Üniversitelinin taşra halleri

Ekin Kadir Selçuk'un ilk öykü kitabı 'Gençlik Güzel Şey', taşra sıkıntısını üniversiteli gençler üzerinden aktararak yaşanması muhtemel sorunlara da dikkatimizi çekiyor.

Loli UYAN

Ey güzel gençlik! Kim yeniden sana dönmek istemez?” Lord Byron’un da söylediği üzere kim geri dönüp bakmıyor ki genç olmanın güzelliğine. Ekin Kadir Selçuk ilk öykü kitabı Gençlik Güzel Şey ile taşrada üniversiteli genç olmanın hallerine dair sade, hayatın içinden öyküler anlatıyor.

Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde öğretim üyesi olan Selçuk'un İlk kitabı doktora tezinden türetilen 'Mücadeleciler-Mücadele Birliği (1964-1980)' 2018'de İletişim Yayınları'ndan çıktı.

Taşrada üniversiteli olmanın zorlukları ve varsa güzellikleri neler?

Gençlik edebiyat için çok elverişli bir malzeme. Çünkü iyi edebiyat neticede insanı çelişkileriyle anlatır, gençlik insanın çelişkileriyle en çok boğuştuğu bir zaman dilimi. Türkiye’de son 15 yılda üniversitelerin sayısı muazzam arttı, üniversite olmayan şehir kalmadı gibi. Öğrenciliğimi büyükşehirlerde geçirdim ama uzun süredir taşra üniversitelerinde akademisyenlik yapıyorum. Gözlediğim şey, üniversiteli olmanın gün geçtikçe zorlaşması. Taşrada da büyükşehirde de zor. Taşra edebiyatta genellikle boğuculuğuyla, yeknesaklığıyla anlatılır. Öykülerimde bu atmosferi vermeye çalışıyorum. Öte yandan tüm dünyada sürekli değişen, hızlanan bir hayat var. Bu anlamda taşrayla metropoller arasındaki fark hızla kapanıyor, özellikle yaşam biçimi ve tüketim kalıpları açısından. Dolayısıyla baskılarla/boğuculukla, dönüşüm/değişim arasında sıkışan, bocalayan bir taşra gençliği/öğrenciliği var.

Karakterleriniz arasında üniversite öğrencileri olanca çeşitliliğiyle bulunuyor. Böyle bir çeşitliliği yansıtırken nelere dikkat ettiniz?

Yukarıda bahsettiğim sıkışmışlığın taşradaki gençler için bir genel hal olduğunu düşünüyorum. Ama tabii her insan bu sıkışmışlığı kendi meşrebince yaşar, ona farklı cevaplar verir. Dolayısıyla bu farklı yansımaları vermek zorundayım. Bunun yolu da birbirinden değişik ve çeşitli karakterlerle meseleyi ele almak. Öte yandan bu benim bir akademisyen olarak öğrencilerime bakışımla da alakalı. Öğrencilerle hiyerarşik kalıpların ötesinde ilişkiler kurmaya çalışan bir akademisyenim ve onları cinsiyet, cinsel yönelim, kültür, siyasi görüş, inanç olarak ayırmıyorum. Esasen derdim, en az onlara anlatmak o kadar onları anlamaya çalışmak. Edebiyatın görevi de bu değil mi bir bakıma? Anlamak ve anlatmak.

Farklı öykülerde zaman zaman aynı mekânlar kullanılıyor, bazen bir öyküdeki ana karakteri başka bir öyküde yan karakter olarak görüyoruz. Sonra hemen her öyküde karşımıza çıkan sokak köpeği Fernandes? Sizi böyle bir bütünlük arayışına iten neydi?

Mekânlar ve karakterler birden fazla öyküde tekrar sahneye çıkıyor, çünkü taşrada insanlar hem birbirine hem de aynı mekânlara muhtaçtır. Bir öğrencinin gidebileceği, bulunabileceği yerler bellidir, ilişki kurabileceği insanlar sınırlıdır. Taşranın yeknesaklığı demiştim. Bu tekrarlar biraz da bu atmosferi vermek içindi.

