele ilanı niteliğindeydi: “Komünizm yıkımdan başka bir şey getirmedi”, “Komünizm, … kölelikten başka bir şey değildir”, “Yeni sesler şimdi eski yalanları tekrarlıyor ve bunları … ‘sosyal adalet’ ve ‘demokratik sosyalizm’ ile örtbas ediyor”… </p>
<p>Bu hamleden kısa bir süre önce, 25 Eylül’de yayımlanan “Yurtiçi Terörizm ve Organize Siyasi Şiddetle Mücadele” başlıklı bildiri ise resmin diğer parçasını oluşturuyor. Burada “anti-faşizm” bir yalan olarak sunulurken; “anti-Amerikancılık, anti-kapitalizm ve anti-Hristiyanlık” gibi başlıklar doğrudan hedef haline getiriliyor. Böylece geçmişin ideolojik düşman anlatısı, bugünün kavramlarına tercüme edilerek toplumsal muhalefet alanını ve sınıfsal talepleri kriminalleştirecek yeni bir idari zemin kuruyordu. </p>
<h2>SINIF SİYASETİNİN GERİ DÖNÜŞÜ</h2>
<p>Bu kuşatmanın arkasındaki asıl sebep, neoliberalizmin artık rıza üretememesi. Wall Street’i İşgal Et hareketiyle başlayan toplumsal öfke, sınıfsal eşitsizliği “%99’a karşı %1” söylemiyle toplumsallaştırarak genç kuşakların borçluluk, güvencesizlik ve barınma krizini kişisel bir başarısızlık değil, doğrudan sistemik ve sınıfsal bir sorun olarak kavramasını sağlamıştı.  </p>
<p>Takip eden yıllarda Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) büyümesi, AOC ve Bernie Sanders gibi figürlerin kitle desteği bulması bu ideolojik barajda gedikler açtı. Sosyalist program marjinallikten çıkarak kurumsal bir siyasal seçenek haline gelmeye başladı. Bu dönüşüm, hem Cumhuriyetçi elitleri hem de Demokrat Parti’nin merkezci bloklarını tedirgin eden bir meşruiyet alanı doğurdu. Sosyalizm artık marjinallikten çıkıyor; kamusal sağlık hizmeti, barınma hakkı ve sendikal örgütlenme gibi en temel taleplerin taşıyıcısı haline geliyordu.  </p>
<p>Öyle ki yakın tarihli bir araştırmaya göre 18-29 yaş aralığındaki Amerikalıların %62’si sosyalizme olumlu bakıyor. İşte Trump’ın antikomünizmi, tam da bu “normalleşmeyi” kırmak; en temel sosyal devlet taleplerini dahi “otoriterliğin ayak sesleri” olarak yaftalayıp gayrimeşru ilan etmek için devrede.  </p>
<h2>KÜRESEL YANKILAR</h2>
<p>Trump’ın antikomünizm söylemi ABD sınırları içinde bir strateji olmakla da kalmıyor. Siyasal alanı küresel ölçekte yeniden kurma girişimi olarak da işliyor. Bu stratejinin en somut ve sert uygulama alanı ise bir kez daha Latin Amerika oluyor. Bölgede müdahaleciliği “özgürlük” diliyle meşrulaştıran tarihsel şablon, bugün Venezuela üzerinden çok daha militarize bir biçimde geri dönüyor. </p>
<p>Bugün Venezuela için telaffuz edilen “tam ve eksiksiz abluka” tehdidi, antikomünizmin hem içeride emeği disipline eden hem de dışarıda emperyalist tahakkümü tahkim eden çift yönlü işlevini açıkça gösteriyor. Trump’ın Maduro’ya yönelttiği “narkoterörizm” iddialarına dayanan suçlamalar, gerçekte ülkenin doğal kaynakları üzerindeki kamusal denetimi ve Küresel Güney merkezli bağımsız işbirliği arayışlarını hedef alıyor.  </p>
<p>Avrupa’da da benzer bir güvenlik diliyle daraltma mantığı hakim. Örneğin Birleşik Krallık’ta Filistin Eylem Grubu’nun terör örgütü listesine alınması, protesto repertuvarını baskılamanın çarpıcı bir örneği oldu. Polonya’da ise Aralık 2025’te Anayasa Mahkemesi’nin Komünist Partiyi (KPP) “anayasaya aykırı” bularak yasadışı ilan ederek antikomünizmin Avrupa’da hala doğrudan parti kapatma biçimine girebildiğini göstermişti. Bu örnekler çoğaltılabilir. Her biri de ABD’deki komünizmin iç tehdit olduğu argümanıyla aynı sonucu üretiyor ve sol toplumsal muhalefetin örgütlenme ve eylem kapasitesini daraltmaya çabalıyor. </p>
<h2>MESELE TOPLUMUN SİYASETE KATILIM ALANLARININ DARALTILMASI</h2>
<p>Sonuç olarak, Trump yönetimi ve küresel ölçekteki benzerlerinin yürüttüğü saldırılar, birbiriyle iç içe geçmiş üç temel işlevi yerine getiriyor görünmektedir. Öncelikle, yeniden bölüşüm, kamulaştırma ve kamusal hizmet talepleri ‘özgürlük düşmanı doktrinler’ olarak yaftalanarak sistemli bir itibar suikastına uğratılmakta; böylece geniş halk kitlelerinin bu yaşamsal taleplerle kurabileceği meşru bağlar daha baştan koparılmaktadır.  </p>
<p>Bununla eş zamanlı olarak, sendikalardan çevre hareketlerine ve ırkçılık karşıtı gruplara kadar muhalefetin tüm dinamikleri bir ‘güvenlik çerçevesi’ içine hapsedilerek kriminalize edilmekte; farklı toplumsal kesimlerin birleşik bir direniş odağı oluşturma potansiyeli ‘terör ve şiddet’ etiketiyle baltalanmaktadır. Nihayetinde bu süreç, siyasal alanın bütünüyle idari bir tasfiyeye uğramasına yol açmakta; demokratik tartışma zeminleri bütünüyle daraltılarak siyaset, yargısal ve askeri müdahale alanına sıkıştırılmak istenmektedir. </p>
<p>Bu kuşatmanın başka bir biçimi ise sosyalizmin tanımını ve sınırlarını bizzat egemenlerin çizme çabasında görülüyor. Türkiye’de son haftalarda bu konuda bir tartışma sürüyor. Elbette, söz konusu iktidar olunca sosyalizmi sınıfsal özünden bütünüyle azade kılma çabası şaşırtıcı değil. Görünen o ki makbul bir sol muhalefet sınırı çizilmek isteniyor. Keza bu sınırın dışına çıkanlar da anında kriminalize ediliyor.  </p>
<p>Bu tabloda kritik olan, anti-komünizmin, sınıf siyasetinin toplumsallaştığı her zeminde kurulan bir disiplin aracı olduğunu görebilmektir. Bu anlamda bugün saldırılan şey, aslında toplumun kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma, piyasanın vahşetine karşı kamusal haklarını savunma ve örgütlü bir özne olarak siyasete müdahale etme iradesidir. Bu sebeple anti-komünizme karşı durmak, sadece bir ideolojiyi savunmak değil, bizzat siyasetin kendisini ve demokratik katılım alanlarını savunmaktır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 08:55:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Vijay Prashad: ABD arka bahçesine çekiliyor]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/vijay-prashad-abd-arka-bahcesine-cekiliyor-678078</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/vijay-prashad-abd-arka-bahcesine-cekiliyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/vijay-prashad-abd-arka-bahcesine-cekiliyor-678078</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Strateji metninin temel mesajı bu: ABD’nin artık tüm dünyayı tek başına domine edemeyeceği, önce kendi kendilerine tayin ettikleri Monroe Doktrininin Trump ilavesini işleterek arka bahçelerinde kontrolü sağlamaları gerektiği ki bu da Doktrinin daha saldırgan biçimde işletilmesi demek. Amaç toplumsal ilişkileri reddetmek ve yalnızca devlete düşman olarak bakmak olamaz; bu tür yaklaşımlar çağdışı biçimde devletin monarşiler döneminde olduğu gibi iktidarın merkezinde olduğunu sanıyorlar. Finansal sistem insanları boğarken, biz onlardan devleti ortadan kaldırmalarını istiyoruz. Oysa devlet, ne yaşanan sıkıntıların ne de sosyalizmin yaratıcısıdır; yalnızca bir araçtır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>Hindistanlı sosyalist yazar Vijay Prashad ile ABD’nin yayınladığı son Ulusal Güvenlik Strateji metninin işaret ettiği yeni gerçekliği, Trump’ın Venezuela ve Küba’ya yönelik saldırganlığını ve Türkiye’de ‘Marx’ı aşma’ iddiasındaki sosyalizm tartışmalarıın konuştuk. </p>

<p><strong>Venezuela bir süredir ABD’nin kesintisiz saldırıları altında. 21. Yüzyılın başlarındaki sivil-yargı darbeleri, ambargolar gibi dolaylı müdahalelere kıyasla sizce neden bugün Trump Latin Amerika için daha askeri bir yaklaşımda ısrarcı? </strong></p>
<p>Bunun yanıtı ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinde var, bu strateji küresel ilişkilerde ve küresel ilişkileri anlama biçimimizde ciddi bir güvensizlik ortamında yayınlandı. Trump’ın yürüttüğü gümrük vergisi savaşı ve NATO’nun Pasifik ve Hint Okyanuslarındaki tahkimatı Çin’e karşı batının kolektif biçimde daha büyük bir tehdit yaratacağına işaret ediyordu ve bu yüzden de bölgede sıcak çatışma eğilimi de artıyordu. Ancak bu yeni Strateji belgesi ABD’nin Çin’in ekonomik yükselişiyle henüz yarışabilecek durumda olmadığını kabul ederek kendi bölgesine geri çekileceğine işaret ediyor. Batı Yarım Küreye odaklanma vurgusu metinde kritik önemde, ABD’nin 1823 Monroe Doktrinini yeniden diriltmenin de ötesinde Trump’ın yorumlamasıyla tüm yarım kürenin ABD’nin rezervinde olduğunu, Amerikan hükümetinin bölgedeki hegemonyasını sürdürebilmek için en ufak sorunda saldırgan biçimde müdahale edebileceğini belirtiyor. Ancak Batı Yarım Kürede dahi ABD için bir sorun var: Amerikalardaki 35 ülkenin ya en büyük ya da ikinci en büyük ticaret ortağı Çin (ABD’nin dahi önde gelen ticari ortağı Çin). Dolayısıyla Amerika kıtalarında Çin etkisini gerçekten ortadan kaldırabilmek imkansız, Pekin’in ekonomik mevcudiyeti hem mecburi hem de en derinlere kadar sirayet etmiş durumda. Örneğin Çin Arjantin, Brezilya, Şili, Panama, Paraguay ve Peru’nun en büyük ticari ortağı, tüm bu saydığım ülkeler ayrıca ABD’nin yakın siyasi müttefikleri olmalarına rağmen Çin ile ticarete bir alternatif bulamıyorlar. Bu da yalnızca Batı Yarım Küre’nin ABD malı olduğunu ve bölgedeki her türlü rakibin ortadan kaldırılacağını iddia eden bir stratejinin dahi gerçekleştirilebilmesi mümkün değil. Nihayetinde, eğer ABD faal durumda olmayan sanayi kapasitesini canlandırarak ekonomik fazla yaratamazsa, hammadde konusunda mecburi alıcı konumunda Çin’in yerini alamayacak. </p>
<p>Venezuela ve Küba’ya yönelik saldırganlığın ardında kıtanın ABD’nin iktidarına meydan okuyan iki parçasını ortadan kaldırmak var. </p>
<h2>ABD ÇİN’İN BİLEĞİNİ BÜKEMEDİ</h2>
<p><strong>Sizin de vurguladığınız gibi, yakın zamanda yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi Latin Amerika dışındaki tüm noktalarda son derece pasifist bir görüntü çiziyor. Başta Çin ve Rusya olmak üzere mevcut emperyalist stratejiyi nasıl görüyorsunuz? </strong></p>
<p>ABD dünya konusunda gerçekçi bir konuma geçti. Çin’in ekonomik hegemonyasının askeri güçle zayıflatmanın imkansız olduğunu ve Çin ile savaşın karlı olmayacağını fark ettiler. Çin’e yönelik tüm zorbalama girişimleri Kore’de Xi ve Trump arasında gerçekleşen ve Xi’nin galip göründüğü toplantı ile nihayete erdi. ABD için geriye kalan Ukrayna’daki savaşı sonuçlandırmak, Çin ile ilişkileri yönetmek, kendi ekonomik gücünü inşa etmek ve Latin Amerika’ya hangi gücün hakim kalacağını belirleyebilmek. Strateji metninin temel mesajı bu. ABD’nin artık tüm dünyayı tek başına domine edemeyeceğini, önce kendi kendilerine tayin ettikleri Monroe Doktrininin Trump ilavesini işleterek arka bahçelerinde kontrolü sağlamaları gerektiği ki bu da Doktrinin daha saldırgan biçimde işletilmesi demek. ABD Rusya’nın Ukrayna karşısındaki konumlanışının tamamlandığının ve -Avrupa’daki yaklaşımın aksine- Rusya’nın Avrupalı ülkeler için tehdit olmadığının farkında. Ancak Trump bu tehdit iddiasını Avrupalıların GSYİH’lerinin %5’ine kadarını savunma bütçesine harcamaya ikna edebilmek için kullanıyor, bu son derece manasız yükseklikte bir miktar. Fakat bu şekilde ABD üzerindeki yük azalacak ve Washington’un kendi askeri kaynaklarını Latin Amerika ve Karayiplere yoğunlaştırabilmesi mümkün olacak. </p>
<h2>YALNIZCA DEVLETİ HEDEF ALAN BİR SOSYALİZM ÇAĞDIŞI</h2>
<p><strong>Öcalan ve Halloway’in son açıklamaları üzerinden yürütülen ve sınıf mücadelesi yerine devlet-komün çelişkisi merkezinde, Marx’ı ‘aşan’ bir sosyalizm imkanına dair tartışmalardan haberdar mısınız? Bu tür yaklaşımlara dair ne düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>Öncelikle, ‘Marx’ı aşma’ diye nitelenen ekollerin pek hayranı değilim. Marx kapitalist yapı ve sisteme dair kavramsal araçları açısından bugün hala geçerli olmaya devam eden bir eleştiri sundu. Kapitalist sistemin yeni unsurları olduğu su götürmez bir gerçek, bunların da üzerine çalışılmaları ve Marx’ın analizine yerleştirilmeleri ya da bu analizin genişletilmesi ve geliştirilmesi de gerekir. Marksistler de tam olarak bunu yapıyor ancak ‘Marx’ı aşma’ yoluna gitmiyorlar, kapitalist sisteme dair Marksist yöntemi ilerletmeye ve geliştirmeye çalışıyorlar.  </p>
<p>İkincisi, sınıf aynı 150 yıl önce olduğu gibi bugün de dünya ekonomisini ve onun sermaye birikim biçimlerini anlayabilmek için yaşamsal önemde bir kategori olmayı sürdürüyor. İnsanlığın büyük kısmı hayatta kalabilmek için emek gücünü satmak zorunda kalıyor ve bu şekilde işçi sınıfını oluşturuyorlar. İster kurye olsunlar ister topraksız köylüler isterlerse de tuğla ocaklarında çalışsınlar, işçi sınıfına dahiller. İşsizler dahi bu yapının ve onun kurduğu gündelik yaşamın bir boyutunda var oluyorlar. Bu bir sendikanın dayattığı bir gerçeklik değil. Bir sendikanın yaptığı şey basitçe hali hazırda kendilerine dayatılan kavgaya işçileri bilinçli bir şekilde dahil etmektir. Dolayısıyla sınıf mücadelesi bir tercih değildir. Kapitalist sistemin gerçekliğidir. O yüzden de sınıf mücadelesinin yerine başka bir şey koyabilmek sizin ya da benim tercihim olamaz. Sınıf çelişkisi vardır ve gerçektir. </p>
<p>Üçüncüsü, devlet bizzat sınıf iktidarının merkezi değil, yalnızca sınıf egemenliğinin bir aracıdır. Devleti ortadan kaldırmak, anarşistlerin inandığı gibi mülkiyet ilişkilerini ya da toplumsal ilişkilerini dönüştürmez. Bu ilişkiler kendilerini sınıf egemenliğinin başka bir aracına evriltirler. Amaç toplumsal ilişkileri reddetmek ve yalnızca devlete düşman olarak bakmak olamaz; bu tür yaklaşımlar çağdışı biçimde devletin monarşiler döneminde olduğu gibi iktidarın merkezinde olduğunu sanıyorlar. Finansal sistem insanları boğarken, biz onlardan devleti ortadan kaldırmalarını istiyoruz. Oysa devlet, ne yaşanan sıkıntıların ne de sosyalizmin yaratıcısıdır; yalnızca bir araçtır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 08:53:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gazeteci kim?]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/gazeteci-kim-678076</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/gazeteci-kim.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/gazeteci-kim-678076</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Değerli ve nitelikli olarak yerine getirilmesi çok zor bir mesleği; kendilerine çıkar kapısı, tehdit malzemesi ve kalkan yapanlar cirit atıyor. Etik değerleri hiçe sayarak insan haysiyetiyle oynayan, haberciliği bıçaklayan bir anlayış çığ gibi yükseldi, yükseliyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dilek Gappi - İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı</strong></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda gazetecilik; basın özgürlüğü ve düşünceyi açıklama/yayma özgürlüğü kapsamında korunur. Bu özgürlükler, halkın haber alma hakkını destekleyen temel haklar olarak düzenlenmektedir. </p>
<p>•  Anayasa Madde 26 (Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti) bu kapsamda gazetecilik faaliyetlerini (haber toplama, yorumlama, yayımlama) korur. </p>

<p>•  Madde 28 ise basın özgürlüğünü net bir şekilde tanımlar: Basın hürdür, sansür edilemez. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirler alır. </p>
<p>Gazeteciler, toplumun doğru bilgi edinme hakkı adına hareket eder; bu nedenle basın, demokraside “dördüncü güç” olarak nitelendirilir. Böylesine kamusal bir işlev gören gazeteciliği günümüzde kimler yapıyor? Bir mesleği icra etmek için dijital platformlarda yazı yazmak yeterli mi? El değiştirmelerle medya kurumları, karanlık ellerin maşası haline gelirken daha ne kadar izleyeceğiz?  </p>
<p>***  </p>
<p>Son dönemin yeni bir tanımı var: “Türedi gazetecilik”. </p>
<p>Değerli ve nitelikli olarak yerine getirilmesi çok zor bir mesleği; kendilerine çıkar kapısı, tehdit malzemesi ve kalkan yapanlar cirit atıyor. Etik değerleri hiçe sayarak insan haysiyetiyle oynayan, haberciliği bıçaklayan bir anlayış çığ gibi yükseldi, yükseliyor. </p>
<p>Bu tür ‘sözde’ gazetecilerin gerçeklik ile yalan bilgi arasında yarattığı kaos; yalnızca gazetecilik mesleğini değil, tüm etik değerleri kirletiyor. Hakikatin peşinde koşan gerçek gazeteciler –kalemini satmamak için direnen onurlu meslektaşlarım– etraflarındaki iftiracı, sahtekâr, ikbal peşinde koşan ‘sözde gazetecilerden’ utanır hale geldi. </p>
<p>*** </p>
<p>Bir büyük tehlike de medya sahipliği yapısında yaşanıyor. </p>
<p>Paranın hızla el değiştirdiği, yasadışı gücün siyasi erke dayanarak legalleşmeye çalıştığı, sanal kumardan uyuşturucuya kadar kirli paranın çeper çeper yayıldığı Türkiye panoramasında medya, önde gelen ‘aklama’ aracı artık.  </p>
<p>Habercilik ve gazetecilikle ilgisi olmayan son yılların “türedi şirketleri”, medya alanında yatırım yaparak para aklıyor ve bu yolla saygınlık kazanmaya çalışıyor. Tabii ki itibara giden en kısa yol medya! </p>
<p>***</p>
<p>İsyanımız büyük. Bu gidişat durdurulmak zorunda. </p>
<p>•  Basın meslek örgütlerinin önerileriyle yeni bir basın kanunu hazırlanması, </p>
<p>•  Basın kartına değer kazandırılarak meslek örgütleri tarafından verilmesi, </p>
<p>•  Medya sahipliği yapısında ortak çerçeve formülü getirilerek medyanın diğer ticari işlere kalkan yapılmasının önlenmesi, </p>
<p>•  Odak şeffaflık ve çoğulculuk yaratılarak medya sahipliğinde yoğunlaşmanın engellenmesi, </p>
<p>•  Dijital medya ağında gazetecilik derdi ve hedefi olanların sahiplik yapısında önlerinin açılması, </p>
<p>•  Etik değerlerin öncüllenmesi adına “Etik Standartlar” getirilmesi ve sözde gazetecilerin meslek koridorundan çıkarılması öncelikli beklentilerimiz ve çağrımızdır. </p>
<p>***</p>
<p>Kamuoyunu aydınlatmakla yükümlü bir mesleğin temsilcileri olarak elimizdeki fenerin ışığı sönüyor.  </p>
<p>Bir ülkenin demokratik kalitesini büyük ölçüde basınının kalitesi belirlediği düşünülürse, yaşanan kalitesizlik sadece bir sonuç. </p>
<p>Gazeteciliği aptallığa, cehalete, zorbalığa ve yalana karşı bir araç olarak gören gerçek gazeteciler cezaevlerine atılıp, gözaltı ve işsizlikle gözdağı verildikçe; ortalık uyuşturucuya, mafyaya, kara paraya, sanal kumara bulanmış tiplere, trollere, kediciklere kalır. </p>
<p>Acı ama sürpriz değil elbette… </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 08:24:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[2025’te medya ve siyaset: Müdahale, mücadele ve arayışlar]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/2025te-medya-ve-siyaset-mudahale-mucadele-ve-arayislar-678075</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/2025te-medya-ve-siyaset-mudahale-mucadele-ve-arayislar.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/2025te-medya-ve-siyaset-mudahale-mucadele-ve-arayislar-678075</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çağrı Kaderoğlu Bulut - Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi</strong></p>
<p>2025’i bitirirken, geride bıraktığımız bu zorlu ve uzun yılda yaşananlara hızla göz atmak anlamlı olacaktır. 2025 müdahaleler, mücadeleler ve arayışlarla öne çıktı. Bu metin de bir “yenilgi” yazısı değil, mücadele ve hatırlatma yazısı olarak değerlendirilmelidir.  </p>
<p>Türkiye’de medya ve ifade özgürlüğü alanında yaşananlar artık geçici gerilimler ya da münferit ihlaller olarak okunamaz hale gelmiş durumda. Gazetecilik artık yalnızca çileli bir meslek değil; aynı zamanda siyasal iktidarın sınırlarını belirlediği, hukuki ve idari müdahalelerle çevrili dar bir alanda icra edilen yüzeysel ve operasyonel bir faaliyete dönüşmeye de zorlanıyor. Bu tablo medya alanına özgü bir krizden çok, Türkiye’de demokrasinin işleyişine içkin, kurumsallaşmış bir otoriterleşme sürecinin parçası olarak şekilleniyor.  </p>

<p>Gazetecilere yönelik yargı baskısı bu sürecin en görünür başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. Haberler, köşe yazıları, televizyon programları ve sosyal medya paylaşımları; “dezenformasyon”, “kamu düzeni” ya da “milli güvenlik” gibi muğlak ve geniş yorumlanabilen kavramlar üzerinden soruşturma ve davalara konu ediliyor. Hukukun sınırlarının belirsizleştiği bu ortamda gazeteciler, yalnızca yaptıkları haberlerden değil, yapmayı düşündükleri haberlerden de sorumlu tutulabileceklerini bilerek hareket ediyor. Bu durum, cezalandırmadan çok daha etkili bir sonuç yaratıyor: En baştan işleyen, süreklileşmiş bir caydırma ve susturma rejimi. </p>
<h2>BASKININ GENİŞLEYEN SINIRLARI</h2>
<p>2025’i önceki yıllardan ayıran temel özellik ise bu baskı rejiminin medya alanıyla sınırlı kalmayarak toplumun geneline ve doğrudan ana muhalefet partisine yönelmesi. Önceki yıllarda Kürt siyasetçilere ve Gezi direnişi gibi toplumsal hareketlerdeki sembolik isimlere yönelen baskı artık ana akım siyasetin ve ana muhalefetin formel alanlarına yayılmış durumda. Seçilmiş siyasetçilere, muhalefet aktörlerine ve toplumsal muhalefetin farklı bileşenlerine yönelik yargı müdahaleleri, ifade özgürlüğü alanındaki daralmanın siyasal zeminini açık biçimde ortaya koyuyor. Başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere belediye başkanlarına ve muhalif isimlere yönelik yargı süreçleri ve tutuklamalar, yalnızca bireysel davalar olarak değil; seçme ve seçilme hakkının, siyasal temsilin ve kamusal sözün topyekûn hedef alındığı bir sürecin parçası olarak okunmalı. Medya üzerindeki baskı ile siyaset üzerindeki yargı kuşatması, aynı otoriter mantığın birbirini tamamlayan yüzleri. </p>
<p>Bu tabloyu en çıplak biçimde görünür kılan gelişmelerden biri ise muhalif medya kuruluşlarına yönelik doğrudan hukuki müdahaleler oldu. TELE1’e kayyum atanması, yalnızca bir medya kuruluşunun yönetimine el konulması anlamına gelmiyor. Bu adım, muhalif yayıncılığın ekonomik, idari ve siyasal araçlarla tasfiye edilmesinin yeni bir eşiğe ulaştığını gösteriyor. Kayyum uygulaması, medya alanında artık yalnızca içeriklerin ve gazetecilerin değil, kurumların da doğrudan hedef alındığını; muhalif arayışların yapısal olarak ortadan kaldırılmaya başlandığını ortaya koyuyor.  </p>
<p>Buna 2025’in son döneminde hızlanan ve iktidara yakın medya kuruluşları ve gazeteciler üzerinden gerçekleşen yeni operasyonlar eklendiğinde, hedefin artık doğrudan muhalefetle sınırlı kalmadığı, iktidar içindeki kavganın da mevcut baskı ikliminin kapsamında yürütülmeye başlandığı anlaşılıyor. </p>
<h2>BELİRSİZLİKLE YÖNETMEK</h2>
<p>Bu süreç, RTÜK’ün muhalif medyaya yönelik sistematik baskısıyla tamamlanıyor. Para cezaları, yayın durdurmalar ve lisans iptali tehditleri, muhalif medya kuruluşları için süreklileşmiş bir baskı mekanizmasına dönüşmüş durumda. RTÜK kararları, teknik bir denetim aracı olmaktan çıkıp açık bir siyasal disiplin mekanizması olarak işliyor. Hangi sözün, hangi eleştirinin “sınırı aştığı” belirsiz; belirsizlik ise başlı başına bir baskı aracına dönüşüyor. </p>
<p>Bu siyasal iklimde otosansür, belki de en kalıcı ve en görünmez baskı biçimi olarak öne çıkıyor. Gazeteciler açısından mesele artık yalnızca “yasak olan” değil; “hangi haberin hangi sonuçları doğurabileceği”. İşten çıkarılma korkusu, dava riski, kanalın kapatılması ya da kayyum atanması ihtimali, haber üretim süreçlerini baştan şekillendiriyor. Böylece kamusal tartışma alanı, doğrudan müdahaleye dahi gerek kalmadan daraltılıyor. Suskunluk, “bireysel bir tercih” olmaktan çıkıp yapısal bir sonuç haline geliyor. </p>
<p>Dijital alan bu baskı ortamının tamamlayıcı bir boyutunu oluşturuyor. Erişim engelleri, içerik kaldırma kararları ve algoritmik görünmezleştirme, klasik sansür biçimlerinin yerini alan yeni kontrol mekanizmaları olarak karşımıza çıkıyor. Hangi haberin dolaşıma gireceği, hangisinin görünmez kılınacağı çoğu zaman belirsiz; bu belirsizlik hem gazeteciler hem de okurlar açısından süreklileşmiş bir güvensizlik hali üretiyor. </p>
<h2>EKONOMİK KRİZDEN SİYASAL SADAKATA</h2>
<p>Tüm bunların üzerine medya sektörünün derinleşen ekonomik krizi ekleniyor. Azalan reklam gelirleri, kamu ilanlarının siyasal sadakat üzerinden dağıtılması ve medya sahipliğindeki iktidar yanlısı yoğunlaşma, editoryal bağımsızlığı yok ederken gazeteciliğe güveni sarsıyor. Güvencesiz çalışma, düşük ücretler ve işten çıkarmalar ise gazeteciliği sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırıyor.  </p>
<p>Gazeteciler açısından güvenlik sorunu da bu siyasal iklimden bağımsız değil. Fiziksel saldırılar, hedef gösterme kampanyaları ve dijital tehditler, gazeteciler için mesleğin ayrılmaz bir parçası haline geliyor. İfade özgürlüğü üzerindeki baskı, doğrudan bedensel ve psikolojik risklere dönüşüyor. </p>
<p>Uluslararası raporlar ve basın özgürlüğü endeksleri, Türkiye’de yaşananların geçici bir gerilemeden ziyade kalıcı bir yönelimi işaret ettiğini ortaya koyuyor. Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasında 2024 yılında 158. sırada iken bu sıra 2025’te 159’a geriliyor. 2024’te 31,6 olan puanı ise 2025’te 29,4’e düşmüş bulunuyor. Bu sıralama ile Türkiye birçok Afrika ve Asya ülkesi ile Ortadoğu’daki birçok ülkenin gerisinde bulunuyor. </p>
<h2>YENİ BİR ARAYIŞIN EŞİĞİNDE</h2>
<p>Medya üzerindeki baskı, siyasal muhalefetin yargı yoluyla bastırılmasıyla birleştiğinde, sorun artık yalnızca gazetecilerin mesleki koşulları olmaktan çıkıyor. Mesele, toplumun hakikate erişim imkanının ve siyasal tercihlerini özgürce oluşturabilme kapasitesinin giderek aşındırılması oluyor. </p>
<p>2025’te medya ve ifade özgürlüğü alanında yaşananlar, Türkiye’de demokrasinin sınırlarının yeniden ve daha dar biçimde çizildiği bir döneme işaret ediyor. Gazetecilik bu sınırların içinde ayakta kalmaya çalışırken, yaşananları kayda geçirmek, hakikati aramak ve görünür kılmak artık yalnızca mesleki değil, açıkça siyasal ve toplumsal bir sorumluluk haline geliyor.  </p>
<p>Tüm bunlar bir bitişi değil, yeni bir arayışı vurguluyor. Başlayacağımız nokta burası olmalı. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 08:11:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hayatı durdurmak ne kadar mümkünse bu iktidarı sürdürmek de o kadar mümkün]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/hayati-durdurmak-ne-kadar-mumkunse-bu-iktidari-surdurmek-de-o-kadar-mumkun-678073</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/hayati-durdurmak-ne-kadar-mumkunse-bu-iktidari-surdurmek-de-o-kadar-mumkun.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/hayati-durdurmak-ne-kadar-mumkunse-bu-iktidari-surdurmek-de-o-kadar-mumkun-678073</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Toplumun büyük çoğunluğunun bu rejime karşı itirazlarının salt bir parlamenter sisteme dönüşün çok ötesinde, var olan sömürü düzenine karşı daha eşitlikçi, daha özgürlükçü radikal bir değişim talebi olduğunun farkına varılmadan ve bu doğrultuda bir değişim hareketi olarak örgütlenmeden de başarılı olunamaz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Politika Kolektifi</strong></p>
<p>Bütün toplumsal dayanaklarını kaybetmiş bir iktidarın şimdi bir aile hanedanlığı olarak sürdürülmesi üzerine bir dizi operasyon yürütülüyor.  </p>
<p>Muhalefet cephesi içinde parçalanmalar yaratmak da medya düzeninin ve sermaye ilişkilerinin, yeniden düzenlenmesine yönelik operasyonlar da bununla ilgili… Muhalif medya da dahil her alan düzenlenerek bu rejim dönüşümünün taşları döşenmeye çalışıyor.  </p>
<p>Tek meseleleri ve büyük çaresizlikleri büyük çoğunluğunun karşısında olduğu toplumu buna ikna etmek ya da parçalayarak kendilerine bir çıkış yolu yaratmak.  </p>
<p>Bunun için son günlerde bir de medya eliyle muhalif toplum üzerinde bir karamsarlık yaratılmaya çalışılıyor. Erdoğan’ın tüm olası adayları geride bırakarak birinci çıktığı anketler servis ediliyor, muhalefet iç çelişkilere yoğunlaştırılıp, sol bir tuhaf tartışmalar içine çekilmeye çalışılıyor.  </p>

<p>***</p>
<p>Bütün bunların arkasındaki iktidar iç kavgalarla da sürüp giden bir çoklu -ve aşılamayan- kriz ortamı var.  </p>
<p>Bunun karşısında ise toplumun bitmez tükenmez bilmeyen bir değişim iradesi var. On binlerle sokakta da karşılığını bulan, şimdi farklı ve yaygın biçimlerde süren direnişler var.  </p>
<p>Asıl mesele de bu direnişleri birbirinden ayırmak ve muhalefet birbirinden koparmak. Bu yolda kimi adımlar da atılmış olsa da toplumda karşılık bulabildiğini söylemek mümkün değil.  Ancak muhalefet hareketleri olup biten karşısında şimdiki durumunu aşan bir alarma geçmesi gerektiği de ortada. Olup bitenler cambaza bak oyunlarıyla, dikkat dağıtan farklı tartışmalar içinde saklanıyor. Kurbağanın kısık ateşte alıştıra alıştıra kendi sonuna hazırlanması misali adımlarla muhalefet ve toplum uyuşturulmaya çalışılıyor.  </p>
<p>Böyle bir iktidarın, tüm devlet imkanlarını elinde bulunduran ve Ortadoğu’daki Amerika’nın yeni planları içinde destek kazanmaya çalışan bu iktidar karşısında, mücadelenin mutlaka toplumsal direniş dinamiklerinin aktif ve birleşik bir mücadelesini zorunlu kıldığı anlaşılmalı. İktidar hesapları bozabilmek için böyle bir toplumsal mücadeleden başka yol olmadığı, Amerika ve NATO’ya güvence vererek, sermaye için daha iyi bir gelecek vaat ederek -onların desteklerini alarak- kazanma stratejisinin bir ölüm parendesi olmaktan başka bir anlama gelmediğinin farkına varılmalı.  </p>
<p>Toplumun büyük çoğunluğunun bu rejime karşı itirazlarının salt bir parlamenter sisteme dönüşün çok ötesinde, var olan sömürü düzenine karşı daha eşitlikçi, daha özgürlükçü radikal bir değişim talebi olduğunun farkına varılmadan ve bu doğrultuda bir değişim hareketi olarak örgütlenmeden de başarılı olunamaz. Bugüne kadar mesele bir kişi ya da partinin iktidardan indirilmesi ve yerine bir başka kişinin ya da partinin iktidara gelmesi olarak görüldüğü oranda, kazanmanın yolları açılamadı. Bugün de aynı hatalara düşülmeden, iktidarın oyunlarını boşa düşürecek bir incelikli, bütünlüklü ve birleşik siyasetlere ihtiyaç var.  </p>
<p>***</p>
<p>Belli ki şimdiye kadar yaptıklarından daha fazlasını yapacaklar. Muhalif toplumu sindirecek her tür aracı kullanacaklar. İktidarı ve muhalefetiyle etki ettikleri medyalardan kendilerinin tek seçenek olduğunu ilan edecekler. Kaos ve karmaşanın sona ermesinin kendilerine en az bir dönem daha iktidar yolunu açmaktan geçtiğini, mümkün olursa bunun bir babadan-oğula saltanata dönüşmesi gerektiğini tehdit ve şantajla, operasyon ve baskıyla dayatmaya çalışacaklar. Muhalefetin tüm damarlarını kesmeye, tüm seslenme araçlarını kısıtlamaya, her tür fitne fesatla muhalefeti kriminalize etmeye ve parçalamaya çalışacaklar. </p>
<p>Bütün bunların tek amacı bu kendi sonlarına giden süreci tersine çevirecek bir yol bulmak… Bu tersten söylersek saatleri ve zamanı durdurmaya, hayatın akışını dondurmaya benziyor… O yüzden asıl güvenilmesi gereken yer de toplum içindeki direniş dinamiklerinin içinde saklı kurtuluş iradesinden başka bir şey değil.  </p>
<p>O ünlü sözle iktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara karşı direnişe dönüşüyor. Muhalefet hareketleri hayatın bu akışıyla birleşerek kazanacak, her şeye rağmen bugün umudun saklı olduğu yer de burası… Bir olup bu umudun peşinden gitme zamanı… </p>
<p>*** </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/21/hayati-durdurmak-ne-kadar-mumkunse-bu-iktidari-surdurmek-de-o-kadar-mumkun-1.jpg" alt=""></p>
<h2>KENAR NOTLARI</h2>
<h2>NOT: 1</h2>
<h2>BİRLİKTE MÜCADELE DEVAM EDİYOR</h2>
<p>19 Mart süreci Türkiye’de Haziran isyanından bu yana giderek yersiz yurtsuzlaşan toplumsal muhalefet dinamiklerinin yeniden yeşerebileceğini gösterdi. Gençlerin, kadınların, emekçilerin, emeklilerin, bu rejimle derdi olan tüm kesimlerin çareyi kendilerinde, birbirlerinde buldukları cesur bir meydan okuma olarak cumhuriyet tarihine not düşüldü. Ancak açığa çıkan öfke ve enerji hem düzen içi hem düzen dışı toplumsal muhalefet aktörlerin tahayyülleri -daha doğrusu tahayyülsüzlükleri- sebebiyle belli ölçülerde geri çekildi. CHP’nin esasında niyetli olmadığı ancak Beyazıt’ta aşılan barikatla artık görmezden gelemeyeceği bir mecburiyet olarak sokakta kalma hamlesi, zamanla yine kendi mantalitesinin sınırlarına geriledi. Her gün sıkılmadan, asimetrik polis şiddetine karşı korkmadan Saraçhane’de, ODTÜ’de toplanan, değiştirebileceğine inancı olan milyonlara birer seçmen muamelesi yapıldı, kent meydanlarındaki toplanmalar seçim mitingine çevrildi ve o sınırlar içerisinde de taban öfkesi söndü. Oysa o gün sokağa çıkan halk muhalefetinin güçlenebilmesi -hatta belki CHP’yi bile kurtarabilmesi(!)- yalnızca bir sokak radikalizmi ile değil, hayata değecek, zamanı durduracak anlamlı bir birleşik muhalefet zemini ve eylemliliği ile mümkün olabilirdi. </p>
<p>Bugün, 19 Mart ile başlayan yeni eşiğin 6. Ayında gençler kendi iradeleriyle yeniden sokağa çıkma cesareti gösteriyor. Kadınlar yeniden sokağa çıkmak için gün sayıyor. Emekliler bütçe görüşmelerinin başından bu yana mitinglerle, sokak eylemlilikleriyle hem dert ortaklarına hem de halkın tamamına bir araya gelme çağrısı yapıyor. Artık ayda 2 çocuğumuzu patronlara katlettiren MESEM’e karşı başta gençler tüm halk muhalefeti ses çıkarmaya, karşı durmaya çalışıyor. Bugün birleşik muhalefet kendisini biçimsiz, formsuz şekilde, el yordamıyla kurmaya çalışıyor. </p>
<p>Peki neden bugün yan yana gelmek dahi ancak el yordamıyla sağlanabiliyor? 19 Mart’ın sıcaklığında, sokağın büyüsüyle ‘biz bize yeteriz’ sanrısına kapılanlar, mücadeleden kaçmak için sembollerin arkasına sığınanlar, sonrasında da BOP denklemine uyumlu bir sosyalizm tartışmasını solun gündemine sokmaya çalışanlar derken bu kritik eşikte sol yeterince vakit kaybetti. Artık kafaları avuçların içinden çıkarıp sokağın sesini dinleme vakti geldi. Polemik solu elbette besler ancak bugün kendimize yeni dikkat dağıtıcılar bularak, yaşamın kendiliğinden getirdiği mücadele dinamiklerinden gözlerimizi ayıramayız. 7’sinden 70’ine inşaatlarda, sanayilerde yaşamını kaybeden bir halkın içinden çıkıp, sınıf mücadelesinin belirleyiciliğini konuşmak kime yarar? Gündelik yaşamın her anını her alanını belirleyen, çekmecesi yeni şeriat taslaklarıyla dolu bir iktidarın gölgesinde, devletsiz-iktidarsız sosyalizmi konuşmak neye hizmet eder? Gezi’yle kıyasladığımızda bugün iktidarın devletin tüm olanaklarını ele geçirdiği, çocukluğu 2015 Haziran-Kasım, 15 Temmuz, OHAL, TAK ve IŞİD saldırıları arasında şekillenen gençlerin sokağa çıkmaya cesaret gösterdiği dönemde sırtımızı dönüp tekrar tekrar aynı bayatlamış kimlik, sembol, tarih tartışmalarını yapmanın bedeli ne olur? </p>
<p>Gençler, emekliler, kadınlar, emekçiler peş peşe yeniden sokaklara düşerken, bu ülkenin en örgütlü kesimlerine düşen sorumluluğun ne olduğu konusunda şüphesi olan kaldı mı? Bir araya gelmenin önünde başka tereddüdü olan var mı? </p>
<figure class="image"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/21/hayati-durdurmak-ne-kadar-mumkunse-bu-iktidari-surdurmek-de-o-kadar-mumkun.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Erdoğan, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile.</strong></em></figcaption>
</figure>
<h2>NOT: 2</h2>
<h2>‘PİYASA DEMOKRASİSİ’, AB SAMİMİYETİ</h2>
<p>19 Mart sonrasında ana muhalefetin hem merkezinde hem çeperinde çaresizlikten ve fikri sefaletten kaynaklı bir eğilim giderek kendisini daha çok gösteriyor: piyasa rasyonalitesine dönerek, AB’ye güvence vererek bu ülkenin kurtarılabileceği fikri. Bugün ana muhalefetin lideri de medyadaki isimler de yarı sitemkar biçimde nasıl AKP’den daha iyi bir küresel aktör olacaklarını anlatmaya çalışıyor. Hatta sadece Türkiye’nin değil, batının da küreselleşmeden vazgeçtiği için daha fazla otoriterleştiğini anlatıyor! </p>
<p>Bu yalnızca basit bir yanılgı değil, aynı zamanda halkla açılan zihinsel mesafenin sonucu. Yeni olmadığına şüphe yok, 2023 seçimlerinde ekonomiyi Babacan zihniyetine emanet edileceğine dair güvenceler vermek de bu aklın başka bir dehasıydı! Oysa belki birçok örneğine kıyasla biz, Türkiye halkı, neoliberalizmin getirdiği derin yoksulluğu, bizzat piyasacılığın imkan verdiği otoriterleşmeyi canlı canlı yaşadık. 2000’lerde dağıtılan kredilerin yarattığı yalancı baharın Türkiye tarihinin en otoriter çalışma rejimini nasıl yarattığını, hem yasal hem toplumsal çerçevede dayatılan örgütsüzleştirme, bireycileştirme dalgasının halkın siyasal alanını nasıl daralttığını hepimiz yaşayarak öğrendik. Sendikaların, meslek örgütlerinin, öğrenci hareketlerinin yerini tarikat ve cemaatlerin almaya başladığı karanlığı aşabilmek için milyonlar olarak Gezi’de bir araya geldik. O gün de karşımızda en ‘rasyonel’ ekonomistler vardı, kabine ‘en AB’ci benim’ yarışı yapıyordu! </p>
<p>Avrupa’da iktidarlarda ister sağcılar ister sosyal demokratlar olsun, Türkiye’ye yaklaşım hiçbir zaman Washington’un sunduğu tasarının ötesine geçmedi. Türkiye göçmenler için bir tampon bölge olarak kaldığı sürece 2010’lardan bugüne kadar Erdoğan AB’nin tam desteğini almaya devam etti. Dün AB bu desteği sağlarken nasıl bir motivasyona sahipti de bugün hem Suriye hem Ukrayna sahasında çok daha aktif olarak görevlendirilen bir Erdoğan’ı desteklemek yerine CHP’ye arka çıksın? </p>
<p>Küreselleşmeden bildiğimiz anlamıyla vazgeçildiği bir döneme giriyoruz. Ancak hem AB hem de ABD’nin, birbiriyle de Türkiye ile de kurduğu ilişkilerin parametreleri değişmedi. Trump bugün hem Doğu Avrupa hem Orta Doğu’daki açık -ve açılması beklenen- cephelerle bizzat ABD ordusunun ilgilenmesini istemiyor. Bunun için ki son NATO zirvesinde de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda da Avrupa ülkelerini savunma bütçelerini artırmaları için açıkça tehdit etti, Rusya ile ekonomik ilişkilerini sürdüren üyeleri bizzat kürsüden azarladı. Erdoğan’a düzülen methiyeler de keza orta doğudaki askeri ve siyasi beklentilerin bir yansıması. Dolayısıyla küreselleşme, ABD’nin deniz aşırı operasyonlarla, milyonlarca insanı bizzat kendi askerlerine katlettirmesi bağlamında sona ermiş olabilir. Bundan sonra Doğu Avrupa cephesini Batı Avrupalılara, orta doğuyu Türkiye ve İsrail’e emanet ediyorsa da yine kendi çizdiği tasarı üzerinden emanet ediyor. Bu yeni eğilimden yola çıkarak batının artık ‘anti demokratik’ bir muhtevaya kavuştuğunu söyleyebilmek ancak demans belirtisi olabilir. Bugün Türkiye’nin -ister AB olsun ister ABD- batıya seslenmesi gereken bir konu varsa o da bu halkın çocuklarının, bu ülkenin kardeşlik hukukunun, boğazlarının, üslerle işgal edilen topraklarının Pentagon kumandanlarının ya da Brüksel koridorlarının hizmetinde olmayacağını söyleyebilmektir. Kore savaşının ardından Türk askerinin çok ucuza, 23 cent’e mal olduğunu söyleyen Amerikalı yetkiliye 1953’te Nazım’ın söylediği gibi: </p>
<p><em>“Yalnız bir mesele var Mister Dalles, </em></p>
<p><em>herhalde bunu sizden gizlediler: </em></p>
<p><em>Size tanesini 23 sente sattıkları asker </em></p>
<p><em>mevcuttu üniformanızı giymeden önce de, </em></p>
<p><em>mevcuttu otomatiksiz filan, </em></p>
<p><em>mevcuttu sadece insan olarak </em></p>
<p><em>mevcuttu, tuhafınıza gidecek, </em></p>
<p><em>mevcuttu hem de çoktan mı çoktan, </em></p>
<p><em>daha sizin devletinizin adı bile konmadan.” </em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 08:04:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yeni Rejimin Sol Demagojisi]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/yeni-rejimin-sol-demagojisi-678072</link><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/yeni-rejimin-sol-demagojisi-678072</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerdeki solu tartışma modasına Saray danışmanlarından M. Uçum da katıldı. Yine sınıf temelli solculuğun sonunu ilan ederek ve yine çelişkiyi devlet-toplum ikiliğine sıkıştırarak bildik (eskimiş) ezberin tekrarından ibaret birkaç şey söylüyor. </p>
<p>Sonuçta Erdoğan’ın Uçum tarafından “sol hareketin lideri” ilan edildiği; DEM Eş Başkanı Tuncer Bakırhan’ın son olarak devrimciliği de Bahçeli’ye yakıştırarak Türkiye’nin Bahçeli’nin başlattığı “devrimsel çıkışı üzerine yükselmesi gerektiğini” söylediği bir tuhaf zamanlardan geçiyoruz.   </p>

