Artık Büyük değil Geniş ORTADOĞU

28.06.2004 00:47 ARŞİV
Irak'ta birlikte hareket eden Amerika, İngiltere, İtalya ve Japonya ile karşı grupta yer alan Almanya, Fransa, Rusya ve Kanada'nın yeni Amerikan projelerini tartışmak için y

ABD'nin NATO nezdindeki sürekli temsilcisi Nicholas Burns, 19 Ekim 2003'de Prag'da yapılan bir toplantıda BOP'un çerçevesini biraz daha netleştirdi. Anlaşılan oydu ki, BOP NATO'nun yeniden tanımlanması sürecine ABD tarafından eklemlenmek isteniyordu. Burns; "Yeni misyon en önemli misyon... Soğuk Savaş esnasında, Batı Avrupa'yı savunmak için, Batı Avrupa'da büyük bir kara ordusu oluşturduk. NATO'nun varlığı hala Avrupa'yı ve Kuzey Amerika'yı savunmak. Ancak biz bunu Batı Avrupa'da, Orta Avrupa'da veya Kuzey Amerika'da oturarak yapamayacağımıza inanıyoruz. Kavramsal dikkatimizi ve askeri güçlerimizi doğu ve güneye doğru konuşlandırmamız gerekiyor. Biz inanıyoruz ki, NATO'nun geleceği doğu ve güneyde yani Büyük Ortadoğu'dadır" demişti. Burns'un ardından, 6 Kasım 2003 tarihinde George Bush, "Orta Doğu'yu Özgürleştirme Projesi"ni açıkladı. Irak operasyonun asıl amacının Büyük Ortadoğu'ya "demokrasi getirmek" olduğunu söyledi ve böylece BOP da dünya kamuoyunun gündeminde ilk sıralara tırmanıverdi.

Daha da çarpıcısı, The Washington Times'da yer alan haberde Bush tam bir Marksist üslubuyla konuşmaktaydı. Aynen şöyle: "Ortadoğu'nun kalbinde özgür bir Irak'ın kurulması, küresel demokratik devrim bakımından dönüm noktası olacaktır." Bush, konuşmasının devamında, Colin Powell'ın alkışıyla kesilen şu cümleleri de söylemişti. "Bu Amerikan Başkanı'nın Ortadoğu'daki herkes için demokrasi, kadın hakları, eşit eğitim ve diğer özgürlükleri talep etmesiyle dalga geçebilirsiniz. Aynı zamanda bunu başkaları için olduğu kadar kendi ülkesinin zenginliği ve güvenliği için en sağlam garantinin dünya çapında özgürlük ve demokrasi olduğunu gerçekten görebilen bir Amerikan liderinin tam anlamıyla radikal idealizmi olarak da kabul edebilirsiniz."

Sarf ettiği bu sözler kadar, aslında sürekli itip kaktığı Powell tarafından

alkışlanmış olması da kayda değer bir gelişmeydi. "Irak ve Afganistan'ın

geleceğine yaptığımız yatırımlar Marshall Planı'ndan bu yana altına

girdiğimiz en büyük yükümlülüklerden biridir. Bu hareketimizle, ülkemizin

cömert ruhunu da sergiliyoruz; ama aynı zamanda kendi ülkemize de hizmet etmiş oluyoruz, çünkü kendi güvenliğimiz tehdit altındadır. Ortadoğu Bölgesi ya ilerlemenin ve barışın hüküm sürdüğü bir yer olacak ya da şiddet ve terörün kaynağı olarak kalmaya devam edecektir," diyen Bush, BOP taslağı açıklandığında kurulacak bir paralelliğe, Marshall yardımına da böylece değinmiş oluyordu..