Fernandes’e gelirsek. O, öykülerde geçen tek gerçek karakter. Nasıl derler, bu dünyadan Fernandes geçti! Üniversite kampüslerinde sokak köpekleri bol olur, çünkü alanın genişliği, öğrencilerin bolluğu onlara hem hareket alanı sağlar, hem kampüste karınları nispeten doyar. Açıkçası Trabzon’daki hocalık yıllarımda kampüsteki hayvanlarla özel bir dostluğum vardı. Bu aynı zamanda yaşadığım en büyük problemdi. Çünkü bazı vicdansız yöneticiler onların toplatılması ve hatta öldürülmesi gerektiğini söylüyordu. Nitekim daha sonra bir kısmını gelip gizlice öldürdüler de. (O gün Trabzon’dan ayrılmayı kafaya koymuştum) Hiç unutmam eski bir dekan, bir köpeği veterinere tedavi ettirmeye götürdüğüm için beni soruşturma açmakla tehdit etmişti. Soruşturmanın sebebi ne olacaktı, neden olarak ne yazacaktı hâlâ merak ediyorum. Tabii hep kötü hatırladığım kişiler yok bu konuyla ilgili. Mesela ünlü yazar, aynı zamanda Trabzon’da eğitim fakültesinde hoca olan, bir öykümün ithafında yazdığım gibi “kendi gibi kalbi de güzel olan” Nazan Bekiroğlu gibi insanları da tanıdım.

Kitap içinde birçok çağrışımı barındırıyor, gençliğin iyi ve güzel yanlarının yaşarken pek farkında olamıyoruz, gelecek kaygısı, toplum baskısı, özellikle pandemi sürecinde üniversiteden uzak kalmanın getirdiği sorunlar cabası, hem gençlik döneminizde hem de şimdiki dönemde bir akademisyen olarak gözlemcisi olduğunuz bu olguya dair neler söylemek istersiniz?

Çok doğru bir tespit, bilhassa gençken hayatın ne kadar iyi ve güzel olduğunu fark edemiyoruz. Bunu sonradan mezun olan öğrencilerimle de konuşuruz bazen, kendi deneyimimden de biliyorum. Bu sadece hayatın zorlaşmasından, gençliğin hayat koşullarının kötüleşmesinden değil. (Tabii ki bu realiteyi de unutmamak gerekir) Gençliği biraz Nâzım’ın dediği gibi, “derya içinde olup deryayı bilmeyen balık”lara benzetiyorum. Gençlik durmanın değil koşmanın gerektiği bir dönem. Bilmek için biraz durmak gerekir bence. (İlk öykümde bir karakter, gençlikten çıkıp büyümek için “kişinin hayata çapa atması gerekir” diyor, kastettiğim biraz bu) Bu, gençler çok hareketliler, sürekli sosyaller anlamına gelmiyor. Aksine atalet içinde kalan pek çok genç var, taşranın atmosferi bu durumu daha da tetikliyor. Ama atalet hali, durma ve bilme hali değildir, kişinin koşmaya mecalinin olmaması halidir. İradi bir seçimden ziyade bir maruz kalma durumudur. Dolayısıyla burada durma, bilme, fark etme olmuyor. Velhasıl, ister koşsun ister atalet halinde olsun genç, gençliğin güzel şey olduğunu göremez çoğunlukla. Bu çok doğal. Ben onlara doğal olarak göremedikleri bu gerçeği, biraz göstermeye çalışıyorum “Gençlik Güzel Şey” diyerek.

Üniversite ile bağınızın devam ediyor olagelişi gençlerin sorunlarına da vakıf olduğunuzu gösteriyor, Genç arkadaşlarımızın bu toplumdan beklentileri neler? Ekonomik göstergeler, göç dalgalarıyla oluşan hoşnutsuzluk, işsizlik derken bu meselelerle nasıl başa çıkacaklarını düşünüyorlar?

Gelecekten pek umutlu değiller. Haklılar. Umutlu olmak için pek sebepleri yok ne yazık ki. Onlar bu sıkıntılarını anlattıklarında Polyannacılık yapmıyorum, yavan kişisel gelişim kitaplarında yazdığı gibi “pozitif düşünün” demiyorum elbette. Hayatın, koşullarının zor olduğunu söylüyorum. Bununla birlikte Aksu Bora’nın harika kitabının başlığı gibi, 'İradenin İyimserliğine' de inanıyorum, bu hissi onlara aşılamaya çalışıyorum. Çetin Altan, “Enseyi karartmayın,” derdi, benim de bir öykümde başkarakter umutsuzluk içindeki arkadaşlarına “Merak etmeyin” diyor. Ben de öğrencilerime son tahlilde “Merak etmeyin” diyorum. Öykülerimde de çoğunlukla bu umutlu havayı korumaya çalışıyorum. Bu konuda esin kaynağım, modern Türk öyküsünün kurucu isimlerinden Memduh Şevket Esendal’dır. Onun şu sözüne katılıyorum: “Ben insanlara yaşamak için ümit, kuvvet ve neşe veren yazılardan hoşlanırım.”

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol
Günün Manşetleri için tıklayın
En Çok Okunan Haberler
Killa Hakan’dan aylar sonra ilk mesaj: Dünyayı bir anlık terk ettim Sayın savcılar göreve Cebenoyan, bu filmde can buldu Yolcuların dikkatine!