<p>***</p>
<p>Bu ileri sürülen görüşlerin çok da ciddiye alınabilecek bir yanının olmadığı ortada. 2010 Referandumu hatırlanırsa siyasal İslamcı faşizmin yargıyı ele geçirmek üzere en kritik eşiklerden birisini aştığı bu gelişmeyi, otantik burjuvazinin demokratik devrimi ilan eden liberal şaşkınlıkların, üzerinden çok geçmedi.  </p>
<p>Şimdi postmodern ve liberal benzer saçmalıkları alt alta dizerek sol-sosyalizm üzerine yeni bir tartışma kapısı açılıyor olmasına dikkat etmek gerekiyor.  </p>
<p>Tartışmanın muhatapları bir yandan solun aslında etkisiz bir güç olduğunu ileri sürüyor, hatta ikide bir sınıf siyasetinin (sosyalizmin) ölüm ilanını veriyorlar! Sosyalist solun şimdi Türkiye’de iktidar planında yakın bir tehdit olmadığı da dünya çapında bir alternatif kutbu henüz temsil etme noktasından uzak olduğu da bir gerçek.  </p>
<p>Peki o zaman şimdi hep birlikte neden solu tartışıyoruz?  </p>
<p>***</p>
<p>Bugün Türkiye’nin tarihinin en büyük kırılma noktalarından birisinden geçtiği bir eşikteyiz.  </p>
<p>Belki şimdi bazılarımız sosyalizm üzerinden meleklerin cinsiyeti tartışmasına bazılarımız iktidar içi operasyonlarla uğraşırken asıl gözden kaçırılan da bu oluyor! </p>
<p>Türkiye, Amerika’nın Büyük Ortadoğu bataklığında siyasal İslamcılık temelinde etnik ve mezhepsel bir gerici rejim dayatmasıyla karşı karşıya. İktidarda kalabilecek iç dinamiklerden-toplumsal desteklerden yoksun kalan AKP ve MHP, Suriye’de Esat’ın yıkılmasıyla başlayan gelişmeleri bir fırsat kapısı olarak gördü.  </p>
<p>Amerika ve İsrail’in merkezinde olduğu bu yeni Ortadoğu düzenine katılarak, hem bölgedeki olası riskleri bertaraf etmek, hem de bu şekilde içerde iktidarını sürdürmek istedi. Bir yılı aşkın zaman önce Bahçeli’nin jestleriyle başlayan bu sürecin kaynağında Suriye’nin olduğu da Kürt sorununun demokratik çözümü ile ilgisinin olmadığı da artık herkes tarafından daha açık görülüyor.  </p>
<h2>HUNTİNGTON VE ULUS DEVLET</h2>
<p>Bu Ortadoğu düzeni uzun zamandır, bölgenin etnik ve mezhepsel temelli bir parçalanma süreci üzerinden inşa ediliyor. Irak’tan Afganistan’a, Libya’dan Suriye’ye uzanan farklı müdahalelerle ABD ve İsrail karşısındaki bütün direnç noktaları sistemli biçimde dağıtıldı. </p>
<p>Bu dönüşümün Türkiye ayağı ise onlarca yıldır, toplumu ve devleti İslamcılaştırma doğrultusunda adım adım ilerletiliyor. </p>
<p>Huntington’un Kemalizmi tasfiye etmeyi hedefleyen ve eski Osmanlı’ya dönüş ekseninde şekillenen tezlerinden, CIA’nin eski Türkiye masa şefi Graham Fuller’in İstanbul’u yeni bir hilafet merkezi olarak işaretlediği “Yeni Türkiye” kavramsallaştırmasına uzanan çizgi, bu Amerikancı dönüşümün ideolojik istikametini açık biçimde ortaya koyuyor. AKP bu dönemde, BOP eksenli bu yönelimi yeni-Osmanlıcılık adı altında ifade ediyordu.  </p>
<p>Bugün de Ortadoğu’da, ABD’nin yönelimi, ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi T. Barrack tarafından, son olarak “hayırsever Monarşi” olarak ifade edildi. Daha önce de Yeni Osmanlı Milletler sisteminin Türkiye için, daha iyi bir sistem olacağını söyleyen T. Barrack, bölgede ulus-devlet yapılarının en önemli engel olduğunu da ileri sürmüştü. Türkiye’deki aile hanedanlığı üzerine girişimler de bu Amerikancı monarşik düzenin parçası olarak gündeme getiriliyor.  </p>
<p>Bunlar ulus-devletlerin demokratik ve ilerici bir dönüşümünün değil, tam da dinin merkezinde olduğu etnik ve mezhepsel temelli bir parçalanma eksenine sürüklenmek istediğini ortaya koyuyor.  </p>
<p>ABD, Çin’e karşı başlattığı uzun süreli savaşta, Ortadoğu’daki enerji kaynakları ve geçiş hatlarına sahip olabilmeyi ve İsrail’in güvenliğini sağlamayı esas alan bir siyaset izlerken, bunun yolunu da bütün bölgenin küçük özerk iktidar alanları etrafında dağıtılmasında buluyor.  </p>
<h2>SOSYALİZM TARTIŞMALARININ SAKLADIKLARI…</h2>
<p>Aşağı yukarı Türkiye’nin karşı karşı karşıya kaldığı felaket de Bahçeli ve Erdoğan ikilisinin açılımdan bekledikleri şey de böyle bir gerici rejim dönüşümünün tamamlanmasından ibaret. </p>
<p>21.yüzyılda sosyalizm olarak ileri sürülen görüşler de özünde, bu yeni düzenin içinde, kendine yer açmak dışında bir anlam ifade etmiyor. Bu tam da bir arada yaşamı olanaklı kılacak bir demokratik dönüşümün karşısındaki, etnik temelli bir ayrışmaya dayalı bir gerici çözüm olarak gündeme getiriliyor. Böyle bir çözüm bütün bir bölge düzlemindeki ilerici-demokratik hareket ve birikimlerin de tasfiyesini öngören bir topyekûn gericileşme dalgasının bir parçası olarak düşünülmek zorunda. </p>
<p>Bu tartışmanın asıl güncel anlamı budur! Emperyalizmi yok sayarak, sınıflar mücadelesi ve egemen sınıf iktidarı hedef alınmadığında (hangi özerkliğe ve iktidar alanına sahip olunursa olunsun) var olan iktidara tabi olmak kaçınılmaz hale gelir!  </p>
<h2>21. YÜZYIL SOSYALİZMİNİN TEMELLERİ</h2>
<p>Sola dönersek, işte sola yönelik tartışmanın özünü de burada aramak gerekiyor! </p>
<p>Toplumsal muhalefet bir yandan baskı ve operasyonla sindirilmeye çalışılıyor. Öte yandan da açılım etrafında muhalefeti birbirinden kopartmak üzere kurgulanmış, yeni bir muhalefet (!) alanı oluşturuluyor! Kimi zaman üçüncü yol adına şimdilerde sosyalizm üzerinden gündeme gelen tartışmalarla, Uçum’larla Saray’dan sol tasarımlara kadar hepsi bu gerici rejim dönüşümüyle uyumlu ona eşlik edebilecek bir yeni muhalefet ve yeni sol bir zemin kurgusunu akla getiriyor.  </p>
<p>Bu şekilde aslında toplumsal muhalefet ve sol içindeki parçalanmaların çoğaldığı, geniş muhalefet cephesindeki dağılmalarla toplumun umutsuzluğa sürüklendiği bir ortam yaratılmak istendiği de açık.  </p>
<p>Tam da 2010 Referandumunda, solun iktidar medyası üzerinden dizayn edilmeye çalışıldığı, kirli operasyonla parçalandığı bir ortam içinde yetmez ama evet ve boykot tutumlarıyla, rejimin kuruluş eşiğini geçmesine olanak tanıyacak bir ortamın yaratılmasına benziyor… </p>
<p>Ama elbette o köprülerin altından çok suların da aktığını atlamayalım. Her şeye rağmen, bugün toplumun Kürt-Türk, Alevi-Sünni büyük çoğunluğu, bu rejim ve onunla muhtemel bir geleceğin hiçbir biçimine onay vermiyor. Siyasi elitler arasındaki yukarıdan saflaşmalar ve ayrışmalara karşın, toplum içinde bu rejimden kurtuluş eksenindeki bu birlik ve dayanışma, büyüyüp gelişiyor…  </p>
<p>Evet, şimdi hepimizin gözleri önünde Amerika’nın bölgedeki sömürge valisi edasıyla gezinen elçisi hiç de sakınmadan ve gizlemeden ülkemize ve tüm halklarımıza bir kader çizebiliyor. </p>
<p>Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinden geçen yüz yılın ardından Türkiye’nin (bu çağda!) babadan-oğula bir aile hanedanlığı olarak yönetilmesi üzerine hileli taşlar döşeniyor… Bütün bunlar ortadayken yapılması gerekenin bütün öteki tartışmaları bir yana bırakarak, bu rejimden ülkenin kurtuluşu için mücadele etmek, bunun için bir arada olmak olduğu ortada… </p>
<p>Ötesini yine hep birlikte tartışırız… Küf tutmuş liberal ezberlerin, eskimiş-püskümüş iktidarların yeni toplumsal mücadeleler içinde geride kalmaya mahkum olduğunu da… 68’lerden 78’lerden geçilerek, Gezi’lerden 19 Mart’lara uzanan mücadele birikimleri de emekçi halk sınıflarının kendi öz güçlerine dayanılarak yaratılan devrimci deneyimlerin 21.yüzyılın sosyalizminin en güçlü ve yeni temelleri olmaya devam ettiğini de… </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 07:45:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Artan iş kazalarının aynasında mesleki eğitim]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/artan-is-kazalarinin-aynasinda-mesleki-egitim-678071</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/artan-is-kazalarinin-aynasinda-mesleki-egitim.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/artan-is-kazalarinin-aynasinda-mesleki-egitim-678071</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>Çocuk emeğinin kullanımı, günümüzde çözülmesi gereken ciddi bir toplumsal sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocukların erken yaşta çalışmaya başlaması, fiziksel, ruhsal ve akademik gelişimlerini olumsuz yönde etkilerken, emek piyasasının esnekleşmesi ve kuralsızlaşması bu sorunu derinleştirmektedir. Çocuk işçiliği yoksulluk, güvencesizlik ve düşük yaşam standartlarının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuk işçiliğinin engellenmesine yönelik gerek uluslararası gerekse ulusal ölçekte çok sayıda düzenleme söz konusudur.  </p>
<p>Çocuk işçiliği, karmaşık ve çok boyutlu bir olgu olup, "çocukluk" ve "çalışma" kavramlarının tanımlarına bağlı olarak değişir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), çocuk işçiliğini, çocukların ekonomik faaliyetlerde yer alması olarak tanımlar ve bu faaliyetler, piyasaya yönelik üretim (ücretli veya ücretsiz iş) ve ev içi işler (genellikle ekonomik faaliyet olarak sayılmaz) olarak ikiye ayrılır. Çocuk işçiliği, çocukların sağlığı, gelişimi ve eğitimini olumsuz etkileyen faaliyetler olarak tanımlanırken, eğitim ve gelişim için zararlı olmayan işler çocuk işi olarak kabul edilir. Çocuk işçiliği ise zarar veren işler (fiziksel ve zihinsel gelişime zarar veren işler) ve zarar vermeyen işler (çocuğun gelişimini engellemeyen işler) arasında ayrım yapılarak tanımlanabilir. Çocuk İşçiliği (Child Labour), çocukların sağlığına, gelişimine ve eğitimine zarar veren, sömürü içeren faaliyetleri ifade ederken, Çocuk İşi (Child Work), gelişime zarar vermeyen ve eğitimle uyumlu aktiviteler olarak kabul edilir (Bhukuth: 2008). </p>

<p>Türkiye’de özellikle mesleki eğitim kapsamında gündeme gelen politikalar, eğitim başlığı altında çocuk işçiliğinin yaygınlaşmasına neden olmuştur.  2017 yılında mesleki eğitim alanında yapılan düzenlemelerle çıraklık eğitimi, zorunlu eğitim kapsamına alınmış, 3308 sayılı kanuna "staj" ve "tamamlayıcı eğitim" ibareleri eklenmiş ve bu süreçle yasal zemine oturtulmuştur. Çıraklar ve meslek lisesi öğrencilerine işletmelerde çalışma süreleri boyunca ücret ödenmesi sağlanmış, işletmelere, mesleki eğitim öğrencilerine beceri eğitimi verme zorunluluğu getirilmiş ve eğitim birimi kurma şartı getirilmiştir. Tüm bu değişiklikler, Türkiye’nin mesleki eğitim sistemini iyileştirerek iş gücü piyasasının ihtiyaçlarına daha iyi cevap vermeyi hedeflemektedir (Eliaçık vd.2017). </p>
<p>Çıraklık sisteminin zorunlu eğitim kapsamına alınması ile Sosyal Güvenlik Kurumu istatistiklerinde çırak kategorisinden, stajyer ve kursiyer kategorisine önemli bir geçiş olmuştur. 2016 yılından bu yana toplam sayıda genel bir artış eğilimi gözlemlenirken, 2019 yılında pandeminin etkisiyle bir düşüş yaşanmış, ardından ciddi bir yükseliş kaydedilmiştir. 2022’de çırak sayısında da belirgin bir artış dikkat çekmektedir. Özellikle 2022’de toplam katılımcı sayısı ve stajyer-kursiyerlerin toplam içindeki payı (%8 civarı) en yüksek seviyeye ulaşmış, sonrasında toplamda sayı 2 milyon seviyelerinde sabitlenmiştir. Bu durum, bu tür programlara ilginin arttığını göstermektedir. Çocuk işçiliğindeki artış da bu sürecin bir ürünü olarak görülmelidir. </p>
<h2>ÇOCUK İŞGÜCÜ 1 MİLYONUN ÜZERİNDE</h2>
<p>Nitekim 15-17 yaş erkek çocukların istihdam oranı 2004 yılında %20 iken, 2023’te %28,8’e 2024’te %35,6’ya çıkarak en yüksek seviyesine ulaştı. Kız çocukların istihdam oranı ise her yıl daha düşük bir düzeyde seyretmiş ve 2023 yılında %13,7 olarak kaydedildi (TÜİK Kurumsal olmayan çocuk nüfusun işgücü durumu). Kız çocuklarının ağırlıkla ev içi bakım hizmetlerine yöneldiği bu anlamda ekonomik faaliyetlerde yer almadığı bilinmektedir. 2014 ve 2015 yılları arasında çocuk işgücü (15-17 yaş) 824 bin civarlarında iken, 2023 yılında 853 bine ulaşmıştır. Bu sayı 2024’te 971 bindir. 14 yaş ve altı çalışan çocuklar düşünüldüğünde bu sayının 1 milyon 200 bin olarak civarında olduğu söylenebilir (2019 araştırmasında 18 yaş altı işgücünün yaklaşık %20’si bu yaş grubundadır).  </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/21/artan-is-kazalarinin-aynasinda-mesleki-egitim-2.png" alt=""></p>
<p><em><strong>(Grafik 3)</strong></em> </p>
<p>Çocuk işçiliği ile ilgili son kapsamlı araştırma olan 2019 araştırması, çalışan çocukların %45,5’inin hizmet sektöründe olduğunu; küçük yaş grubunda (5–14) ise çocuk işçiliğinin ağırlıkla tarımda yoğunlaştığını (%64,1) göstermektedir.  </p>
<p>Bu çocukların %35,9’u aile ekonomisine yardımcı olmak için çalışmaktadır. Ayrıca ev içi emek çok yaygındır: genel ev işlerini “genellikle yapan” çocuk sayısında kız çocukları erkeklerin yaklaşık iki katıdır; küçük çocuk bakımı ve hasta/yaşlı bakımında da benzer biçimde kız çocuklarının yükü daha fazladır. Bu tablo, çocuk emeğinin yalnızca piyasada değil ev içinde de yoğunlaştığını ve belirgin bir toplumsal cinsiyet eşitsizliğine işaret ettiğini göstermektedir. </p>
<h2>ÇALIŞMA KOŞULLARI</h2>
<p>2019 IV. çeyreğine ait istatistiklere göre (son kapsamlı araştırma) ekonomik faaliyetlerde çalışan çocukların karşılaştığı zorluklar ciddi boyuttadır. Çocuk işçilerin %12,9’u aşırı sıcak/soğuk/nemli ortamlara, %10,8’i kimyasal maddelere, toza, dumana, %10,2’si zor duruş ve hareketlere, %6,4’ü kaza riski, %10’u Gürültü ve şiddetli sarsıntıya maruz kaldığını ifade etmiştir. Bu tablo, çocuk emeğinin istismarının ulaştığı boyutları ortaya koymaktadır. 2019 yılı için açıklanan bu veriler bu kapsamda bu yazı yazılırken açıklanmış son istatistiklerdir. Dolayısıyla son dönemde çocuk işçiliğinin yaygınlaşmasının bu verilerde artışa yol açmış olabileceğini dikkate almak gerekir.  </p>
<h2>İŞ KAZALARI</h2>
<p>Nitekim son dönemde çalışma hayatında çocuklarının sayısının artması ile iş kazası ve ölümlü iş kazası sayılarında artışlar görülmektedir. Çocuklar, çalışma hayatında ciddi risklerle karşı karşıya kalmaktadır. Mesleki eğitim ve MESEM bu sürecin ana faillerinden biri olarak eleştirilere maruz kalmaktadır.  </p>
<p>2017 yılıyla birlikte çıraklık eğitimi, örgün ve zorunlu eğitim kapsamına alınarak, mesleki eğitim merkezleriyle ilişkilendirilmiştir. Burada amaç, ekonomik yapıyı taşıyan işletmelerin çıraklık ihtiyaçlarını karşılamak ve çırak öğrencilerin mesleklerine yönelik bilgi ve becerilerini geliştirmek olarak tanımlanmıştır. MESEM kapsamında 34 alanda ve 184 meslek dalında eğitim görmektedir (METEG 2024). Bu meslek dallarının bir kısmı tehlikeli sınıfta yer alan meslek dallarıdır.  </p>
<p>Yine MESEM’ler, 9, 10 ve 11. sınıf öğrencilerine asgari ücretin en az %30’u, 12. sınıf kalfalara ise asgari ücretin en az %50’si kadar maaş ödemekte ve ayrıca iş kazaları ile meslek hastalıklarına karşı sigorta yapılmaktadır. Bu ödemeler işverenler açısından bir mali yük getirmemektedir. Bu anlamda MESEM kapsamı maliyetsiz bir işgücü olarak işverenlere sağlanan bir fırsat olarak görülmektedir.  </p>
<p>Yoksulluk ve çocuk işçiliği arasındaki ilişki düşünüldüğünde aileler açısından da MESEM, hanehalkına katkı sağlayan bir unsur olarak son derece caziptir. Bu durumda MESEM’ler hem yoksul ailelerin çocukları için ailelerinin bütçesine katkı sağlamakta hem de işverenlere maliyetsiz bir işgücü sağlamaktadır. Ancak bu işyerlerinin önemli kısmında işçi sağlığı güvenliği önlemlerinin alınmadığı da yapılan denetimlerle ortaya çıkmıştır. Mesleki eğitim kapsamındaki işyerlerine yapılan denetimde, 94 bin 301 işyerinin 8 bin 406’sının işçi sağlığı ve güvenliği şartlarına uymadığı tespit edilmiştir. Bunlara uygulanan yaptırım sözleşmelerinin feshedilmesi yani mesleki eğitim kapsamı dışına çıkarılmasıdır. Başka bir yaptırım uygulanıp uygulanmadığı belirsizdir (MEB 2024). Sonuç olarak kabaca ve resmi olarak her 10 çocuktan birinin tedbirsiz işyerlerinde çalıştırıldığı söylenebilir. Sürecin çocuklar açısından maliyeti ise okulda geçirmeleri gereken süreyi, kimi zaman ağır işkollarında, büyük fabrikalardan küçük atölyelere, farklı ölçeklerde işyerlerinde, ağır çalışma koşullarına maruz kalarak geçirmeleridir. İş kazalarının sayısında son dönemde yaşanan artış korkunç boyutlardadır. </p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) İstanbul’da düzenlediği Mesleki Eğitim Zirvesi’nde MESEM programını protesto eden Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi 16 öğrencinin yaptıkları eylemin haklılığı ve vicdanı bir sorumluluk olduğu, kayıtlı iş kazası verilerinde somut olarak kendini ortaya koymaktadır.  </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/21/artan-is-kazalarinin-aynasinda-mesleki-egitim.png" alt=""></p>
<p><em><strong>(Grafik 4) </strong></em></p>
<p>Bu grafik, 14-17 yaş grubundaki çocukların yaşadığı iş kazalarını yıllara göre göstermektedir. 2010 yılında iş kazası sayısı yalnızca 234 iken, bu rakam 2024 yılında 27.636’ya ulaşmıştır.Bu artış, çocuk işçiliği ile mesleki eğitimin iç içe geçmesini sonuçları olarak ele alınabilir. Ayrıca, 14 yaş grubundaki çocuklar için de iş kazalarının arttığı görülmektedir.  </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/21/artan-is-kazalarinin-aynasinda-mesleki-egitim-1.png" alt=""></p>
<p><em><strong>(Grafik 5) </strong></em></p>
<p>Sonuç olarak, çocuk işçilerinin yaşadığı iş kazalarının yıllar içinde arttığı ve özellikle son üç yılda ciddi bir yükselme yaşandığı, sektörlerdeki işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin ve yasaların olmadığını ortaya koymaktadır.  </p>
<p>2022’de 12 ölüm, 2023’te ise 20, 2024’te 11 ölüm vakası rapor edilmiştir. Bağımsız bir kurum olan İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin  “Çocuk İş Cinayetleri Raporu” durumun çok daha ağır bir tablo sunduğunu ortaya koymaktadır.  </p>
<p>2024 yılında toplamda 22’si 14 yaş ve altı 71 çocuk yaptıkları iş ile ilgili nedenlerle hayatını kaybetmiş olup, ölümler genellikle tarım, inşaat ve metal sektörlerinde yaşanmıştır. Bu veriler, çocuk işçiliğinin ölümcül tehlikeleri ve sektörel risklerin boyutlarını gözler önüne sermektedir.  </p>
<p>Tarım sektöründe özellikle trafik kazalarında mevsimlik tarım işçisi çocukların hayatlarını kaybettiği bilinmektedir. Çocuk işçiliği ile mücadelede mevsimlik tarım işçiliğine yönelik programlar son derece önemlidir. Ancak inşaat ve metal sektörü gibi alanlarda ölümler da dikkat çekmektedir. Bu alanlarda mesleki eğitim ile ilgili iş cinayetleri gündeme taşınmıştır (Çaklı 2024).   </p>
<h2>SONUÇ</h2>
<p>Çocuk işçiliği, ekonomik ve toplumsal yapının en derin sorunlarından biridir. Yoksulluk, işgücü piyasalarının kuralsızlaşması ve eğitim sistemindeki eksiklikler, bu sorunun temel nedenleri arasında yer almaktadır. Çocukların erken yaşta çalışma hayatına girmesi, yalnızca bireysel bir kayıp değil, aynı zamanda toplumun geleceğine yönelik ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. </p>
<p>Çalışma koşullarıyla ilgili analizler, çocuk işçiliğinin hangi koşullar altında sürdüğünü göstermektedir. Bu çocuklar fiziksel, zihinsel ve duygusal açıdan ağır yükler altında çalışmaktadır. Özellikle tehlikeli işlerde çalıştırılan çocuklar, yaşamlarını ve geleceklerini kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Eğitim hayatlarından koparılmaları, toplumsal eşitsizlik döngüsünün devamına neden olmaktadır. </p>
<p>Yine bu veriler üzerinden mesleki eğitim programlarının, ne ölçüde çocuk işçiliğine yol açan bir pratik olduğu dikkate alınmadan, işçi sağlığı ve güvenliği açısından oluşturduğu riskleri irdelemeden MESEM’leri “çocuk işçiliğini önleyecek” bir unsur olarak görmek, gerçekliği ters yüz etme çabasından başka bir şey değildir. MESEM’ler çocuk işçiliğini önleyen değil, eğitim çağındaki çocukları mesleki eğitim adı altında, işyerlerinde ağır çalışma koşullarına sürükleyen emek rejiminin, bilinçli bir unsuru haline gelmektedir.  </p>
<p>Çocuk işçiliğiyle mücadele, bireysel çabalarla değil, kalıcı düzenlemelerle mümkündür. Bunun için: </p>
<p>• Çocuk işçiliğinin temel nedeni olan yoksulluk, sosyal politikalarla etkin bir şekilde ele alınmalıdır. Bu doğrultuda, düşük gelirli ailelere ekonomik destek sağlanmalı ve sosyal yardımlar artırılmalıdır. </p>
<p>• Çocukların eğitime erişimini artırmak için okul altyapıları geliştirilmelidir. Meslek liselerinin nitelikli eğitim sunması sağlanmalı ve bu liseler, çocukların gelecekteki meslek hayatına hazırlanmasında bir araç olarak kullanılmalıdır. </p>
<p>• Esnek ve kuralsız çalışma rejimiyle mücadele edilmelidir. Çocuk işçiliğini teşvik eden düzenlemelere karşı etkin yaptırımlar uygulanmalı, iş güvenliği ve sağlık denetimleri sıklaştırılmalıdır. </p>
<p>• MESEM gibi projeler, çocuk işçiliğini artırdığı için derhal durdurulmalı ve yerine çocukların yararını gözeten sistemler getirilmelidir. Meslek lisesi öğrencilerinin staj programları sıkı denetimlere tabi tutulmalı ve işyerleri belirli kriterleri karşılamadığı sürece öğrenci kabul edilmemelidir. </p>
<p>• Çocuk işçiliğinin yoğun olduğu sektörlerde etkili denetim ve yaptırımlar uygulanmalıdır. İşverenler, yasadışı çalıştırmalar nedeniyle ciddi cezalara çarptırılmalı ve bu cezalar caydırıcı olmalıdır. </p>
<p>• Çocuk işçiliğinin takip edilmesi için işgücü istatistikleri, 18 yaş altı yaş gruplarına duyarlı hale getirilmeli ve bu veriler kamuoyu ile açık bir biçimde paylaşılmalıdır. </p>
<p>Son söz olarak MESEM gerçeğini tüm çıplaklığı ile gözler önüne seren haklı ve meşru eylemleri ile tutuklanan TİP’li öğrenciler bu ülkenin vicdanı olmuştur. Gençler derhal serbest bırakılmalıdır.  </p>
<p> *** </p>
<p><em><strong>Kaynakça </strong></em></p>
<p>Bhukuth, A. (2008) Defining child labour: a controversial debate, Development in Practice, 18:3, 385-394, DOI: 10.1080/09614520802030466 </p>
<p>Çaklı, O (2024) MESEM’de Biten Hayatlar yazı dizisi, Gazete Duvar, <a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/mesemde-biten-hayatlar-8-zekai-de-omer-de-insaattan-duserek-oldu-haber-1720158" target="_blank" rel="noopener">https://www.gazeteduvar.com.tr/mesemde-biten-hayatlar-8-zekai-de-omer-de-insaattan-duserek-oldu-haber-1720158</a> </p>
<p>Eliaçık, E. Koçak, K. ve Çiçek, M. (2017). Meslekî ve Teknik Eğitimin Geliştirilmesine İlişkin Kanuni Düzenlemeler, M.E.B. Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü. <a href="https://salihli.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2017_01/27152012_MESLEKY_EYYTYMYN_GELYYTYRYLMESY.pdf" target="_blank" rel="noopener">https://salihli.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2017_01/27152012_MESLEKY_EYYTYMYN_GELYYTYRYLMESY.pdf</a> Erişim [19.01.2025] </p>
<p>METEG (2022) Mesleki Eğitim Programında Uygulanan Alan ve Dal Listesi, M.E.B. Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü, Erişim [19.12.2024] <a href="https://meslegimhayatim.meb.gov.tr/photos/2022/01/25/alan-dal-liste-a4_61f010865e1d9.pdf" target="_blank" rel="noopener">https://meslegimhayatim.meb.gov.tr/photos/2022/01/25/alan-dal-liste-a4_61f010865e1d9.pdf</a> </p>
<p>Çeşitli yıllara ait SGK ve TÜİK İstatistikleri </p>
<p>İSİG Meclisi verileri </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 07:09:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Petek]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/petek-678070</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/petek.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/petek-678070</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şafak BABA PALA</strong></p>
<p>2024 yılının son aylarıydı. Hep, birkaç kitabı bir arada okurum. O dönem bir arada okuduğum kitaplardan biri Georgi Gospodinov’un Uluslararası Booker Ödülü’nü de aldığı Zaman Sığınağı<sup><strong>1</strong></sup> kitabıydı. Açıkçası romanın sona varması biraz uzamıştı. Uzaması boşuna değilmiş. Kitabın bitişi, zamanı sorguladığımız bir güne denk geldi, 2025’in ilk saatlerine. Kapodokya’nın Nar kasabasındaydık. Yeni yıla girmiştik. İlk defa bir kitabı okuyarak ve aslında bitirerek yeni yılın ilk saatlerini karşılamıştım. Sona varmamış olmak, varamamak boşuna değilmiş. Kitapların yazılışının olduğu gibi okunuşlarının da bir hikâyesi olabiliyor. Kitap Kapodokya’da, Nevşehir’in Nar kasabasında bitmek istemiş olamaz mıydı yani? </p>
<p>Ahh insanın anlam arayışı! Ben bir fani olarak 2025 yılının ilk saatlerinde zamanın, anlamın peşindeydim muhakkak. Her fani gibi zaman ve anlam benim de aklımı kurcalıyordu elbette. Ve yeni yılın ilk saatlerinde Zaman Sığınağı kitabını okumak bana iyi gelmişti.  </p>
<p>Bu bitişte Gaustin<sup><strong>2</strong></sup>’in bir payı var mıydı, bilmiyorum.  Dünyadaki onlarca zamanı dolaşan Gaustin bana da bir oyun oynamış olabilir. Tam da onun kitapta, Ait Olmayanların Sendromu’nda dediği gibi. “Hiçbir zaman sana ait olmaz, hiçbir yer senin olmaz. Aradığın şey seni aramaz, rüyanda gördüğün rüyasında seni görmez. Başka bir yerde ve başka bir zamanda sana ait bir şeyin olduğunu bilirsin, bu yüzden de geçmişe ait odalar ve günlerden geçip durursun. Ama doğru yerdeysen zaman farklı olur. Doğru zamandaysan yer farklı olur.  </p>
<p>Tedavisi yok.”<sup><strong>3</strong></sup> </p>
<p>Evet kanımca zamanın ve anlamın peşinden koşmanın da tedavisi yok. </p>
<p>Yaklaşık  bir yıl sonra yazarla tanışmak da, zamanın bir oyunu olabilir miydi acaba? Hiçbir şey o kadar da doğrudan olmaz, insanlar çaba harcar ve uygun zamansa bazı güzel durumlar gerçekleşir. Bizler için de böyle güzel bir durum gerçekleşti. İşte Zaman Sığınağı kitabını okuduktan yaklaşık bir yıl sonra, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından Bursa Uluslararası Edebiyat Festivali “cesaret” temasıyla düzenlendi. Ekip olarak festivalin ilk yılında aramızda olmasını çok istediğimiz Gospodinov, edebiyat ajanı sevgili Nermin Mollaoğlu’nun özel çabasıyla bu yılki festivalde yer aldı. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Gaustin’in değişiyle doğru zaman bu zamanmış belki de. Ve elbette belki zamanın doğru olmasında Gospodinov’un kitaplarını, kitaplarının konularını ve anlatılarını da başka başka odalar gibi düşünürsek, farklı bir odaymış girmemiz gereken.  </p>
<p>Yazarın bu yıl Türkçeye çevrilen kitabı Bahçıvan ve Ölüm<sup><strong>4</strong></sup> üzerine yaşama bir iz düşmeliymişiz. Yazar kitabının başlangıcında “Bir hikâye yaşanmış ve kişisel olsa bile, bir kez dilden geçince kelimelere bürününce artık bize ait olmaktan çıkar, o artık gerçeklik kadar kurmacanın da düzenine aittir.” diye söze başlamış olsa da, yazmak ve anlatmak çok farklı edimlerdir. Bu yüzden yazar söyleşide, kitapla ilgili düşüncelerini öyle çok da bizimle paylaşmayabilirdi. Ancak yanılmışım. Festivalin başlığına çok da uygun olarak cesaretle bu kitabı neden yazdığını ve kitabın özüyle ilgili düşüncelerini bizlerle paylaştı. Tıpkı yine kitapta, “Bu sayfalarda ışık olsun istiyordum, yumuşak öğle sonrası ışığı. Bu kitap ölüm hakkında değil, sona eren bir hayat için duyulan hüzün hakkında. Arada fark var. Bu sadece onun bal dolu peteği için değil, peteğin boş hücreleri için de duyulan bir hüzün, hatta o çok daha güçlü. Elimizdeki mumların dahi yanıp tükenirken hatırladıkları o petek için duyulan hüzün.”<sup><strong>5</strong></sup> cümlelerindeki ağırlıkla ve insana yakışan bakış açısıyla bizlerle paylaştı. </p>
<p>Peki bizler bu kitaba neden bu kadar ilgi duyduk. Son zamanlarda yazan ve okuyan birçok dostumda bu kitabı gördüm. Kitapla ilgili söyleştik dost sohbetlerinde. Başkalarını bilmiyorum ama benim bu kitaba ilgi duymamın sebeblerinden biri, başlığındaki ölüm sözcüğü olabilir. Bugünlerde hayat; ölümle, hastalıkla, kayıplarla ilgili peşimi bırakmıyor. Evimizde, süpürgenin giremediği dolap altlarındaki, görmesek de orada olduğunu bildiğimiz toz zerreciklerinin iç sıkıntısı gibi. Ya da ormanda ıssız bir köy evindesinizdir. Ve en karanlık köşeden bir ses gelir ya aniden. İşte tam o bahçenin en kimsesiz köşesine gitmeniz gerekir ya, giderken niye gitmek istemediğinizi de düşünürsünüz. Ne olabilir ki o ıssız hatta kimsesiz köşede? O ıssız köşe beyninizin hiç bilmediğiniz ama hem ölümü hem hayatı anımsatan kıvrımlarıyla akrabadır kanımca. Yani sözü uzattım, görmesek de, hep çevremizde dolanan ölümle ilgiliydi kitap hem de hepimizin en yumuşak karnı, aileyle ve ailemizin en temel taşlarından biri babanın ölümüyle ilgiliydi. </p>
<p>Edebi bir metin yazıyorsanız ölüm yazması zor bir kavramdır. Hele yaşadığınız bir ölüm, sevdiğiniz birinin ölümü üzerineyse metniniz; duygusallık sınırlarını zorlayabilir ve tırnak içinde derdini anlatmakta zorlanabilir, başka bir deyişle yanlış anlaşılmaya müsait de olabilir. Yazıda o ince çizgiye dikkat etmek gerekir.  </p>
<p>Hem özel hayat hem sert bir konu hem duygusal tarafı ağır meseleler olsa da anlatılanlar; yazar samimiyetle ancak kendi entellektüel birikimini de hissettirerek bizlerle yalnızca babasının ölümünü paylaşmamış, baba karakterinin yaşadığı dönemleri, yazarın kendi yaşamının da izleğinde ülkenin toplumsal durumunu ve tarih sahnesinde yaşananları da paylaşmış. Babasının ölümü kadar, Bulgaristan’da halkın  yaşadığı toplumsal süreçler de metnin temelini oluşturmuş. Ve bunu yalnızca bir yazı oyunu olarak değil, hiçbir yaşamın ya da ailenin yalnızca kendi özel hayatı üzerinden anlamlandırılamayacağı vurgusunu duyumsatarak yapmış. Hani Edip Cansever Mendilimde Kan Sesleri şiirinde der ya; </p>
<p>“<em>(…) İnsan yaşadığı yere benzer </em></p>
<p><em>O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer </em></p>
<p><em>Suyunda yüzen balığa </em></p>
<p><em>Toprağını iten çiçeğe </em></p>
<p><em>Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine </em></p>
<p><em>(…) Gülemiyorsun ya, gülmek </em></p>
<p><em>Bir halk gülüyorsa gülmektir </em></p>
<p><em>Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet abi.</em>” </p>
<p>Bazen yaşananların sakin bir dille anlatılışı daha bir incitir ya insanı. Sinemada da bunun örnekleri vardır. İlk aklıma gelen Piyanist filmidir. Fimde, bir çocuğa hayatın dehşetini hissettirmemek ya da incitmeden hissettirmeye çalışmak durumu, izlerken bizleri ne kadar da duygusallaştırır. Bahçıvan ve Ölüm kitabında da böyle olduğunu düşünüyorum. Babanın yasak olduğu halde Özgür Avrupa Radyosu’nu dinlemesi, yurtdışına gidildiğinde sigara kağıdına rulo yapılan paralar ya da başka ülkelere gidememek ya da özgürce gidememek üzerinden kurulan hayaller, hayalinde Paris’i gezmek örneğin. Ve edebiyatın, dilin gücünü okumak. “Sanırım o sonbahar tüm Bulgaristan çürüyen soğan kokuyordu.”<sup><strong>6</strong></sup> cümlesiyle burnumuza gelen kokuyu anca edebiyat bize duyumsatabilir. Yazar elbette yalnızca yaşadığı ülke üzerinden anlatmıyordu hayatı, yaşadığımız dünya üzerinden de anlatıyordu. Ve bu dünyadan giderken bile bu dünya adına hüzünlenmemizi, öfkelenmemizi de okuyoruz kitapta. Babanın ölürken bile gazete okuması, dünyada yaşanan kötülükler için üzülmesi ne kadar da insani. Duyarlı insanlar rahat ölemiyor ne yazık ki! Ne Bulgaristan’da ne de Türkiye’de. Babamın böyle bir dünyada ölmesinden utanıyorum, diyor yazar. O utancı ve öfkeyi biz de hissediyoruz.  </p>
<p>Hüznün Fiziği<sup><strong>7</strong></sup> kitabında, “Şansıma, ilgilendiğim şeylerin ağırlığı yok. Geçmiş, hüzün ve edebiyat – beni sadece ağırlığı olmayan bu üç balina ilgilendiriyor.”<sup><strong>8</strong></sup> cümlesi geçer. Hüzün ve geçmiş kavramlarını edebiyatla harmanlıyor yazar. Kendisi için bu kavramların önemli olduğunu onunla yapılan bir röportajda da okuyoruz. Yazarın kitaplarında; hüznü, zaman kavramını, geçmişi, zamanla yaşananların unutuluşunu, hatta sonuçta kendi unutuluşumuza karşış yollar arayan metinler okuyoruz. Ve Türkçeye çevrilen romanlarında bunu doğrusal bir anlatım biçiminde  değil kaotik bir anlatımla yazdığını görüyoruz, okuyoruz. Kaotik benim görüşüm elbette ki, dairesel ve labirent şeklinde anlatımları olduğunu hem kitaplarında hem eleştiri metinlerinde okuyoruz. Ben tüm bunlara devinimi de eklemek istiyorum. Bazen hızlı, bazen yavaş ama hep bir devinimi olan metinler okuyoruz.  </p>
<p>Tam da burada sözü yine Gaustin’e getirmek istiyorum. Kitaplarında önemli bir karakter Gaustin. Yazarın deyişiyle, bedenin ve zamanın kısıtlamalarına tabi olmayan alter egosudur.<sup><strong>9</strong></sup> Bazen ondan bağımsız hareket etse de, yazarın iç sesi gibi de görülebilir. Yazarla Gaustin hakkında da konuştuk. Ve Pessoa’nın heteronimlerinden de örnek vererek bu Gaustin ne zaman doğdu acaba, diye sordum kendisine. Yazar, Gaustin’in ilk kez Yokluğun Haritaları<sup><strong>10</strong></sup> şiir kitabında ortaya çıktığından bahsetti. Hatta kitapta “Gaustin’e Mektuplar” adlı bir bölümde var. Diğer kitaplarında da zaman zaman karşımıza çıkan Gaustin, Zaman Sığınağı’nda güçlü bir kahraman olarak yer alıyor. Gospodinov bu romanda Gaustin’in biraz da yoldan çıktığından, zamanın diktatörüne dönüştüğünden söz etti. Ve yazar, onunla ilişkimiz bozuldu, başka bir romana dahil eder miyim bilmiyorum, dedi. O yüzden anladığım şimdilik cezalı Gaustin. Bakalım onun yolculuğu nasıl devam edecek? Merakla bekliyorum.  </p>
<p>Romanlarını okuduktan sonra yazarın dilimize çevrilen tek öyküsünü okumak istedim. Öykünün adı Kör Vayşa’<sup><strong>11</strong></sup>dı. Ve ben, Kör Vayşa öyküsünden  çok etkilendim. Acayip bir öyküydü okuduğum. Rahatsız ediciydi. Vayşa sol gözüyle sadece geçmişi görebiliyordu, sağ gözüyle ise gelecekte olanları. Ancak Kör Vayşa’nın hayatında bugün yoktu. Aslında birçok şekilde okuyabilirdim bu öyküyü. John Berger’in Görme Biçimleri<sup><strong>12</strong></sup> kitabını da anımsatmıştı öykü bana. Biçimde hem bakmak hem de görmek vardı. Hem gördüğümüz şeyleri, biçimleri, olayları, olguları anlamak, anlamlandırmak vardı hem de unutmak, unutuluş vardı hem körlük vardı. Üç sayfalık öyküde bile romanlarında sayfalarca yazdığı, zamanın algısını, unutuşu, unutuluşu ve hüznü okudum. Ancak romanlarının aksine yalın bir anlatımla karşılaştım. Yalın ama sert. Yazımın başında paylaştığım “peteğin boş hücreleri için de duyulan bir hüzün” gibi cümlelerle dili etkin kullanmasının altında, bence yazarda şair kumaşının olması yatıyor. Edebiyat dünyasına şiir kitaplarıyla giren yazarın Türkçeye çevrilen tek şiir kitabı Yokluğun Haritaları. Kitaplarında çokça yer alan kiraz ağacına bu kitapta bir bölüm ayırdığını görmek beni şaşırttı. Bazı tekrarları, yazarın birden fazla kitabında da okuyoruz. Bir yazar olarak benim çekindiğim bir şeydir bu. Oysa ki bir olay, olgu, metafor ya da bir objeyle meselen bitmediyse yazmalısın elbette. Gospodinov’da bu tekrarları görmek benim yazı dünyama farklı bir bakış açısı kazandırdı.  </p>
<p>Gospodinov’un metinlerinde oldukça sık yer alan kiraz ağacına, biraz takılmış olabilirim. Yokluğun Haritaları şiir kitabındaki, Bir Halkın Kiraz Ağacı<sup><strong>13</strong></sup> bölüm adı bana, kiraz ağacının hem toplumsal hem kişisel bir figür olduğunu düşündürdü. Gaustin’in “Ölüm, biz olmadan olgunlaşan kiraz ağacıdır.”<sup><strong>14 </strong></sup>cümlesi ya da “İki-üç yıl önce diktiği kiraz ağacının şimdi ilk defa meyve verecek olmasının verdiği hüzün. Hüznün ağacı tam da gelecekte çiçek açacak, meyveye duracak ve dallanıp budaklanacak.” cümleleri ve yine son kitabındaki “Hepimiz bir müze-kentin mimarisine ve kiraz ağacı toplarına hayret ederken, babamın sokakta durup yerde bir şeyin etrafında nasıl uzun uzun döndüğü hakkında bir hikâye. (…) Eğer bir gün bir düşünce ekolüne ait olursam, bunun yüceliği bir manda bokunda görebileceğini öğreten, babamın o görünmez ekolü olmasını isterim. Yücelik her yerdedir.”<sup><strong>15</strong></sup> cümlelerini, içinde kiraz ağacı geçen cümlelere örnek olarak verebilirim. Bahçıvan ve Ölüm’de geçen kiraz ağacı toplarını, 1876 ayaklanmasında Bulgar isyancıların Osmanlılara karşı savaşmak için kiraz ağacı kütüklerinden ürettiği ve bu ayaklanmanın milli direncin sembolüne dönüşen toplar olduğu bilgisini de, yazar bizimle paylaşır. Kişisel olanı ve toplumsal olanı bütün bu tezatlıklar içinde incelikle anlatmış yazar. Ve en önemlisi kişiselin gücünü. Bir kiraz ağacının çiçeklenmesi gibi düşüncelerimizin  çiçeklenmesi de ne güzel! </p>
<p>Yazar bir söyleşisinde<sup><strong>16</strong></sup>; Doğal Roman’ın doğa tarihi ve antik felsefeyle, Hüznün Fiziği’nin kuantum fiziğiyle, Zaman Sığınağı’nınsa Tıp ve özellikle Alzheirmer gibi bellek bilimleriyle  ilişkili olduğundan söz eder. Ben Bahçıvan ve Ölüm romanını ekolojik bir roman olarak da okudum. “Bildiğim tek şey var – kardelenler baş gösterdiğinde ya da ilk laleler açtığında, bahçıvan babam( ya da bahçe – babam) orada olacak.” Ya da “Ölümün değil, hatırlamanın bahçesi.” gibi sözlerde emeğin gücünü, doğanın gücünü, ölüme rağmen insanın gücünü okudum. Ben o bahçede, doğaya tutunmanın insana yakıştığını gördüm. Bu pek ölümle bağdaşan bir şey değildi ve aslında vakur bir direnç vardı içinde. Öyle çok karanlık ve karamsar bir roman okumadım ben. Belki yazarın o sevdiği üç balinadan biri olan hüznü okudum. </p>
<p>Sözlerimi hüzünle bitirmek isterim. Yine Bursa buluşmamızda hüznün Bulgarca söylenişinden de söz etmişti yazar. Kelimenin sesinden, “tüga” diye gırtlaktan söylenişinden. Ne garip yazmak söylemeyi karşılamıyor. Sesi nasıl anlatabiliriz ki? Boğazımıza takılan bir yumru gibi belki benim anladığım. Belki, tam da Bahçıvan ve Ölüm’ün bana, bizlere hissettirdiği gibi. Biz o akşam hüznü duyduk o salonda. Tüga ya da hüzün diye yazılan ve Bahçıvan ve Ölüm diye okunan hüznü. </p>
<p>***</p>
<p>1- Georgi Gospodinov, Zaman Sığınağı, 5. Basım, Metis Yayınları, İstanbul, Eylül 2024. </p>
<p>2- Georgi Gospodinov’un alter ego karakteri. </p>
<p>3- Gospodinov, a.g.e., s.277. </p>
<p>4- Georgi Gospodinov, Bahçıvan ve Ölüm, 2. Basım, Metis Yayınları, İstanbul, Ekim 2025. </p>
<p>5- Gospodinov, a.g.e., s.12. </p>
<p>6- Gospodinov, a.g.e., s.153. </p>
<p>7- Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, 5. Basım, Metis Yayınları, İstanbul, Şubat 2022. </p>
<p>8- Gospodinov, a.g.e., s.227. </p>
<p>9- Aynur Kulak, K24, 21 Eylül 2023. </p>
<p>10- Georgi Gospodinov, Yokluğun Haritaları, 1. Basım, Metis Yayınları, İstanbul, Mart 2025. </p>
<p>11- Yayına Hazırlayan Sevcan Kence, Dört Yol Ağzında Öyküler- Çağdaş Bulgar Edebiyatı Antolojisi, 2.Baskı, Kalem Kültür Yayınları, İstanbul, Nisan 2019. </p>
<p>12- John Berger, Görme Biçimleri, Metis Yayınları,İstanbul, 1986. </p>
<p>13- Gospodinov, a.g.e., s.29. </p>
<p>14- Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, 5. Basım, Metis Yayınları, İstanbul, Şubat 2022, s.124. </p>
<p>15- Georgi Gospodinov, Bahçıvan ve Ölüm, 2. Basım, Metis Yayınları, İstanbul, Ekim 2025, s.171-193. </p>
<p>16- Aynur Kulak, K24, 21 Eylül 2023. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 06:49:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kitap fuarları bayram olmaktan çıktı mı?]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/kitap-fuarlari-bayram-olmaktan-cikti-mi-678069</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/kitap-fuarlari-bayram-olmaktan-cikti-mi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/kitap-fuarlari-bayram-olmaktan-cikti-mi-678069</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Bu bir kitap bayramı, okuma bayramı, milyonlarca kitabın bir arada olduğu, yüzbinlerce okurun ziyarete geleceği yayıncıların bayramına katılamayan yüzlerce yayınevi var.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Elif Akkaya - Yaykoop Başkanı</strong></p>
<p>Tekin Yayınevi, TÜYAP İstanbul kitap fuarına 39 yıl boyunca katılmış, destek vermiş ve varlığını önemsemiştir.  Ancak 40. yılını kutladığı seneden itibaren son 3 yıldır ne yazık ki katılmıyor daha doğrusu katılamıyor.  </p>
<p>Elbette bunun birçok sebebi var ancak en önemli sebebi yayıncılığın içinde olduğu krizdir. </p>
<p>Ekonomik olarak her geçen gün kan kaybeden buna rağmen kitap yayımlamaktan vazgeçmeyen küçük ve orta ölçekli yayıncıların geldiği durum tam olarak şudur: TÜYAP’a katılmazsa oraya harcanacak maliyetle en az dört kitap üretebilir. İşte bu durum son üç yıldır birçok yayınevi gibi Tekin Yayınevi’nin de fuara katılamamış olmasının sebebidir.  </p>

<p>Bir tercihte bulunmak zorundayız ama bunu tercih ederken İstanbul gibi büyük bir şehrin kitap şenliğinin içinde yer alamıyoruz diğer yandan… </p>
<p>Kitap Fuarları bir bayramdır; okur için yazar için ve en son tüm riskleri alarak eseri meydana getiren yayıncılar için. Bu bayram tüm Yayıncıların bayramıdır.  </p>
<p>Ama uzun yıllardır, çeşitliliği sağlayan tüm riskleri alarak “o kitapları” yayınlayan yayınevleri fuara katılamıyor. Yani bu bir kitap bayramı, okuma bayramı, milyonlarca kitabın bir arada olduğu, yüzbinlerce okurun ziyarete geleceği yayıncıların bayramına katılamayan yüzlerce yayınevi var.  Kitap Fuarlarının varlığı ve çoğalması her semte yayılarak büyümesi çok önemlidir.  Çünkü semtlerde mahallelerde artık kitabevleri yok. İşte kitabevlerinin ardı sıra kapanması yayınevlerinin okurla buluştuğu temel zeminin yok olması fuarların önemini daha çok arttırmıştır.  </p>
<p>Bu noktada kitap fuarlarına katılamayan yüzlerce yayınevinin “amasız fakatsız” katılmasını hedefleyecek ve maliyetlerin minimize edildiği çalışmaların ve projelerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yalnızca katılabilecek ekonomiye sahip olanların bütün salonlarda yer kiraladığı ve tek tiplemiş, çeşitliliğin olmadığı; her şekilde katılmaya çalışan, o ekonomiyi büyük fedakarlıklar yaparak sağlayan küçük ve orta ölçekli yayıncının da büyük salonlarda kenarda kıyıda küçük alanlarda varlık/mücadelesi vermeye çalıştığı hale dönüşmüş durumdadır.  İşte 42. yılında TÜYAP İstanbul Kitap Fuar’ının özeti budur. En ufak metre kareler için oldukça astronomik rakamlar ödemeyi dayatan bu durumu reddettiğimiz için katılamıyoruz.  </p>
<p>Yerel yönetimlerin son yıllarda düzenlediği fuarlara gitmeye çalışıyoruz. Bu alanlar en azından yayıncıyı çok daha düşük maliyetlerle okulla buluşturan zemini sağlıyor.   </p>
<p>Yerel yönetimlerin bu kritik noktada rol alıyor olması çok kıymetli.  </p>
<p>Umarım Tüyap, her geçen yıl katılamayan sayısı artan yayınevlerinin durumunu dikkate alır. Özellikle kiralamalarda, artan veya azalan oranlı metrekare bazında hakkaniyetli ve adaleti de sağlayacak şekilde yayınevlerine sunar. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 06:48:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Haftanın kitap önerileri]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/haftanin-kitap-onerileri-678068</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/21/haftanin-kitap-onerileri.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/haftanin-kitap-onerileri-678068</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>BirGün Pazar olarak her hafta Kültür sayfamızda, bu dönemde yazılan yeni kitapların bir seçkisini okurlarımıza sunuyoruz.</p>
<p>Edebiyattan tarihe, teoriden çeviriye farklı konu başlıklarından ilgi çeken eserlerin müstakbel okurlarının gözünden kaçmaması adına yaptığımız bu seçkide bu hafta beş farklı eser bulunuyor.</p>
<p>***</p>
<h2>DEVLETİN CEBİNDEN</h2>
<p><strong>Çiğdem Toker </strong></p>
<p>Çiğdem Toker, bu kitapta, adaletten ekonomiye, eğitimden istihdama, sağlıktan gelecek kaygısına dek umudunu yitirmiş milyonların ve uçurum kenarında bir ülkenin neden buraya geldiğinin resmini çiziyor. </p>
<h2>LENİN BİYOGRAFİ</h2>
<p><strong>P. N. Pospelov </strong></p>
<p>Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından hazırlanan bu eser, Lenin’in yaşamını, düşünsel gelişimini ve tarihsel mücadelesini hem arşivsel hem teorik doğrulukla anlatan en kapsamlı biyografilerden biridir. </p>
<h2>MODERNİZM BARİKATLARDA</h2>
<p><strong>Stephen Eric Bronner </strong></p>
<p>Modernizm Barikatlarda, modernliğe tepki olarak 19. yüzyıl sonlarında gelişen estetik modernizmin, avangard sanatın “kültürel politika”sını inceliyor. Modernist avangardların ütopyalarını açıyor. Sanatçıların yaşadığı siyasal çelişkilerin kaynaklarını irdeliyor. “Barikatların karşıt taraflarında” yer aldıklarında bile modernistleri aynı saflarda buluşturan ortak düşmanlara ve ortak ideallere işaret ediyor. </p>
<h2>KUZGUN &AMP; YAZMANIN FELSEFESİ</h2>
<p><strong>Edgar Allan Poe </strong></p>
<p>Edgar Allan Poe’nun benzersiz şiiri Kuzgun, Güven Turan’ın Türkçesiyle yeniden hayat buluyor. Hande Koçak ise Poe’nun hem Kuzgun’u yazma sürecini demistifiye ettiği hem de şiir yazma sanatının inceliklerini tartıştığı unutulmaz denemesi Yazmanın Felsefesi’ne yeni bir ses kazandırıyor. </p>
<h2>YAZILMIŞ DÜNYA VE YAZILMAMIŞ DÜNYA</h2>
<p><strong>Italo Calvino </strong></p>
<p>Italo Calvino’nun farklı mecralarda yayımladığı kırk kadar deneme, makale ve incelemenin yer aldığı bu seçki yazma faaliyeti ve okuma faaliyeti arasındaki bağlantılar, okuma biçimleri, hızla değişen bir dünyada yazma nedenleri, çeşitli tarihî tezahürleriyle bir tür olarak fantastik gibi başlıkları içeriyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 21 Dec 2025 06:43:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Avukat Emin Özkurt: Hedef gol değil  daha fazla para]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/avukat-emin-ozkurt-hedef-gol-degil-daha-fazla-para-676456</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/14/avukat-emin-ozkurt-hedef-gol-degil-daha-fazla-para.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/avukat-emin-ozkurt-hedef-gol-degil-daha-fazla-para-676456</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Sporun temizlendiği, sporun ve futbolun gerçek amacına döndüğü, adil müsabaka ortamlarının oluştuğu bir süreç görebiliriz. Bu durum da tamamen soruşturmaların akamete uğramadan kararlılıkla devam etmesine ve ne kadar sürerse sürsün, kime dokunursa dokunsun soruşturmaların amacından sapmamasına bağlıdır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Etki Can BOLATCAN</strong></p>
<p>Türkiye’de futbol tarihinin en kapsamlı bahis soruşturmalarından biri yaşanıyor. Adana Demirspor eski başkanı Murat Sancak, futbolcu Mert Hakan Yandaş ve Metehan Baltacı gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 20 kişinin tutuklandığı, Süper Lig’deki büyük kulüplerin futbolculardan hakemlere kadar uzanan geniş çaplı operasyon, Türkiye futbolunun karanlık yüzünü bir kez daha gösterdi. MASAK raporlarına yansıyan, tek bir şüphelinin hesabında dahi 1 milyar lirayı aşan para trafiği, futbolun nasıl devasa bir kara para sayma makinesine dönüştüğünü de tartışmaya açtı. </p>

<p>Yıllardır “marka değeri”, “kurumsallaşma” ve “profesyonellik” kavramlarıyla büyüyen endüstriyel futbol daha fazla kazanç hırsıyla oyunun ruhunu kirletiyor. Özellikle Anadolu kulüplerine kurtuluş reçetesi olarak sunulan ve şeffaflık getireceği iddia edilen şirketleşme hamleleri kulüpleri denetlenebilir kurumlar yapmak yerine sermayenin ve siyasetin arka bahçesi haline getirdi. Murat Sancak örneğinde gördüğümüz gibi başkanlık koltuğu, bir sportif yöneticilik makamında çıkıp kontrolsüz para akışının yönetildiği bir koltuk haline geldi. </p>
<p>Stadyumların şehir merkezlerinden koparılıp otoyol kenarlarına sürülmesiyle başlayan, Passolig ve fahiş bilet fiyatlarıyla devam eden süreçte takımını çıkarsız destekleyen taraftarlar, yerini para harcamaya meyilli, bilet ve ürün alma odaklı, sorgulamayan “müşteri” profiline bıraktı. Tribünlerdeki boş koltukları ise bahis ekonomisi doldurdu. Son süreçte lig isminden forma reklamlarına, saha içi panolardan devre arası kuşaklarına kadar her yerin bahisle ilişkisini gördük. Yasal bahis, endüstrinin ana sponsoruyken yasa dışı bahis ağları da futbolun kılcal damarlarına kadar sızdı. </p>
<p>Bahis soruşturmasındaki detayları, endüstriyelleşen futbolun dönüşümünü, soruşturmanın spor dünyasını nasıl etkileyeceğini Spor Hukuku alanında uluslararası çalışma yapan Avukat Emin Özkurt ile konuştuk. </p>
<p><strong>Dosyalarda 1 milyar liranın üzerinde bir trafikten bahsediliyor. Spor kulüpleri veya yöneticileri, bu parayı nasıl aklıyor? Futbolcu transferleri, menajerlik ücretleri, sponsorluklar burada bir para aklama aracı olarak kullanılabilir mi? </strong></p>
<p>Futbol, bir sektör olarak yüksek miktarlarda para alışverişlerinin döndüğü bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla futbol camiasındaki hızlı para akışları sebebiyle bu yüksek miktarlar; transfer ücretleri, sponsorluklar veya menajerlik ücretleri üzerinden yasadışı faaliyetlerde bulunulması diğer sektörlere göre kolay görülebiliyor.  </p>
<p>Futbol dünyasında gelir elde eden insan ve meslek grubu sayısı da yalnızca antrenör ve futbolcuları içermediğinden bu sektörden geçimini sağlayan kişilerin yüksek miktarlar dönen bu pazarda kolay para kazanma isteği oluşabiliyor.  </p>
<p>Spor kulüpleri ve yöneticiler, bir futbolcunun transfer ücretine karar veren kişiler olduğu için bu transfer ücretlerinin alt veya üst sınırını belirleyen bir mekanizma yok; sözleşme ile belirleniyor. Bu durum da belirlenen yüksek miktarların kara para ve bahis gibi faaliyetlerde kullanılmasına yol açabiliyor. </p>
<p><strong>Bahis futbolun içine nasıl bu kadar dahil oldu? </strong></p>
<p>Futbol, kimilerinin çok iyi miktarlarda gelir elde edebildiği ancak kimilerinin de maaşlarını kulüplerin ekonomik zorluklarından dolayı alamadığı bir düzende işliyor. Futbolcular da bu düzen içinde, belki çok kazandıkları maaşlarını katlamak belki de alamadıkları maaşlarını değerlendirebilmek için bu yola başvuruyorlar. Ödeme düzensizlikleri ve ödemeler arasındaki bu uçurumlar futbol dünyasındaki kişilerin zaten içerisinde bulundukları bu yapıdan dijital olarak da para kazanma istekleri doğmasına sebep olabiliyor.  </p>
<figure class="image"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/14/avukat-emin-ozkurt-hedef-gol-degil-daha-fazla-para.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Avukat Emin Özkurt</strong></em></figcaption>
</figure>
<h2>“KANUNLAR SERMAYEYİ ENGELLEYEMİYOR”</h2>
<p><strong>Son yıllarda hızlanan futbol kulüplerinin dernek statüsünden şirketleşmeye geçiş süreci, denetimi, şeffaflığı ve sportif başarıyı artıracağı iddialarıyla birlikte gelmişti. Ancak bu uygulamanın zamanla kulüplerde de bir tür “tek adam” yöntemine, sportif amaçlardan uzaklaşmaya ve kontrolsüz para akışına zemin hazırladığı görülüyor. Mevcut dernek ve şirket yasaları ve uygulamaları arasındaki farklar nedir? Bu yasalar, kulüplerin sermaye tarafından “para kaynağı” olarak kullanılmasını engelleyebiliyor mu? </strong></p>
<p>Spor kulüpleri hala dernek statüsünde. Spor faaliyetleri için kurulabilirler ve spor dışı amaç gütmemeleri gerekir. Dernek mevzuatına ek olarak da 7405 sayılı Spor Kulüpleri ve Spor Federasyonları Kanunu’na tabidirler. Spor kulüpleri, sportif faaliyetlerini yürütmek için de spor anonim şirketi kurabilirler ve Türk Ticaret Kanunu’na benzer hükümlere tabi olurlar. Spor kulüpleri dernek için gelirlerine oranla borçlanabilir ve Spor Anonim Şirketleri de ticari bir işletme olarak borçlanabilir. Dernek olarak denetimler Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından yapılır. Anonim Şirketlerde ise bağımsız denetim zorunludur ve şeffaflık yükümlülükleri daha katıdır. Anonim Şirket olarak kendi mali sorumlulukları taşır. 7405 sayılı Kanun kulüplerin sermaye tarafından para kaynağı olarak kullanılmasını azaltmayı amaçlıyor ama engelleyemiyor. Para akışlarının profesyonel şeffaflığı özellikle ve menajerlik alanlarında 7405 Sayılı Kanun’a göre hala çok düşük olduğu için engellediğini söyleyemeyiz. </p>
<p><strong>PFDK’nin verdiği sportif cezalar ile mahkemenin vereceği cezalar birbirini nasıl etkileyecek? Cezalarda tezatlık var mı? </strong></p>
<p>PFDK Disiplin Soruşturmaları’nı yürütüyor, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü süreç ise tamamen genel mahkemelerin yürüttüğü ceza yaptırımı öngörecek bir süreçtir. Soruşturmaların kronolojik akışında belirli sporcular için zaten öncelikli olarak Disiplin Soruşturmaları yürütülüyordu ve Futbol Disiplin Talimatı’na göre de cezaları verildi. Çünkü Futbol Disiplin Talimatı’nın 57. maddesine göre futbol ailesi mensupları yasal veya yasadışı bahis oynayamaz. Futbol ailesi dışında kalan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının yasal bahis oynaması yasak değildir. Ceza soruşturması kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yargılamaya tabi tutulan kişiler 6222 Sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un 11. maddesine göre belirli bir spor müsabakasının sonucunu etkileme yani aslında şikeden yargılanmaktadır. Tespit edilen kişilerin ceza yargılamalarının sonuçlanması veya disiplin soruşturmalarının tamamlanması birbirini bekleten süreçler değildir. Ancak ceza yargılamaları tamamlandıktan sonra veya kişiler hakkında şüpheler oluştuğu noktada disiplin soruşturmaları açılmasında da bir engel yoktur.  </p>
<h2>SORUŞTURMALAR BAŞLANGIÇ AŞAMASINDA</h2>
<p><strong>Cezasızlık ve yandaşlık algısı, taraftarların futbolun ruhunu zehirleyen sonsuz para ve endüstriyelleşme hali yerine birbiriyle kavga etmesine yol açıyor. Bu algının kırılabileceği, dokunulmaz görülen kulüplerin de etkileneceği, para hırsıyla sporun gerçek amacını yok sayan politikaların değiştiği bir süreç görecek miyiz? </strong></p>
<p>Önümüzdeki süreçler için daha başlangıç aşamasındayız. Bu soruşturmalarla başlayan süreçler buzdağının görünen yüzü diyebiliriz. Belki de soruşturmaların daha yüzde 15’ini görmüş durumdayız. Kime sirayet edeceği önceden kestirebileceğimiz veya hedef gösterebileceğimiz bir süreçten bahsetmiyoruz. Kişiler veya belirli kulüpler üzerinden de ilerlemesi doğru olmaz. Futbolun bundan sonraki süreçte temizlenmiş ve kurallara uygun devam edebilmesi için bu yaklaşım da doğru olmayacaktır. Dolayısıyla evet, bir temizlenme, sporun ve futbolun gerçek amacına döndüğü, adil müsabaka ortamlarının oluştuğu bir süreç görebiliriz. Bu durum da tamamen soruşturmaların akamete uğramadan kararlılıkla devam etmesine ve ne kadar sürerse sürsün, kime dokunursa dokunsun soruşturmaların amacından sapmamasına bağlıdır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 14 Dec 2025 08:36:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sosyal politika çıkmazı: Yoksulluk kalıcı yardımlar siyasal]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/sosyal-politika-cikmazi-yoksulluk-kalici-yardimlar-siyasal-676455</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/14/sosyal-politika-cikmazi-yoksulluk-kalici-yardimlar-siyasal.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/sosyal-politika-cikmazi-yoksulluk-kalici-yardimlar-siyasal-676455</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Ekonomik kriz derinleşirken sosyal yardımlar eliyle yürütülen politikalar rejim için siyasal rıza üretiminin temel araçlarından birisi halini aldı. Bu politikalar hak temelli bir sosyal politikanın yerini alarak yoksulluğu kalıcılaştıran ve o yoksulluğu yöneten bir rejimin de varlığını oluşturdu. En temel yurttaşlık haklarının dahi tasfiyesi ile sürdürülen politikalara karşı sosyal haklara dayalı bir sosyal politika modelini, sosyal düzeyde eşitlikçi ve laik yaşam temelinde gündemde tutmalı ve bunun savunusu içinde olmaktan başka yol yok.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Denizcan Kutlu - Doç. Dr., Sosyal Politikacı </strong></p>
<p>Ülkede siyasal İslamcı rejim, ekonomik ve bölgesel olarak özetlenebilecek katmanlı krizler içerisindeyken yoksulluk ve güvencesizliği temel politikası haline getirdi.  </p>
<p>Kendine bağımlı kitleler yaratmak isteyen rejimin ‘sosyal yardım’ politikalarının siyasal alandaki karşılığını Akademisyen Denizcan Kutlu ile konuştuk.  </p>
<p>SORU: Rejimin sosyal yardım anlayışının iktidarlarının varlığını sürdürmesi açısından siyasal bağlamını nasıl anlamak gerekir? Bu koşullarda son dönemlerde ortaya atılan yeni evlenecek çiftlere hibe, TOKİ konut projesi gibi sosyal yardım vaatleriyle krizler içerisinde varlığını sürdüren rejim iktidarına bir kez daha rıza tahkim edebilir mi?  </p>

<p>Türkiye’de sosyal yardımlar, sosyal politikanın hak niteliğiyle en uyumsuz, bu yönüyle en siyasallaşmış alanı haline geldi. Bu sonuca erişilmesinde, sosyal yardımların uygulama süreçleriyle ilgili birçok neden var. Örneğin, uygulama birliğindeki güçlükler, hukuksal temellerindeki boşluklar, belirli ölçülerde gerekli de olmakla birlikte kişisel inisiyatiflere açık bir yapıya sahip olması, kriter dışı uygulamalar, güçlü politik baskı ve etkilere sahne olması gibi nedenler, sosyal yardımları, sosyal hakların dışında, rejim iktidarına rıza yaratan bir konumda tuttu. Hatta bunun en uygun araçlarından biri haline getirdiğini bile söyleyebiliriz. Öte yandan iktidarın kitle tabanı olarak koruduğu kesimler arasında derin bir yoksulluk ve sosyal yardım çıkmazı içerisinde kalmış, bu temeldeki ilişkilerin bir parçası olanların hiç de azımsanmayacak bir yere sahip olduğunu söylemek sanıyorum ki yanlış olmaz.  </p>
<p>Bu çıkmazın baskın bir ekonomik temeli var. Faiz ödeneğine bakacak olursanız, 2026 bütçesinde 2,7 triyon lirayı aşacağını görüyoruz. Bu, yüzde 14,5’lik bir büyüklük. Yüksek borç demeler, yüksek faiz ve sıcak parayı dayalı ekonomik büyüme ile ithalat bağımlılığından artış, ciddi bir kaynak transferi, tüm bunlar da ücretlerin baskılanması anlamına gelmekte. Hepsinin temelinde ağırlıklı olan çalışan ve işsiz yoksulluğu sorunu olacak şekilde, yaşlı, engelli, çocuk, genç, kadın pek çok kesim içinden çıkılması giderek güçleşen bir geçim sorunuyla yüzleşiyor. İhtiyaçlarının karşılanması için gerekli gelir düzeylerinin hep altında kalan ve her gün kalabalıklaşan sınıfın yoksul kesimleri, sosyal yardım programlarıyla burun buruna geldi. Türkiye uzun süredir bu politika araçlarının etkinliğini tartışıyor. Bu çıkmazın bir yönüdür. Örneğin, 2026 bütçesinde sosyal yardımlar için ayrılan tutarın 917 milyar TL olması bir yana, oransal düzeyde yüzde 4,8 olarak gerçekleşiyor. Bu oran, 2024 bütçesinde yüzde 4,5, 2025 bütçesinde yüzde 4,4. Bu haliyle bakınca bütçe büyüklüğü içerisindeki payının hemen hemen aynı kaldığı görülüyor. Kadını ve aileyi merkeze alan, kadının içerisinde yer aldığı ataerkil, muhafazakâr, cinsiyetçi ve eşitsiz ilişkileri büyütüp, klientalist ve siyasal destek yaratmaya dönük bir sosyal yardım siyaseti devam edecek. Yardım tutarları zorunlu olarak artmakta; ancak bu da yardım alanlardan çalışabilir durumda olanların mümkün olan en kısa sürede işçileştirilmesi hedefiyle çelişmekte. Bu da çıkmazın bir diğer yönü. Türkiye tüm bu açılardan bir sosyal yardım çıkmazına girmiş durumda. </p>
<p>Bu çıkmazı siyasal boyuttaki bazı gelişmelerle tamamlayalım. Yardım almak ve oy vermek arasındaki bağı mutlaklaştırmak gerçekliğin bütünü sanıyorum ki olamaz. Türkiye, sosyal yardımlarla dahi denetim altına alınması giderek güçleşen bir ekonomik ve sosyal sürece sürüklenmekte. Sosyal yardımlarla, dinî telkinlerle ve tek parti hükümetleri ve cumhurbaşkanının istikrarlı birlikteliğiyle de yönetilebilir olmaktan adım adım uzaklaşan bir çıkmaz olarak nitelendirilebilir bu durum. Ayrıca, yerel yönetimlerdeki değişimler de sosyal yardım yapmanın iktidara özgü bir uygulama olduğu yönündeki algılamaları kıran bir etki uyandırmış olmalı. Bir araştırma yapmadım; ama tahminlerim ve izlenimlerim bu yönde. Bu etkinin üzerinde, tüm yelpazesiyle muhalefetin, yardımlarla iç içe bir yaşam sürdürmek zorunda bırakılan kesimleri iktidarla başbaşa bırakan bir dilden ısrarlı olarak kaçınması gerekliliği de sanıyorum açıkça ortadadır.  </p>
<p>Sosyal politika anlayışının yerini uzun zamandır sosyal yardıma bırakmasının toplumsal sonuçları nelerdir?  </p>
<p>Buna çeşitli boyutlarıyla, özellikle de sınıf ve yurttaşlık deneyimleri açısından değinelim. Özellikle uzun süreli sosyal yardım alan, çalışan ve işsiz yoksul konumundakilerin düşük ücretli ve gelirli çalışma ve yaşam biçimine alıştırıldığı söylenebilir. Bu çalışma biçimi, özellikle bir yardım odağı olarak kadınlar söz konusu olduğunda, hane ve mahalle temelli, kanaatkâr yaşam biçimleriyle bütünleşmiş gözükmekte. Tüm bunlar, emekçi sınıfların bağımlılaştırılması ve edilgenleştirilmesi şeklinde sonuçlar üretmekte. Benim de yürüttüğüm araştırmalar, yardımların yoksullar arasındaki dayanışma ve güven ilişkilerini zedeleyen, hatta yok eden bir işlevi olduğu yönünde kimi sonuçları ortaya koyuyor. İlave edilecek ilginç bir diğer konu ise şu: Yardım ilişkilerini özellikle yoğun olduğu mahallelerde, yoksullar zaten klientalist ilişkileri, herhangi bir yönlendirmeye gerek kalmaksınız kendi aralarında örgütlüyorlar. Bunlar da yukarıda andıklarımız türünden bir çıkmazdır. Bu çıkmaz, geniş bir kesimi yardıma muhtaç hale getirilmiş, devlet karşısında yurttaşlık statüsü dışı davranışlar sergileyen bir konuma itmiştir. Ama yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız gibi bunun tastamam yaşanmasına ilişkin çeşitli sınırlar var.  </p>
<p>İktidarın neoliberal ve siyasal islamcı karakterli sosyal yardım rejimi karşısında nasıl bir sosyal politika ve temel talepler toplumsal muhalefetin gündemine girmeli? İnsanca yaşam temelinde bir sosyal politika mücadelesi nasıl mümkün olabilir? </p>
<p>Her şeyden önce kamuculuk, planlama, metadışılaşma ve sosyal haklara dayalı bir sosyal politika modelini, sosyal düzeyde eşitlikçi ve laik yaşam temelinde gündemde tutmalı ve bunun savunusu içinde olmalıyız. Tüm bu çıkmazın ortadan kalkması, sosyal yardım muamelesi gören emekçi sınıfların başta sendikalar olmak üzere çeşitli düzeylerde bir araya gelişlerinden geçer. Giderek ortalama ve yer yer azami ücret biçimini alan asgari ücret çıkmazı da bunun dışında değil. Asgari ücretin en az sayıda kişiye ödenmesi gereken geçici bir önlem ve koruma olduğunun altı ısrarla çizilmeli. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 14 Dec 2025 08:31:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Rejim inşasının emek alanına yansıması: Sefalet, güvencesizlik ve yasaklar]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/rejim-insasinin-emek-alanina-yansimasi-sefalet-guvencesizlik-ve-yasaklar-676453</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/14/rejim-insasinin-emek-alanina-yansimasi-sefalet-guvencesizlik-ve-yasaklar.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/rejim-insasinin-emek-alanina-yansimasi-sefalet-guvencesizlik-ve-yasaklar-676453</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>İrem Yıldırım </strong></p>
<p>Tek adam rejiminin muhalefete yönelik saldırıları artarak sürerken; giderek derinleşen yoksulluk, enflasyon karşısında dayatılan sefalet ücretleri ve kamusal hak gaspları rejimin despotik politikalarının yalnızca siyasal değil aynı zamanda toplumsal alandaki yıkıcı sonuçlarını ortaya koyuyor. </p>
<p>Son zamanlarda ülkenin gündemine oturan MESEM’ler, işçi cinayetleri, sendikal alandaki yasaklar gibi emek alanında yaşananlar da bu politikalarla doğrudan ilişkili. </p>
<p>Siyasal alanda rejimin yeniden inşa sürecinin emek hareketine ve emekçi halk kesimlerine nasıl yansıdığını, bu koşullarda toplumsal muhalefete düşen görevleri yuvarlak masa etrafında  Birleşik Metal İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar, Prof. Dr. Aziz Çelik ve Doç. Dr. Selin Pelek ile konuştuk. </p>

<p><strong>SORU: 1 </strong></p>
<p><strong>Yeni bir rejimin inşa edilmekte olduğu bu süreçte demokrasi mücadelesi ile emek mücadelesinin ilişkisi nedir? </strong></p>
<p><strong>Selin Pelek: </strong>Her kapitalist ülkenin bir birikim stratejisi vardır. Bu strateji zaman zaman değişir. Üst makroekonomik politikaya göre bu dönemin öne çıkan karakteristiği ucuz-güvencesiz emek. Bu stratejiyle büyümeye çalışıyorsanız otoriterleşme onunla beraber gitmek zorunda. Ucuz güvencesiz emeğe dayalı birikim rejiminde siz sendikal hakkı serbest bırakamazsınız, bu eşyanın tabiatına aykırı. İş yerlerinde demokratik mücadele, katılımcı yönetim kuramazsınız, illa ki sopa göstermek zorundasınız. Medya, özerk demokratik üniversite, sendika hakkı, bağımsız yargı dahil olmak üzere demokratik kanalları tıkamadan bugünki birikim rejimini sürdüremezsiniz. İşçi mücadelesi nezdinde hak mücadelesi dediğimiz, Cumhuriyetin kazanımları, demokratik mücadele veya laiklik mücadelesi bunlar soyut yurttaşlıkla açıklanacak şeyler değil tam da ekmek mücadelesine içkin şeyler. O yüzden otoriterleşmeye karşı mücadeleyle ekmek mücadelesini birbirinden ayırmamak aksine olabildiğince birleştirerek aktarmak gerektiğini düşünüyorum.  </p>
<p><strong>Özkan Atar</strong>: Türkiye’de AKP iktidarı 20 yılı aşkın süredir, yerli ve yabancı sermaye tekelleri ve iktidar etrafında kümelenmiş yandaş sermaye gruplarıyla birlikte Türkiye’nin doğal kaynaklarını, insanı emeğini sömürerek kaynak transferini en acımasız haliyle sürdürüyor. Sendikal mücadele alanına bakınca sendikal örgütlülük -özel sektörde kayıt dışı çalışmayı da dikkate alırsak- %5’ler düzeyinde. Tamamiyle acımasız bir vahşi kapitalist sömürü ortamı var. Örgütlenme özgürlüğü başta olmak üzere, temel hak ve özgürlükler, toplu iş sözleşmeli sendikalı çalışma ortamına erişimin ve toplumsal hareketi sergileyebilmenin olabildiğince baskılandığı, sistemin her geçen gün otoriterleştiği neredeyse otokrat bir tek adam rejimine dönüştüğü, hukuk devletinden hızla uzaklaşıldığı bir süreç söz konusu. Bununla beraber demokrasinin seçme ve seçilme hakkı da dahil olmak üzere sadece kağıt üzerinde kaldığı temel hak ve özgürlüklere yönelik güvencelerin keyfiyete, yargının ise talimata açık yönlendirmeye döndüğü bir dönemi yaşıyoruz. Bu açıdan Türkiye’de demokrasi ve emek ilişkisine bakınca demokrasi mücadelesinin emek alanını besleyecek şekilde geliştirilmesi ama demokrasinin de yeniden kazanılabilmesi adına emek alanının mücadele sahnesine çıkması çok önemli. Bu ilişki şu an Türkiye’de çok daha önemli bir nitelik taşıyor.  </p>
<p><strong>Aziz</strong> <strong>Çelik</strong>: Despotik bir rejimle karşı karşıyayız ve bunun emek alanına da yansıdığını düşünüyorum. Demokrasi mücadelesiyle emek mücadelesinin iç içe geçmesi gerekiyor. </p>
<p>Sıklıkla ana akım iktisat çevreleri ve özellikle CHP muhalefet ederken sıklıkla şunu vurguluyor; bu yapılanların Türkiye’ye yabancı sermaye getirmeyeceği, uluslararası finans çevrelerinin bundan kaygı duyacağı dile getiriliyor. Ben öyle olmadığını düşünüyorum. Rejimin despotik bir hale gelmesinden kaygı duymuyorlar. Ancak kendileri açısından belirsiz bir hale gelirse kaygı duyarlar. Rejim kendileri açısından belirli olduğu sürece otoriter, totaliter veya “hayırsever monarşi” olmuş, önemi yok. Demokrasinin itici gücünün dışarıda, özellikle yabancı sermayede aranması gibi bir eğilim var. Burada toplumsal muhalefete dönülmesi gerektiğini ve toplumsal muhalefetin en önemli bileşeninin emek hareketi olduğunu düşünüyorum. Demokrasi ve emek mücadelesi açısından en kritik husus, soyut demokrasi taleplerinin ortalama vatandaş ve emek hareketi açısından karşılığının olmayışıdır. Muhalefetin sadece “siyasal” konulara odaklı muhalefet yürütmesi rejimi daha uzun süre var edebiliyor. Muhalefetin biraz sosyalleşmesi, toplumsal, sınıfsal sorunlara odaklanması ve onlara ilişkin alternatif sunması gerektiğini düşünüyorum. Yalnızca “değerlere” indirgendiği zaman halkın günlük yaşamındaki sorunlara değmeyen bir muhalefet ortaya çıkıyor ve sonuç olarak toplumsallaşamıyor. O yüzden demokrasi mücadelesi ile halkın gündelik sorunları etrafındaki mücadeleyi birleştiren bir hatta ihtiyaç var. Rejimden bıkkınlık var, siyasal muhalefet önemli fakat meydanları dolduran insanlar açısından günlük yaşamın nasıl sürdürülebileceği de önemli. Buna muhalefetin yanıt vermesi gerekiyor. </p>
<p><strong>SORU: 2 </strong></p>
<p><strong>Çocuk, kadın göçmen, yaşlı gibi toplumun en kolay sömürülebilir kesimlerinin çalışma yaşamlarında giderek derinleşen güvencesizliğin ve yoksulluğun ilişkisini nasıl anlamak gerekir? </strong></p>
<p><strong>Selin Pelek</strong>: Bu kadar ucuz ve güvencesiz bir emekle hareket ediyorsanız en fazla bedeli ekonomik ve sosyal olarak en alttakiler öder. Bu konuda Türkiye’nin özgün yanları; en altta bulunan göçmen nüfusun yoğunluğu, yaşlı nüfusun hızla artması ve diplomalı işsizlik. En altta kalanlar aynı zamanda üzerlerine birtakım haksız şimşekleri de çeker. Örneğin, ücretlerin düşüklüğünün göçmen işçilerden kaynaklanıyor olduğuna duyulan inanç gibi. Özellikle yaşlı yoksulluğu nevi şahsına münhasır bir alan. Yaşlı olmayan bir kişinin yoksulluktan çıkmaya dair umudu vardır. Ancak yaşlılar için bu umuttan söz etmek mümkün değil. Bu durumda yaşlı yoksulluğuna dair sorumluluğu ya toplumsal olarak üstleneceğiz, giderek hızla yaşlanan ve emekli aylığının düşük olduğu bir toplumda. Ya da bireye yani aileye bırakacağız. Ailenin bu yükü taşıma kapasitesi güvenilebilecek bir şey değil. Buradan kamusal alanı tekrar tariflememiz gerek. AKP dönemiyle bu çok aşındı. Örneğin, bakımevleri kreşler, eğitimdeki özelleşme, devlet sosyal alandan çekildikçe bu sosyal problemlerin ele alınma biçimleri geniş halk kitlelerinin aleyhine doğru ilerliyor. Bu da sorumluluğun özel alana kaymasına neden oluyor. Özel alan bu sorumluluğu kaldıramıyor, eğitim ve sağlık hizmetlerinde bunu gördük. Önümüzdeki mesele ileri yaştaki nüfusun ekonomik durumu meselesi. Sol-sosyalist ya da muhalif strateji için bu tabanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Büyüklük olarak sayıları artıyor ve mücadele olanakları daha çeşitli.  </p>
<p><strong>Özkan Atar: </strong>Türkiye, özellikle son 5 yılı ele alacak olursak; yoksullardan, emekçi halk kitlelerinden sermayeye aktarılan gelir transferinin ve Cumhuriyet tarihinin gelir dağılımındaki adaletsizliğin en yoğun olduğu dönemini yaşıyor. gelir dağılımındaki adaletsizliğin en had safhaya vardığı dönem. Öte yandan Türkiye’de her şey varmış gibi gösteriliyor. Sendikal örgütlenme hakkı, toplu sözleşme özgürlüğü varmış, sendikalaşma artıyormuş, seçme seçilme hakkı varmış gibi yapılıyor. En dezavantajlı durumda olan, bu ekonomik sağanak altında en çok etkilenen kadınlar, göçmenler, emekliler ve aslına bakarsanız genel işsizler etrafında oluşturulabilecek yığınsal bir halk hareketi iktidar üzerinde ciddi etkiler oluşturabilir. Yaptırıma varacak düzeyde sokağı güçlendiren, kesintisiz bir mücadelenin bu bağlamda sürdürülmesi gerekiyor.  </p>
<p><strong>Aziz Çelik: </strong>Muhalefetin odaklanması gereken husus burası. Bölüşüm ilişkilerinin bu kadar felaket bir hale geldiği, yoksullaşmanın bu kadar arttığı bir dönemde toplumsal taleplerin radikal olabileceğini düşünüyorum. Emek hareketini genişleyen bi şekilde ifade etmek gerekir, bi yanda işçi sınıfı işçi hareketinin talepleri öte taraftan toplumun kırılgan kesimlerinin taleplerini dile getirmek onları muhalefetinin bir parçası yapmak çok önem taşıyor. Asgari ücret, iş cinayetleri, MESEM gibi meselelerin birleşmesi gerektiğini düşünüyorum.  </p>
<p>Esas soru şu, toplumda kırılgan kesimler dediğimiz kesimlerin bu kadar büyümesi ve ciddi biçimde yoksullaşması, eşitsizliğin derinleşmesine rağmen rejim nasıl toplumsal meşruiyetini devam ettirebiliyor? Genel olarak baktığımızda ciddi bir bölüşüm krizinden söz etmek mümkün. Fakat insanlar bölüşüm krizine karşı sınıfın ne aldığıyla değil kendi geçmişleriyle bugünlerini karşılaştırarak bakıyorlar bu tartışmaya. AKP’nin nispeten refah sağladığı 2016-2017’ye kadar insanların kendi geçmişlerine baktığında reel artışları görebildiği ve özellikle sosyal yardımlarla başardıkları bu bolluğun artık bittiğini düşünüyorum. Bunun rejim açısından ciddi bir eşik olduğu kanaatindeyim. Bunu tekrar sağlayamayacaklarının farkındalar. Aksi durumda hemen seçime gideceklerini düşünüyorum. Dolayısıyla bunun yarattığı öfkeden ciddi biçimde çekiniyolar. Türkiye’de hep boş tencerenin hükümet yıkmadığı iddia edilir. Kritik aşamalarda boş tencerenin iktidar değiştirdiğini düşünüyorum. Mesela 1990-1991’de 12 Eylül’ün yaratmış olduğu yoksullaşmaya çok ciddi bir tepki oldu ve nihayetinde iktidar değişti. Aynı durum 2001 krizinde de yaşandı. 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde vatandaş tekrar bunun tepkisini gösterdi ama başka siyasal faktörlerle bu tepki dönüşemedi. 2023 seçimleri öncesinde tekrar biraz kaynak dağıttılar ve onun artık sürdürülemez olduğunu düşünerek Mehmet Şimşek’i çağırdılar. Dolayısıyla siyasal iktidarın geçmişteki toplumsal desteği önemli ölçüde aşındı ve bunun tekrar yerine konması giderek zorlaşıyor. Öte yandan yoksulluk ve eşitsizlik AKP döneminde itiraz değil itaat yarattı. Yoksulluğun, eşitsizliğin itiraz üretebileceği bir hatta ihtiyaç var. Vatandaşın taleplerinin karşılığının, kaynaklarının olduğuna inandırabilmek gerekir. Ekonomi politikaları ve sosyal politikaları açısından kamucu bir hatta yeniden ve kuvvetli biçimde ihtiyaç var. </p>
<p><strong>SORU: 3 </strong></p>
<p><strong>Sendikalara ve toplumsal muhalefetin bütününe düşen görevler nelerdir? </strong></p>
<p><strong>Selin Pelek</strong>: Ana akım iktisat anlayışı iktisadi anlamda başarılı değil, sürekli kriz üretti ama bir tipoloji yaratmakta başarılı oldu. Örneğin, şu an muhalif olanlar bile sosyal güvenlik sistemi niye zarar etsin der. Ya da “sosyal sigorta zarar eder mi etmez mi?” Şirket değil ki sağlık sistemi, neden kar etmek zorunda… Aynı şekilde “eğitim meslek öğretmiyor” diyerek sermayeye çocuk işçi yetiştirme projesi yarattılar. Bu doğru gibi gözüken yanlışlardan başlamak gerek belki. Asgari ücreti bir asgari ücret gibi değil ortalama ücret gibi tartışıyoruz. Dolayısıyla asgari ücreti, sosyal güvenlik ve emeklilik sistemini, kamusal taleplerin bütününü tekrar yerli yerine koymanın mücadelesini vermemiz gerekiyor. Sınıfsal bir tercih manzumesi olan bütçe için daha fazla ses çıkarmamız gerekiyor. İktidarın her alandaki baskısı, sosyalist hareketin artık bulunmadığı mahallelerde tarikatların yayıldığı gerçeği, sendikaların üstündeki örgütlenme baskısı, bunların tümü muhakkak. Ancak tabanın cesaretini düşünmek gerek. Bunu 19 Mart’ta gördük, bu kadar hegemonyaya rağmen hala git gide büyüyen bir potansiyel var. Muhalefetin bütününün seslenme araçlarındaki problemlere odaklanması ve orayı geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. </p>
<p><strong>Özkan Atar</strong>: 2026 yılının bütçe tartışmaları bir taraftan sürüyor, öte yandan asgari ücret belirlenmesi, metal iş kolunun toplu iş sözleşmesi ki bunlar kritik virajlar, öncesine bakacak olursak ağustosta 6,5 milyona yakın memur ve memur emeklisine toplu sözleşme adı altındaki sefalet dayatması… Aslına bakarsanız ekonomik anlamda toplumsal bir mücadele ihtiyacı elzem olmasına rağmen bu hayata geçirilemiyor. Sendikalar ve emek örgütleri de bir ölçüde bu “-mış gibi” sürecinin içerisine dahil oluyor. Kamu sözleşmelerinin Türk İş ve Hak İş tarafından yürütülen sürecinde grev yasaklamalarıyla birlikte sanki adil bir toplu iş sözleşmesi yapılmış ve sendikal haklar alınmış gibi bir süreç toplumun önüne çıkarıldı. Halbuki işçilerin görüşleri alınmış, onay mekanizmaları işletilmiş olsa ortaya çıkarılan sözleşmelerin son derece sorunlu olduğu ve gelir dağılımındaki adaleti sağlamaktan uzak olduğunu görebiliriz. Mücadele örgütlerinde bir özgüven eksikliği olduğunu tespit etmek lazım. Bunun yanı sıra birlikte iş yapma, mücadele etme kültürü emek örgütleri ve mücadele örgütleri açısından olması gereken noktada değil. En başta örgütsüzlük var, bunun ceberrut devlet anlayışının ortaya koymuş olduğu baskılardan ve dolayısıyla bazı mücadelelerden geri durmadan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Emek örgütleri açısından sermaye ve devlet güdümlü ana eğilim ve karakteristik yapının olduğunun da altını çizmek istiyorum. Toplumun dinamik kesimlerinin üretimden gelen gücünü içine katan güçlü bir hareketin ortaya çıkması sergilenmesi bugün kaçınılmaz. Asgari ücret özelinde bakacak olursak Türk İş o masada olmayacağını ifade ediyor ama kuralları belirlenerek emekten yana sonuç yaratabilecek biçimde bu alan zorlanmalı. Genel anlamda ise toplumsal muhalefet açısından, bugün özellikle barınma hakkının, sağlıklı gıdaya ulaşım ve işsizliğin %20’yi aştığı noktada çalışma hakkının, kamusal eğitim ve sağlık hakkının, 2026 OVP’de yer alan tamamlayıcı emeklilik sistemine karşı sosyal güvenlik hakkının somut bir programla öne çıkarılması ve sonuç odaklı kesintisiz bir mücadele yürütülmesi gerekiyor.  </p>
<p><strong>Aziz Çelik: </strong>Bunun en hayati meselelerden biri olduğunu düşünüyorum. Örgütlü emek mücadelesi ile demokrasi mücadelesi arasında bağlantının kopması ve emek mücadelesinin siyasal alanda bir özne olmaktan çıkması. AKP iktidarının özellikle 2010 sonrasında ciddi biçimde emek alanında tahakkümleri gelişti. Oldukça sınırlı ve parçalanmış bir örgütlü kesim var ve emek hareketinin ana gövdesi büyük ölçüde AKP tarafından belirleniyor ve yönetiliyor. Dolayısıyla emek hareketinin 90’larda 2000’ler başında kazanmış olduğu görece özerk tutum yani ve mücadele kapasitesini Tekel Direnişi ardından dağıttılar ve büyük ölçüde iktidarın güdümüne aldılar. Ana akım emek hareketi için söylüyorum bunu. Farklı konfederasyonlar 90’larda birlikte hareket edebiliyorlardı. 2010’a kadar olan dönemde de emek platformu çerçevesinde çok farklı eğilimlere sahip emek ve meslek  örgütleri bir araya gelip ortak eylemler yapabiliyorlardı. İktidarın sendikal hareketin önemli bi bölümünü kontrol eder hale gelişi yasal düzenlemelerle, çeşitli politikalarla ve kimi zaman sendikalara kişisel ilişkilerle içten müdahale ederek gerçekleşti. Bunun sonucunda örgütlü emek hareketi ciddi biçimde zaafa uğradı. Örneğin şu an vergi konuşulurken bunun etrafında ortak hareket edebilecek örgütlü emek yok. Sendikal hareketin alameti farikası nerede olursa olsun var olan hükümete karşı laf söyleyebiliyor olmasıydı. Artık hükümet kontrolündeki sendikalar ses çıkartırlarsa özellikle kamudaki örgütlülüklerinin gideceğinden korkuyorlar. Öte yandan sınıfın milliyetçi muhafazakar yönde değişen siyasal davranışı sol ve sosyalist hareketlerin emek hareketi içerisindeki kapasitesini önemli ölçüde yitirmesine neden oldu. Şöyle bir tablo var, 16 bin 800 lira en düşük emekli aylığı, 20 bin lira ortalama emekli aylığı, 22 bin 100 lira civarı bir asgari ücret. Bundan daha çıplak ne olabilir? Bütün bunları aşmaya çalışan birleşik bir emek+emekliler hareketi yaratmaya çalışmak lazım. Bunun için yeterince ortak paydanın olduğunu düşünüyorum. Çok basit ve çok sıradan ortaklaştırabilcek temel paydaları beslemek ve güçlendirmek hakikaten birleşik ortak bi muhalefet hareketi yaratmaya ihtiyaç var. Sosyal karşılığı olmadığı sürece çeşitli politik örgütlerin ittifak denemesine dönüyor ve toplumsal karşılığı olmuyor. </p>
<p><strong>Özkan Atar:</strong> Yeni bir yıla, 2026’ya doğru gidiyorken, umudumuzu büyütmeyi önümüze koyuyoruz. 2025’in başlarında grev yasaklarına karşı işçi sınıfının fiili grevlerle temel anayasal haklarına sahip çıkışı, sermaye iktidarına ve Türkiye’nin en güçlü sermaye örgütü MESS’e karşı meydan okuyan başkaldırısı sonucunda başarılı sonuçlar elde etti. 19 Mart’ta toplumsal temel hakların yasaklanmasına ve adeta bir sıkıyönetim ilanına karşı başta gençlerin ve tüm Türkiye genelinde ortaya konulan fiili mücadeleler bizim umudumuzu büyütüyor. 2026’da da iş cinayetlerine, vahşi kapitalist politikalara, gençlerin geleceksizliğe mahkum edilmesine karşı başta işçi sınıfı olmak üzere demokrasimizi yeniden kazanmak için mücadelemize devam edeceğiz. Kazanacağımıza inanıyoruz. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 14 Dec 2025 08:24:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Dün demokrasi yalanı bugün monarşi gerçeği”]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/dun-demokrasi-yalani-bugun-monarsi-gercegi-676452</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/14/dun-demokrasi-yalani-bugun-monarsi-gercegi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/dun-demokrasi-yalani-bugun-monarsi-gercegi-676452</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Gelinen aşamada ise ABD ve İsrail eliyle sürdürülen yeni düzen arayışı içinde, Türkiye yeniden konumlandırılıyor. Bu da kendisini bir kez daha ümmetçilik merkezli etnik ve mezhepsel temeller üzerine yükselecek bir rejim olarak gündeme taşınıyor. Türk-Kürt-Arap ittifakı olarak ifadesini bulan yeni açılım kapısı da buraya çıkıyor. Sosyalizmi tartışmak istiyorsa arkadaşlar, elbette yine tartışalım, ama şimdilik şunu hatırlatmakla yetinelim; sınıflı toplumda ve mevcut iktidarların hüküm sürdüğü bir toplumda iktidarsızlık ve devletsizlik -bir demokrasi olmaktan çok- var olan iktidara ve devlete tabiiyeti getirir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Politika</strong> <strong>Kolektifi</strong></p>
<p>ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi T. Barrack bu kez de “1919’dan beri ulus-devletler tarafından engellenmiş durumdayız” sözleriyle İpek ve Baharat Yolu aracılığıyla Doğu Batı arasındaki kaynaşmanın ulus devletler nedeniyle kesintiye uğradığı sözleriyle gündemde. Barrack sonrasında da Ortadoğu için en iyi modelin “hayırsever Monarşiler” olduğunu ileri sürdü.  </p>
<p>ABD Ulusal Güvenlik Belgesi’nde de Körfez ülkeleri üzerinden Monarşilerin zorlanmasının gereksizliğine vurgu yapılıyor, başarılı ilişkinin anahtarının “bölgeyi, liderlerini ve uluslarını oldukları gibi kabul etmek” olduğu ifade ediliyor. </p>

<h2>YENİ AÇILIM BÖLGESEL TASARI</h2>
<p>Bu ifadeler ABD ve İsrail merkezli yeni Ortadoğu düzenine ilişkin önemli ipuçları ortaya koyuyor. Asıl altı çizilmesi gereken de Türkiye’nin bu yeni Ortadoğu kurgusu içinde bir gerici rejime doğru zorlanmasıdır.  </p>
<p>BOP’un ilk sahnesinde de Türkiye’nin ılımlı İslamcı bir merkez olarak konumlanması ABD stratejisinin en önemli halkalarından birisiydi. Siyasal İslamcı bir rejim dönüşümü hedefini o dönemde S. Huntigton ifade etmişti. Cumhuriyet’in laik temelli kuruluşu ile Türkiye’nin Osmanlı bakiyesini devralmasının mümkün olmadığını dile getirerek, bundan kurtulması gerektiği yönündeki düşünceler revaçtaydı. CIA Türkiye masası şefi -AKP’nin kuruluşunda da önemli rol oynamış- G. Fuller de bunu Türkiye’nin bir hilafet merkezi olarak tanımlanması olarak ifade etmişti.  </p>
<p>Türkiye bu Amerikan planı doğrultusunda uzun süredir bir karşı-devrim süreci ile karşı karşıya. Cumhuriyet’in kuruluşundan gelen nispi demokratik ve ilerici birikimler ortadan kaldırılarak siyasal İslamcı bir faşizme dönüşüm sürecinde çok önemli bir mesafe de kaydedildi.  </p>
<p>Gelinen aşamada ise ABD ve İsrail eliyle sürdürülen yeni düzen arayışı içinde, Türkiye yeniden konumlandırılıyor. Bu da kendisini bir kez daha ümmetçilik merkezli etnik ve mezhepsel temeller üzerine yükselecek bir rejim olarak gündeme taşınıyor. Türk-Kürt-Arap ittifakı olarak ifadesini bulan yeni açılım kapısı da buraya çıkıyor.   </p>
<h2>ULUS DEVLETTEN ÇIKIŞ DAYATMASI</h2>
<p>Daha önce de 2013 Açılım dönemlerinde yeni-Osmanlıcılık üzerinden benzer görüşler gündeme getirilmiştir. Bu tam da ABD’nin eski ulus devletlerin ortadan kaldırılmasına yönelik girişimleriyle uyumlu şekilde, “sınırların ortadan kalktığı” bir tür “esnek üniterlik içinde” bir genişleme-büyüme siyaseti olarak ifade ediliyor.  </p>
<p>Bugün de benzer bir durumdan söz etmek mümkün. T. Barrack, “Osmanlı Milletler sisteminin Türkiye için en uygun sistem” olduğunu ifade ederken de farklı kimlikler üzerinden oluşacak bir yeni rejim tanımını gündeme getiriyordu. </p>
<p>Monarşi’lere yönelik sözler tam da böyle bir sistemin tamamlayıcısı olarak düşünülebilir Suriye’den Türkiye ve Körfez Monarşi’lerine kadar her alanda, bu tür yönetimlerin daha kolay idare edileceği düşünülüyor. O yüzden de Türkiye’nin yapısının bu yönde dönüşümü ABD’nin yeni siyaseti olarak dayatılıyor.  </p>
<h2>SOSYALİZMDEN KAÇIŞ YENİDEN</h2>
<p>Dikkat çekilmesi gereken en önemli noktalardan birisi de bunun da bir kimlikler özgürleşmesi olarak sunulmasıdır. Ademi merkeziyetçi ya da federal yapıların oluşturulması, bu anlamda eski ulus devlet yapılarını aşan bir demokratikleşme hamlesi olarak ileri sürülebiliyor.  </p>
<p>Kürt hareketi açısından böyle bir durumdan söz etmek mümkün. Daha önce de Demokratik Konfederalizm tezleri ile ifade edilen görüşler hatırlanırsa, bir tür özerk alanlar ve onlar üzerinden oluşan bir konfederal birlikler önerisi, yeni çağın Marksizm’i aşan yeni açılımları olarak ileri sürülüyordu. Benzer bir durumu şimdi de kimlikler üzerinden bir esneme üzerine kurulu bir komünler önerisi ile bu yeniden gündeme getiriliyor.  </p>
<p>Bu yaklaşım, BOP sahnesinde kurulan; etnik ve mezhep temelli yeni monarşik düzenler içinde sınırlı bir özerk iktidar alanı yaratma arayışından başka bir anlama gelmemektedir. Bölgeye dayatılan yeni Amerikancı geri düzen, tüm ilerici ve demokratik birikimlerin ve hareketlerin sistemli biçimde tasfiye edilmesinden bağımsız ele alınamaz. </p>
<p>Bugün bu tür yaklaşımların artık eskimiş ve tükenmiş post modern-liberal tezlerin tekrarlanarak sosyalizm olarak ileri sürülmesi olduğunu söylemek gerekir. Bu çerçevedeki eleştiri ve itirazların Kürt hareketi yöneticileri tarafından “Kürtlük–Türklük çelişkisi” olarak sunulması ise, sosyalizm adına açık bir çelişkiyle —bir oksimoronla— karşı karşıya olduğumuzu göstermek için yeterli olsa gerek. Sosyalizmi tartışmak istiyorsa arkadaşlar, elbette yine tartışalım, ama şimdilik şunu hatırlatmakla yetinelim; sınıflı toplumda ve mevcut iktidarların hüküm sürdüğü bir toplumda iktidarsızlık ve devletsizlik -bir demokrasi olmaktan çok- var olan iktidara ve devlete tabiiyeti getirir.  </p>
<p>*** </p>
<h2>HATIRLATMALAR</h2>
<h2>IRAK’TA YALAN KİMYASAL SİLAHLAR İDDİALARI VE İŞGAL</h2>
<p>2003 yılında Irak’a ve Saddam Hüseyin rejimine yönelik işgal girişimi, ABD tarafından; kanlı bir diktatörün yok edilmesi, kimyasal silahların imhası, demokrasi ve medeniyet gibi argümanlara dayandırılmıştı. En çok kullanılan argüman, Irak’ın sahip olduğu iddia edilen kitle imha silahlarının oluşturduğu tehdit ve Saddam Hüseyin’in El Kaide ile sözde bağlantıları oldu.  </p>
<p>Oysa bunların doğru olmadığı, kısa süre içinde ortaya çıktı. İşgalden sonra Irak’ta hiçbir kitle imha silahı bulunamadı. Saddam’ın 11 Eylül eylemcileriyle bağlantısı olduğuna dair işkence altında elde edilen kanıtların da gerçek dışı olduğu görüldü. </p>
<p>Savaşa şüpheyle yaklaşan dünya kamuoyunu ikna etme kampanyasının doruk noktası, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın 5 Şubat 2003’te New York’taki Birleşmiş Milletler toplantısında yaptığı konuşmaydı. Powell, Bağdat’taki diktatörün, hâlihazırda biyolojik kitle imha silahlarına sahip olduğu ve nükleer bombalar üzerinde çalıştığına dair çok sayıda sözde “kanıt” sundu. İki yıl sonra Powell bu konuşmanın “kara bir leke” olduğunu itiraf etti. Eski Dışişleri Bakanı, özeleştiri yaparak “ABD adına dünyaya yanlış bilgi sunan kişi benim ve bu, sonsuza kadar hayatımın bir parçası olarak kalacak” dedi. </p>
<p>Powell tarafından söylenen yalanlar arasında şunlar vardı: </p>
<p>“Tekerlekler ve raylar üzerindeki biyolojik silah fabrikalarının ilk elden tasvirlerine sahibiz.” </p>
<p>“Tahminlerimize göre Irak bugün 100 ile 500 ton arasında kimyasal silah maddesi stokuna sahiptir.” </p>
<p>“Saddam Hüseyin nükleer silah edinmeye kararlıdır... O kadar kararlı ki, 11 farklı ülkeden yüksek özellikli alüminyum tüpler almak için defalarca gizli girişimde bulunmuştur.” </p>
<p>“Bugün dikkatinizi çekmek istediğim husus, Irak ile El Kaide terör ağı arasındaki potansiyel olarak çok daha vahim olan bağlantıdır... Iraklı yetkililer El Kaide ile bağları olduğu yönündeki suçlamaları reddetmektedir. Bu inkârlar kesinlikle inandırıcı değildir.” </p>
<p>Amerikan yönetimine Irak’ın biyolojik silahlar ürettiği bilgisini veren Iraklı kimya mühendisi, Guardian gazetesine yaptığı açıklamada yalan söylediğini 2011 yılında kabul etmişti. Rafid Ahmed Alwan el-Cenabi, 1995 yılında Saddam Hüseyin rejiminden kaçarak Amerikan ve Alman istihbaratına, Irak’ın biyolojik silahlara sahip olduğu ve bu silahların kamyonlarla taşınabildiği gibi yalan haberler üreterek Amerikalılara Irak’ın işgali için gerekçe verdiğini ve bundan pişman olmadığını söyledi. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere’nin de desteğini alarak el-Cenabi’nin verdiği bilgileri askeri müdahale gerekçeleri arasında göstermişti. </p>
<p>Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powel, 2003 yılında Birleşmiş Milletler’de yaptığı bir konuşmada el-Cenabi’nin sağladığı uydurma bilgileri, biyolojik silahların üretilmesine tanıklık etmiş bir kaynaktan gelen bilgiler olarak sunmuştu. El-Cenabi, o dönemde Guardian gazetesine yaptığı açıklamada, “Bana bir yalan söyleyerek Irak rejimini devirme şansı verilmişti. Ben ve oğullarım Irak’a bir parça da olsa demokrasinin gelmesine neden olmaktan gurur duyuyoruz.” dedi. </p>
<p>Peki bu yalanların sonucu ne oldu? İşgal güçleri, Kuzey Irak’taki Kürt peşmergelerle birlikte 2 ay içerisinde Irak ordusunu yenilgiye uğrattı. ABD, ülkede siyasi iktidarı ele geçirdi. İşgalin 2. yılında “İslami-Demokratik” federal anayasaya geçti. Ülke etnik ve mezhepsel ayrılık üzerinden yeniden haritalandırıldı. ABD, Kuzey Irak petrollerini ele geçirdi, bölgede Barzani liderliğinde kurulan Bölgesel Yönetimi himayesine alarak ülkenin kaynaklarını güvence altına aldı. </p>
<p>Ancak ABD’nin Vietnam’dan sonraki en kanlı işgali olan Irak’taki askerî müdahalesi, işkenceleriyle ünlü hapishaneleri, ülkenin siyasal yapısını mezhepçi gerilimi şiddetlendirecek şekilde değişmesi, Saddam destekçisi Sünnilerin tasfiyesi gibi hamleler, ülkeyi bugün bile tam olarak bitmemiş bir iç savaşa sürükledi. Wikileaks belgelerine göre daha 6. yılında 100 binden fazla sivil ölümün yaşandığı işgal, dünya tarihine Amerikan emperyalizminin en büyük suçlarından biri olarak geçti. Ancak hep yıkım, işkenceler, katliamlarla anılan işgalin en büyük zararlarından biri, Irak’ın etnik-mezhepçi temelde bölünerek egemenlik, demokrasi ve kardeşlik temelinde birleşebilecek bir ülke olabilme ihtimalini tamamen rafa kaldırdı. En kaba haliyle böl-yönet stratejisi, Ortadoğu için yeni model haline getirildi. Bunun yanı sıra yine Irak’ta denenen, Amerikan askerî-endüstriyel kompleksinin Amerikan şirketlerinin yağması için egemen ülkelere yönelik müdahalecilik modeli 21. yüzyılın başat emperyalist stratejilerinden biri haline geldi. </p>
<p>Amerikan askerlerinin kontrolündeki hapishanelerde, sonrasında Wikileaks vb. sızıntılarda ortaya çıkan insanlık dışı işkence ve muameleler, Afganistan işgaliyle güçlenen El-Kaide vb. cihatçı örgütlenmelere yeni bir alan açtı. Özellikle işgal sonrası tasfiye edilen Saddam hükümeti dönemi komutanları, Irak’ta El-Kaide yapılanmalarını örgütledi. Ardından Suriye savaşında aktör haline gelecek El-Nusra ve IŞİD’in öncülü olan Irak El-Kaide’si, doğrudan Amerikan işgalinin sonucuydu. Sürpriz olmayan bir biçimde, bu örgütlerin terör saldırılarının hedefleri de büyük ölçüde işgali Amerikan askerleri değil, ülkedeki Şii siviller oldu. </p>
<p>*** </p>
<h2>BÖLGESEL PARÇALANMANIN PİLOT ÜLKESİ OLDU</h2>
<p>Amerikan işgalinin Irak ve Ortadoğu siyasetine etkisi yalnızca cihatçı örgütlere alan açması olmadı. Irak işgali sonrası ABD’nin “özgürleştirme” ve “demokrasi” hamlesi, ülkenin tüm siyasal yapısının ancak etnik ve mezhepsel temelde temsil edilebildiği bir modeli yarattı. Tüm yasama ve yürütme aygıtlarının Sünni, Şii ve Kürt temsili üzerinden bölündüğü bu yapı, bahsedilen kimlikler arasındaki hiyerarşiyi kristalize etti, sürekli siyasal kriz yaratan bir hale getirdi. Sünni Arapların ülkedeki siyasal temsil düzeyindeki zayıflık mezhepçi örgütlenmeleri güçlendirirken, Irak haritasının tamamen Şii-Sünni-Kürt kimlikleri ve mezhepleri üzerinden şekillenmesi de ülkenin bütünlüğünü tamamen ortadan kaldırdı. </p>
<p>Doğrudan ABD’nin sömürgeci güç olarak kendi masasında kurguladığı ve ülkeyi siyasal olarak kırılganlaştırılan, sürekli yeni iç savaş potansiyelleri ve siyasi krizler üreten sistemin sorunları, geçen yıllarda da kendisini göstermeye devam etti. Irak’ta El-Kaide, vb. örgütlerin saldırıları on yıllarca kesintisiz olarak sürdü, Suriye savaşının patlak vermesinin ardından IŞİD, Irak’ın dağınıklığı ve zayıflığı sayesinde ülkede çok hızlı bir şekilde topraklarını genişletti, siyasal egemenliğine Amerikan emperyalizmi tarafından el koyulan Irak, başta da ABD ve İran olmak üzere farklı jeopolitik güçlerin vekil gücü haline geldi. 2003’te Irak’a “demokrasi getirmek için” başlatılan işgalin sonucu, anayasal temelden parçalanmış bir ülke, yerleşik kimlik gerilimleri, sonu gelmeyen cihatçı terör ve ülke kaynaklarının sürekli düzeyde yağmalanması oldu. ABD, Irak’ta gördüğü “fırsatları”, gelecek yıllarda Libya ve Suriye’de de gerçekleştirmek isteyecekti </p>
<p>2007 yılında yapılan araştırmalara göre Irak’ta tahmini 1.000.000 sivil yurttaş öldü, UNHCR Nisan 2008 tarihli verilerine göre 4.7 milyon Iraklı yer değiştirdi (Irak nüfusunun %16’sı), bunların iki milyonu komşu ülkelere sığındı. </p>
<p>2009 yılında Irak Parlamentosu ve ABD, Stratejik Çerçeve Anlaşması imzaladı. Bu anlaşma; ülke içindeki etnik grupların ve siyasi oluşumların haklarının garantiye alınması, öğrenci takasları; eğitim, enerji sahalarının geliştirilmesi, çevresel temizlik, sağlık bakımı, bilgi teknolojisi, iletişim ve infaz hukuku gibi konuları içeriyordu. ABD, yeni strateji uyarınca, Irak’a 1,2 milyar dolar ekonomik yardım yapılacağını açıkladı. Bush, ayrıca Irak hükûmetinin de toplam 10 milyar doları kalkınma projelerine ayırmayı kabul ettiğini açıkladı. Irak’ı rant alanı haline getiren ABD, ülkeyi etnik ve mezhep temelli bir bölünmeye de götürdü. </p>
<p>*** </p>
<h2>AFGANİSTAN’A MEDENİYET GÖTÜRECEKTİ TALİBAN GELDİ</h2>
<p>Ortadoğu’da cihatçı örgütlerin oluşumu ve yeşermesi, Afganistan’da SSCB’ye karşı ABD’nin örgütlediği “mücahitlerle” başladı. Afganistan’da 1978 yılında Sovyet ve sosyalizm yanlısı askerlerin iktidara gelmesi sonucu, ABD ve Pakistan’ın finansman ve silah desteğini alan İslamcı gruplar silahlı ayaklanma çıkardı. Afganistan’da bugün Taliban’ın şeriat karanlığına giden süreç, henüz 45 yıl önce, doğrudan ABD teşvikiyle başlamış oldu. 1979’da yaşanan iç savaşı durdurmak için bu kez SSCB’nin Afganistan’a doğrudan müdahalesi, karşıt islamcı grupları ABD gözünde daha da kıymete bindirdi. Pakistan’da eğitim verilen, finansman ve silah desteği sağlanan gruplar, Afganistan’a geçerek SSCB’ye karşı iç savaşı örgütledi. ABD’nin SSCB’nin bölgesel olarak geriletilmesi stratejisinde dost ve kardeş olarak gördüğü “mücahitlere” 1979’dan 1985’e kadar toplam 250 milyon dolar yardım yapıldı. 1985 yılında dönemin Amerikan başkanı Ronald Reagan, mücahitlere SSCB’ye karşı kullanılmak üzere uçaksavar füzelerinin verilmesini onayladı. İslamabad havalimanına doğrudan ABD ikmali ile getirilen silahlar, burada radikal islamcı gruplara dağıtılıyordu. </p>
<p>Taliban ve El-Kaide’nin Afganistan’da önemli siyasi aktörler haline gelmesi, doğrudan ABD’nin ülkede mezhep temelli, antikomünist örgütler eliyle iç savaş çıkarma stratejisinin sonucuydu. SSCB’ye karşı savaşması için finansal ve askerî yatırımların yanı sıra, bu dönemde ABD’nin müttefiki olarak yansıtılan mücahitler, aynı zamanda ana akım medyada da özgürlük savaşçıları olarak yansıtılıyor, CIA finansmanıyla dünya çapında gazetelere cihada katılma çağrısı yapılan ilanlar veriliyordu. Amerikan kanalları Taliban’ın başarılarını kutlayan belgeseller çekip Müslüman nüfus yoğunluklu ülkelere servis ediyordu. Afganistan’da çocukların cihatçı örgütlere katılması için motivasyon çalışmaları yürütülüyordu. Taliban’ın ABD finansmanı ile kurduğu eğitim merkezlerinde ilköğretim matematik derslerinde çocuklara hız problemleri, Rus askerlerini öldüren mücahitlerin kalaşnikof mermileri üzerinden anlatılıyordu. </p>
<p>Tüm bu yatırımlar, daha karanlık bir ekonomi-politiği de yaratıyordu. Afganistan’da eroin üretimi 1970’lerde CIA tarafından, ülkede mücahit örgütlenmesini finanse etmek amacıyla başlatıldı. CIA Afganistan’da üretilen eroini dünya pazarına taşıyarak gelirleriyle de Taliban, El-Kaide mensuplarına silah, finansman desteği verdi. Cihatçı örgütlenmeleri doğuran, dünyayı eroinle zehirleyen, ülkeyi mezhepçi katliamlar ve kadın köle pazarlarıyla dolduran tüm bu stratejinin karşılığı olarak ABD, geçen on yıllarda batı hegemonyasına karşı önemli kazanımlar elde eden antiemperyalist ulusal kurtuluş hareketlerine karşılık olarak kendi sağcı, mezhepçi gerilla örgütleri kuruyordu. </p>
<p>*** </p>
<h2>AMERİKAN CİHADI</h2>
<p>Afganistan’da cihatçı İslamcılığın ABD tarafından örgütlendirilmesi öncesinde SSCB, bölgedeki Arap ülkelerinin çoğuyla yakın ilişki içerisindeydi. Kalkınmacı-bağımsızlıkçı Arap milliyetçilikleri, sömürge dönemi sonrası yerleşen seküler rejimler, Soğuk Savaşta ABD emperyalizmine karşı önemli bir uluslararası destek sağlıyordu. ABD’nin Afganistan’da Pakistan taşeronluğunda kurguladığı siyasal İslamcılık, yalnızca SSCB’nin jeopolitik etkisini kırmakla sınırlı olmadı, bütün bir Ortadoğu’nun siyasal-toplumsal gidişatını, cihatçı mezhepçilik zehriyle tersine çevirdi. </p>
<p>1988’de SSCB’nin Afganistan’dan koşulsuz çıkışı sonrası ülke Taliban’a teslim edilirken, Batı cihatçı mücahitlerle işinin bittiğini düşünse de tarih aksine aktı. Taliban’ın Afganistan’da 20. yüzyılda ülkede kurulan tüm seküler kurumları yıkışı, Şii katliamları, kadınların eğitimden çektirilmesi, cariye pazarlarının kurulması, El-Kaide’yle girilen siyasi ittifak… Tüm bu gelişmeler yaşanırken örgütün en büyük destekçisi ABD olarak kaldı. SSCB işgali bitmiş, Afganistan’a demokrasi gelmişti! </p>
<p>1990’larla birlikte, yıllardır ABD-Pakistan-Suudi Arabistan üçgeni tarafından finanse edilen, eğitilen, silahlandırılan El-Kaide vb, Afganistan merkezli İslamcı yapılar, “cihadı sürdürmeye ve yaymaya kararlıydı”, El-Kaide dünyanın farklı yerlerinde kanlı terör eylemleri düzenleyen uluslararası bir örgütlenme haline gelmişti. 11 Eylül ile birlikte ise, cihatçı İslamcılık ABD’nin Ortadoğu stratejisinde bu kez uzaktan desteklenen müttefik yerine, Amerikan ordusunun bölgedeki varlığını meşrulaştıracak, bir tür demokrasi düşmanı korkuluk işlevi gördü. </p>
<p>*** </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/14/dun-demokrasi-yalani-bugun-monarsi-gercegi.jpg" alt=""></p>
<h2>BÖLGEYE GELİŞİN DÖNÜŞÜ OLMADI</h2>
<p>2001’de Bin Ladin’i teslim etmeyi reddeden Taliban Afganistan’ının Amerikan ordusu tarafından işgali, cihatçı örgütleri bitirmek yerine güçlendirdi ve etki alanını genişletti. Hakeza askerî varlığını ilk kez Ortadoğu’ya taşıyan ABD de bir daha bölgeden çıkmadı. SSCB’den sonra kendisine sözde yeni bir düşman yaratan El-Kaide vb selefi cihatçı örgütlenmeler, buradaki savaş birikimini sonrasında Irak ve Suriye’ye taşıdı. </p>
<p>2001’de başlayan ve 20 yıl boyunca dönem dönem yoğunlaşarak süren işgalin sonunda ABD bir türlü Taliban ve El-Kaide’ye karşı aradığı “ılımlı İslamcı” aktörü bulamadı. SSCB’ye karşı Taliban’ı örgütleyen akıl, yine benzer yöntemlerle, ülke içerisinde büyütülen mafya ve çetelerle yeni bir siyasal aktör yaratma konusunda başarısız oldu. İşgalin 20. yılında ABD Afganistan’dan kaçarcasına çıkarken, akıllarda şeriat karanlığından kurtulabilmek için uçak kanadına tutunmaya çalışan insanların trajedisi kaldı. </p>
<p>Geçen 56 yılda, Afganistan yeniden tamamen Taliban’ın egemenliğine geçti. Ağır şeriat hükümlerinin uygulandığı ülkede, en ufak siyasal ayaklanma kanla bastırılıyor. Kadınların eğitime katılımı tamamen yasaklandı. Parklara, spor salonlarına ve benzeri kamusal alanlara gidişleri cezalandırılıyor. Kamusal alanda kırbaçlama, taşlama, uzuv kesme gibi şeri hükümlere dayalı cezalar uygulanıyor. Kadınlara peçe takma zorunluluğu getirildi, çalıştıkları işlerden uzaklaştırıldı. </p>
<p>Sonuç olarak ABD’nin 1970’lerde SSCB’ye karşı cihatçı örgütlerin kurulması ve desteklenmesi ile başlayan Afganistan harekâtı, 50 yılın sonunda 3 milyona yakın ölüm, yıkılmış bir ülke, insanlık dışı bir şeriat rejimi ile sonuçlandı. ABD’nin ilkokul sıralarına kadar soktuğu cihat propagandaları, silahlarını verdiği katliamlar, finanse ettiği mezhepçi savaşçılar, Afganistan’ı bugün Taliban şeriatında ışık görünmeyen bir karanlığa gömdü. </p>
<p>*** </p>
<h2>DİKTATÖRLERİ DEVİRME GÖRÜNÜMÜNDE ORTADOĞU DİZAYNI</h2>
<p>Ortadoğu’da giderek yozlaşan ve rüşvet, yolsuzluk, yoksulluk sarmalında debelenen iktidarlara karşı halkın tepkileri, ABD tarafından “demokrasi götürme” bahanelerine sahne oldu. Arap Baharı adı verilen süreçte halkın devrimini çalan ve İhvan başta olmak üzere kendi kontrolündeki İslamcı grupları palazlandıran ABD, Kaddafi’nin öldürülmesi, Mübarek’in indirilmesi ve en son Suriye’deki rejim değişikliği gibi dönüşümlere ön ayak oldu. Haritada Suriye ve Libya, Irak’ta geçen kanlı 8 yılın ardından yeni işgal hedefleri olarak seçildi. Bölgenin en büyük petrol rezervlerini barındıran Libya’nın bağımsızlığına kavuşması, sağlık ve eğitimin ücretsiz hale getirilmesi, okuma yazma oranının dört katına çıkarılması ve ülkenin laik bir temelde kalkınması sürecinin başrolü olan Kaddafi, Arap baharından en az etkilenen ülkeydi. Yanı başında Mısır ve Tunus’ta yaşanan kitlesel ayaklanmalara karşın, Libya’da kendiliğinden gelişen ciddi bir eylemlilik yaşanmadı. Geçmişte Afganistan’da olduğu gibi Libya’da da ABD başta olmak üzere emperyalist blok el altından para ve silah desteği verdiği örgütlenmeler üzerinden yapay bir toplumsal ayaklanma örgütlemeye girişti. Kaddafi hükümetinin bu ayaklanmaları bastırma girişimi NATO müdahalesi için yeterli bir sebepti. 2016 Amerikan seçimlerinde Clinton’ın sızdırılan mailleri de Libya’ya müdahalenin temelinde Kaddafi’nin dolar yerine Afrika’nın ortak para birimi olarak altın dinarına geçilmesi için yatırım yapma “suçu” olduğunu ortaya çıkardı. 19 Mart 2011’de Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan orduları başta olmak üzere tüm NATO üyelerinin desteği ile Libya’ya hava bombardımanı başlatıldı. Libya ordusunu imha ederek Kaddafi’yi devirmeyi hedefleyen operasyon, 400’den fazla sivilin katledilmesine sebep oldu. NATO hava saldırılarının desteklediği Ulusal Geçiş Hükümeti güçleri Trablus’u ele geçirdikten sonra iktidardan düşen Kaddafi, muhalifler tarafından yakalandı, işkence edilip öldürüldü. NATO’nun desteklediği sözde “özgürlükçü” Geçiş Hükümeti, Kaddafi’nin cesedini halka göstermek için günlerce soğuk hava deposunda sergilendi. </p>
<p>Mısır’da ise Arap Baharı sonrası yönetime getirilen Müslüman Kardeşler bağlantılı ve ABD destekli Mursi’nin, ülkeyi hızla dincileştirip antidemokratik bir yönetime sokma çabaları halkın tepkisiyle karşılaştı. Türkiye’de 20 yılda uygulanan politikaları bir anda uygulamaya kalkan Mursi’ye karşı yoğun protestolar gerçekleşti. 28 Nisan 2013’te Mursi’yi 30 Haziran’da görevinden istifa ettirmek için 15 milyon imza toplanmasının amaçlandığı taban hareketi olan Temerrud başlatıldı. Hareketin yönetici çevreleri, tüm Mısır’da ve özellikle Kahire’deki El-İttihadiye Sarayı önünde barışçıl gösteriler için toplanma çağrısında bulundu ancak halkın ilerici protestolarını çalan ise yine darbeci güçler oldu. ABD’nin burada ne tepki vereceği beklenirken, darbecilerin ABD ile ilişkilerindeki olumlu yönelim, darbeci Sisi ile ABD arasında yeni bir dostluğun başlangıcı oldu. Türkiye’deki AKP iktidarı, Mısır’daki dost partisine yönelik bu darbeye önce büyük tepki verse de sonra dozu düşürdü ve nihayetinde Sisi ile görüşmeyi kabul etti. 2022’de sıcak tokalaşmalar sonrasında 2024’te de Sisi’nin ziyareti gerçekleşti. </p>
<p>*** </p>
<h2>YENİ BAHANE: HAYIRSEVER MONARŞİ GÖTÜRMEK</h2>
<p>ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Ortadoğu’ya yönelik değerlendirmesinde ‘hayırsever bir monarşi’ arzusunu dile getirdi. İşleyen model budur” dedi. Barrack, Katar’ın başkenti Doha’da şöyle konuştu: “Olması gereken ilk şey şu: Onlara (Suriye’ye) kendi sistemlerini kendilerinin tanımlamasına izin vermeliyiz. Batı’nın ‘12 ay içinde demokrasi istiyoruz’ şeklindeki beklentileriyle oraya girmemeliyiz. Zaten hiçbir zaman gerçek bir demokrasimiz olmadı. Ben bir demokrasi görmüyorum. İsrail kendisinin bir demokrasi olduğunu iddia edebilir ama bu bölgede gerçekte en iyi işleyen şey, ister beğenin ister beğenmeyin ‘hayırsever bir monarşi’ olmuştur. İşleyen model budur.” </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 14 Dec 2025 07:44:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Egemenlik isteyince devrildiler: ABD’nin hedef aldığı liderler]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/egemenlik-isteyince-devrildiler-abdnin-hedef-aldigi-liderler-676451</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/14/egemenlik-isteyince-devrildiler-abdnin-hedef-aldigi-liderler.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/egemenlik-isteyince-devrildiler-abdnin-hedef-aldigi-liderler-676451</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in Filistin’deki işgalinden Venezuela’ya yönelik tehditlere, Ukrayna’daki bitmeyen vekâlet savaşından Çin’e karşı askerî yığınağa kadar tek bir ortak neden var: ABD emperyalizmi.</p>
<p>ABD emperyalizmi, ABD’nin finansal sistemler, kaynaklar, iletişim, silah, teknoloji ve uluslararası örgütler üzerinde tekel kurmaya çalıştığı kapitalist aşamadır. Böylece dünya düzenini diğer ülkelerin kaynak, toprak ve emeğinin sömürüsü üzerine kurar. Bu sorgulandığında, ABD tehdit, yaptırım, işgal ya da hükümet devirip kukla rejimler kurma gibi şiddet biçimleriyle karşılık verir. </p>

<p>Dünyadaki yaptırım listelerine bakmak ABD’nin hegemonyasını tehdit eden ülkeleri cezalandırdığını gösterir: Rusya, İran, Küba, Kuzey Kore. Birkaç ay öncesine dek Suriye de bu listedeydi.</p>
<p>Rejim değişikliği operasyonundan sonra artık tehdit değil. Bunu görmek için Netanyahu’nun İsrail’in Suriye topraklarında gururla yürümesine ya da Suriye’nin kukla Cumhurbaşkanı Colani’nin Beyaz Saray’da kahkahalar atmasına bakmak yeterli. </p>
<p>***</p>
<p><em><strong>İşte egemenlikleri için sömürüye meydan okuyan ve ABD tarafından devrilen bazı liderler:</strong></em></p>
<p>• <strong>Queen Liliuokalani</strong>, Anglo-Amerikan zengin plantasyon sahiplerinin ekonomik ve politik gücünü sınırlandırmak ve Hawai egemenliğini pekiştirecek yeni bir anayasa geçirmeye çalışan bir hükümdardı. 1893’te ABD ordusu işgal ederek devirdi ve 1898’e gelindiğinde adaları resmen ABD’ye ilhak edip; Hawai’yi askerî bir ileri karakol olarak kullandı, şeker ve ananasa el koydu ve adalar üzerinde tam kontrol kurdu. </p>
<p>• <strong>Mohammad Mossadegh</strong>, İran petrolünün ulusallaştırılması ve onlarca yıllık Britanya yağmasına son verilmesi vaatleriyle 1951’de İran’da Başbakan seçildi. Buna cevaben ABD ve Birleşik Krallık Mossadegh’i bir darbeyle devirdi ve İngilizlerin İran petrolünü yağmalamaya devam etmesine izin veren, CIA ve GCHQ’nun serbestçe at koşturmasına alan açan, fiili bir İsrail büyükelçiliğini tanıyıp açan ve Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’ne karşı bir piyon olarak kullanılan Muhammed Rıza Şah’ı iktidara getirdi. </p>
<p>• <strong>Jacobo Árbenz</strong>, United Fruit gibi şirketlerin devasa kârlar elde ederek sömürdüğü Guatemala’da 1950’de başkan seçildi. Göreve geldiğinde Guatemala topraklarının %70’i nüfusun %2’sinin elindeydi. United Fruit, Árbenz’e karşı lobi yapmak için 6 milyon doların üzerinde para harcadı. Bu, ABD’nin PBSuccess Operasyonu’nu başlatmasına yol açtı. ABD, silahlandırdığı milis gücüyle ülkeyi işgal etti, Árbenz’i sürgüne zorladı. Yerine gelen Armas diktatörlüğü binlerce Guatemalalıyı -United Fruit işçileri dahil- hapse attı, işkence etti, öldürdü. Guatemala’yı ABD için özgürce sömürülebilen bir plantasyona dönüştürdü ve ülkeyi onlarca yıl sürecek bir iç savaşa sürükledi. </p>
<p>• <strong>Patrice</strong> <strong>Lumumba</strong>, Belçika’dan bağımsızlığını kazanan Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin bağımsızlık yanlısı hareketine önderlik etti ve 1960’ta ülkenin ilk başbakanı oldu. Ancak Belçikalı şirketler madenleri yağmalamaya devam ediyordu. Lumumba madenleri kamulaştırmaya, Belçikalı şirketleri kovmaya ve bakır, elmas ve kobalt madenlerinin ulusal işletilmesi için Sovyetler Birliği’nden destek ve araçlar aramaya başladı. Belçika, Britanya ve ABD, buna karşı isyancıları fonlayıp silahlandırarak, hazinenin varlıklarını dondurdu ve tüm kredi akışlarını kesti. Lumumba 1961’de Belçika ve ABD destekli vekiller tarafından kaçırılıp vahşice öldürüldü; yerine getirilen Mobutu madenleri yeniden Belçikalı şirketlere devretti, bakırı dolara sabitledi ve ülkeyi ABD ve Avrupa şirketleri için yeniden sömürülen bir maden ve plantasyona çevirdi. </p>
<p>• <strong>Juan Bosch,</strong> başlıca ihracatların ABD’ye aktığı, ABD şirketlerinin geniş topraklara sahip olduğu, otuz yıllık Trujillo diktatörlüğünün sonrası ilk seçimde Dominik Cumhuriyeti başkanı oldu. İşçi sınıfına güvenceler getiren ilerici bir anayasa kabul etti, sağlığı insan hakkı ilan etti, toprak reformu başlattı, yeni ABD rafinerilerini yasakladı, yabancı birlikleri engelledi ve yozlaşmış askerî devleti hedef aldı. Bunun üzerine ABD, Dominik ordusunu silahlandırıp eğitti; ordu Eylül 1963’te darbe yaparak Bosch’u sürgüne gönderdi, sıkıyönetim ilan edip anayasayı feshetti. 1965’te, on binlerce insan Bosch’un geri dönmesi için protesto düzenlemsiyle ABD ülkeyi doğrudan işgal etti. Binlerce protestocuyu öldüren Jaoquin Balaguer’i iktidara getirerek ülkeyi yeniden ABD yağmasına açtı. </p>
<p>• <strong>João Goulart</strong>, 1961’de Brezilya’da toprak reformu ve ITT ile Standard Oil dâhil büyük çokuluslu şirketlerin elde ettiği kârı sınırlama taahhüdüyle başkan oldu. ABD, hükümeti devirmek için milisleri silahlandırıp desteklemeyi öngören “Operation Brother Sam”i başlattı. 1964’te bu ABD destekli güçler, iç savaş çıkarmayı hedefleyen bir hamleyle kışlalarda isyan etti. Goulart, şiddeti durdurmak için ülkeyi terk etti. ABD, hemen ekonomik yardım ve eğitim sağladığı ABD yanlısı bir askerî diktatörlüğü iktidara getirdi; bu diktatörlük 1985’e kadar Brezilya’da binlerce ilericiyi işkenceden geçirip öldürdü ve kaybetti. </p>
<p><strong>• Sukarno</strong>, Hollanda sömürgeciliğine karşı verilen mücadelenin lideriydi ve 1945’te yeni bağımsız Endonezya’nın ilk başkanı oldu. Endonezya için egemenlik ve ulusal birlik yolu aradı. 1965’te ABD ve Birleşik Krallık, Sukarno’ya karşı General Suharto’nun darbesini destekledi; darbe, Endonezya Komünist Partisi’yle bağlantılı görülen bir milyondan fazla komünistin, sendikacının ve kişinin öldürüldüğü bir askerî diktatörlük kurdu. Sukarno ev hapsine alındı ve Endonezya, çokuluslu şirketlerin sömürüsü ve yağması için yeniden tamamen açıldı. </p>
<p>• <strong>Salvador Allende</strong>, 1970’te ABD’nin büyük rahatsızlığına rağmen başkan seçildi ve ABD derhâl boğucu önlemleri devreye soktu: ABD, Şili’ye yönelik yardımları kesti, ülkenin ticari yollarla dolar erişimini engelledi ve çok uluslu şirketleri Şili’nin yurtdışındaki varlıklarına el koymaya teşvik etti. Kopuş noktaları, Allende’nin bakırı millîleştirmesi ve Üçüncü Dünya’nın lehine yeni bir uluslararası düzen kurmayı hedefleyen Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen’i (NIEO) inşa etme çabaları oldu. Eylül 1973’te ABD, Pinochet önderliğinde Allende’yi devirmek için bir darbe finansmanını ve komutasını üstlendi. Allende öldü, Pinochet iktidarı ele geçirdi ve 3.000’den fazla insanın katledildiği, 40.000’den fazlasının işkence gördüğü bir askerî diktatörlük kuruldu. </p>
<p>• <strong>Maurice Bishop</strong>, Eric Gairy’nin baskıcı rejimini deviren devrime öncülük eden Grenada Yeni Mücevher Hareketi’nin lideriydi. Okuryazarlık oranını genç yetişkinler arasında %65’ten %95’e çıkaran, sağlık hizmetlerini yaygınlaştıran, kilit sektörleri kamulaştıran ve Bağlantısızlar Hareketi’nde etkin olan halkçı ve ilerici bir güçtü. ABD, ekonomik yaptırımları, askerî tehditleri ve uluslararası kredileri engellemeyi devreye soktu. ABD’nin saldırısı, Bishop’un kendi partisinin üyeleri tarafından öldürülmesine yol açan hükümet içi çatlaklar yarattı. ABD, bunu “Operation Urgent Fury” işgali için bahane ederek devrimi dağıttı ve Grenada’nın Britanyalı genel valisinin otoritesini yeniden tesis etti. </p>
<p>• <strong>Thomas Sankara</strong>, 1983’te Burkina Faso’da IMF kemer sıkma programlarına son verip ülkeyi kendi kendine yeterli kılmayı hedefleyen anti-emperyalist devrime önderlik etti. Kilit sektörleri kamulaştırdı, dış borcu reddetti, toprak reformu, sulama projeleri, yerel pamuk üretimi reformlarıyla sömürü anlaşmalarını tersine çevirdi. ABD, istihbarat ağları üzerinden devrimi ve Sankara’yı ortadan kaldırdı. Ülkeyi ABD’nin müvekkil devletine dönüştürdü. Compaoré hükümeti IMF programını geri getirdi, İsrail’i tanıdı ve ülkeyi ABD ile Fransa’nın askerî-ekonomik sömürüsüne yeniden açtı. </p>
<p>• <strong>Jean-Bertrand Aristide</strong>, yaklaşık otuz yıl süren ABD destekli Duvalier diktatörlüğünü sona erdirdi, 1990’da Haiti’de başkan seçildi. Hükümeti asgari ücreti iki kattan fazla artırdı, okuryazarlığı ve sağlık hizmetlerini yaygınlaştırdı; ancak 1991’de ABD fonlu ve eğitilmiş bir cunta tarafından devrildi. ABD, Aristide’in ancak Haiti’yi yabancı şirketlerin sömürüsüne açan acımasız neoliberal programları kabul ederse iktidara dönebileceğini söyledi. Aristide bunu kabul etti fakat 2004’te Washington Uzlaşısı’nı reddedip Fransa’dan tazminat isteyince Fransa ve ABD tarafından kaçırılıp sürgüne yollandı, Haiti Batı’nın aşırı sömürdüğü bir ülkeye dönüştürüldü. </p>
<p>• <strong>Manuel Zelaya,</strong> 2005’te Honduras’ta ABD’nin ve oligarşinin kitleleri sömürmesine meydan okuma vaadiyle başkan seçildi. Asgari ücreti %62 oranında artırdı, ALBA’ya katıldı ve ABD tarafından 1982’de yazdırılan anayasayı değiştirmek için referandum çağrısı yaptı. Bu, ABD’de korku yarattı; referandum günü ABD hükümete darbe emri verdi. Generaller, Zelaya’yı kaçırdı ve IMF kemer sıkmasını geri getiren, ücret artışını iptal eden ve Honduras’ı ABD askerî üslerine açan ABD destekli Micheletti hükümetini kurdu.  </p>
<p>• <strong>Muammar Kaddafi,</strong> 1969’da Libya’daki monarşiye ve yozlaşmış rejime karşı önderlik etti. Petrol gelirleri kullanarak ücretsiz eğitim, elektrik, sağlık hizmetleri sağlanan; barınma insan hakkı ilan edilen; halka büyük miktarlarda kaynak aktarılan Libya, Afrika’nın en müreffeklerinden biri olmaya yükseldi. Egemen bir para birimi kurmaya yönelip AFRICOM’u engelleyip ABD petrol çıkarlarına meydan okuyunca, ABD-NATO 2011’de Libya’yı işgal etti, Kaddafi’yi öldürdü, ülkeyi yağmaladı ve bugün fiilen açık hava köle pazarlarının işlediği bir yıkım bıraktı. </p>
<p><em><strong>Nuvpreet Kalra, CODEPINK, kısaltılarak çevrilmiştir* </strong></em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 14 Dec 2025 07:36:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Soli Özel: Suriye buradaki sürece bakıyor]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/soli-ozel-suriye-buradaki-surece-bakiyor-676450</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/14/soli-ozel-suriye-buradaki-surece-bakiyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/soli-ozel-suriye-buradaki-surece-bakiyor-676450</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA["Eğer pek çok yorumcunun vurguladığı gibi Suriye’de SDG-Şam ilişkilerinin alacağı şekil Türkiye’deki İmralı ziyaretinin ardından biraz sarsıntı geçirmiş gibi gözüken sürecin gidişatına bağlı olacaksa o zaman Türkiye’nin içindeki gelişmeleri beklemek zorundayız. Yani Suriye’de olanların Türkiye’ye etkisinden çok Türkiye’de olanların Suriye’ye etkisinden söz etmek gerekiyor galiba."]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç</strong></p>
<p>Yazar ve akademisyen Soli Özel ile Suriye’de Şam ve Rojava arasındaki 10 Mart mutabakatının gidişatını ve Ankara’da sürdürülen Terörsüz Türkiye sürecinin sınır ötesindeki etkilerini konuştuk.</p>

<p><strong>Şam, Ankara ve Rojava arasındaki ilişkide yeni bir aşamadan söz edebilir miyiz, entegrasyon konusunda anlaşma sağlandı mı? </strong></p>
<p>Benim takip edebildiğim kadarıyla halen bir hayli bilinmeyen var. Zira ABD’nin tam ne yapacağını kestiremiyorum. O cephede genelde bizdeki tartışmada hakkettiği önemde gündeme gelmediğini düşündüğüm bir boyut var. O da Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılmasında son sözü söyleyecek olan Amerikan Kongresi. Orada HTŞ’ye yönelik kuşkular baki, Kürtlere yönelik de bir sempati olduğunu sanıyorum farklı nedenlerle. O bakımdan Şam-Ankara-Rojova müzakerelerinde ABD’nin varlığını unutmamak gerek. İsrail’e yönelik geçmişe göre daha sert Amerikan uyarılarını dikkate alırsak Tel Aviv’in bu konuda belki eskisi kadar etkileyici olmayabileceği sonucuna da varabiliriz. YA da Suriye-İsrail anlaşması imzalanırsa bunun şartlarından birisinin içişlere karışmamak olması gerekecektir. Netanyahu hükümeti, ki gerek Suriye gerek Lübnan’da istikrarlı bir yönetim istemediği tüm hareketlerinden belli ve bu nedenle Trump’ın bile tepkisini çekti, bu şarta ne kadar uyar onu da görmek gerekecek.  </p>
<p>Fiiliyata dökülmeden yapılan anlaşmalara ne kadar güvenilir bilemiyorum ama sanırım herkesin ortak noktası Türkiye’deki süreç bir yerlere bağlanmadan Suriye’deki durumun da netlik kazanamayacağı. Bu bakımdan perde arkasında ortak zeminin genişletilmesi için temaslar mutlaka devam ediyordur.  </p>
<p>Ortada bir entegrasyon mutabakatı var ve ABD’nin merkezi yönetime sahip bir Suriye rejimi kurulmasına destek verdiğini, Körfez ülkelerinin de tıpkı Türkiye gibi böyle bir sonuçtan yana olduklarını düşünürsek bu entegrasyon sonucunda Rojava yönetiminin epeyce taviz vermek zorunda kalacağını sanıyorum. Ancak özellikle iç güvenlik konusunda mümkün olduğunca kendi güçlerine yaslanmak isteyeceklerini sanıyorum ki güneyde Dürzilerin Batı’da da Alevilerin maruz kaldıkları da düşünüldüğünde bu türden bir adem-i merkeziyetçilik Suriye azınlıkları için bir ortak hedeftir diye düşünüyorum.  </p>
<p><strong>İktidar açısından Suriye›deki durumun yaratacağı herhangi ciddi bir risk kaldı mı? </strong></p>
<p>Çok ileri giden bir özerklik özellikle de silahlı gücün bugünküne yakın düzeylerde korunması sanıyorum Türkiye’nin arzulayacağı bir sonuç olmaz. Eğer bir risk varsa o da özellikle silahlı gücün korunması konusunda Şam-Rojova mutabakatının, ki bunun şekillenmesinde Ankara’nın mutlaka etkisi olacaktır/vardır, nasıl bir çerçeve çizeceğini gördükten sonra daha net bir şey söylenebilir.  </p>
<p><strong>10 Mart mutabakatının hayata geçeceği konuşulurken bu durumun Türkiye siyasetine yansıması nasıl olur? </strong></p>
<p>10 Mart mutabakatının süresi bu ay sonunda bitiyor. Dolayısıyla ilk sorunuzdaki durumun ne ölçüde geçerli olduğuna bakmak gerekecektir. Türkiye’nin isteklerini büyük ölçüde karşılayacak bir entegrasyon mutabakatının Ankara’yı rahatlatacağını sanıyorum ama eğer pek çok yorumcunun vurguladığı gibi Suriye’de SDG-Şam ilişkilerinin alacağı şekil Türkiye’deki İmralı ziyaretinin ardından biraz sarsıntı geçirmiş gibi gözüken sürecin gidişatına bağlı olacaksa o zaman Türkiye’nin içindeki gelişmeleri beklemek zorundayız. Yani Suriye’de olanların Türkiye’ye etkisinden çok Türkiye’de olanların Suriye’ye etkisinden söz etmek gerekiyor galiba. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 14 Dec 2025 07:21:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gidenlerin gölgesinde kalanların sessiz tanıklığı: Yerli Yurtsuz]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/gidenlerin-golgesinde-kalanlarin-sessiz-tanikligi-yerli-yurtsuz-676449</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/14/gidenlerin-golgesinde-kalanlarin-sessiz-tanikligi-yerli-yurtsuz.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/gidenlerin-golgesinde-kalanlarin-sessiz-tanikligi-yerli-yurtsuz-676449</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emine Uçar İlbuğa</strong></p>
<p>Bugünlerde dijital platformlarda Lefter: Bir Ordinaryüs Hikâyesi gösterimde. Fenerbahçeli kimliği ve futboluyla efsaneleşmiş spor insanı Lefter Küçükandonyadis’in yaşamını anlatan film, 6-7 Eylül Olayları sırasında Adalar’da yaşayan futbolcunun evinin saldırıya uğramasını ve memleketinde bir anda hayatının nasıl tehlikeye düştüğünü çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bu olaylar elbette tekil değildi. Farklı dönemlerde, farklı biçimlerde ötekileştirilen bu ülkenin “yerli yurtsuzları”, kendilerini artık güvende hissetmedikleri kırılma anlarında evlerini, mallarını, mülklerini ve sevdiklerini geride bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.  </p>
<p>Bu dönemin yarım kalan hikayeleri, resmi tarihin ötesinde edebiyatta, sinemada, tiyatroda zaman zaman yer bulsa da bu denli güçlü bir göçün nedenleri, sonuçları ve koşulları üzerine söylenecek çok söz, yazılacak çok roman, çekilecek çok film olmalı!</p>

<p>Örneğin Gürsel Korat, Sokakların Ölümü kitabında özellikle Kayseri ve Nevşehir’de yüzyıllar boyunca bir arada yaşamış Ermeni, Rum ve Müslüman toplulukların zorunlu göçler, sürgünler ve mübadelelerle nasıl yok olduklarını; bu yok oluşların mekâna ve kültüre bıraktığı derin boşluğu anlatır. Çünkü insanlar gidince evler boşalır, sokakların dili değişir, çok kültürlülük silinir ve şehir artık hiçbir zaman eski şehir olmaz. Kaybolan insanlarla birlikte şehrin hafızası da yok olur. Bugün, yüzlerce yıl boyunca örülmüş o ortak kültürün nerede olduğu sorusu hâlâ cevapsızdır. Nesim Ovadya İzrail de Düşler Sahnesinde adlı kitabında 1850’lerden itibaren Anadolu’da tiyatronun temellerini atan Ermeni tiyatro sanatçılarının hikâyesini aktarır. Yazar Erzincanlı Aşod Madatyan’ın yaşamını merkez alarak 1902–1962 arasında Osmanlı’nın çok dilli tiyatro dünyasından Türkiye’nin ulusal tiyatro projesine geçiş sürecindeki kültürel dönüşümü gözler önüne serer. Türkiye’de sahne sanatlarının kurucu kadın figürlerinin büyük ölçüde Ermeni, Rum ve kısmen Yahudi kadınlardan oluşmasına karşın, bu sanatçıların hem tiyatro hem de sinema alanlarında zamanla nasıl görünmez kılındığını anlatır. Oysa Türkiye’de sinemanın ilk yıllarında Sedat Simavi’nin çektiği Casus ve Pençe (1917) filmlerinin, 1919’da Ahmet Fehim’in yönettiği Binnaz’ın başrolünde dönemin ünlü oyuncusu Eliza Binemeciyan vardır. Ancak değişen siyasi iklimle birlikte Ermeni ve Rum sanatçılar ya ülke dışına çıkmak zorunda kaldılar ya da sahneden çekildiler. Bugün İstanbul’un bazı semtlerine sıkışmış ve sayıları giderek azalan Rumların, Ermenilerin ve Sefaradların hikâyesi ne yazık ki sinemamızda çok sınırlı yer buluyor. Özellikle kurgusal uzun metrajlarda bu konuya cesaretle yaklaşan çok az film var. Bununla birlikte son yıllarda belgesel sinemacılar, Türkiye’nin resmi tarihinin uzağında, sözlü tarihe yaslanan geçmiş hikâyeleri bugüne taşıyorlar. </p>
<h2>BİREYSEL BELLEKTEN TOPLUMSAL TARİHE UZANAN BİR YOLCULUK</h2>
<p>Rıza Oylum’un 62. Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü alan belgesel filmi Yerli Yurtsuz da bunlardan biri. Yerli Yurtsuz Türkiye’de “yerli ama yurtsuz” olma halinin sarsıcı, travmatik boyutunu Derikli bir Ermeni olan Yervant Demirci’nin yaşamı üzerinden gündeme getiriyor. Oylum, 1930’lara dek Ermeni nüfusunun en yoğun olduğu yerlerden biri olan Mardin’in Derik ilçesinde, Tehcir Kanunu ve ardından gelen devlet politikalarıyla yaşam alanları giderek daralan; bu nedenle ailece İstanbul’a göç etmek zorunda kalan insanların hikâyesine kamerasıyla eşlik ediyor. Bir zamanlar ilçenin en büyük nüfusunu oluşturan Ermeni toplumundan bugün sadece iki ailenin yaşıyor olması ise filmin en çarpıcı gerçeklerinden biri. </p>
<p>Yervant Demirci’nin soyadı aile mesleğinden geliyor ve o ailenin bu mesleği sürdüren dördüncü ve son kuşağı olarak 1980lerde Derik’ten taşınır.  İstanbul Samatya’da açtığı demirci dükkanında uzun yıllar çalışır. O artık İstanbullu Ermeni cemaatinin bir üyesidir; ancak yaşamının son dönemlerini geçirmek için Ermenistan’ın Ayntap bölgesinde satın aldığı arazide kendine yeni bir hayat kurmayı düşler. Çünkü o, doğup büyüdüğü Derik’te Ermeni, İstanbul’da Kürt, Türkiye’de ise “yerli yurtsuz”dur. Yervant, Kınalıada’da yaşayan annesini ziyaret ettiğinde Derik’teki eski yaşamlarına dair sohbet ederken anne/oğul Kürtçe konuşur. Annesi çocukluk anıları ve hatırladıklarıyla geçmişi bugüne taşır. Mardin’in Derik ilçesinde hala ayakta olan ve 1650’lerde inşa edilen Surp Kevork Ermeni Kilisesi, uzun yıllar hem ibadet hem eğitim amacıyla kullanılmıştır. Ancak 1915 Tehciri’nin ardından devlet hazinesine devredilmiş, farklı amaçlarla kullanılmış ve zaman içinde ahıra dönüştürülmüştür. Kilise, Ermeni cemaatinin girişimleriyle 1957’de 5.200 lira karşılığında yeniden satın alınmış ve Derikli Garabed Keçeci adına özel mülkiyete geçirilmiştir. Yervant’ın annesi o güne dair anılarını oğluna aktarırken her iki kuşakta kendi deneyimleri üzerinden geçmişi yeniden yaşar. Nüfusun oldukça azaldığı bölgede birkaç Ermeni aile tarafından bakımı üstlenilen kilisenin o yıllarına ilişkin Yervant annesine sorular sorarken, annesinin anlatıları üzerinden kökleri ile bağ kurmaya, kırılma dönemlerinde yaşanan kayıpların izinden aile/soy ağacını kurmaya çalışır. Annesi kiliselerini yeniden almak için aralarında para topladıklarını, kiliseyi temizleyip, yeniden Derik’te yaşam alanlarını kurduklarını anlatır. Ancak bu dönem de uzun sürmez ve çoğu Ermeni nüfusu kasabadan göç eder. Yervant’in annesi giyimiyle, konuştuğu dil ile İstanbul’da kendine o kadar kolay yer edinemez. Yervant annesine sorar: “Şimdi Derik’e gitmek ister misin?” Bir sessizlik olur; önce “evet” diye yanıt verir yaşlı kadın, sonra hüzünle “gidemem, orada ne yapacağım” diye yanıtlar oğlunu ve “sen beni buradaki kiliseye götür” der.  Yervant: Peki Derik’teki kiliseyi görmek istemez misin? diye sorar, annesi: “Çok güzeldi, çok güzel bahçesi vardı, onu aldılar…” diye yanıtlar. </p>
<h2>BİR ZAMANLAR DERİK: KAYBOLAN İZLERİN PEŞİNDEN GEÇMİŞE BİR BAKIŞ</h2>
<p>Yervant uzun yıllar sonra kendisine eşlik eden kamerayla birlikte Derik’e döndüğünde, çocukluğunun sokakları onu hem tanıdık hem de derin bir sessizlikle karşılar. Bir zamanlar mahallelerin her köşesinden gelen Ermeni ustaların sesleri uzaklaşmış, üzüm bağlarıyla, zeytin ağaçlarından geriye bir şey kalmamıştır. Oysa İlçenin ekonomik belleğinde zeytincilik, Derik’te yaşayan Ermeni halkının emeğiyle büyüyüp gelişmiş ve Zeytinpınar ve Xab’daki bahçeler hâlâ onların isimleriyle anılır. Yervant çocukken koşturduğu bahçelere, zeytin ağaçlarından geriye kalanlara bakar; ne eski üretim ne de sabun atölyelerinde o geçmişin hareketliliği kalmıştır. Bugün o kalabalık nüfustan çok az tanıdık yüzle karşılaşır. Oysa çocukluğunun Derik’inde bahçesinde koşturduğu okullar gibi, Ermenilerin kurduğu sinema salonları, manifaturacılar, şarap üreticilerinden ve zeytinyağı sabunu imal eden o hareketli atölyelerden eser yoktur.  Yervant’ın Derik’e yaptığı yolculuğa eşlik eden kamera Derik’in geçmişini bugüne taşırken, sadece tek tük kalan o eski mekânların değişimini göstermeyi değil; bir halkın, bir kültürün, bir emeğin zaman içinde nasıl sessizce silindiğine de tanıklık ediyor. Yervant’ın yolculuğu ile Derik’in geçmişi ve bugünü yan yana getiriliyor ve hafızalarda kalan hikâyeler hala silikte olsa oradalar. Yeter ki anlatacak biri kalsın! </p>
<h2>HATIRALARDA, BELLEKTE KALAN ANI PARÇALARIYLA GEÇMİŞİ BUGÜNE TAŞIMAK MÜMKÜN MÜ?</h2>
<p>Yervant; “Derik’te Kürtçe konuşuyorduk, okula gittik Türkçe öğrendik ama herkes bizim Ermeni olduğumuzu biliyordu, Kürtçe de konuşsak” der. 1985lerde göç ettikleri İstanbul’da Ermeni Cemaatinde Kürt, Ermenistan’a gittiklerinde ise Türk muamalesi gördüklerini söylerken de aslında, bu tutum ve davranışların nedeninin ana dillerini bilmemelerinden kaynaklı olduğunu söyler. Yönetmen Rıza Oylum Yervant’ın İstanbul’da gündelik yaşamına kamerasıyla eşlik ederken, onun her gün gelip geçtiği yolları, Kuvayi Milliye, İzci Türk  gibi sokak isimlerini de kadrajına alır. Yervant yorgundur; “artık demokrasiye, devrime olan inancımı kaybettim, yaşlılığımı Ermenistan’da geçirmek istiyorum” der.  Bu kez Ermenistan’ın Ayntap bölgesinde yeni evinde, yetiştirdiği bitkilere, yeni diktiği ağaçlara arkasını, yönünü de Ararat’a döner. Dağın öteki yanından bu tarafa geçen Yervant yer yurt edinmiş midir? Geçmişin ağırlığı ile dağa bakarken yükü hafiflemiş midir? </p>
<p>Son söz yerine; Rıza Oylum Yerli Yurtsuz belgeselinde, demir ustası Yervant Demirci’nin kişisel hikâyesinden yola çıkarak Türkiye ile Ermenistan arasında uzun zamandır bastırılmış, karmaşık bir kimlik tartışmasını sinemanın odağına yerleştiriyor. Oylum, Demirci’nin yaşamını anlatırken sadece bir bireyin kendi geçmişiyle yeniden yüzleşmesine değil, aynı zamanda bölgenin çok kültürlü ama parçalı tarihine de ışık tutuyor. Film, Derik’te başlayan bu yolculuğun izini dil üzerinden sürüyor. Çocukluğunun Kürtçesi, okul yıllarının Türkçesi ve yıllar sonra yeniden öğrenmeye çalıştığı Ermenice… Bu üç dil, Demirci’nin hem aidiyet hem yabancılık duygularının sinematografik bir haritasına dönüşüyor. Belgesel, çevresinin onu sık sık Kürt-Ermeni ya da Türk-Ermeni gibi etiketlerle tanımlamasına karşın, Yervant’ın bu kimlikleri aşarak kendi köklerine ulaşma çabasını derinlikli bir anlatımla işliyor. Oylum’un kamerası, Derik’in Ermeni izleri taşıyan mahallelerinden İstanbul’un çok katmanlı Ermeni semti Samatya’ya, oradan da Ermenistan’ın Ayntap kırsalına doğru ilerledikçe, izleyici de bu coğrafyalar arasında bir belleğin izinden Yervant’ın hikayesinin özelinde tarihi bir yolculuğa çıkıyor. Film, mekânlar arası geçişleri yalnızca fiziksel bir hareket olarak değil, aynı zamanda parçalanmış bir hafızayı bir araya getirme denemesi olarak kuruyor. Yerli Yurtsuz, belgesel sinemasının sakin ritmini korurken, politik ve kültürel kırılmaların birey üzerindeki etkisini görünür kılmayı başarıyor. Bunu yaparken de ne melodramatik bir duygu sömürüsüne girişiyor ne de tarihsel travmaları didaktik bir dille açıklamaya çalışıyor; bilakis Yervant Demirci’nin duygularında karşılığını bulan sade ama sarsıcı bir deneyimi izleyicilere yaşatmayı başarıyor. Bu anlamda film, sadece Ermeni bir demirci ustasının kimliğini yeniden kurma hikayesi değil; bölünmüş bir hafızanın, sessizce gün yüzüne çıkma çabasına dair güçlü bir belgesel portresi de ortaya koyuyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 14 Dec 2025 06:40:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yılın sonu...]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/yilin-sonu-676448</link><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/yilin-sonu-676448</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>Hafif bir keder de yok değil...Yok yok yazıya bu cümleyle başlamak doğru değil, başka bir zaman olabilir de şimdi sırası ve yeri değil! </p>
<p>Şöyle mi desem: Türkünün “yolun sonu görünüyor” dediği gibi, yılın sonu da görünüyor, olabilir. Böyle bir giriş karşısında pek beğenik durmayan yüz ifadesinde somurtuk dudaklar öne çıkar ve ‘bütünüyle şüphedeyiz’ demese bile, arkasından ne geleceğini, merakla olmaktan çok, ‘pek de bir şey geleceğe benzemiyor’ olumsuz duygusuyla bekleyen, ruhu bedeninden önce kocamış, dünyadan kendisi bezmese de varlığıyla, en azından şu suratıyla, seni, beni, bizi bezdirmeye yemin etmiş, yeminli neşe düşmanı bir herifçioğlu çıkar! </p>

<p>Evlerden uzak sözüne bayılırım, hatta bizden uzak artık nereye isterse oraya yakın olsun demeye de bayılırım, kimilerine, özellikle de yukarda çizmeye çalıştığım suret-i haktan görünmeye bile gerek duymayan surata elbette! Tabii ona surat diyorsak! Babaannem Nazlı, ‘sıfatsız’ derdi böyleleri için. Kendisi gayet sıfatlı, dünyanın işini yüklenmeye gelmiş, kısa sürede bunun öfkeyle, kızarak olmayacağını kabul etmiş, hazır buradayken, devletçi değil ama kamusalcı bir anlayışla, ‘yaşat ki yaşayasın’ felsefesini, ‘güldür ki gülesin’e çevirmiş bir kadın kişiydi, canım Nazlı babaannem! </p>
<p>Bu arada onun sıfatsız dediklerine biz de suratsız diyor, hatta hiç sakıncası yok bence, sözcük oyunu da yaparak, “surat felakettir”i de bigüzel yapıştırıyoruz! Yakıştıramadıklarımıza yapıştırmamız şart! </p>
<p>Günün sonunda...Çok kullanışlı, hem aralarda hem de sonda bir toparlama işlevi gören bu kalıbın en çok yakıştığı, yakıştırdığım kişilerden biri de sevgili Mahir Polat. Konuşmalarında sürekli kullanırdı, onunla özdeşleştirdim ben de. İstanbul için tam anlamıyla elini taşın altına koyan, o taşı kaldırınca altından epeski güzellikleri bulan, onları yepyeni kazanımlar olarak, “acem mülkü feda” dedikleri bu şehr-i İstanbul’a mutlulukla armağan eden çok değerli şehir plancısı, bulunmaz bir insan. Dost. </p>
<p>Bulduğumuzu kimi zaman, şimdi kim uğraşacak, başımıza iş açmayalım, kapat üstünü kimse görmeden diyen, bir yeni desem değil eski desem geleneğe ayıp, tuhaf bir yaklaşımın diyeyim vazifeşinasları mı ne olduysak, hem bulduğumuzu kapatıyoruz hem de bulmaya, bilmeye çalışan, kazan, araştıran, yoklayan insanlarımızı kapatıyoruz! </p>
<p>Bu yılın sonu koca bir günün sonu gibi oldu doğrusu! Sanki yıl koca bir halı gibi serili, onu bir ucundan kaldırınca tüm kötülükler, halının altına süpürülmüş pislikler, hepsi dökülecek, ayaklarımız toprağa basacak, ota, çimene uzanacağız, ağzımızda bir çiçeğin sapı, ilk aşkın hevesiyle hülyalı geleceğin bize ne güzellikler getireceğini düşleyeceğiz. Bir Ziya Osman Saba şiiri gibi beyaz ve iyimser yaşayacağız. Eyüp’te bir sokakta, İstanbul’da bir semtte, memleketin birinde ve dünyanın ortasında! </p>
<p>Kabul bu son paragraf, ilkokulda dört mevsim ödevinde baharı seçen çocuğun düşleri gibi oldu, olsun düşlerin ne zararı var! Kimileri ‘çok şair var!’ diye hafif şikayetçi bir edayla konuşunca, ‘olsun, daha çok olsun’ diyorum, ‘size ne zararı var?’ </p>
<p>Orhan Veli’nin miydi, yok, baktım arkadaşınınmış, Melih Cevdet Anday’ın “Alaturka” şiiriymiş, hatırladım, “Çık benim şair tabiatım, çık orta yere/Fakir güzelinden söyle/ Hasret ateşinden çal/Çal, söyle benim derdimi sevdalı sesinle”. 1946’da yazmış. Ben oradaki ‘şair tabiat’ı değiştirerek, “çık benim iyimser tabiatım” diyorum, yılın sonu yolun sonu değil ya, yeni yılda adaletin ortaya çıkmasını, hak hukuk adalet talebinin karşılığını bulmasını diliyor, Gezi’den belediyelere, siyasal düşüncelerinden ötürü hapsedilenlere özgürlüklerine kavuşacakları, kavuşacağımız bir yıl olacağı umudumu diri tutuyorum. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 14 Dec 2025 06:39:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Haftanın kitap önerileri]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/haftanin-kitap-onerileri-676447</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/14/haftanin-kitap-onerileri.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/haftanin-kitap-onerileri-676447</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>BirGün Pazar olarak her hafta Kültür sayfamızda, bu dönemde yazılan yeni kitapların bir seçkisini okurlarımıza sunuyoruz.</p>
<p>Edebiyattan tarihe, teoriden çeviriye farklı konu başlıklarından ilgi çeken eserlerin müstakbel okurlarının gözünden kaçmaması adına yaptığımız bu seçkide bu hafta dört farklı eser bulunuyor.</p>

<h2>DOĞRUDA DURMANIN FELSEFESİ</h2>
<p><strong>Metin Çulhaoğlu </strong></p>
<p>Kendisinin uzun ve verimli yazarlık tarihinde kimileri sosyalist hareketin dönüm noktalarında çok önemli müdahaleler olarak hatırlanan bu makalelerin bir araya getirilmesi, 50 yıllık bir teorik, ideolojik, politik çizginin gelişimini gözler önüne serebilmeyi mümkün kılıyor. Ayrıca birçoğu artık kolayca erişilemeyen dergilerde kalmış, fakat önemini hâlâ koruyan makaleler de bu ciltlerle birlikte okura ve tarihe armağan edilmiş oluyor. </p>
<h2>PHILLIPOS VE BÜYÜK İSKENDER – KRALLAR VE FATİHLER</h2>
<p><strong>Adrian Goldsworthy </strong></p>
<p>Antik dönemin önemli gücü Yunanları ve Persleri buyruğu altına alıp Adriyatik Denizinden Hint Yarımadasına varan bir imparatorluk kuran Büyük İskender; sınırları yeniden belirledi, Helenistik çağı başlattı ve “bilinen dünyanın” tek hükümdarı oldu. Ancak kendi ifadesiyle “Tanrının oğlu” değil, II. Philippos’un oğluydu. Adrian Goldsworthy bu eserinde, babasının birikimi olmasaydı Büyük İskender’in bu kadarını başaramayacağını gösteriyor. Kitap, dünyayı fetheden iki hükümdarın ortak biyografisi. </p>
<h2>HER ŞEY NORMALMİŞ GİBİ</h2>
<p><strong>Gaye Boralıoğlu </strong></p>
<p>Farklı dünyalardan iki insan: Arda ve Lora. Onları zorlu bir ilişkinin ana karakterleri yapan şey ne olabilir? Tesadüf mü, yoksa ikisinin de varoluş hikâyesinde saklı bir sebep mi? Her Şey Normalmiş Gibi’de genç bir adamın gözünden bakıyoruz yaşadığımız kaotik günlere. Onunla birlikte hem sevdiği kadını tanımaya ve anlamaya çalışıyoruz hem de son dönemin siyasi ve toplumsal atmosferini yeniden gözden geçiriyoruz. </p>
<h2>KARANLIK ATÖLYE</h2>
<p><strong>Annie Ernaux </strong></p>
<p>Annie Ernaux, Karanlık Atölye’de yazarlığının en mahrem ve çetrefilli yanlarını gün yüzüne çıkarıyor. 1982’den itibaren tuttuğu yazı günlüğü, bir tür içsel atölye olarak, kelimelerle kurduğu sıkı ve zaman zaman çıkmazlarla dolu ilişkiyi gözler önüne sererken, her sayfa bir arayışın, bir tereddüdün, bir vazgeçişin izlerini taşıyor. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 14 Dec 2025 06:33:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Festivalin gücü gençlikte: Perde dayanışmayla kapanacak]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/festivalin-gucu-genclikte-perde-dayanismayla-kapanacak-674584</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/07/festivalin-gucu-genclikte-perde-dayanismayla-kapanacak.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/festivalin-gucu-genclikte-perde-dayanismayla-kapanacak-674584</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[13. Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali, “Sahne Gençlerin” temasıyla bu yıl da gönüllülerden bağımsız tiyatrolara, uluslararası topluluklardan mahalle seyircisine uzanan güçlü bir dayanışma hattı kurdu. Festival komitesi, gönüllüler ve ekipler festivalin ruhunu anlattı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlayda SORKU </strong></p>
<p>Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali bugün saat 20.00’de Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde sahnelenecek Hatırla Ey Peri oyunu ile tamamlanacak. TAKSAV tarafından düzenlenen ve bu yıl “Gençlik” temasıyla gerçekleşen festival, 27 Kasım’dan 7 Aralık’a kadar Türkiye’nin çeşitli şehirlerinden ve yurt dışından ekipleri İzmir’de buluşturdu.</p>
<p>Festival boyunca 28’i aşkın oyun, atölyeler, söyleşiler ve özel etkinlikler kentin dört bir yanında sahnelendi. Festival komitesi, TAKSAV gönüllüleri ve tiyatro ekipleri, 13. Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali’ni BirGün’e değerlendirdi. Festival Komitesi adına sorularımızı yanıtlayan Bornova Belediyesi Sanat Koordinatörü Polat İnangül, gönüllülere, bağımsız ekiplerden uluslararası topluluklara kadar uzanan geniş bir kesim festivalin “direngenlik” ruhunu anlattı. İnangül, “Sahne gençlerin” şiarının ortaya çıkışını şöyle açıkladı: “Bu yılki temamızı ‘Sahne Gençlerin’ olarak belirlerken, aslında tek bir kıvılcımdan değil, yıllardır biriken bir umuttan yola çıktık.</p>

<p>Fikrin oluşum sürecine bakacak olursak, öncelik, gençliğin değişim olduğuna dair inancımızdır. Gençlerin, kampüslerde ve sokaklarda direngenliği ve aydınlığa olan inancı bize ilham verdi. Biz de ‘sahne gençlerin’ diyerek, onların bu sesine yankı olmak istedik. Aynı zamanda, umudu diri tutma arzumuz da bu temanın oluşmasının nedenlerinden biridir. Gençliği sadece meydanlardaki coşkuyla değil, sanatın estetiği ve yaratıcılığıyla da görünür kılmak istedik.” </p>
<h2>YILIN KELİMESİ “DİRENGENLİK”</h2>
<p>Festivalin genel değerlendirmesinde yılın ruhunu “direngenlik” olarak tarif eden İnangül, “Bu seneyi tek bir kelimeyle özetlemek gerekirse, o kelime ‘direngenlik’ olurdu… Hem yurt içinden hem yurt dışından gelen ekiplerin çeşitliliği, İzmirlilerin gösterdiği ilgi, bize sadece oyunların sergilendiği değil; aynı zamanda kente, sanata ve yaşama dair umudun tazelendiği bir dayanışma mevsimi olduğunu gösterdi. Zorluklara rağmen perdenin kapanmadığını, gençlerin sözüyle sahnenin daha da aydınlandığını görmek, bu yılın en büyük kazancı diyebiliriz” şeklinde konuştu. Öte yandan İzmir’in festival için güçlü bir zemin sunduğunu belirten İnangül, “İzmir… Farklı seslerin en az kısıldığı, ‘öteki’nin en çok kucaklandığı şehirlerden biri. Bu yıl ‘Sahne Gençlerin’ derken, gençlerin o isyankâr, sorgulayan ve bazen de rahatsız eden sözlerini sahneye taşıyabildiysek, bunda İzmir izleyicisinin yeniliğe açık oluşunun payı büyüktür. Şehrin demografisi bizim geleceğe bakışımızla birebir örtüşüyor. Kısacası İzmir; aydınlık yüzüyle, umudu besleyerek bize eşsiz bir zemin sunuyor” dedi.  </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/07/festivalin-gucu-genclikte-perde-dayanismayla-kapanacak.jpg" alt=""></p>
<h2>DİNAMİKLEŞTİ</h2>
<p>Festivalin dönüşümüne dair de konuşan İnangül, “Bugün geriye baktığımda tiyatro festivalinden ziyade, kentsel bir geleneğe dönüştüğünü görüyoruz… Artık sadece salonlarda değiliz; sokak performansları, atölyeler ve söyleşilerle tiyatroyu hayatın her alanına yayıyoruz. Bugün İran’dan İtalya’ya, Fransa’dan Paraguay’a kadar pek çok tiyatro ekibini ağırlıyoruz. Artık Festival, İzmirli sanatseverler için dünyadaki tiyatro eğilimlerini takip edebilecek bir pencereye dönüştü. Belki de en kıymetli dönüşüm 13 yıl önce bir avuç insanla başladığımız bu çabada, bugün yüzlerce genç gönüllünün emeğinin olması. Festival büyüdükçe hantallaşmak yerine, gençlerin katılımıyla daha da dinamikleşti” şeklinde konuştu. Öte yandan bu büyümenin yükü ise kolay olmadı. İnangül, 13 salona yayılan festivalin zorluklarına ilişkin, “13 farklı salon demek, bizim için aslında aynı anda 13 ayrı festival yönetmek gibi… Bir salonda perde açılırken, diğerinde dekor kuruluyor… Bu trafiği yönetmek oldukça titizlik istiyor. Elbette işin bir de ekonomik boyutu var. Ancak biz bu zorlukları göze alarak ‘merkezi’ bir festival yapmayı reddettik. Çünkü amacımız, tiyatroyu sadece şehir merkezindeki belli bir kitlenin ayağına getirmek değil; İzmir’in farklı mahallelerine de sanat taşımaktı. Tüm bu yorgunluklar, seyircinin gülümsemesiyle, yerini hoş bir huzura bırakıyor” ifadelerini kullandı. Destekler konusunda da sürdürülebilirliğin ancak kolektif dayanışmayla mümkün olduğunu belirten İnangül, sözlerini şöyle tamamladı: “Belediyelerin ve kurumların sunduğu destekler festivalin iskeletini ayakta tutmamızı sağlıyor… Ancak festivali yarına taşıyan asıl güç, bu kolektif dayanışma ruhudur.” </p>
<h2>SEYİRCİYLE KURULAN BAĞ</h2>
<p>Festivalde yer alan tiyatro ekipleri de sahnedeki karşılıklarını anlattı. Mümkün Dünyalar adlı oyunla seyirci karşısına çıkan Asmalı Sahne, temanın slogandan ziyade sahnenin yeni heyecanlara açıldığı bir alan olduğunu aktardı. Ekip tarafından yapılan açıklamada, “Tiyatronun canlı kalabilmesi için gençlerin özgün diline ihtiyaç vardı bu festival sayesinde karşılandığını düşünüyoruz. Festival seyircisiyle kurduğumuz bağ ise oyunun enerjisini bambaşka bir yere taşıdı. Bu enerji sayesinde, hikayenin daha da derinleştiğini fark ettik. Kadronun büyük ölçüde genç ekiplerden oluşması festivali daha dinamik bir yapıya taşıdı. Bu dinamik yapı sayesinde dayanışmayı artıran bir ortam oluştu. Bu sayede bizler de kendimizi daha rahat ifade edebildiğimizi fark etti” denildi. </p>
<h2>NEFES ALMA ALANI</h2>
<p>Oyunlarının festivaldeki karşılığının kendilerini mutlu ettiğini belirten Asmalı Sahne ekibi, “Hem oyundan önce aldığımız destek hem de oyundan sonra seyirciden aldığımız geri dönüşler sayesinde oyunun ulaşmak istediği noktaya vardığını hissettik. Türkiye’de bağımsız tiyatrolar için bu tarz festivaller bence nefes alma alanı. Yeni seyirciye ulaşma, farklı ekiplerle temas etme, üretimi görünür kılma fırsatı sağlıyor. Özgür bir ifade alanı oluşturuyor ve özellikle sürdürülebilirlik açısından bağımsız tiyatrolar için çok değerli bir kapı aralıyor” ifadelerine yer verdi. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/07/festivalin-gucu-genclikte-perde-dayanismayla-kapanacak-1.jpg" alt=""></p>
<h2>“SEYİRCİ MESELEYE İLGİLİ”</h2>
<p>Abdullah Konuş! adlı oyun ile seyirciyle buluşan Arçura Tiyatro ekibi ise, BirGün’e yaptığı açıklamada şu sözlere yer verdi: “İzmir seyircisi ile karşılaşmak bizim için önemli bir adımdı. İstanbul ve Ankara da oynadıktan sonra İzmir seyircisi ile buluşmak ve onların takdirini kazanmak bizi çok mutlu etti. Oyuna dikkat kesilen, sahnedeki niyeti, fikri gerçekten duymak isteyen bir seyirci karşımızdaydı. Oyuna karşı ekibin bakışının seyirci ile ortaklaştığını oyunun her anında hissettik. Oyuna karşı yaklaşımlarının doğallığı ve oyun sonrasında geçen sohbetler esnasında gösterdikleri heyecan ile oyunun hem estetik diline hemde anlatmak istediğimiz meseleye seyircinin çok ilgili olduğunu hissettik. Bu da bize sahnede daha büyük bir rahatlık, daha organik bir akış sağladı. İzmir’de aldığımız reaksiyon, oyunun ruhunu pekiştiren, bize ‘doğru yerdeyiz’ duygusu veren bir etki bıraktı.” Öte yandan Arçura Tiyatro ekibi temayı, “‘Sahne Gençlerin’ teması, açıkçası gençlikliğin bu kadar görmezden gelinilmeye çalışıldığı bu dönemde sadece bir tema değil. Bizim için bu daha çok yeniliğe, cesarete ve denemeye ayrılan alan demek. Genç ekiplerin ve onların üretimlerinin sahnede yer bulabilmesi ve üretimin doğrudan seyirci ile buluşması en önemli unsur. Yaratıcılığın ve yeniliğin getirdiği enerjinin festivalin ana itici gücü olduğu bir atmosfer. Bu tema, bugün sanat üretiminin genç ekipler için ne kadar zor olduğunu, dayanışmanın ve paylaşmanın gençliğin sesini duyurması için ne kadar önemli olduğunun gösterilmesinde önemli bir adım oldu” ifadeleriyle değerlendirdi. “Festivalin genç gönüllüleri ile konuşmak, onların festivaldeki varlığı bizim için çok kıymetli oldu” diyen Arçura Tiyatro ekibi, İzmirli seyirciye ilişkin ise şu değerlendirmede bulundu: “Seyircinin oyuna temas eden noktaları görmesi, sahnedeki atmosferle bağ kurması bizi çok sevindirdi. Hem oyun sonrası geri dönüşlerde hem de festival ekibinin paylaşımlarında, niyetimizin ulaştığını hissettik. Beklediğimiz tepkiyi aldık.” </p>
<h2>VAR OLMA İMKANI</h2>
<p>Festivalin özellikle genç sanatçılar için çok kritik bir alan yarattığını belirten ekip, “Şu an çoğumuz mekânsızlık, finansal sürdürülebilirlik, üretim için kaynak eksikliği, görünürlük sorunu ve yoğun rekabet gibi birçok yapısal engelle mücadele ediyoruz. Genç ekiplerin kendi dillerini kurması, risk alabilmesi ve seyirciyle buluşabilmesi çoğu zaman yalnızca bu tür dayanışmacı platformlar sayesinde mümkün olabiliyor” dedi. Son olarak “Festivalin sunduğu sahne, bizim için sadece bir oyun gösterme fırsatı değil, aynı zamanda birbirimizden beslenebileceğimiz, yeni üretim modelleri geliştirebileceğimiz, birlikte güçlenebileceğimiz bir buluşma zemini” ifadelerine yer veren Arçura Tiyatro ekibi, açıklamalarını şu çağrıyla sonlandırdı: “Bugünün koşullarında genç sanatçıların nefes alabileceği, sesini duyurabileceği ve kendi estetik arayışını sürdürebileceği alanlar giderek daralırken, bu festivaller bağımsız tiyatrolar ve genç yaratıcılar için bir tür dayanışma, görünürlük ve var olma imkânı sunuyor. Umarız bu alanlar artarak çoğalır ve İzmir festivalinin yaptığı gibi başka şehirler ve yerel yönetimler de bu dayanışmanın birer parçası olurlar.” </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/07/festivalin-gucu-genclikte-perde-dayanismayla-kapanacak-2.jpg" alt=""></p>
<h2>GÖNÜLLÜLERİN GÖZÜNDEN</h2>
<p>Bu yıl festivalde görev alan gönüllüler de, içerden deneyimlerini aktardı. TAKSAV gönüllüsü Defne Yüksel, “Sanatla beslenen ve tiyatroya ilgi duyan çok güzel insanlarla tanıştım. Hatta bu güzel insanların bir kısmı dünyanın farklı yerlerindendi. Farklı dilleri konuşan insanların sanat sayesinde aynı dili konuşmaya başlaması sanatın gücünün göstergesidir fikrimce. Kısaca bu festival bana bu güzel insanları tanıttı ve hiç çalmadığım o kapıyı benim için açtı” dedi. Yüksel, festivalin en unutulmaz anını ise şöyle aktardı: “İran Oynar Tiyatro Topluluğu’nun sergilediği Antigone oyunundan sonra yaptıkları cana yakın konuşma içimi ısıtmıştı. Burada sergiledikleri oyun sayesinde İzmir’i daha yakından tanıdıklarını ve bambaşka bir coğrafyadan gelseler de bizimle aynı duyguları taşıdıklarını gördüm. Bizimle aynı heyecan, aynı heves ve tiyatro sevgisiyle buraya kadar geldiklerini gördüm. Ve en önemlisi sanatın tüm dünyayı birleştirebilecek bir barış dili olduğunu gördüm.” Son olarak festivalin gücünün gençlikten ve yardımlaşmadan geldiğini belirten Yüksel, “Hangi yaşta olursa olsun genç kalan insanlarla yardımlaşarak yapılan her çalışma başarıyı da beraberinde getirir” dedi. </p>
<h2>BAĞIMIZI GÜÇLENDİRDİ</h2>
<p>Bir diğer gönüllü Ali Kemal Şahin de, “Bu yıl hazırlıkların başladığı ilk günden festivalin son anına kadar yoğun tempolu, heyecan verici ve farklı deneyimlerle dolu geçti. Bu süreçte hem çok şey öğrendim hem de çok iyi arkadaşlıklar edindim. Tiyatro ekipleri ile tanışma fırsatım oldu ve onların deneyimlerinden faydalandım ayrıca ilgi alanları benimle benzer olan insanlarla aynı ortamda olmak dertlerimizin de aynı olması birbirimizle bağımızı ve dayanışmamızı güçlendirdi” şeklinde konuştu. İzmir seyircisinin ilgisini değerlendiren Şahin, “Görev aldığım oyunlarda dengesiz bir dağılım gözlemledim. Bazı oyunlarda katılım yoğunken bazı oyunlarda ise düşüktü. Tabi ki duyuruların yoğunlaştığı yerlere, sahnelerin konumlarına ve hava koşullarına göre değişiyor. Tabi tiyatro festivalinin amaçlarından biri hiç tiyatronun gitmediği bölgelere ve mahallelere de tiyatroyu götürebilmek. Bu bölgelerde gelen izleyicilerden çok iyi dönüşler alıyoruz. Genel olarak festivalin kendine ait bir izleyici kitlesi hep var ve önümüzdeki festivallerde daha da artması için gerekli çalışmaları yapacağız” dedi. </p>
<h2>ORTAK DERTLER VAR</h2>
<p>Festivaldeki oyunların çoğunun ücretsiz olduğuna dikkat çeken Şahin, “Ücretsiz onlarca oyunun festivalde yer almasının izleyicileri çok mutlu ettiğini gördük ve bununla ilgili olumlu geri dönüşler aldık. Zaten ücretsiz oyunlara gençlerin katılımı çok daha fazlaydı” ifadelerini kullandı. “Bence festival gücünü dayanışma, kolektif çalışma, sanatın gücüne olan inanç, duyarlılıktan ve iyilikten alıyor” diyen Şahin, konuşmasını şöyle tamamladı: “Buradaki insanlar herhangi bir ücret almadan çalışıyor ve başka yerlerde ücretsiz bir şekilde bu kadar büyük bir festivalin gerçekleşmesi mümkün değil. Bunun arkasında bazı ortak dertlerin ve inanmışlıkların olması gerekir. Sürekli birbirimiz ile yardımlaşıyor aynı şeye üzülüyor aynı şeye seviniyoruz. Yani bizi ortaklaştıran duygular ve dertler var. Onları iyi niyetimizle çözmeye çalışırken hiçbirimiz yalnız kalmıyoruz. Burada herhangi bir hiyerarşi yok, alt-üst ilişkisi yok. Herkes istediği ve yapabileceği görevleri alıyor ve elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor. Bu da bizi güçlü kılıyor.” </p>
<p>*** </p>
<h2>28. ULUSLARARASI ANKARA TİYATRO FESTİVALİ</h2>
<p>TAKSAV tarafından düzenlenen 28. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali de 21 Kasım – 01 Aralık tarihleri arasında “Yaşanılabilir Bir Dünya İçin Sanat” teması ile gerçekleştirildi. </p>
<p>Festival kapsamında İran ve KKTC’den oyunlar ile Ankara, Balıkesir, Bolu, Denizli, Diyarbakır, İstanbul, İzmir ve Kocaeli’nden toplam 28 oyun sahnelendi. Festivali toplam 5 bin 500 Ankaralı tiyatrosever izlerken, 1500 kişi ilk kez tiyatroyla ücretsiz olarak buluşturuldu. Festival, Ankara Büyükşehir, Çankaya ve Etimesgut Belediyeleri’nin katkılarıyla; başta TMMOB, TTB, KESK, BirGün Gazetesi, Mülkiyeliler Birliği ve ODTÜ Mezunlar Derneği olmak üzere birçok kurumun desteğiyle gerçekleştirildi. </p>
<p>TAKSAV Ankara Tiyatro Festivali Komitesi’nden Yılmaz Eren, 28. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’ni şu sözlerle değerlendirdi: </p>
<p>“TAKSAV, başka bir hayatı mümkün kılmak için insanları bilim, sanat, siyaset alanlarında yaratıcılığı ön planda tutan, dayanışma ruhunu temel alan bir anlayışla birleştirmeyi amaç edindi. TAKSAV, gücü kadar üreten, ürettiğini paylaşan, ihtiyacı kadar tüketen insanlara ve onun devrimci yoluna inananların vakfı.” </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 07 Dec 2025 08:51:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sosyal bilimlerin “ne”si sosyal?]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/sosyal-bilimlerin-nesi-sosyal-674581</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/07/sosyal-bilimlerin-nesi-sosyal.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/sosyal-bilimlerin-nesi-sosyal-674581</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Müslüm Kavut - Akademisyen</strong></p>
<p>Sosyal bilimler ifadesi, tin bilimleri ve beşerî bilimler gibi terminolojik rakipleri karşısında hem ülkemizde hem de dünyada yaygın biçimde kullanılan bir ifade biçimi ve yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Gerçekten de bilimsel pratiğin yürütülme biçimlerinin ve bu biçimlere yönelik zihinsel kurguların “sosyal” niteliğine ilişkin bir sorgulamanın, halihazırda bilimsel faaliyetin yürütüldüğü ortam ve yürütücüsü olan “bilen öznelerin” yani bilim insanlarının temel motivasyonları, hedefleri ve aldıkları sonuçlar açısından yol gösterici bir başlangıç noktası oluşturduğu söylenebilir. Başka bir deyişle, bu yazıda mevzu bahis olacak temel mesele, sosyal bilimlerin nesi sosyal ya da bu sosyallik nereden çıkıyor ve ne ifade ediyor soruları. Bu sorular aynı zamanda, uygun ya da ideal bir sosyal bilimler pratiğine ilişkin kişisel eleştirilerimin de odağını oluşturuyor.   </p>

<p>Sosyal ifadesi kelime kökeni itibariyle, latince “socios” yani yoldaş, ortak, müttefik, birlikte olan kişi anlamlarına geliyor. Bizim geleneğimiz içinde kullanılan içtimai ifadesi de, camia, cemaat kelimeleriyle benzer şekilde, toplanma/birarada bulunma anlamlarına işaret eden cem kelimesinden türetiliyor. Bu bütünlük ve birarada olma halinin bir yönü de, birlikte yapma ve yatay ilişkiler ağı içerisindeki etkileşimlerden beslenmeyi ifade ediyor.  Bu minvalde, sosyal bilimler de, “birlikte” ve etkileşim içinde eyleyen insana dair bir anlama ve açıklama çabasını merkezine alır. Yani, fen bilimleri ya da teknik bilimlerin, mutlak değilse de büyük ölçüde varsaydığı, bilen özne–bilinen nesne ikiliğini aşarak, özne–özne temelli bir ilişkiselliği betimler. Başka bir deyişle, sosyal bilimler, araştırma nesnesinin de dünyayı anlayan, yorumlayan ve dönüştüren bir insan-özne olduğu bir araştırma çerçevesini ortaya koyar. Bu nokta öylesine kritik ki, bana göre hem sosyal bilimlerin temel dayanağı hem de metodolojik rehberi niteliğinde. </p>
<p>Buna göre, ideal sosyal bilimci birlikte yaşadığı ve mesele edindiği insanı, bir laboratuvar hayvanı ya da nesnesi olarak basitçe ölçüp biçebileceği ya da klassifiye edebileceği bir denekten çok daha öte biçimde, dinamik ve özdüşünümsel bir özne olarak görmeli. Bu durum, yaygın bilimsel ve toplumsal ön kabullerin ötesine geçebilmeyi, karşısındaki kompleks ve dinamik özneye, kendini kurma ve yeniden kurma yetkinliği içerisinden bakabilmeyi gerektiriyor. </p>
<p>Bu bakış açısı biraz da baktığımız öznellik her ne ise ya da ne olarak kabul ediliyorsa, onun dışından bakabilmeyi, yani yaygın kanaatlerden, peşin hükümlerden ve toplumsal önyargılardan kopmayı içeriyor. Sartre, “ne olmuşsam o değilim” diyen, yani “geçmişinden tümüyle koparak özgürlüğünde ve kendini sürekli yeniden-yaratışında direten insan”dan bahsederken, üniversite kampüsünde dünyayı kurtaran orta-sınıf süper insanlardan değil, herkesten bahsediyordu ya hani. Yani, “kafasında kendine ve başkalarına dair temsiller canlandırabilen bir varlık bilinci” akademik unvan sahiplerine özgü bir nitelik değil. Ama böyle olduğunu varsaymanın size akademik unvan kazandırdığı kesin gibi bir şey. Bizde çok güzel bir laf vardır ya: “Körler sağırlar birbirini ağırlar”. Öyle olunca, insana ve onun yaratıcı-dönüştürücü gücüne dayalı bir bakışı sosyal bilimler pratiğinin merkezine koymak, bir beylik laf olarak söylenip geçilir ama hayata geçirilmesi o kadar da kolay olmayacaktır. </p>
<p>Bu içe kapalı akademik ekosistemin ve ürettiği epistemik şiddetin bir sonucu olarak, bilimin açıklayıcı gücüne ilişkin aydınlanmacı özün, özellikle sosyal bilimler açısından “verstehen”ci bir anlama ve empati kurma çabasını ve bunu mümkün kılacak bir yatay ilişkiler ağını duyumsamayı ve hayata geçirme becerisini içerdiği ise ustalıkla gözardı edilir ve gizlenir. Haydi olayı biraz daha somutlaştıralım. Çoğu zaman gerçek hayat, kurgudan çok daha absürttür. Sinemada ya da edebiyatta karşılaştığımız çarpıcı sahneler, aslında gündelik yaşamın kimi zaman görünür olmayan, kimi zaman da normalleşmiş şiddet ve çelişkilerini yansıtır. Biz de öyle yapalım ve zamanımızın geçer akçesi popüler bir konuda, mülteciler üzerine ODTÜ’de tez yazan ve Gaziantep’te çalışan birini kurgulayalım. Bu kişi, arkadaşının akşam yemeği teklifini, “o mahalleye gitmeyelim, orada çok Suriyeli var ve çok pis” diyerek reddetsin. Ne kadar tuhaf ve ne kadar tanıdık değil mi? </p>
<p>O zaman düşünelim. Akademik çalışmaların amacı dünyayı ve içinde yaşayan insanları anlamak ve onu daha iyi bir yer haline getirmek değilse nedir? Tahmin edeceğiniz üzere benim bir fikrim var: orta-sınıf, eğitimli ve seküler camianın bir kurgusal cenneti ve bir tür “Disneyland”ı olarak kampüse giriş bileti. “Homo Academicus”u büyük ve saygın hayali akademik cemaatin parçası haline getirecek, orda yiyip içip sosyalleşmesini, saygınlık ve tanınma devşirmesini sağlayacak ekonomik ve toplumsal sermaye, yani ekmek ve kariyer kapısı olmak. </p>
<p>Başka bir örneği, kendi deneyimimden vereyim. Yakın zamanda girdiğim tez savunmasında bir jüri üyesi, “Müslüm, sen senin gibi insanlarla, kendi arkadaşlarınla sohbet etmişsin” diyerek yaptığım nitel araştırmayı ve bu araştırma içinde yirmi beş kişiyle yürüttüğüm altmış saati aşkın görüşmeyi geçersiz kılmış ve tarihin çöp sepetine yollamıştı. Ya da, en azından o, öyle yaptığını düşünmüştü. Bu sonuca ulaşmasını sağlayan yegâne sebep de görüşmecilerden birinin oryantalizm sözcüğünü hem de yerli yerinde kullanması olmuştu. Taraftarlık üzerine yapılan bir çalışmada bu kabul edilemez çünkü toplumsal önkabullerle ve dolayısıyla üniversite hocasının kafasındaki taraftar imgesiyle uyuşmayan, kendi kendisini onaylayacak ve hatta toplumsal statüsünün biricikliğinin altını çizecek bir çerçeveye sığmayan bir tabloyu karşısında buluyor. Öyle ya, bu tür kavramları kullanmak kalem ehlinin işidir, futbol taraftarı dediğin okumaz, duyar. Bilmez, hisseder. Konuşmaz, bağırır. Biri ayaklar baş olmuş mu dedi yoksa? Demek ki muhalif orta sınıf öznenin de kendi kırmızı çizgileri var ve gerekli yerlerde devreye girmek konusunda uyanık ve mahir. Özellikle bilen-özne konumu tehdit edilirse.  </p>
<p>Öte yandan, sohbet etmeyi bilimsel olarak değersiz ve geçersiz görmenin kendisi de ayrı bir sorun ve daha büyük bir sorunun da semptomu aynı zamanda. Sosyal bilimlerin bugünkü bilen-öznesi, kalem erbabı ve ehil kişisi, başkalarının hayatına değmekten, sohbeti bile değersiz görecek kadar uzak, bundan koşarak kaçacak kadar “sosyal”. Yılbaşı ve dönem sonu kokteyllerini saymıyorum tabi ki. Dolayısıyla, sohbet etmenin kendisinin zorluğunu aslında içten içe bilerek ve para pul vermediğin, senden bir çıkarı olmayan insanları karşında oturtup saatlerce ve içtenlikle konuşmanın kendince bir mantığını bulamadığı için, baş edemediği bu meseleyi bir “tenezzül” meselesi haline getirerek rafa kaldırmıştır, makul ve makbul sosyal bilimci. Taraftarlığın ve farklı toplumsal biraraya gelme hallerinin bu cenahta anlaşılmamış olmasının ve yarattığı çarpık resmin de sebebini büyük ölçüde burada görüyorum. Oysa, sosyal bilimler pratiği ve özellikle insanların jestlerine, mimiklerine ve ruh hallerine kadar sirayet eden, bazen söylediklerinde değil söyle(ye)mediklerinde de aranan cevaplara ilişkin yürütülmesi gereken; verilerin elde edilmesi, değerlendirilmesi ve yorumlanması sürecinin bütünü olarak nitel araştırmanın kendisi, araştırma nesnesini yani insanı ve toplumsallık hallerini anlama çabasından öte nedir? Paradoksal olarak, araştırma konunuz ve içerdiği toplumsal aktörlerle belli ölçüde mesafelenmeyi gerektiren eleştirel bir bakış, bu yapılmadan nasıl sağlam ve sağlıklı bir temele oturtulabilir? Bunu karşı komşusuyla bile selamı sabahı olmayan, düğünde bayramda iki akrabayı göreceği ve sohbet etmek zorunda kalacağı için kurdeşenler döken, “aşkın bilinç sahibi yüce varlık” yani “sosyal” bilimci nasıl yapacak? Bunun da ötesinde, futbolu erkek egemen ve şiddete meyyal bir hafta sonu eğlencesinden ibaret gören, dini eğitimsiz kitlelerin basit dünya görüşlerinin ifadesini oluşturan ortaçağ masalları diye tasavvur eden, popüler kültürün müziğini ve filmlerini düşük zevklerin banal ürünleri olarak sınıflandırmakla yetinen ve hatta bununla keskin bir biçimde mesafelendiği için kendisiyle gurur duyan, toplumsal statüsünü buradan devşiren, kimliğini bu noktadan inşa eden “sosyal bilimci” akademisyen, hiç bir bağı olmamakla övündüğü bu toplum hakkında nasıl söz söyleyecek? bunun da ötesinde bu yaklaşımın hakim ve iktidar olduğu bir üniversite ve sosyal bilimler pratiğinin nesi sosyal? Ne kadarı bilim? </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 07 Dec 2025 08:39:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bütçe değil  sefalet belgesi]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/butce-degil-sefalet-belgesi-674580</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/07/butce-degil-sefalet-belgesi.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/butce-degil-sefalet-belgesi-674580</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Zeynel Abidin Ergen - Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Başkanı </strong></p>
<p>2026 bütçesi muhalefetin itirazları ve önerileri hiç dikkate alınmadan TBMM komisyonlarında sessiz sedasız geçti. Görüldüğü üzere iktidar; TBMM bütçe komisyonlarını sadece bir formalitenin yerine getirilmesinin aracı olarak görüyor. Demokrasicilik oyunun bir perdesi kapandı. Şimdi sıra TBMM genel kurulunda! TBMM’nin de noter görevi göreceği kesindir.  </p>
<p>Bu bütçede emekliler yoktur. Emeklilerin 2025 yılının son 6 ayında kaybettikleri gelirleri, yaşamda karşılığı olmayan TÜİK verileri baz alınarak telafi edilecek! Ancak 2026 yılında gerçekleşecek enflasyonun altında gelir kaybı devam edecektir. Yani 2026 yılında emekliler daha çok yoksul olacaktır. Artık dip yapmış yoksulluk; daha çok nasıl olacakmış, merak ediyoruz. Anlaşılan SGK başkanı Raci Kaya’nın ‘’emekliler çok yaşıyor’’ serzenişi; ‘’asmayalım da besleyelim mi’’ metaforu hayat bulamayacağına göre (idam yasak), aç bırakalım ölsünler, nitelikli sağlık hizmetinden yoksun bırakalım ölsünler’’ gerçeğe mi dönüşecektir. Raci Kaya emeklilerin ömrünü sorgulayacağına, işverenlere verilen teşvikin SGK bütçesinden neden verildiğini sorgulasın! İnsanlar kullanmak zorunda oldukları ilaçları bulamıyor. Bunlarla ilgilensin.  </p>

<p>Kişi başı milli gelirin 17 bin 900 dolar olduğu açıklandı. Emeklilerin toplamda ortalama maaşı 21 bin liradır. Bu hesaba göre; her emekli payına düşen milli gelirin yüzde 33’nü alırken, her emeklinin payının yüzde 67’si birilerin cebine transfer ediliyor.  </p>
<p>Yine GSYİH’den emekliye ayrılan pay dünya ortalamasının yarısı, Avrupa ortalamasının yaklaşık üçte biridir.  </p>
<p>27 Avrupa Birliği ülkesi ve 3 de üye olmayan ülke olmak üzere toplam 30 Avrupa ülkesinde en düşük emekli aylığı alan ülke sıralamasında 28.yiz. Ne başarı ama!  </p>
<p>Sonuç olarak, bu aylıklarla geçim mümkün değildir. Acil olarak yeni bir düzenleme yapılmalıdır. Öyle yüzdelik dilimlerle adil bir aylık artışı mümkün değildir. Örneğin yüzde 20 artışla 150 bin lira alan emekli milletvekilinin maaşı 30 bin lira artacakken, 21 bin lira alan emeklinin aylığında sadece 4 bin 200 lira artacaktır. Yani ortalama emekli aylığı artışla birlikte, emekli vekilin aylığındaki sadece artışın bile altında kalacaktır.  </p>
<p>Bu nedenle diyoruz ki; 5510 sayılı yasa kaldırılsın. Sosyal tarafların mutabakatıyla yeni bir yasa yapılsın. Bir standart getirilsin. Örneğin 25 yıl çalışmış bir emeklinin en düşük emekli aylığı, henüz işe yeni başlamış memur maaşına eşitlenerek, kademelendirilmelidir. Acil olarak her emekliye 18 bin 500 lira seyyanen zam yapılmalıdır. Zaten 23 yıllık AKP iktidarı emeklilerle ilgili bir düzenleme yapmasaydı, bugün emekli aylıkları 56 bin lira civarında olacaktı.  </p>
<p>En önemlisi de emeklilerin örgütlenmelerinin önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Halen iktidar imzacısı olduğumuz uluslararası sözleşmelere uymuyor. Emeklilerin sendikalaşmasına izin verilmiyor, var olanlar da yargı sopasıyla kapatılıyor. Tez zamanda emeklilerin sendikalaşması için anayasaya uygun iç hukukta ya düzenleme yapılsın ya da anayasaya uysunlar. Sendikalarımıza dokunmasınlar.  </p>
<p>Emeklilerin insanca yaşam mücadelesini kazanmaları, örgütlenme ve demokratik mücadele kanallarını sonuna kadar zorlamasıyla paralel olacaktır.  </p>
<p>TÜM EMEKLİLERİN SENDİKASI 15 Ekim’den 15 Aralık’a kadar sürecek eylemliliği ülke sathında 100’ün üzerinde basın açıklamaları, yürüyüşler ve halk kürsüleri ile emeklilerle buluşmuş, 100 binlerle ifade edilecek taleplerimizi içeren bildiriler dağıtmıştır. Bu süreçte Yurttaş Birlikteliği mitingine çağrı yapmıştır.  </p>
<p>Yurttaş Birlikteliği adı altında 6 Aralık’ta EMEKLİYE VE EMEKÇİYE BÜTÇE MİTİNGİ önemli mesajlarla doludur. Emeklilerin kurtuluşunun birleşik bir muhalefetin örülmesinden geçtiği vurgulanmıştır. Taleplerimiz bir kez daha kamuoyuyla paylaşılmış, iktidara emekliyi yok sayanların geleceklerinin olmayacağı mesajı verilmiştir. O mitingin ana unsuru emekliler olmuş ve en kitlesel katılımla Tüm Emeklilerin Sendikası emeklilerin umudu olmaya devam ediyor.  </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/ankarada-emek-forumu-emegin-birlesik-mucadelesini-kurabilmek-674578' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2025/12/07/ankarada-emek-forumu-emegin-birlesik-mucadelesini-kurabilmek.jpg' alt='Ankara’da Emek Forumu: Emeğin birleşik mücadelesini kurabilmek'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/ankarada-emek-forumu-emegin-birlesik-mucadelesini-kurabilmek-674578'>Ankara’da Emek Forumu: Emeğin birleşik mücadelesini kurabilmek</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/halktan-yana-bir-butce-icin-mucadeleye-674579' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2025/12/07/halktan-yana-bir-butce-icin-mucadeleye-1.jpg' alt='Halktan yana bir bütçe için mücadeleye'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/halktan-yana-bir-butce-icin-mucadeleye-674579'>Halktan yana bir bütçe için mücadeleye</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 07 Dec 2025 08:38:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Halktan yana bir bütçe için mücadeleye]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/halktan-yana-bir-butce-icin-mucadeleye-674579</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/07/halktan-yana-bir-butce-icin-mucadeleye-1.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/halktan-yana-bir-butce-icin-mucadeleye-674579</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sema Pınar - KESK Merkez Yürütme Kurulu Üyesi</strong></p>
<p>KESK 22 Kasım’da Samsun ve Adana’da, 29 Kasım’da İzmir ve Van’da üst başlığı artık sıradan itiraz ve yakınmadan öte ortak duygu halimize dönüşmüş GEÇİNEMİYORUZ sloganı ile ‘’Halk için bütçe, Demokratik Türkiye ‘’ şiarı ile 4 bölgede miting gerçekleştirdi. </p>
<p>Türkiye gibi bir ülkede emeği ile geçinemeyen; kamuda çalışan öğretmen, mühendis, memur ya da hekimseniz, borç harç içinde hayatınızı  döndürmeye çalışan 22 bin104 liraya çalışan asgari ücretli ya da kirasını ödeyemediği için  okulunu hatta şehrini terk etmek  zorunda kalan üniversite öğrencisi  ya da tenceresini kaynatmak için meyve-sebze pazarlarının akşam karanlığını bekleyen vatandaş iseniz, evlerini birleştirmek zorunda olan, açlık sınırının yarısı ücretle nefes alamıyoruz diyen  emekliyseniz ,ağacına, toprağına, deresine sahip çıkan Havva Ana gibi cesur kadınlardan biriyseniz, üretici olarak ürettiğiniz ürün elinizde kalıyorsa, atanmadığınız için güvencesiz ve geleceksizlik duygusu ile emeği hiçe sayılan öğretmenseniz, Dilovası’nda merdiven altı işletmede 650 liraya ye çalışmak zorunda olan çocuk işçiyseniz… </p>

<p>Ülkemizde ekonomik krizin can yakıcı bir hale geldiği bu ortamda emekçi halk kesimlerinin gündelik ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı ve hatta açlık sınırında yaşayanların büyük kitlelere ulaştığı açıkça görülmektedir. Erdoğan ve Şimşek programının ön gördüğü daha fazla vergi ve daha da derinleşen emek sömürüsüdür.  </p>
<p>2003-2025 yılları arasında ölen toplam emekçi sayısı yaklaşık olarak 34 bindir. Bu durum göstermektedir ki emekçiler sadece sömürüyle karşı karşıya değil, adeta katledilmektedir. Bütün iş alanları yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin işçiler için adeta ölüm makinelerine dönüşmüştür. Bu işçi katliamları ağırlıklı olarak sendikal örgütlenmelerin olmadığı yerlerdedir. </p>
<p>Eğitimde bir taraftan siyasal İslamcı, biat eden, sorgulamayan kuşaklar yaratma çabaları devam ederken, öğrencilerin sermayeye ucuz iş gücü olması konusunda hızla adımlar atılmakta ve MESEM’ler üzerinden çocuklar sermayenin çarkları arasında katledilmektedir.  </p>
<p>KESK olarak bu dönem ya sokakta olan ya yüzünü sokağa dönmüş olan başta emek-meslek örgütleri, oda ve siyasi partiler, çok çeşitli kurum temsilcileriyle basın toplantısı yapıp  seslenerek bu süreci aylar öncesinde başlatmış olduk. Bu  rejiminin yarattığı yoksulluk, baskı ve geleceksizlikten rahatsız olan tüm kesimlerle bir araya gelmenin koşullarını ve araçlarını bulmaya çalıştık. Ortak açıklamalar, alan eylemleri ve elbette bölge mitingleri bir araya gelmenin ve güç biriktirmenin araçlarından sadece bazıları. </p>
<p>40’a yakın il gezisi ve çok sayıda kurum ziyaretleri yaptık. </p>
<p>Var olan bütçenin neler içerdiğini, önceliklerinin neler olduğunu kimin payına ne düştüğünü anlatmaya çalıştık, paylaştık. </p>
<p>Bizlerin cebinden toplanan vergiler bizlere sadece daha sefil bir hayat sunuyor. Bütçe kalemleri faize, savunmaya ve diyanete öncelik verirken eğitime, sağlığa, kadına yine kaynak bulunamıyor. Her gün yaşanan grevler, kadın eylemleri, üretici eylemleri, emekli eylemleri, gençlik eylemleri... Hepsinin temelinde aynı iktidar politikaları var.  </p>
<p>Bu dönem KESK olarak Emekten- Halktan Yana Bir Bütçe İçin </p>
<p>• Kamu hizmetlerine ve yatırımlarına bütçeden ayrılan payın artırılmasını, piyasalaştırılmasına, tasfiyesine ve özelleştirme soygununa son verilmesini,  </p>
<p>• Toplumsal cinsiyete duyarlı bir bütçenin hayata geçirilmesini, kadınların güvenceli istihdamının arttırılmasını, kadınları şiddetten koruyacak kamusal hizmetlerin genişletilmesini, </p>
<p>• Sefalet düzeyindeki asgari ücretin ve emekli aylıklarının insanca yaşamaya yetecek bir seviyeye çıkarılmasını,  </p>
<p>• Kamu emekçileri olarak grev hakkımızın önündeki engellerin kaldırılmasını, evrensel sendikal normlarla uyumlu bir Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasasının hayata geçirilmesini, </p>
<p>• Maaşlarımızdaki kayıpların karşılanmasını; en düşük kamu emekçisi maaşının kira, aile, yakacak yardımları ile yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmasını, bunun için mevcut “Toplu Sözleşmenin” 2026 Ocak ayında yenilenmesini, </p>
<p>• Sözleşmeli, taşeron, ücretli, vekil gibi hür türlü güvencesiz istihdama son verilmesini, tüm kamu emekçilerinin güvenceli-kadrolu istihdam edilmesini, </p>
<p>• Vergilerimizin, üretimi arttırılması, yoksulluğun ve işsizliğin önlenmesi, adaletin, barışın ve demokrasinin tesis edilmesi için kullanılmasını, </p>
<p>• Halk iradesini, hukukun üstünlüğünü, düşünce ve ifade hürriyetini, tüm yurttaşların eşit, özgür ve barış içinde yaşamasını temel alan bir ülke istediğimizin altını çizdik. </p>
<p>KESK olarak bu dönemi yalnızca bütçe mitingleri, ek zam talepleri ve toplu sözleşme sürecinin yenilenmesi ya da asgari ücret tartışmaları ile sınırlamadığımızı Aralık ve Ocak aylarını da kapsayacak alan-sokak eylemlerini, iş bırakma ve genel grev dahil olmak üzere en başta emek örgütlerine çağrıda bulunarak iktidarın hedef aldığı tüm toplumsal kesimlerle birleşerek ortak bir mücadele zemininde yapmayı planlıyoruz.  </p>
<p>Çağrımız’’ yok başka yolu ancak birleşirsek kazanırız diyen herkesedir… </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/ankarada-emek-forumu-emegin-birlesik-mucadelesini-kurabilmek-674578' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2025/12/07/ankarada-emek-forumu-emegin-birlesik-mucadelesini-kurabilmek.jpg' alt='Ankara’da Emek Forumu: Emeğin birleşik mücadelesini kurabilmek'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/ankarada-emek-forumu-emegin-birlesik-mucadelesini-kurabilmek-674578'>Ankara’da Emek Forumu: Emeğin birleşik mücadelesini kurabilmek</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/butce-degil-sefalet-belgesi-674580' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2025/12/07/butce-degil-sefalet-belgesi.jpg' alt='Bütçe değil  sefalet belgesi'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/butce-degil-sefalet-belgesi-674580'>Bütçe değil  sefalet belgesi</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 07 Dec 2025 08:29:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ankara’da Emek Forumu: Emeğin birleşik mücadelesini kurabilmek]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/ankarada-emek-forumu-emegin-birlesik-mucadelesini-kurabilmek-674578</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/07/ankarada-emek-forumu-emegin-birlesik-mucadelesini-kurabilmek.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/ankarada-emek-forumu-emegin-birlesik-mucadelesini-kurabilmek-674578</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yusuf Tuna Koç </strong></p>
<p>4 Aralık’ta Ankara TAKSAV’da SOL Parti’nin çağrısıyla; sendikalardan, meslek örgütlerinden, farklı sektörlerden işçilerin katılımıyla emeğin güncel sorunları, bütçe ve çalışma koşulları konularıyla bir forum gerçekleştirdi. Foruma katılanlar, Türkiye’de emekçi halkın insanca, eşitlikçi çalışma ve yaşam koşulları için hayati olan talepleri, mücadele imkanlarını ve biçimlerini tartıştı. </p>
<p>Konuşmalarda, Türkiye’de halkın içinde bulunduğu sefalet koşullarına karşın ortaya çıkan mücadele dinamiklerinin nasıl somutlaşabileceği ve birleştirilebileceği tartışıldı.</p>
<p>Forumda öne çıkan tespit ve arayışlar, bir yandan Türkiye kapitalizminin yarattığı ağır yıkımı bir yandan da mevcut mücadele pratiklerinin nasıl geliştirilebileceğine işaret etti: </p>

<h2>19. YÜZYIL KOŞULLARINA DÖNDÜK</h2>
<p>“Çeyrek asrı bulan AKP iktidarı döneminde sermaye birikim amacıyla tüm çalışma rejimi yeniden düzenlendi, cumhuriyet tasfiye edildi, emekçilerin mücadeleler sonucu kazanımları ellerinden alındı. Tüm kamusal alanlar sermayeye bırakıldı, yerli üretim yok edildi. Stratejik alanlar uluslararası sermayeye bağımlı hale getirildi. Yasama organı, sermayenin ihtiyacını onaylayan bir mekanizmaya dönüştü.“ </p>
<p>“19. Yüzyılla bugün arasında teknolojik farklar dışında pek bir fark yok. Haklarımız sürekli tırpanlanırken çalışma saatlerimiz ise artıyor. İşçilerin grev yapma şansı neredeyse yok, kritik sektörlerde sürekli erteleniyor. Nadiren başarı olarak sunulan şeylerin aslında hepsi gasp edilen hakların şahsi gayretlerle, kısıtlı desteklerle aylar süren mücadelelerle geri alınması. Epeyce zamandır bu alan liberal bakışlarla zehirlendiği, mevcut sendikalar buna ağırlık verdiği için, çok ciddi bir dağınıklık, bireyciliği katmerliyor. Bunu değiştirebilmek için emekçilerle bağ kurabilmek gerekiyor.” </p>
<p>“Sermayenin topyekun bir terörüyle karşı karşıyayız, siyasal iktidarın tercihi de bu yönde, 19. Yüzyıla benzer şartlarda vahşi bir kapitalizm, hem yoksullaştırma ve mülksüzleştirme hem de yeni bir proleterleşme üretiyor. Bu yoğun saldırı içerisinde devrimci bir hareketin de ortaya çıkması gerekiyor.” </p>
<p>“Açlık sınırının altında asgari ücretlerle halk derin yoksulluğa sürükleniyor. İşyerlerindeki mobbing, taciz, sendikal baskılar, iş cinayetleri, MESEM… Tüm bunlara rağmen Türkiye’nin her yanında iş yeri direnişleri, mitingler devam ediyor.” </p>
<p>“Ülkede 20 milyon civarında emekli yaşıyor. Bunların çok küçük bir kısmı örgütlü. Tüm Emekli-Sen’in 28 bin civarında üyesi var. Türkiye’nin hemen hemen birçok kentinde emekliler her gün sokakta, hak mücadelesi içerisinde. Ancak mücadeleyi belli biçimlere indirgiyoruz. 2026’da emekli olacak bir çalışanın emeklilik ücreti %25 düşmüş olacak, demek ki mücadelemiz etkili bir sonuç vermemiş. Etkili, sonuç alacak pratiklere ihtiyaç var.” </p>
<h2>KORAMAZ: SINIF HİYERARŞİSİNİ AŞACAK BİR ORTAKLAŞMAYA İHTİYAÇ VAR</h2>
<p>Forumda söz alan TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, Türkiye’de emek rejiminin dönüşümü karşısında solun yaşadığı güç kaybına, birleşik emek mücadelesinin imkanlarına değindi: </p>
<p>“Emek örgütsüz, dağınık. Bu bir tesadüf değil, 12 Eylül, neoliberal dönüşüm, solun içerisine sızan liberal zihniyet… Tüm örgütlü yapılar için toplumda suç şebekesi algısı yaratıldı. Emperyalist merkezlerin desteği ile AKP tüm toplum yapısını yeniden şekillendirdi, hem kendi güdümünde bir sermaye sınıfı yarattı hem de demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların, meslek örgütlerinin içini boşalttı. Kendi suretinden meslek örgütleri, sendikalar ve sivil toplum mekanizmaları oluşturdu. Bu rant ağının dışında kalan tüm kesimlere kamu kapatıldı. Ülkenin olanaklarından kendisi gibi düşünmeyen herkesi dışladı. Ebeveyni parti üyesi ya da meslek odası üyesi olduğu için kamuya girilemeyeceği korkusuyla bu örgütlerden kayıtlar silindi. Böyle bir yapıda teknik elemanlar güçlü bir saldırıya maruz kaldı. Eğitimin içi boşaltıldı, teknik alanlara da bu dönüşüm yansıdı. Üniversiteler ranta açıldı, planlı bir iş eğitimi kurgulanmadığı için işsizlik arttı. Mesleki denetim yetkileri kısıtlandı. TMMOB, TTB gibi meslek örgütleri dışlandı. Meslektaşlarımız, tüm emekçiler gibi işsizlik dalgasıyla karşı karşıya kaldı. KESK üyeleri de hem liyakat hem eşit işe eşit ücret gibi sorunlar yaşıyor. Özel alanda iş alanlarının daralması sebebiyle devamlı bir işsizlik tehdidi var. Gençler geleceğini dışarıda arıyor.  </p>
<h2>EMEK MÜCADELESİ SİYASAL MÜCADELEDİR</h2>
<p>Topyekun saldırıya karşı topyekun mücadele gerekiyor. Geçmişte örgütlenme forumları milyonları siyasete taşıyordu, şimdi sol buna önderlik edebileceği pozisyonu yitirdi. Birleşik bir mücadele vermek gerekiyor. Bunu da yeni örgütlenme biçimlerini içeren tartışmalarla yapabiliriz. Bir iş yerinde çalışan tüm emekçileri bir araya getirecek yeni biçimler, örgütlenme modelleri ve meclisler yaratmalıyız. Bir hastanede çalışan kadrolular, sözleşmeliler, doktorlar, hemşireler, temizlik görevlileri… Hepsinin bir arada olabileceği zeminleri oluşturabilmemiz gerekiyor, buna uygun zeminler geliştirebilmek gerekiyor. Mesleki unvanlarımızın, statü kalelerimizin bariyerlerini kırmalıyız. Bu, neoliberalizmin en önemli silahı olan ‘parçala ve yönet’ stratejisine karşı en güçlü dalgakıran olacaktır. </p>
<p>Çünkü bugün emek meselesi artık sadece ekonomik bir mesele değildir. Bugün emek mücadelesi, aynı zamanda demokrasi mücadelesidir, bağımsızlık mücadelesidir, laiklik mücadelesidir, kök salmaya çalışan gerici-faşist rejime karşı bir varoluş mücadelesidir. Emek mücadelesi artık bir siyasal mücadeledir. Bu noktada önümüzde önemli bir sorumluluk duruyor. Tüm halk kesimlerinin örgütlenebileceği biçimler gerekiyor. Demokrasi rafa kaldırılmış durumda. Halk egemenliği doğrudan hedef alınıyor. Sözünü söyleyen herkes baskı ve zorla terbiye edilmeye çalışılıyor. Her yerde ortaya çıkan direnişlere kıvılcım olacak bir birleşik mücadele gerekiyor.” </p>
<p>*** </p>
<h2>DİVRİĞİ’DE MADEN MÜCADELESİNDE DÜNDEN BUGÜNE</h2>
<p>Sivas Divriği’de 12 Eylül öncesi devrimci madencilerden Metin Şimşek, geçen 50 yılın ardından maden işçilerinin koşullarının nasıl değiştiğini, devrimci mücadelenin yerine yerleşen bireyci yaklaşımları, özelleştirmelerin şekillendirdiği çalışma yaşamını anlattı. </p>
<p>“Mücadele edenler her zaman kazanamayabilir, ancak kazananlar hep mücadele edenlerdir.  Divriği madenlerinde yaşananlar doğru bir noktadan değerlendirilmelidir. Bugün yaşanan süreç özelleştirmenin bize yaşattığı sonuçlardır. </p>
<p>Yaşamının en verimli çağını bu madenlerde üretim yaparak geçirmiş, gerek emek mücadelesinde gerekse özelleştirme karşıtı mücadelede aktif görev almış ve madenler özelleştikten sonra 23 yıllık işine son verilmiş, bundan dolayı maddi manevi bedeller ödemiş birisi olarak, bu günlerin yaşanacağını o günlerde ısrarla anlatmamıza ve konuyla ilgili çeşitli eylem ve etkinlikler düzenlenmesine rağmen bu ısrarımız yeterince anlaşılamamış akabinde özelleştirmeler gerçekleşmiştir. İlçemizden de bazı çevreler küçük hesaplarla özelleştirmeyi savunmuş ve madenlerin satılmasını kolaylaştıran bir rol üstlenmişlerdir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde kurulan bu işletmelerin kuruluş amacı bu yörelerin ihtiyaçlarına katkıda bulunsun yöre halkına istihdam sağlasın diye amaçlanmıştır.  </p>
<p>Kamudayken durum böyle de sürdü. Cürek, Div-Pelet, Selavattepe bunun en güzel örnekleridir. İşçilerin sosyal hakları, sendikaları vardı. Divriği esnafı ve halkı bu durumdan ekonomik anlamda yararlanıyordu, İşsiz gençler bu madenlerde istihdam ediliyordu. Ne zaman özelleştirme gerçekleştirildi her şey tersine dönmeye başladı. </p>
<p>Geldiğimiz noktada bu şirketler 2004 yılından bu yana ilçemizin kaymağını yediler, bize de posa yığınlarını bıraktılar, havamızı, suyumuzu kirlettiler, şimdi de kârdan biraz zarar edince yöremizin gençlerinin işine son veriyorlar. </p>
<p>Buralar kamuda kalsaydı bu emekçi kardeşlerimiz şimdi bu süreci yaşamıyor olacaklardı. Keşke süreç bizi haklı çıkarmasa idi, işten çıkarılmış biri olarak işine son verilen arkadaşlar için çok üzgünüm ve onları en iyi benim anladığımı düşünüyorum. </p>
<p>Divriği madenciliğinin tarihi bir önemi var sınıf mücadelesi anlamında. Özelleştirmeyi yaşama geçirmekle kalmadılar, işçi önderlerini tasfiye ettiler, korku saldılar. Politikleşmiş işçilerin yerine ikame edilenler apolitik, sınıf mücadelesiyle ilgisiz, emek parasının peşinde bir kesim yetişti. Demir sektöründeki daralma bahane edilerek işten çıkarmalar yapılıyor şimdi. Başka bir maden ocağında işçilerin tümünü çıkardılar. Ne acıdır ki Türkiye Maden İşçileri Sendikasına bağlı çıkarılan işçiler. Sendika oraya işverenle anlaşarak, onun izniyle girdi. 200 tane işçi işten çıkarılırken bir basın açıklaması bile yapılmadı. Gündeme getirilmedi. Üyesi olan sol sendikalar, kendi üyelerini dahi harekete geçiremiyor. İşçiler umutsuzluktan sermayeden medet umuyor. Birçoğunun babası bu madenlerde devrimci mücadele vermiş işçiler şimdi hak mücadelesi içerisine girmiyor. Sendikalarda da böyle samimi bir örgütlenme yok. </p>
<p>Bizim toplumsal muhalefeti güçlendirmekten başka çaremiz yok. Çoğu iş yerine özel sektörde girilemiyor. İşçiler rıza göstermiyor. 19 Mart’tan bu yana ortaya çıkan yeni dinamikleri güçlendirmek gerekiyor. Bu iktidar gitmeden sendikal mücadele ivme kazanamayacak, piyasanın böylesi kabullenildiği bir durumda insanları mücadeleye katabilmek kolay değil, bugün sokakta açılan yolu güçlendirmek gerek.” </p>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/halktan-yana-bir-butce-icin-mucadeleye-674579' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2025/12/07/halktan-yana-bir-butce-icin-mucadeleye-1.jpg' alt='Halktan yana bir bütçe için mücadeleye'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/halktan-yana-bir-butce-icin-mucadeleye-674579'>Halktan yana bir bütçe için mücadeleye</a></div>
</div>
</div>
</div>
<div class='related-content'><div class='row'>
<div class='col-auto align-self-center'>
<div><a href='/makale/butce-degil-sefalet-belgesi-674580' target='_blank'><img src='https://static.birgun.net/resim/list-makale/2025/12/07/butce-degil-sefalet-belgesi.jpg' alt='Bütçe değil  sefalet belgesi'></a></div>
</div>
<div class='col align-self-center'>
<div><a href='/makale/butce-degil-sefalet-belgesi-674580'>Bütçe değil  sefalet belgesi</a></div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded><pubDate>Sun, 07 Dec 2025 08:25:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Halk muhalefeti savrulmayacak]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/halk-muhalefeti-savrulmayacak-674568</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/07/halk-muhalefeti-savrulmayacak.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/halk-muhalefeti-savrulmayacak-674568</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Toplumun her kesimi hakları için eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı bu mücadeleleri, bu rejimden kurtulma arayışının ne denli can alıcı hale geldiğinin göstergesi. Buna karşın muhalefetin halkın arayışlarına yanıt verebildiğini söylemek de mümkün değil. Bunda da kırılma noktalarından birisi iktidarın “Terörsüz Türkiye” Kürt hareketinin barış diye ifade ettiği çözüm süreci. Soruna dair en ufak demokratik yönelim ortada yokken muhalefeti birbirine düşürecek hamleler de iktidarın başarısı olsa gerek! Bir kez daha aynı şeylerin yaşanması istenmiyorsa yapılması gereken bütün haklarımızı ve özgürlüklerimizi kazanma mücadelesinde de bu rejime son verme mücadelesinde de birlikte olmak gerektiğinin bilincinde olmak. Ve eğer ötesini istiyorsak bunu ancak birleşerek, biz yapabiliriz…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İtalyan üniversitelerinin İstanbul’da düzenlediği tanıtım toplantısına gençlerin ilgisinin yoğun olduğu yazıldı gazetelerde. Son 5 yılda Türkiye’den İtalya’ya giden öğrenci sayısının iki katın çıktığı söyleniyor, bu oran Almanya için çok daha fazla…  </p>
<p>Türkiye’de eğitimin ana gündemi ise MESEM adı altında kurulan çocuk köle pazarları. Türkiye’nin ucuz iş gücü (köle) pazarı haline getirilmesinin bir adımı da MESEM’ler olurken buralarda okuyan çocukların iş cinayetlerinde hayatlarını kaybetmesine isyan eden öğrenciler topluca tutuklanıyor… Barınma sorunu nedeniyle binlerce öğrenci eğitimden uzaklaşmak zorunda kalırken diplomaları pula dönmüş milyonlarca genç insan geleceksizliğe sürükleniyor.   </p>

<p>Emekliler dün (6 Aralık) Tandoğan Meydanı’na yürüdü. İnsanca yaşanabilecek bir gelirden mahrum bırakılmaları bir yan varlıklarını fazlalık gören bir iktidar ve sisteme karşı haklarını arayacaklar. Kamu emekçileri, işçiler haftalardır sokaklarda…  Aralık ayı sonunda Kadınlar Ankara’da birleşik bir yürüyüşe hazırlanıyor.  </p>
<p>Toplumun her kesimi hakları için eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı bu mücadeleleri bu rejimden kurtulma arayışının ne denli can alıcı hale geldiğinin bir göstergesi. Son yıllarda benzer bir durumun hiç eksilmeden sürdüğünü de söylemek mümkün 19 Mart öncesi de sonrası da Mayıs 23 seçimlerine giderken de öyleydi. Ancak ülkenin geçtiği kritik eşiklerde muhalefetin yanlışlarının belirleyici olduğu referandumlardan, seçimlerden ve mücadelelerden geçilerek ülke bugünkü felaketin içine sürüklendi.  </p>
<p>Buna karşın muhalefet hareketlerinin henüz toplumdaki bu rejimden kurtulma arayışlarına yanıt verebildiğini söylemek pek de mümkün değil. Bunda da en önemli kırılma noktalarından birisi iktidarın “Terörsüz Türkiye” diye ifade ettiği, Kürt hareketinin barış diyerek tanımladıkları yeni çözüm süreci. </p>
<p>Kuşkusuz ki silahların susması için iktidarla müzakereler yürütülmesi de bu yolla kimi hakların kazanılacak olması da soldan ve ilerici muhalefetten destek bulan bir konu olageldi. Ancak gelinen süreç adım adım bu sınırları çok aşan bir noktaya doğru evriliyor. DEM yöneticileri başta bu süreç etrafına biriken liberaller MHP ve Bahçeli’ye aşırı övgüler eşliğinde muhalefete yönelik bir mücadele (!) çizgisine yöneliyor. Kürt sorunun çözümü konusunda en küçük demokratik bir yönelim ortaya konulmamışken, bu yönde Kürt-Türk kardeşliği ve ittifakı adına hamaset dışında tek bir adım dahi atılmamışken muhalefetin Kürt sorununun tarihi ve çözümleri konusunda birbirine düşürülmüş olması herhalde iktidarın yüksek başarısı olsa gerek!  </p>
<p>Bunun en önemli sonucu kuşkusuz ki içinde çok farklı eğilimleri barındıran rejime karşı geniş muhalefet cephesinin toplumsal tabanlarının birbirine karşıt konumlar içine sürüklenerek parçalanması olarak karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz dönemlerde de muhalefet hareketinin parçalanmışlığının ne tür sonuçlar ortaya çıkardığının dersleriyle dolu… Bir kez daha aynı şeyin yaşanması istenmiyorsa yapılması gerekenin bütün haklarımızı ve özgürlüklerimizi kazanma mücadelesinde de bu rejime son verme mücadelesinde de birlikte olmak gerektiğinin bilincinde olmak… Yaşadığımız her şeye rağmen, tüm Amerikan mahreçli siyaset oyunlarının yarattığı kaosa rağmen, Türk Kürt, Alevi, Sünni bütün bir halkın, muhalefet hareketlerinin geniş tabanındaki demokratik ve ilerici birikimlerin bu rejime teslim olmayacağına ve rejimi ayakta tutmaya yönelik savrulmalara eşlik etmeyeceğine inanmak gerekiyor.  </p>
<h2>İLERİCİ BİRİKİMLERİN TASFİYE SÜRECİ</h2>
<p>Bu süreç içinde dikkate alınması gereken ana faktör ise Türkiye’nin; ABD ve İsrail’in belirleyici olduğu yeni Ortadoğu düzenine uyumlu bir gerici rejime dönüştürülme eğilimidir. Suriye’deki gelişmelerin belirleyiciliğinde başlayan sürecin ana yönelimleri de bu doğrultudadır.  </p>
<p>BOP ekseninde Cumhuriyetin ilerici birikimleri tasfiye edilmesiyle yaratılan İslamcı faşist dönüşüm, yeni Ortadoğu’nun etnik ve mezhepsel temelli gerici bir rejim olarak kurgulanmasıdır. Kürt-Türk-Arap ittifakı adıyla bölgesel Amerikancı ittifak olarak gündeme getirilen projeyle, bir demokratik çözüm ve barışçıl geçişten daha çok (İran başta bölgeye yönelik) yeni bir savaş konseptinin taşları döşeniyor. </p>
<p>Bu asıl olarak Ortadoğu’da yaşanan etnik ve mezhepsel temelli dağılmanın, tüm toplumların bir yurttaş ve ulus olarak demokratik bir birlik içinde bir arada yaşama olanaklarının ortadan kaldırıldığı bir yönelimin Türkiye’yi de içine almasından başka bir anlama gelmiyor. Böyle bir yönelimin Kürt hareketi için şimdi Rojava üzerinden kimlikler üzerine kurulmuş (‘demokratik sosyalizme!’ ulaşmış) ileri bir deneyim olarak sunulan gelişmeler de bu Yeni Osmanlı Milletler Sistemi olarak ileri sürülen projelerden bağımsız olarak düşünülemez.  </p>
<p>Bu aynı zamanda Ortadoğu planında ilerici birikimlerin ve hareketlerin de tasfiyesine giden bir süreç olarak değerlendirilmek zorunda. Suriye’de Esad’ın yıkılışı ile cihatçı HTŞ etrafında şekillendirilmeye çalışılan yeni Suriye de Türkiye’de AKP iktidarı altında on yıllardır yaşadıklarımız da bunun bir göstergesi.  </p>
<h2>BAŞKA YOLU YOK</h2>
<p>Tüm bunlar bir yana bırakılarak şimdi yapıldığı gibi -hem de ortada çözüme dair hiçbir yönelim dahi yokken- her tür eleştiriyi çözüm ve barış karşıtı ilan edilerek bir taarruza geçmenin kimseye faydası olmayacağı da ortada.  </p>
<p>Ancak bunları uzun zamandır belki yıllardır döne döne anlatsak da, muhtemelen herkes yaşadıklarımızın da şimdi olup bitenin sonuçlarının neler olabileceğinin farkında… Öte yandan iktidar kadar burjuva siyasetin parçası olan muhalefetin de küçük hesapları, kendi küçük çıkarları ve şovları peşinde koşanları da bitip tükenmek bilmeyecek… Sorumluluk çağrılarının ve ülkenin yarınlarının nasıl karanlıklara sürükleneceği ile de halkın içine sürüklendiği çaresizlikle pek ilgileri yok bu beyefendilerin…  </p>
<p>Onlara seslenmenin de bir şeyler beklemenin de bir anlamı yok… Bu aslında 12 Eylül’le birlikte halkı siyasetten uzaklaştırmak üzere kurgulanmış, belirli grupların temsiline dayanan -ve barajlarla yasaklarla örülmüş- burjuva siyasetin yarattığı bir yabancılaşmanın ifadesi… Ötesini istiyorsak bunu ancak biz yapabiliriz, kendi haklarımız ve özgürlüklerimiz için hayatın her alanında yan yana gelebilecek kolektif mücadele zeminlerinde birleşerek, biz yapabiliriz… Başka yolu yok… </p>
<p>*** </p>
<h2>HATIRLATMALAR</h2>
<h2>MUHALEFET BÖLÜNMEZSE NELER OLUR?</h2>
<p>Son iki haftadır İmralı süreci üzerinden CHP ve Dem arasında düşük gerilimli bir tartışma yürüyor. İmralı’ya gittin gitmedin kavgası, tarafların haklılığından çok, iktidardaki AKP-MHP iktidarının sürecin başından beri hayalini kurduğu muhalefet manzarası açısından önemli. Saray, bir yandan süreç üzerinden Dem ile yakınlaşırken diğer yandan 19 Mart darbesi ile muhalefeti marjinalize etme ve çevrelemenin hesabında. Bugün Kürt sorunu üzerinden yaratılan gerilim neticede toplumsal barışa bir katkı sunacağından değil, CHP ve Dem arasındaki mesafenin açılmasıyla iktidar açısından daha fazla hamle imkanı yaratacağından kaynaklı kıymetli. Peki neden, CHP, Dem ve tüm toplumsal muhalefet güçleri yan yana gelebildiğinde iktidar açısından nasıl sonuçları oldu? </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/07/halk-muhalefeti-savrulmayacak.jpg" alt=""></p>
<h2>2017 REFERANDUMU</h2>
<p>2017’de bugün içinde yaşadığımız başkanlık rejimine geçişin oylandığı Anayasa referandumunun içerideki tek destekçisi AKP-MHP ittifakı idi. 2010 referandumunda kurulan geniş koalisyon dağılmış, Kürt hareketi, liberaller iktidardan uzaklaşmış, Fethullahçılar tasfiye edilmişti. Bu dönemde Haziran başta olmak üzere toplumsal muhalefetin zinde güçlerinin önderlik ettiği Hayır hareketi, resmi bir ittifakı olmasa dahi hem CHP hem de Kürt hareketinin ortak karşı duruşuyla, referandumun ancak bir yasal darbeyle geçebildiği tabloyu yaratmış, başkanlık rejimini bir toplumsal proje olarak başından itibaren ölü doğurmuştu. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/07/halk-muhalefeti-savrulmayacak-1.jpg" alt=""></p>
<h2>2019 VE 2024 YEREL SEÇİMLERİ</h2>
<p>Son iki yerel seçim her ne kadar sıklıkla metropollerdeki CHP’li Belediye Başkanlarının şahsi başarısı olarak ifade edilse de özünde muhalefetin birliğinin doğal sonucuydu. Esasında 2019’da ilk İstanbul seçimi, 2014 sonuçlarındaki CHP ve HDP oylarından daha fazla değildi. Ancak daha önemlisi, rejim karşıtı bir zeminde Türkiye’nin tüm ilerici kesimlerinin buluşması, ortak bir kurtuluş umudunun yarattığı dayanışmanın, temsili siyasete de yansımasıydı. Nitekim bu durum 2024 yerel seçimlerinde büyüyerek yenilendi, AKP tarihinde ilk defa ikinci parti konumuna geriledi. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/07/halk-muhalefeti-savrulmayacak-2.jpg" alt=""></p>
<h2>2023 SEÇİMİ</h2>
<p>Her ne kadar sonucu hüsranla bitmiş olsa da 2023 seçimleri Erdoğan karşısında cumhurbaşkanlığı seçim aritmetiği içerisinde, ortaklaşa hareket eden bir muhalefetin potansiyelini gösterdi. Keza CHP’nin ‘sağ müttefiklerinin’ yarattığı krizler, aday tartışmalarına gömülen seçim süreci gibi çok fazla engebe içerisinde geçen süreç, aynı zamanda Edirne’den Diyarbakır’a Erdoğan karşıtı bir referanduma dönüştü. 6’lı masa içi hesaplaşmalardan, devletin tüm imkanlarına sahip bir rakibe karşı yarışmanın yarattığı resmi ve gayri resmi dezavantajlara rağmen bu ortaklık bir kez daha gerçek çoğunluğun Erdoğan’ı kabul etmediğini, bu rejimin olmadığı bir Türkiye tahayyülünde birleşilebileceğini göstermiş oldu. </p>
<p>*** </p>
<h2>KENAR NOTLARI</h2>
<h2>NOT-1: SÜRECİN ODAĞINDA DİYARBAKIR DEĞİL ŞAM VAR</h2>
<p>Komisyon’un İmralı ziyaretinde ağırlıklı gündemin Suriye olduğu yazılıyor! Yeni bir şey değil kuşkusuz aslında tam da sürecin başladığı noktayı işaret ediyor. Esad’ın 11 yıllık Amerika güdümlü iç savaşın ardından yıkılması ile Suriye ve bölge yeni bir döneme girdi. İsrail’in Gazze’den tüm bölgeye uzanan saldırı dalgası bunda belirleyici bir rol oynadı.  </p>
<p>Suriye’de Esad’ın yıkılması, öncesindeki saldırı dalgaları ile bölgede İran’ı kuşatacak yeni bir ABD-İsrail kuşağının oluşma imkanının önünü açtı.  </p>
<p>***</p>
<p>Kürt hareketi uzun iç savaş içerisinde Rojava hattında özerk bir iktidar alanı oluşturup, onu korumaya yönelik bir yönelim içerisinde. ABD ile kurulan ittifak bunun en önemli dayanaklarından birisi oldu. Öte yandan Suriye’de Esad’ın yıkılması ile oluşan boşluk da HTŞ’nin Şam’a yürüyüşü ile doldurulmuş görünüyor olsa da Kürt hareketi belirleyici bir güç konumunu sürdürdü.  </p>
<p>Türkiye’de iktidar cephesi bu gelişmeleri kontrol altında almak -ya da onun parçası olmak- üzere, bu sürecin bir parçası oldu. İç savaş içerisinde cihatçılarla kurulan ittifak, buna bağlı olarak İdlib’te geliştirilen özerk alan içerisindeki ilişkiler Türkiye’yi Suriye’nin yeni dönemine de taşıyabildi.  </p>
<p>Buna karşın HTŞ üzerinden Suriye’nin düzenlenmesinin imkansız olduğu, Rojava eksenli Kürt özerk dinamiklerinin ortadan kaldırılmasının da mümkün olmadığı gerçeği etrafında, Suriye üzerinden bir pazarlık süreci başlatılırken, içerde Bahçeli’nin el sıkmasıyla başlayan süreç de buna eşlik etti.  </p>
<p>***</p>
<p>Bu noktada kritik adımlardan birisi 10 Mart mutabakatı olarak bilinen HTŞ ile SGD arasında imzalanan geçiş süreci anlaşması oldu. Bunun gerekleri henüz tam olarak sağlanamamış olsa da askeri bütünleşmenin yolunu açan bu anlaşmanın, siyasi geçiş sürecinin de bir tür adem-i merkeziyetçilik içinde gerçekleşmesine yönelik farklı tutumlar etrafında çelişkiler sürüyor. Bu kimi zaman Dürziler ve Alevilere de uzanan bir talep olarak da kendini gösterirken, HTŞ’nin merkezinde olduğu bir iktidar etrafında Suriye’nin bütünleştirilemeyeceğinin herkes farkında. Bir anlamda Suriye iç savaş boyunca yaşadığı bir parçalanma üzerine şekillenecek bir siyasal rejime dönüşürken, bunun yaratacağı riskler ya da imkanlar üzerinden yeni ittifaklar şekillendirilmeye çalışılıyor.  </p>
<p>***</p>
<p>Kürt-Türk-Arap ittifakı tam olarak bunun bir ifadesi olarak görülebilir. Bu Amerika ve İsrail eksenli Ortadoğu düzeninin kurulmasına yönelik ittifak çemberlerinden birisi olarak kurgulanıyor. Türkiye’deki süreci de bundan bağımsız olarak ela almak mümkün değil. Kaldı ki 2013 Çözüm Süreci tam da Suriye’deki ayrışma üzerinden rafa kaldırılarak yeni savaşların kapısı aralanmıştı. Suriye iç savaşının sonunda yeni bir çözüm sürecinin gündeme gelmiş olması da bununla ilgili.  </p>
<p>AKP ve MHP, Suriye’deki süreci kendi iktidarlarını sürdürmek için de bir fırsat kapısına çevirmeye çalışıyor. Olup bitene Suriye’den bakıldığında, Türkiye’nin Büyük Ortadoğu bataklığı içinde nasıl bir felakete doğru sürüklendiği görülebilir. O yüzden İmralı görüşmesinin önemli bir bölümünün Suriye olması, orada oluşabilecek çelişkilerin aşılmasının sürecin belirleyici olması dikkate alındığında olup bitenin Kürt sorunun demokratik çözümüyle bir ilgisi olmadığı da daha net anlaşılıyor. </p>
<h2>NOT-2: MUHALEFETİN DEĞİŞİM(!) PROGRAMI</h2>
<p>CHP geçen hafta gerçekleştirdiği kongresini bir iktidar yürüyüşü olarak ilan etti. Operasyonlar ve kayyum davalarıyla zorlu bir süreçten geçen CHP Kongresi, kuşkusuz ki bu girdaplardan çıkma anlamında önemli bir eşik oldu.  </p>
<p>Kongre aynı zamanda bir Program Kongresi olarak gerçekleştirildi. Bu program metni üzerine BirGün’de Hayri Kozanoğlu’nun değerlendirmesi oldukça önemli noktaları işaret ederek, özellikle de programın gericiliğe karşı mücadele ve neoliberal kapitalist sömürü politikaları karşısında yetersizliğini ortaya koyuyor.  </p>
<p>Bu program aslında bir nevi mevcut rejimin parlamenter bir düzene dönüştürülerek restore edilmesi ile sınırlandırılmış liberal sağ bir dönüşümün ötesine geçmiyor. Bu haliyle de toplumsal mücadeleler üzerine yükselen değişim arayışları ve taleplerinin gerisinde kalıyor.  </p>
<p>Benzer bir durumu dünyanın farklı yerlerindeki sol hareketlerde de görebilmek mümkün. Toplumsal talepler etrafında yükselen sosyalist ya da merkez sol güçlerin benzer şekilde kapitalist sömürü düzeninin daha kurallı ve demokratik işleyişi eksenli restorasyon programları her zaman başarısızlıkla sonuçlandı.  </p>
<p>CHP henüz muhalefette dahi programının sınırlarını radikal toplumsal taleplere kapatarak, uluslararası sermayeye bir tür düzenli ve kurallı kapitalizm vaadiyle toplumun demokrasi ve özgürlük arzusunu birleştirmeye çalışıyor. Nitekim Özel’in henüz geçtiğimiz aylarda üst üste NATO ve AB’ye yönelik verdiği ‘güvenceleri’ de unutmamak gerek. Elbette sermayenin beklentileriyle emekçi halkın taleplerinin aynı potada erimesinin imkansızlığı bir yana artık kimsenin kurallı ve kurumlu bir kapitalizm arayışına sahip olmadığı da ortada. ABD’nin geçtiğimiz günlerde yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi dahi sayfalarca ulus devlet ekonomisine dönüşün nimetlerinden bahsediyor! Üstelik Türkiye gibi ülkeler açısından da sermayeye güvence olarak sunulan ortodoks, kurallara uyan, bir tür çalışkan öğrenci liberalizminin en son sınırlarına kadar zorlanmış biçimini Milei Arjantin’de uyguladı, ABD’den rekor para yardımı alarak batırdığını belki toparlayabilecek. Tüm dünyada liberalizmin, küreselleşmenin selası okunurken, kredi bolluğuyla geçen 2000’lerin eskimiş nakaratını artık Türkiye sermayesi dahi unutmuşken, servet transferleri, derin yoksullaştırma ve şimdi Şimşek programı ile kırılan milyonlarca emekçiye kurtuluş olarak bunu önermek bizden umudu kesin demenin dolaylı bir biçimi olabilir ancak.  </p>
<p>Fakat hem dünya hem Türkiye konjonktüründe küreselleşme sonrasının konuşulduğu ve artık geriye dönüşün mümkün olmadığı bir noktada olduğumuz ve ancak radikal bir dönüşümle var olan krizlerden çıkabileceğimiz gerçeği, bizim açımızdan da sola bir çağrının imkanı olarak görülmelidir. </p>
<h2>NOT-3: ACEMOĞLU’NUN CHANEL MARKA İŞÇİ TULUMU</h2>
<p>Daron Acemoğlu geçtiğimiz hafta Financial Times’de “Liberalizm İşçi Sınıfını Kazanmak Zorunda” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Acemoğlu, Türkçesi Oksijen’de yayınlanan yazısında Mamdani’nin New York’taki seçim zaferini inceleyerek, liberalizm yeniden(!) işçi sınıfını gözetecek bir siyaset yapmalı çağrısında bulundu. Yazıda özellikle sosyal demokrasinin, sosyal refah döneminin sanki bir ‘liberalizm’ tarihi gibi nitelenmesi, herhalde Nobelli bir ekonomistin cehaletinden olamaz. Hatta Batıdaki sosyal refah programlarının terk edilmesinin bizzat liberaller tarafından istendiğini de unutmuş olamaz. Ancak yazıyı ilginç kılan siyasal kavramları birbirine sokarak yaratmaya çalıştığı bir ‘liberalizmin altın çağı’ anlatısı değil. </p>
<p>Acemoğlu, Türkiye’deki liberal entelijansiyanın ‘sol bitti’ gibi alakasız çıkışlarla gizlemeye çalıştığı gerçeği açıklıkla ifade ediyor: Liberalizm krizde ve geleceği parlak görünmüyor. Acemoğlu bunda neofaşist siyasetin güç kazanmasının rol oynadığına işaret ediyor ancak ikinci Trump döneminde yalnızca ABD’de değil AB’de ve İngiltere’de de fersah fersah küreselleşmeden uzaklaşıldığını, ekonominin ulusal sınırları önceleyen yeni bir paradigmaya kaydığını gözlemleyebiliyoruz. Bunun bir sebebi ABD’nin artık ekonomide Çin ile yarışamaz hale gelmesiyse diğer sebebi de neoliberal dönemde sanayinin koparıldığı batıda giderek yoksullaşan ve işsizleşen nüfusun yarattığı hoşnutsuzluk kuşkusuz. İşte Acemoğlu, ‘aynı Mamdani gibi’ liberalizmin yeniden bu kesimleri hedef alan politikalar uygulaması gerektiğini ifade ediyor. </p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/07/halk-muhalefeti-savrulmayacak-3.jpg" alt="">
<figcaption><em><strong>Daron Acemoğlu</strong></em></figcaption>
</figure>
<p>Peki liberalizm(!) neden yenildi? Acemoğlu’nun adını vermeden bahsettiği sosyal demokrasinin tasfiyesinde batının neoliberal paradigmaya geçişinden kısaca, reel sosyalizmin yenilgisiyle paralel işçi sınıfı hareketlerinin sönümlenmesinin batıda yarattığı etkiden ise hiç bahsetmiyor. 90’lar ‘tarihin sonu’, ‘sıradan insanın yüzyılının başlangıcı’ olarak kutlanırken bugün geldiğimiz noktada ise liberalizm, sınıf yerine koyduğu kültürel paradigmayı neofaşistlere kaybetti. Ekonomi politikasında da 50 sene boyunca kutsal kitap sayılan neoliberalizmin özelleştirme, güvencesizleşme ve borçlandırma üçgeninde sefalete sürüklediği milyonları çok büyük oranda kaybetmiş durumda. Asıl şaşılması gereken de liberallerin buna şaşırıyor olması gerekirken, biz Acemoğlu gibi ‘iyi kapitalizm’ savunucularının işçi sınıfını keşfederken yaşadığı heyecanı izliyoruz. </p>
<p>Acemoğlu’nun önerilerinde de arayışında da gerçekçi bir eğilim bulabilmek mümkün değil. Bugün neofaşizmin yükselişi ve liberalizmin krizi olarak gösterdiği işçi sınıfının seçeneksizliğinin kaynağının tüm dünyada ister rızayla ister darbelerle sosyal devletlerin tasfiye edilmesi, kamunun ortadan kaldırılması, ekonomi politikalarının IMF uzmanlarının tekeline alınmasının sonucu olduğunu görmezden geliyor. Çözüm olarak da daha güçlü bir sosyal devlet, kamu politikaları vs. bile değil, daha faydalı bir yapay zeka(?) ve katılımcı demokrasi sunuyor. Ancak misal işçi sınıfı siyasete ne kadar katılabilecek, bir IMF programına ne kadar itiraz edebilecek, onları maalesef söyleyemiyoruz… Aldığımız nefesin dahi finansallaşmış olması maalesef sorun tespitleri arasında olmadığı için, kamuya dönüş gibi en temel sosyal demokrat taleplerden dahi bahsedebilmek de mümkün olmuyor. </p>
<p>Liberallerimiz kendilerine yapay zeka, dijital teknolojiler, küreselleşmiş profesyoneller, orta direk gibi kavramlarla kurdukları hayal dünyalarından daha uzun süre vazgeçemeyecek gibi duruyor. Ancak Acemoğlu’nun yazısının gösterdiği esas gerçek şu ki bugün tüm dünya bir biçimiyle solunu arıyor. 50 senelik liberalizm deneyiminin tüm küreyi getirdiği 19. Yüzyıl düzeyi sefalet, bugün dinci faşist iktidarların yarattığı katliam-savaş iklimi, giderek daha fazla kafayı sola çeviriyor. Bize düşen, 50 sene önce batı kapitalizminin Çorum’dan Minnesota’ya kadar tüm dünya işçi sınıfını bugünden fersah fersah daha büyük bir refah içerisinde yaşatmak zorunda bırakan -ve Acemoğlu’nun bir kez bile değinmeden yazısını bitirdiği- sosyalist alternatifin, sol yükselişin üzerinde yükselebileceği zemin için toprağı giderek daha fazla ve daha kalabalık eşelemeye devam etmek. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 07 Dec 2025 06:39:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Dünyanın en zengin yedi milyarderinin tamamı medya baronu]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/dunyanin-en-zengin-yedi-milyarderinin-tamami-medya-baronu-674566</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/07/dunyanin-en-zengin-yedi-milyarderinin-tamami-medya-baronu.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/dunyanin-en-zengin-yedi-milyarderinin-tamami-medya-baronu-674566</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Alan Macleod</strong></p>
<p>Trump’a sadakatiyle tanınan ve CIA ihaleleriyle bilinen Larry Ellison’ın CNN’i satın almasının an meselesi olduğu konuşuluyor; bu da dünyanın en zengin ikinci şahsının medya alanındaki son hamlesi anlamına geliyor. Ancak Ellison yalnız değil. Bugün dünyanın en zengin yedi isminin tamamı, dünyanın neyi görüp okuduğunu ve duyduğunu kontrol eden güçlü medya baronları konumunda. Bu durum, toplum üzerindeki oligarşik denetimin yeni bir evresine işaret ederken, özgür ve bağımsız basına ve fikir çeşitliliğine vurulan yeni bir darbe niteliği taşıyor. </p>
<h2>MEDYA TEKELİ</h2>
<p>Ellison’a ait bir şirket olan Paramount Skydance, dev film ve televizyon stüdyolarını, HBO Max ve Discovery+ gibi yayın platformlarını, DC Comics gibi markaları ve HBO, TNT, Discovery Channel, TLC, Food Network ve CNN gibi TV kanallarını bünyesinde barındıran Warner Brothers Discovery’yi satın almak için en güçlü aday konumunda. Bu avantajda başlıca etken, Ellison’ın, nihai onayı vermek zorunda olacak olan Başkan Trump’a yakınlığı. </p>

<p>Ellison, Trump’ın sevmediği öne sürülen CNN sunucuları ve içeriklerinin tasfiyesi konusunda üst düzey Beyaz Saray yetkilileriyle hâlihazırda görüşmeler yaptı; bu isimler arasında sunucular Erin Burnett ve Brianna Keilar da bulunuyor. Kanalın siyasi çizgisini tamamen yeniden şekillendirmeye dönük bu isteklilik, onu Beyaz Saray’ın Warner Brothers Discovery için tercih ettiği alıcı hâline getirdi. Öyle zengin ki, bu satın almayı nakit olarak yapabileceği söyleniyor. </p>
<p>Serveti dudak uçuklatan 278 milyar dolara ulaşan Ellison, son dönemde adeta bir medya alışverişi çılgınlığına girmiş durumda. Bu yılın başlarında, Skydance’in bir başka dev medya grubu olan Paramount Global’i satın alması için gerekli finansmanı sağladı. Paramount; CBS, BET, MTV, Comedy Central, Nickelodeon, Paramount Streaming ve Showtime gibi markaları kontrol eden bir dev. </p>
<p>Larry’nin oğlu David, CBS News’in CEO’luğuna getirilir getirilmez kanalın siyasi çizgisini keskin biçimde değiştirmeye girişti; çalışanları görevden aldı, kanalı Trump yanlısı bir çizgiye doğru itti ve kendisini “Siyonist fanatik” olarak tanımlayan Bari Weiss’i genel yayın yönetmeni yaptı. </p>
<p>Ellison ailesi ise işini burada bırakmaya pek niyetli değil. Eylül ayında Başkan Trump, TikTok isimli sosyal medya platformunun Ellison’a ait teknoloji şirketi Oracle’ın başını çektiği bir Amerikan konsorsiyumuna zorla satılmasını öngören bir teklifi onaylayan bir başkanlık kararnamesi imzaladı. </p>
<p>Planlanan düzenlemeyle Oracle platformun güvenliği ve işletmesini denetleyecek; böylece dünyanın en zengin ikinci kişisine, otuz yaş altı Amerikalıların yüzde 60’ından fazlasının haber ve eğlence için kullandığı bir platform üzerinde fiili kontrol verilecek. Trump, platformun Oracle’ın kontrolüne geçmesinden son derece memnun olduğunu söyledi ve “Amerikalara ait, çok sofistike Amerikalara” diyerek bu durumdan övgüyle bahsetti. Milyarder David Ellison, Trump’ın onayıyla CBS’i satın aldı. Babası Larry Ellison – İsrail ordusunun ABD’deki en büyük finansörü – bu hamleyi destekliyor. Bari Weiss ise haber merkezini baştan şekillendirmek üzere. Medya bağımsızlığı adeta yaşam destek ünitesine bağlı durumda. </p>
<h2>MİLYARDER KUŞATMASI</h2>
<p>Ellison ailesinin aniden medya ve iletişim dünyasına dalması birçok kişiyi şoke etti; üst düzey medya figürleri alarm zillerini çalmaya başladı. Uzun yıllar CBS News sunuculuğu yapan Dan Rather, “Dev milyarderlerin neredeyse bütün ana haber kuruluşlarının kontrolünü ele geçirmesi hepimizi endişelendirmeli” uyarısında bulundu. CBS News çalışanları için özellikle zor bir dönem yaşandığını söyleyen Rather, Trump yanlısı yayın yapma baskısının arttığını belirtti ve “Ellison ailesi CNN’i de satın alırsa, bu CNN’i sonsuza dek değiştirir ve CBS News için de çok ciddi bir başka darbe olabilir” değerlendirmesini yaptı. </p>
<p>Rather haklı. Tarihin hiçbir döneminde milyarder sınıfının iletişim araçlarımızı bu kadar hızlı ve kapsamlı biçimde ele geçirdiğine tanık olmadık. Bu durum, ifade özgürlüğü ve görüş çeşitliliği hakkında ciddi sorular doğuruyor. Bugün dünyanın en zengin yedi isminin tamamı büyük medya baronları; bu da onlara medyaya ve kamusal tartışma alanına olağanüstü bir kontrol imkânı sağlıyor, gündemi belirlemelerine ve hoşlarına gitmeyen söylemleri bastırmalarına olanak tanıyor. Buna, kendilerine ve şirketlerine yönelik eleştiriler, içinde yaşadığımız ekonomik sisteme dair sorgulamalar ve ABD ile İsrail hükümetlerinin icraatlarına yönelik tenkitler de dahil. </p>
<p>480 milyar doların üzerinde bir servete sahip olan Elon Musk, tarihin en zengin insanı konumunda ve önümüzdeki on yıl içinde dünyanın ilk trilyoneri olması bekleniyor. Musk, 2022’de yaklaşık 44 milyar dolarlık bir anlaşmayla Twitter’ı satın aldı. Güney Afrika doğumlu teknoloji patronu, platformu kendi aşırı sağcı siyasetini ilerletecek bir araca dönüştürmek için kolları sıvadı. Örneğin 2024’te Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu devirmeye yönelik bir girişimin propagandasında kilit bir rol oynadı, ülkenin seçimleri hakkında yanlış bilgiler yaydı ve hatta Maduro’yu ünlü Guantánamo Körfezi hapishanesinde bir gelecekle tehdit etti. </p>
<p>Musk, yapay zekâ sohbet botu Grok’un, kullanıcılara daha muhafazakâr yanıtlar vermesi için defalarca yeniden yazıldığını da alenen duyurdu. Bunun sonuçlarından biri, Grok’un Adolf Hitler’i öven ifadeler üretmeye başlaması oldu. </p>
<p>Musk geçen yıl Jeff Bezos’u geride bırakarak dünyanın en zengin insanı oldu. Amazon’un kurucusu ve CEO’su Bezos da tıpkı Musk gibi medyaya ciddi yatırımlar yaptı. 2013’te 250 milyon dolar ödeyerek The Washington Post’u satın aldı ve kısa süre içinde gazeteye etkisini hissettirmeye başladı; sistem karşıtı yazarları kovdu, savaş yanlısı köşe yazarlarını işe aldı. Bu hamle, Business Insider’da (şimdiki adıyla Insider) azınlık hissesi satın almasından sadece birkaç ay sonra geldi. </p>
<p>Bir yıl sonra, 2014’te Amazon neredeyse 1 milyar dolar ödeyerek aylık yaklaşık 7 milyon yayıncıya ev sahipliği yapan canlı yayın platformu Twitch’i satın aldı. Amazon’un ayrıca MGM film stüdyosu, sesli kitap platformu Audible ve film veri tabanı sitesi IMDB gibi geniş bir medya portföyü bulunuyor. </p>
<p>Fransız milyarder Bernard Arnault ise ülkesinin medya sektörünün büyük bir bölümünü satın almaya koyuldu. Lüks tüketim devi Louis Vuitton Moët Hennessy’nin (LVMH) başkanı ve dünyanın en zengin yedinci insanı olan Arnault, Le Parisien ve Les Echos gibi günlük gazeteler, Paris Match ve Challenges gibi dergiler ve Radio Classique gibi mecralardan oluşan bir medya imparatorluğunun tepesinde oturuyor. </p>
<p>İlk yediyi tamamlayan diğer üç isim ise servetlerini öncelikle medya imparatorluklarına borçlu. Google’ın kurucu ortakları Sergey Brin ve Larry Page’in ortak serveti yarım trilyon doları aşıyor. Google bugün yüksek teknoloji ekonomisinin hâkim gücü olmasının yanı sıra, 2006’da 1,65 milyar dolara satın aldığı YouTube ile sosyal medyanın da başat oyuncularından biri. Amerikalıların yüzde 35’i haber kaynağı olarak öncelikli şekilde bu video platformunu kullanıyor. </p>
<p>Mark Zuckerberg ise 203 milyar dolarlık servetini Facebook, Instagram ve WhatsApp dâhil sosyal medya ve teknoloji girişimlerine borçlu. YouTube gibi, Zuckerberg’in şirketleri de günümüz haber ekosisteminde büyük aktörler: Amerikalıların yüzde 38’i Facebook’u, yüzde 20’si Instagram’ı, yüzde 5’i ise WhatsApp’ı haber ve görüşlerini takip etmek için kullanıyor. </p>
<h2>MAGA SÖZCÜLERİ</h2>
<p>Bu zenginlerin birçoğu, Cumhuriyetçi politikaları desteklemek ve muhafazakâr bir dünya görüşünü yaymak için Başkan Trump’la güçlerini birleştirmiş durumda. Bunların başında, CBS News’te “tarafsız” yayın ve “daha çeşitli ideolojik perspektifler” vaat ederek -ki bu, yaygın biçimde sağa ve Trump yanlısı bir çizgiye kayış olarak yorumlandı- köklü bir değişim başlatan Ellison ailesi geliyor. </p>
<p>Larry Ellison son derece muhafazakâr görüşlere sahip ve Cumhuriyetçi Parti’nin en büyük bağışçılarından, aynı zamanda Trump’ın yakın bir sırdaşı. Bir Trump iç çevre mensubu, onun etkisini vurgulamak için Ellison’dan “Amerika Birleşik Devletleri’nin gölge başkanı” diye bahsetti. </p>
<p>Musk da elbette Twitter’ı alenen muhafazakârların hâkim olduğu bir platforma dönüştürdü ve Trump’ın kabinesinin gayriresmî bir üyesi olarak, fiilen “Hükümet Verimliliği Bakanlığı”nın başına geçti. </p>
<p>Zuckerberg ise platformlarını MAGA hareketiyle uyumlu hâle getirmek için bir dizi adım attı; bunlar arasında, çoğunlukla liberal siyasetle ilişkilendirilen doğruluk kontrolü ekibini kovmak ve “ifade özgürlüğü” dediği şeyi önceliklendirmek de var. Meta CEO’su, içerik denetleme ekiplerinin Kaliforniya’dan, “ekiplerimizin önyargısı konusunda daha az endişe olan” Texas’a taşınacağını açıkladı. </p>
<p>Zuckerberg, Meta’nın küresel ilişkiler başkanı olarak görev yapan, Birleşik Krallık’ın eski Liberal Demokrat başbakan yardımcısı Nick Clegg’in yerine, George W. Bush’un başkanlık döneminde başkanın özel kalem müdürlüğünü üstlenen önde gelen Cumhuriyetçi Joel Kaplan’ı getirdi. Ayrıca, hiçbir ilgili deneyimi olmayan, Trump’a yakınlığıyla bilinen Ultimate Fighting Championship CEO’su Dana White’ı da Meta yönetim kuruluna atadı. </p>
<p>Bu hamlelerin çoğu muhtemelen Trump’ın, kendisini 2024 seçimlerinde “hileyle” koltuktan etmesi hâlinde Zuckerberg’i “ömür boyu hapse atmakla” tehdit etmesine bir tepki olarak yapıldı. Zuckerberg daha sonra Mar-a-Lago’da Trump ile görüştü ve Bezos ile diğer teknoloji patronlarıyla birlikte Trump’ın yemin töreni fonuna 1 milyon dolar bağışladı. </p>
<p>Bezos da The Washington Post’ta benzer adımlar attı ve gazetenin artık kapitalizm karşıtı görüşlere yer vermeyeceğini duyurdu. “Her gün iki direği savunan yazılar kaleme alacağız: bireysel özgürlükler ve serbest piyasa” diyen Bezos, farklı görüş arayanların bunları “internette bulabileceklerini” söyledi. </p>
<p>Bu, Bezos için keskin bir dönüş anlamına geliyordu; zira o bir zamanlar Trump’ı “demokrasi için tehdit” olarak nitelemişti. Oysa 2025 Ocak’ına gelindiğinde, Zuckerberg, Musk ve Arnault ile birlikte Trump’ın yemin töreninde arka sıralarda kendisine ayrılan yerden onu alkışlıyordu. </p>
<h2>PENTAGON İHALECİLERİ</h2>
<p>Dünyanın en zengin yedi insanının pek çoğunun yükselişinde belirleyici olan unsurlardan biri de ABD ulusal güvenlik aygıtıyla kurdukları yakın bağlar; birçok şirketleri, Pentagon ihalelerinden gelen gelirlerle palazlandı. Günümüz savaşları ve casusluk faaliyetleri, tanklar ve silahlar kadar yüksek teknoloji bilgisayar donanımlarına da dayanıyor. 2022’de Savunma Bakanlığı, Amazon, Google, Microsoft ve Oracle’a 9 milyar dolarlık bulut bilişim ihalesi verdi. </p>
<p>Bezos’un Amazon’u uzun süredir CIA ile yakın ilişkilere sahip; 2014’te ajansla 600 milyon dolarlık bir sözleşme imzalamıştı. Hem Google hem de Musk’ın uzay şirketi SpaceX ise kuruluşlarından bu yana Langley’yle iç içe geçmiş durumda. </p>
<p>CIA, Stanford Üniversitesi’nde Brin’in doktora tezine fon sağladı ve bu çalışmayı bizzat yönetti; bu çalışma daha sonra Google’ın temelini oluşturacaktı. Bir araştırmada belirtildiği gibi, “CIA dahil üst düzey ABD istihbarat yetkilileri, şirket resmen kurulmaya hazır hâle gelene kadar Google’ın ortaya çıkışını bu ön-lansman aşamasında yakından denetledi.” Öte yandan, Musk’ın servetini büyük ölçüde CIA ile yakın ilişkisine borçlu olduğunu söylemek de abartı olmaz. In-Q-Tel başkanı Mike Griffin, SpaceX’in doğumunda önemli rol oynadı; şirketin başından itibaren destek ve danışmanlık sağladı ve 2002’de Musk’la birlikte Rusya’ya giderek şirketi kurmak için ucuz kıtalararası balistik füze satın almaya çalıştı. </p>
<p>Griffin, Musk’ı CIA nezdinde sürekli övdü; onu uzay sanayisinin “Henry Ford’u” olarak nitelendirdi ve hükümetin tam desteğini hak ettiğini savundu. Buna rağmen 2008’e gelindiğinde SpaceX büyük sıkıntı içindeydi; Musk maaş ödeyemiyor, hem SpaceX’in hem de Tesla Motors’un tasfiye edileceğini düşünüyordu. Fakat Griffin’in de katkısıyla NASA’dan gelen beklenmedik bir 1,6 milyar dolarlık ihale, şirketi iflastan çekip aldı. </p>
<p>Bugün SpaceX bir dev. Ancak başlıca müşterileri hâlâ Hava Kuvvetleri, Uzay Geliştirme Ajansı ve Ulusal Keşif Ofisi gibi ABD devlet kurumları. Son dönemde Pentagon, nükleer bir savaşı kazanmak için de Musk’ın kapısını çaldı. SpaceX’in yan kuruluşu Castelion, Kuzey Amerika çevresinde dolaşan ve düşman nükleer füzelerini havada vurmak üzere tasarlanmış silahlı uydulardan oluşan bir ağ kuruyor. Başarılı olursa bu sistem, ABD’ye adeta zırh işlevi görecek, ülkenin dünyada misilleme tehdidiyle karşılaşmadan hareket etmesine imkân tanıyacak; bu da karşılıklı garantili imha dönemini fiilen sona erdirip gezegeni son derece tehlikeli yeni bir çağa sürükleyebilir. </p>
<h2>İSRAİL’İ SİLAHLANDIRMAK VE DESTEKLEMEK</h2>
<p>TikTok’u yasaklama girişimlerine öncülük eden eski kongre üyesi Mike Gallagher, yasa tasarısının ilk başta başarısız olduğunu ancak 7 Ekim 2023’ten ve İsrail’in eylemlerine yönelik küresel öfkeden sonra Kongre koridorlarında yeniden canlandığını, böylece Oracle liderliğindeki konsorsiyuma satışını zorunlu kılan yasa hâline geldiğini açıkladı. </p>
<p>Zuckerberg’in platformları Facebook, Instagram ve WhatsApp İsrail lehine bundan daha az kararlı bir yanlılık sergilemiyor. Daha 2016’da Facebook, sansür konusunda İsrail hükümetiyle işbirliği yapıyordu; Adalet Bakanı Ayelet Shaked, sosyal medya platformunun, Filistin yanlısı içeriklerin kaldırılması yönündeki taleplerinin yüzde 95’ine uyduğunu açıklamıştı. </p>
<p>WhatsApp ise kelimenin tam anlamıyla bir cephe hattı. İsrail ordusu, Gazze’de on binlerce kişiyi tespit ve hedef almak için Filistinlilerin WhatsApp verilerini kullanıyor. Meta’nın bu süreçte İsrail ordusuyla nasıl ve ne ölçüde işbirliği yaptığı belirsiz. Ancak, bugün Meta, Google, Amazon ve Microsoft’ta çalışan onlarca eski İsrailli casusun, yazılıma arka kapı yerleştirmiş olabileceği ya da verileri eski meslektaşlarına aktardığı yönünde iddialar var. 2022 tarihli bir MintPress araştırması, bu şirketlerde çalıştığı tespit edilen eski 8200 Birliği mensuplarının sayısının yüzleri bulduğunu ortaya koydu. </p>
<h2>EŞİ BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ EŞİTSİZLİK</h2>
<p>Benzeri görülmemiş küresel eşitsizlik çağında yaşıyoruz. Musk, Ellison, Page, Brin, Bezos, Zuckerberg ve Arnault’dan oluşan bu yedi kişi, birlikte, insanlığın en yoksul yüzde 50’sinden – yani 4 milyardan fazla insandan – daha fazla serveti kontrol ediyor. Daha önce hayal dahi edilemeyecek bu servet dağlarına oturan bu isimler, başta medya kuruluşları olmak üzere varlıkları görülmemiş bir hızla satın almaya başladılar. </p>
<p>Milyarderler için basını ele geçirmenin üç temel faydası var: Birincisi, kendilerini ve sınıflarını medya denetiminden ve eleştiriden koruyorlar. İkincisi, kamuoyu tartışmalarını daha fazla sermaye dostu yasalara ve düzenlemelere doğru itmek için bir megafona sahip oluyorlar. Üçüncüsü ise, sahip oldukları mecraları kendi diledikleri davaları savunmak ve diğer siyasi gündemlerini ilerletmek adına kullanabiliyorlar. Burada bu üç işlevin de nasıl hayata geçtiğini gördük; kolektif olarak medyamız, daha muhafazakâr, Trumpçı ve İsrail yanlısı pozisyonlara doğru hızla kayıyor ve muhalif sesler sistemli biçimde dışlanıyor. </p>
<p>Demokrasi, özgür bir toplum ve kamuoyunun görüş çeşitliliğine erişim hakkı açısından sonuçlar son derece yıkıcı. Medya söz konusu olduğunda, zaten uzun zamandır yalnızca “seçenek yanılsaması” içindeydik. Ancak Amerikan ve küresel medyanın mülkiyetinin süper hızla birkaç kişinin elinde toplanması, bu sorunu daha da derinleştirdi. Bir zamanlar farklı görüşler arayan bireyler, bunlara ulaşmak için yalnızca internete yöneliyordu. Ancak özellikle İsrail/Filistin meselesinde muhalif görüşlerin sansürlenmesi arttıkça, bu yol da giderek tıkanıyor. </p>
<p>Kısacası, gezegenin süper zenginlerinin medya sistemimizi ele geçirmesi, milyarderlerin yalnızca kaynaklarımız üzerinde ciddi bir yük olmadığını, aynı zamanda açık bir toplum ve bilgi akışının özgürlüğü için de varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu gösteriyor. </p>
<p><em><strong>Çeviri: Göksu Cengiz </strong></em></p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 07 Dec 2025 06:36:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Eğitimde “tercih hakkı” demişken: Kimin tercihi, kimin özgürlüğü?]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/egitimde-tercih-hakki-demisken-kimin-tercihi-kimin-ozgurlugu-674565</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/12/07/egitimde-tercih-hakki-demisken-kimin-tercihi-kimin-ozgurlugu.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/egitimde-tercih-hakki-demisken-kimin-tercihi-kimin-ozgurlugu-674565</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[Madem ki Yusuf Tekin “tercih özgürlüğü” denilen bu büyük liberal palavrayı bize tekrar hatırlattı; biz de İslamcı liberallerin benzer sözlerle yıllardır eşitsiz, adaletsiz eğitimi nasıl inşa ettiklerini hatırlayalım. Ve eğer bir tercihten yine de söz edilecekse, sermaye birikimini çocukların sırtına yükleyenlere, okulda bir öğün yemek vermeyenlere, eşitsizliği adaletsizliği eğitimde de norm haline getirenlere bakmak lazım.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Nejla Doğan</strong></p>
<p>Geçen hafta öğrendik ki Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin Meclis’te kendisine yöneltilen “Bakan ve bakan yardımcılarının çocuklarının devlet okullarını tercih etme oranı nedir? Bakanlığın kamu politikalarının, bakan ve üst düzey bürokratların kendi çocuklarını gönderdikleri okullardan bağımsız olmasının, toplumda ‘eşitlik’ algısını zedelediğini düşünmüyor musunuz?” sorularına “Vatandaşların herhangi bir eğitim kurumunu tercih edebilmeleri demokratik bir hukuk devleti olmanın göstergelerinden biri olduğu gibi, bakan ve bakan yardımcıları da aynı tercih hakkına sahiptir” yanıtını vermiş; bunun da eğitim kurumlarının çeşitliliğinin ve tercih özgürlüğünün göstergesi olduğunu ileri sürmüş. </p>

<p>Öncelikle şunu söyleyelim; Yusuf Tekin’in de gayet iyi bildiği üzere, bugün Türkiye’de herhangi bir konuda tercih hakkı ve özgürlüğüne sahip olmak servet sahibi sınıfların bir ayrıcalığıdır. Onun dışındakiler kendilerine dayatılan çok katmanlı bir yoksulluğu, ücret boyutuyla da, eğitim boyutuyla da, sağlık boyutuyla da, sosyal güvence boyutuyla da her gün, en sert ve en kural tanımaz haliyle yaşıyorlar. Dolayısıyla bakan ve bakan yardımcılarının tercih yapma koşulları ile çok büyük kısmı yoksulluk sınırı altında, borçla yaşayan yurttaşların tercih yap(ama)ma koşullarını birbirine eşitleyen, demokratlık kılığına bürünmüş bu yanıta bugün artık inanacak kimse kalmadı. </p>
<p>Ama madem Yusuf Tekin “tercih özgürlüğü” denilen bu büyük liberal palavrayı bize tekrar hatırlattı; biz de İslamcı liberallerin benzer sözlerle yıllardır eşitsiz, adaletsiz eğitimi nasıl inşa ettiklerini hatırlayalım. </p>
<h2>YALANLAR VE GERÇEKLER</h2>
<p>Her ne kadar bu liberal söylemi en işlevsel biçimde AKP iktidarı kullansa da, aslında 1950’lerden bu yana tüm sağ iktidarlar eğitimdeki gerici ve piyasacı dönüşümü “tercih özgürlüğü”, “demokratikleşme”, “vesayete son verme”, “milli irade böyle istiyor” vb. ifadelerle meşrulaştırmaya çalıştılar. Halktan talep gelmediği halde, imam hatipleşmeden tarikatların eğitim alanına dahil edilmesine, özel okullaşmadan 4+4+4 sistemine kadar laiklik ve kamuculuk karşıtı tüm politikaları bu sözlerle gerekçelendirdiler. Kısacası, kendi siyasal ajandalarını toplumun değer yargısı ve talebi olarak propaganda edip hayata geçirdiler. AKP ise bu istikrarlı sağ politikayı en radikal adımlarla en üst düzeye ulaştırmış oldu. </p>
<p>Örneğin imam hatipleşme 1950’lerden bu yana kitleler önünde her zaman “milli irade istiyor” popülizmi ile savunuldu. Ancak 1960’larda cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın “Biz laik okullara karşı imam hatip okullarını bir alternatif olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullarda yetiştireceğiz” demesi, 1980’lerde Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanı Mahmut Boğuşlu’nun “Türk tarihinde disiplini en ucuza imal eden düzenlerden biri İslamiyet’tir” ifadesi, bu okul türünün popülist bir politikanın hayata geçirilmesinin ötesinde amaçlar taşıdığını gösteriyor.  Bu amaçlar bir yandan “yeşil kuşak” İslamcı bir rejimin taşlarının döşenmesi iken, bir yandan da 1960’lı, 70’li yıllardaki gençlik hareketlerini ve emek mücadelesini dini eğitimin yaratacağı itaat kültürüyle denetim altına alma isteğiydi. Bugün AKP’nin toplumun tercihiymiş gibi göstermeye çalıştığı laik eğitim karşıtı her bir adımı da bu politik devamlılığı görmeden okumak olanaklı değil. </p>
<p>Ama bugün görmemiz gereken bir başka gerçeklik de, dinselleşme politikalarına yapıştırılan “toplumun tercihi” etiketinin bizzat toplumun kendisi tarafından çürütülmüş olması. İmam hatip kontenjanları sunduğu tüm olanaklara, zorunlu yönlendirmelere rağmen sürekli boş kalırken, dinselleştirilmiş eğitimden kaçış özel okullara talebi de artırdı; bir laik eğitim piyasası oluştu. Ancak elbette bu kaçışın, laik eğitimi tercih etmenin bir maliyeti var ve bu maliyeti karşılayamadığı; mahallesinde/ilçesinde başka seçenek olmadığı için imam hatibe gitmekle meslek lisesine ya da açık liseye geçmek arasında “seçim” yapmak zorunda kalan yüzbinler var. O halde soralım, özellikle yoksul çocukların akademik eğitime erişimini engelleyen bu seçeneksizlik, ailelerin ve çocukların tercihi mi yoksa AKP iktidarının mı? </p>
<p>Keza eğitimin dinselleştirilmesindeki en önemli adım olan 4+4+4 Yasası da “öğrenci ve velilere tercih hakkı tanınması”, “tektipçiliğe son verilmesi”, “müesses nizamın dönüşmesi” sözleriyle hayata geçirilmiş; yasaya karşı çıkanlar da “vesayetçi” ilan edilmişti. Ama “demokratikleşme” kılığında hayata geçirilen kesintili eğitimin yarattığı en önemli sonuç, okul terkinin önünün açılması oldu. Okulu bırakan çocukların kimi işçileşti, kimi çocuk yaşta evlendirildi, kimi tarikat okullarına, medreselere verildi, kimi açık liseye geçti. Kısacası zorunlu eğitimin korumasından yoksun kalan çocuklar kendi olanaksızlıklarına, ailelerinin tercihlerine mahkum edildi. Soralım yine, bir çocuk için okulunu bırakıp bunlardan birine mecbur kalmak onun tercihi midir yoksa AKP iktidarının mı?  </p>
<p>Şu anda zorunlu eğitimin kısaltılması da sermaye sınıfının talebi olduğu halde, öğretmenlerin, velilerin, öğrencilerin talebiymiş gibi gösteriliyor. Bir yandan da “katılımcı demokrasi” söylemi ve patronların isteğiyle mesleki eğitim ve MESEM’lerin oranı %70’lere çıkarılmaya çalışılıyor. Yani yoksulların tercih hakkının olmadığı demokrasimizde, çok daha fazla çocuğun sömürülmesi MEB eliyle kurumsallaştırılıyor. Bizden de bunu çocukların, ailelerin kendi tercihleriymiş gibi görmemiz bekleniyor. Peki hangi çocuk gerçekten bir seçme şansı olsa sömürüyle, şiddetle, hatta ölümle burun buruna olduğu koşullarda, kölece ücrete çalışmayı tercih eder? Hangi aile kendisine dayatılan şiddetli yoksulluk olmasa, çocuğunun canı pahasına çalışmasını ister? Bu yine bugünün köleci emek rejiminin isteği ve tercihi değil mi? </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/12/07/egitimde-tercih-hakki-demisken-kimin-tercihi-kimin-ozgurlugu.jpg" alt=""></p>
<h2>TERCİH DEĞİL EĞİTİM YOKSULLUĞU</h2>
<p>“Tercih özgürlüğü” aldatmacasının bir başka boyutu da muhafazakar ailelerin kız çocuklarını karma okullara göndermeyi tercih etmedikleri iddiası üzerinden yürütülüyor; bu nedenle okullaşma oranlarının düştüğü ileri sürülüyor. Oysa kız çocuklarının okullaşması düşüyorsa, bu bir yandan 4+4+4 Yasasının az önce değinilen sonuçları, bir yandan da yoksullaşma nedeniyle düşüyor. Üstelik karma eğitimin birçok okulda özellikle de taşrada zaten fiilen ortadan kalktığı düşünüldüğünde, öne sürülen bu iddianın fiili durumu resmileştirip genel bir uygulamaya dönüştürmek amacıyla öne sürüldüğü görülüyor. Çok büyük kısmı cumhuriyeti ve seküler yaşamı içselleştirmiş bir toplumun karma eğitime karşıt olması mümkün olmadığına göre, kimdir bu tercihin sahibi? Kadını eve kapatmak isteyen İslamcı, tarikatçı, ümmetçi  AKP iktidarı değil mi yine? </p>
<p>İşte “eğitim kurumlarının çeşitliliği ve tercih özgürlüğünün göstergesi” olarak övünülen tüm bu politikaların özeti,  devlet okullarının ucuz işgücü yaratan kurumlara dönüştürülmesi, bir yandan da içeriği dinselleştirilmiş eğitimle bu işgücünün hak arama, mücadele örgütleme potansiyelinin küçük yaşlardan itibaren baskı altına alınmak istenmesi. </p>
<p>Ancak bu politikaların yarattığı önemli bir sonuç daha var: Kamudaki okulların genç kuşakları işçileştirme, yoksullaştırma, gericileştirme misyonlarıyla özdeşleşleştirilmesi, AKP iktidarına özelleştirme politikaları için de önemli bir fırsat yarattı. Özel okulların sunduğu her bir olanak lütuf gibi parlatılırken, bunun karşısında devlet okullarının yetersizliği, niteliksizliği genel kabul gören bir söyleme dönüştü. İktidar da bu söyleme yaslanarak eğitim bütçesini giderek daha da azaltıp devlet okullarını sabun dahi bulunmayan birer mahrumiyet alanına dönüştürdü. Buna itiraz eden velilere de “beğenmiyorsanız özel okula gidin” mesajı verildi. </p>
<p>Peki soralım yine, böylesi bir tabloda ücretli çalışan, kıt kanaat geçinen ailelerin bile özel okul arayışına girmesi bir tercih midir? Parasız olması gereken hak temelli bir hizmete yüzbinlerce lira ödemek bir tercih midir? Ailelerin eğitim için ayırdıkları bütçenin her geçen gün artması, her türlü yoksulluğun yanında bir de eğitim yoksulluğu altında ezilmeleri bir tercih midir? </p>
<p>Bugün eğer bir tercihten söz edilecekse, sermaye birikimini çocukların sırtına yükleyenlere, okulda bir öğün yemek vermeyenlere, çağdışı, bilim dışı bir eğitimle ülkenin potansiyelini köreltenlere, eşitsizliği adaletsizliği eğitimde de norm haline getirenlere ve bütün yoksulluklarımızın yanına artık eğitim yoksulluğunu da ekleyenlere bakmak lazım. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 07 Dec 2025 06:33:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Haftanın kitap önerileri]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/haftanin-kitap-onerileri-672716</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/11/30/haftanin-kitap-onerileri.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/haftanin-kitap-onerileri-672716</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><content:encoded><![CDATA[<p>BirGün Pazar olarak her hafta Kültür sayfamızda, bu dönemde yazılan yeni kitapların bir seçkisini okurlarımıza sunuyoruz.</p>
<p>Edebiyattan tarihe, teoriden çeviriye farklı konu başlıklarından ilgi çeken eserlerin müstakbel okurlarının gözünden kaçmaması adına yaptığımız bu seçkide bu hafta dört farklı eser bulunuyor.</p>

<h2>DEVLETİN CEBİNDEN BÜYÜK SİMBİYOZ</h2>
<p><strong>Çiğdem Toker </strong></p>
<p>Gazeteci-Yazar Çiğdem Toker’in yeni kitabı Devletin Cebinden-Büyük Simbiyoz kitabı, otoyol, havalimanı, tünel gibi mega projelerin ardına gizlenen politik-ekonomik denklemi, devlet ile inşaat sermayesi arasındaki karşılıklı beslenme ilişkisini ifşa ediyor. </p>
<h2>YÜKSELİŞ</h2>
<p><strong>Martin Macinnes </strong></p>
<p>Rotterdam’da doğup büyüyen Leigh mutsuz ailesinden, dengesiz babasından kaçarak denize sığınır. Henüz çocukken denizaltı dünyasından büyülenen Leigh, deniz biyolojisinde uzmanlaşır ve arkaik organizmaları incelemek için dünyayı dolaşır. </p>
<h2>BAHÇIVAN VE ÖLÜM</h2>
<p><strong>Georgi Gospodinov </strong></p>
<p>Bu kitabında Georgi Gospodinov, yeri doldurulamaz bir kayıp karşısında hissettiklerini içten ve etkileyici bir dille aktarırken, aynı zamanda hayat ve ölüm üzerine, sevgi ve yas üzerine, varoluşumuzu anlamlandıran ve yola devam etmemizi sağlayan şeyler üzerine derin bir tefekküre dalıyor. </p>
<h2>EKONOMİ POLİTİK VE MARKSİST ELEŞTİRİSİ</h2>
<p><strong>Sungur Savran </strong></p>
<p>Ekonomi Politik ve Marksist Eleştirisi, Sungur Savran’ın doktora tezinin kitaplaştırılmış halidir. Bu kitap üç ayrı amaçla okunabilir. Önce, Karl Marx’ın kapitalist üretim tarzı analizinin özenli bir sergilemesi olarak. Bunun için kitabın Marx’a ilişkin iki ana bölümünü okumak yeterli olacaktır. </p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 30 Nov 2025 09:45:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Uşak’ta üretici yürüyüşü: Üretici örgütlenmesinde yeni bir çağrı yükseliyor]]></title><link>https://www.birgun.net/makale/usakta-uretici-yuruyusu-uretici-orgutlenmesinde-yeni-bir-cagri-yukseliyor-672713</link><media:content medium="image" type="image/jpeg" url="https://static.birgun.net/resim/makale/2025/11/30/usakta-uretici-yuruyusu-uretici-orgutlenmesinde-yeni-bir-cagri-yukseliyor.jpg"/><guid isPermaLink="true">https://www.birgun.net/makale/usakta-uretici-yuruyusu-uretici-orgutlenmesinde-yeni-bir-cagri-yukseliyor-672713</guid><category><![CDATA[BirGün Pazar]]></category><description><![CDATA[SOL Parti’nin çağrısıyla gerçekleştirilen üretici yürüyüşlerinde son durak Uşak’tı. Yürüyüş çalışmalarında görülen en net şey üreticinin yalnız bırakılmışlığıyla konuştukları. Yürüyüşün ortaya koyduğu ise bu yalnızlığın, bir araya gelindiğinde ortak güce dönüşebildiği. Bu yüzden Uşak’taki yürüyüş, sadece bir “tepki” değil; tarımın çöküşüne, suyun gaspına, emeğin değersizleştirilmesine karşı, üreticinin kendi sözünü yeniden kurma arayışı olarak okunmalı. Görünen o ki, üreticinin açığa çıkardığı bu ses kendine yeni yollar açmaya kararlı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlayda Sorku</strong></p>
<p>Geçtiğimiz hafta Uşak’ta takip ettiğimiz Üretici Yürüyüşü, köylerden kent meydanına taşan tarım krizinin ve üreticinin yalnızlığının somut bir göstergesi oldu. SOL Parti’nin çağrısıyla Fatsa’da Fındık Üretici Yürüyüşü’nün ardından Uşak Üretici Yürüyüşü gerçekleşti. Bu yürüyüşler üreticilerin sorunlarına ve taleplerine dikkat çekmenin yanı sıra, son dönemde büyük sorunlar yaşamasına karşın örgütsüz ve dağınık olan, spontane eylemlerle tepkilerini ortaya koysa da çözüm üretemeyen üreticiler için bir örgütlenme çalışması olarak öne çıkıyor. Fatsa’da 20’in üzerinden köyün kendi pankartlarıyla katıldığı yürüyüş üreticilerin kendi meclislerinde örgütlenmesi yolunda bir adım olmuştu, Uşak’ta da benzer bir durum söz konusu. Üretici Yürüyüşleri bu yönüyle üretici örgütlenmesinde yeni bir nefes, yeni bir çağrı olarak yükseliyor.  </p>
<p>Uşak’ta üretici komite ve meclislerinin kurulumu için bir başlangıç özelliği yüklenen yürüyüş, rejime karşı mücadelede halkın doğrudan siyasete katılımının ne denli önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Yürüyüş hazırlıkları sırasında Uşak’ın köylerinde yapılan ziyaretler, tek tek insanların şikâyetlerinin ötesinde, ülkenin tarımsal ve sosyal yapısında yıllardır biriken çökmenin sahadaki en somut görünümünü ortaya koydu.  </p>

<p>SOL Parti’nin Üretici Yürüyüşü öncesi yürüttüğü çalışmalarla 30 köyde yapılan sohbetlerde aynı tabloyu tekrar tekrar karşımıza çıkardı ki; bu tabloda üretimin halk için bir geçim değil, borç döndürme mekanizmasına dönüşmüş durumda.  </p>
<p>Her köyde ilk söylenen cümle girdi maliyetlerine dair. Gübre ve mazotun her artışı, ertesi yıl ekimi fiilen imkânsız kılıyor. Bir üreticinin “Ekmekten vazgeçtik” sözünü bir yakarış değil, bir siyasi gerçeklik olarak okumak gerekiyor. Çünkü bu vazgeçiş yalnızca bireysel değil; tarımsal üretimin toplu olarak çöküşünü ifade ediyor. </p>
<p>Bu çöküşün ikinci ayağı alım garantisinin yokluğu. Üretilen ürünün piyasada bir karşılığı yok. Köylü, borcu nedeniyle ürününü zararına tüccara vermeye mecbur kalıyor. Sözleşmeli üretimde kullanılan “avans” sistemi ise bir tür modern borçlandırma rejimi gibi işliyor: tütün üreticileri her yıl aynı girdapta, daha baştan borçlanarak sezona giriyor ve bu borç döngüsü üreticiyi toprağından uzaklaştırıyor. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/11/30/usakta-uretici-yuruyusu-uretici-orgutlenmesinde-yeni-bir-cagri-yukseliyor-1.jpg" alt=""></p>
<h2>KÖYLER YOK HAYAT YOK</h2>
<p>Ekonomik çöküşün yarattığı sosyal tablo da en az ekonomik olan kadar sert. Birçok köyde okul ve sağlık ocağı yok. Doktor haftada bir gün geliyor. Gençlerin önemli bir bölümü asgari ücretli işe gitmek zorunda kaldığı için köy nüfusları kritik seviyelere düşmüş durumda. Bu yalnızca bir demografik sorun değil; kırsal alanı tamamen işlevsizleştiren bir süreç. Köy kahvelerinde gerçekleştirilen sohbetlerde “Yollarda yürüyecek insan kalmadı” cümlesi, yaşanan dönüşümün bütün ağırlığını özetliyor. </p>
<h2>İŞGAL VE YOK EDİŞ</h2>
<p>Uşak’ın madene yakın köylerinde tablo daha da karanlık. Kentin musluklarını kurutan Eldorado Gold’un Kışladağ Altın Madeni, yalnızca çevresel tahribat yaratmıyor; doğrudan üretim ilişkilerini çökertmiş durumda. Maden tozu meyveyi, sebzeyi kurutuyor; hayvancılık alanları yok olmuş. Bir köylünün “Herkes sadece kendi yiyeceği kadar ekiyor” demesi, ekonomik durumun değil, tarımsal faaliyetin tasfiyesinin ifadesi… </p>
<p>Bu veriler bir araya geldiğinde, Uşak köylerinin durumu ülke genelindeki tarım krizinin yoğunlaşmış hali olarak okunabilir. Üreticinin karşısındaki sorun tek tek maliyet kalemlerinden ibaret değil; bütüncül bir siyasal-ekonomik düzen, köylüyü üretimden çekilmeye zorlayan bir yapıya dönüşmüş. </p>
<h2>YALNIZLIK VE ÖRGÜTLENME</h2>
<p>Sahadaki sohbetlerde hissedilen en belirgin duygu ise yalnızlık. Yalnız bırakılmış üretici, yalnız bırakılmış köy, yalnız bırakılmış bir üretim havzası… Tam da bu nedenle Üretici Yürüyüşü’nün çağrısı sadece bir eylem çağrısı değil; çöken üretim düzenine karşı politik bir itirazı örme iddiası taşıyor. </p>
<p>Bu izlenim, köylerdeki her konuşmanın ortaklaştığı gerçeğe dayanıyor. Üretim çöküyor ve bu çöküş sadece ekonomik değil; siyasal kararların, tercihlerin ve tercihsizliklerin sonucu. Tüm bunların ışığında ilçeleri ve köyleri dolaşırken sezilen dağınık hoşnutsuzluğun ve birikmiş öfkenin şehir merkezinde nasıl bir karşılık bulacağı merak konusuydu. Köy kahvelerinde söylenen “artık böyle gitmez” cümlesinin kente taşınacağı bir an gerekiyordu. 22 Kasım’daki Üretici Yürüyüşü, tam da bu dağınık sesi birbirine ekleyen bir hat gibi ortaya çıktı. </p>
<p>Yürüyüşün gerçekleşeceği gün Uşak Stadyumu’nun önü, kentin dört yanından gelen üreticilerle dolmaya başladı. Saha çalışmalarında konuştuğumuz birçok çiftçi, o gün oradaydı. Kimisi tütünün borçla yürüyen düzeninden, kimisi maden tozunun kuruttuğu bağlardan, kimisi suyun tükenişinden söz etmişti. Bu kez aynı sorunları taşıyan yüzlerce kişi pankartların ardında yan yana dizildi. </p>
<p>Yürüyüş korteji ilerledikçe, köylerde dağınık halde konuşulan meselelere daha bütünlüklü bir politik çerçevenin eklendiği hissediliyordu.  </p>
<p>Yoksullaşmayı bir kader olarak değil, bir tercih olarak üreten siyasal akla karşı, üreticilerin kendi sözleri, kendi ihtiyaçları ve kendi itirazlarıyla oluşturduğu bir karşı duruş ortaya çıktı. </p>
<p style="text-align: center;"><img src="https://static.birgun.net/resim/content/2025/11/30/usakta-uretici-yuruyusu-uretici-orgutlenmesinde-yeni-bir-cagri-yukseliyor.jpg" alt=""></p>
<h2>YEREL BİRLEŞİK ÖRGÜTLENME</h2>
<p>Kortejdeki üreticilerin anlattıkları, köy buluşmalarında duyulan sözlerin kent meydanında yankılanmasıydı. Hayvanını meraya çıkaramadığını söyleyen, cezalardan bunalan, tütününü avans borcuyla sürdüren, ürününü tüccara zararına vermek zorunda kalan herkes, o gün aynı noktada buluştu. Yürüyüşe katılanlardan bazıları, tarım politikalarının yıllardır şirketleşme yönünde ilerlediğini; üreticinin giderek borçlandırıldığını; “üretim komiteleri” ve yerel örgütlenme olmadan bu düzenin değişmeyeceğini ifade etti. Halkın kendi gücünü, kendi örgütünü yaratmadan hiçbir dış sesin bu tabloyu değiştirmeyeceği fikri yürüyüşün ana eksenlerinden biriydi. </p>
<p>Uşak’taki su krizine dair öfke de yürüyüş boyunca güçlü bir damar olarak hissedildi. Kışladağ Altın Madeni’nin yıllardır kentteki suyu tükettiğini söyleyen üreticiler, suyun hem köylerde hem şehirde ortak bir sıkıntıya dönüştüğünü anlatıyordu. Bu durum, köylerde dile getirilen “maden tozu tarımı bitirdi” cümlesiyle birleşince, yürüyüşteki itiraz yalnızca ekonomik değil, ekolojik bir çerçeveye de genişledi. Suya, toprağa, ekmeğe sahip çıkma çağrısı, yürüyüşün politik omurgasını güçlendiren en belirgin unsurlardan biri oldu. </p>
<p>Yürüyüş, siyasi bir partinin eylemi olmanın ötesinde, köylerde sessiz sedasız büyüyen bir çöküş hissinin toplumsal bir araya gelişe dönüştüğü bir ana benziyordu. Hele ki üreticilerin “kurtuluş yok tek başına” vurgusu, bu ortaklığın bir tercih değil zorunluluk olduğunu berrak biçimde gösteriyordu… </p>
<p>Saha çalışmalarında görülen şey, üreticinin uzun süredir yalnız bırakılmışlığın içinden konuştuğuydu; yürüyüşün ortaya koyduğu ise bu yalnızlığın, bir araya gelindiğinde ortak bir güce dönüşebildiğiydi… </p>
<p>Bu yüzden Uşak’taki yürüyüş, sadece bir “tepki” değil; tarımın çöküşüne, suyun gaspına, emeğin değersizleştirilmesine karşı, üreticinin kendi sözünü yeniden kurma arayışı olarak okunmalı… Köylerde başlayan ses, kent meydanında daha gür bir ifadeye kavuştu. Görünen o ki, bu ses kendine yeni yollar açmaya kararlı. </p>
<p>*** </p>
<h2>ÜRETİM ÇÖKÜYOR, BORÇLAR KATLANIYOR</h2>
<p>TÜİK’in 2024 ve 2025 yılı verileri, Türkiye’de tarım sektöründe ciddi bir çöküş yaşandığını ortaya koyuyor. 2025’in ikinci tahminine göre, tarla ürünleri ve diğer bitkisel ürünlerde %10,4, sebzelerde %0,8, meyve ve baharat gruplarında ise %30,4 oranında düşüş öngörüldü. Özellikle buğday ve arpa üretimindeki azalışlar dikkat çekti. 2024 verileri de benzer bir tabloyu gösterdi; tarla ürünleri bir önceki yıla göre %5 azaldı, sebzeler %5,6, meyveler ise %2,1 arttı ancak tahıl üretimindeki düşüşler bu dönemde de devam etti. </p>
<p>Bu üretim kaybı ve maliyet baskısı, Uşak’ta sahada gözlemlediğimiz çöküşle paralellik gösterdi. Türkiye’de sisteme kayıtlı çiftçi sayısı 2003’te 2 milyon 765 bin iken 2025’te 2 milyon 363 bine geriledi; bu da kırsalda yaşanan üretimden çekilmenin bir göstergesi. </p>
<p>Ekonomik baskı yalnızca üretim kayıplarıyla sınırlı değil. CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in ekim ayında açıkladığı verilere göre, tarım sektörünün bankalara olan kredi borcu ağustos itibariyle 1 trilyon 94 milyar liraya ulaştı. Bunun 859,7 milyar lirası kamu bankalarına, 234,5 milyar lirası özel bankalara ait. Sadece ağustos ayında tarım borcu 13,2 milyar lira artarken batık tarım kredileri 811 milyon lira yükselerek 9,4 milyar liraya ulaştı.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sun, 30 Nov 2025 09:40:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>