Başkan Yardımcısı Dick Cheney de, 25 Ocak 2004'te Davos'ta Orta Doğu'daki Büyük Reform projesini anlatmayı sürdürdü. Pakistan'dan Fas'a kadar uzanan bu büyük coğrafyada kadın hakları, siyasal katılım, hukuk devleti, ekonomik açılım gibi konularda reformun arkasında olduklarını ve bu konuda özellikle Avrupa'daki ortaklarından yardım istediklerini belirtti. Cheney, "İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra faşizmin yenilmesi ve demokrasinin getirilmesi Batı Avrupa için barış ve refahın ön koşulu oldu. Almanya ile Fransa arasındaki barış böyle sağlandı. Avrupa Birliği bunun üzerine kuruldu. Sovyet komünizminin yıkılmasıyla demokrasi Doğu Avrupa'ya da yayıldı. Avrupa için geçmişte söylenenler bugün Büyük Ortadoğu için de geçerlidir" derken, projenin seyri hakkında ipuçları vermekteydi. Bu günlerde İstanbul'da sinagoglara ve İngiliz Konsolosluğu'na bombalı saldırılar yapılmıştı. Cheney'nin bu konuşmasından, ABD'nin kafasındaki Büyük Ortadoğu ülkesi modelinin Türkiye olduğu anlaşılıyordu: "İslam kültür ve inancının özgürlük ve demokrasi ile bağdaşmadığı düşünülür, söylenir nedense. Bu iddialar doğru değil. Bugün dünyadaki pek çok Müslüman demokratik toplumlar olarak yaşıyor. Bunların başında da Türkiye geliyor. Türkiye bu nedenle son dönemde terörün hedefi olmuştur ve bizim desteğimizi, Avrupa ile ilgili talepleri de dahil, hak etmektedir."

Cheney'in konuşmasından kısa bir süre sonra, Al Hayat gazetesi, BOP

taslağını dünyaya açıkladı. Arap ülkelerinden ve özellikle Mısır, Filistin

yönetimi, Suudi Arabistan ve Pakistan'dan ardı ardına eleştiriler geldi.

Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek dışarıdan reformun dayatılamayacağını söyledi. Mübarek, Roma'da 5 Mart'ta yaptığı açıklamada ABD'nin tüm Ortadoğu'ya "standart çözüm" empoze etmeye çalışmasını eleştirdi.

"Moritanya'dan Pakistan'a kadar uzanan sınırsız bir alanda tek bir standart çözümden nasıl bahsedebilirsiniz? Bunun yanı sıra en önemli aktörler masada bulunmuyor, doğrudan etkilenenlere danışılmıyor. Biz ülkelerimizi başkalarından daha iyi tanırız" dedi. Mübarek "Amerikan reform planının üzerinde dikkatli bir şekilde çalışılmazsa, bir şiddet ve anarşi döngüsüne girebiliriz ve bu yalnızca bizi etkilemez. O zaman da Arap dünyasındaki demokrasi ışığına güle güle demek zorunda kalırsınız" diyerek uyarıda bulunuyordu.

Arap Birliği Dışişleri Bakanları toplantısı sırasında konuşan Genel

Sekreteri Amr Musa da, ABD Ortadoğu'daki çatışmalarla ilgilenmedikçe ve

Irak'ta istikrarı sağlamadıkça, Arapların "Büyük Ortadoğu Planı"nı

destekleyemeyeceklerini söylemişti. Musa, "Büyük Ortadoğu Planı toplumları geliştirmeyle sınırlanmamalı, aynı zamanda bölgede istikrarın sağlanmasıyla da ilgilenmeli. Bu istikrar, Irak meselesi ve Filistin davası adil, doğru ve dengeli bir şekilde ele alınmadıkça sağlanamaz" demişti.

Öte yandan, krallıkla yönetilen pek çok Arap ülkesinin yönetimleri de

iktidardan vazgeçme fikrine elbette sıcak bakmayacaktı. Ayrıca Suudi

Arabistan gibi şeriatla yönetilen Arap ülkelerinin de başta kadın hakları

olmak üzere önerilen pek çok reform karşısında katı bir tutum içinde olduğu görülüyordu. Proje kapsamındaki İran ise Büyük Ortadoğu Projesi'nin İslam rejimine yönelik bir girişim olduğunu zaten ilan etmişti.

PEKİ YA AVRUPA BİRLİĞİ?

Aslında projenin sunum tarzını ve içeriğini eleştiren Arap ülkeleri, çareyi

Avrupa'nın desteğini aramakta görmüştü. 21 Şubat'ta Suudi Arabistan

Dışişleri Bakanı Suud El Faysal, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile

yaptığı görüşmeden, "Arap ve Müslüman dünyada modernizasyonu ve reformu desteklemeye yönelik bir herhangi hareketin mutlaka, İsrail-Filistin sorununa görüşmeler yoluyla çözüm bulunmasına ilişkin yeni bir adımın eşliğinde olması" gerektiği konusunda anlaşarak ayrılmıştı.

Avrupa Birliği'nin, özellikle kendisinin Orta Doğu ve Orta Asya açılımını

engellemesinden endişe ettiği için, Amerika'nın ortaya attığı BOP'a

başından beri mırın kırın ettiği biliniyordu. Ancak Bu durum, Arap

ülkelerindeki statükocuların da çıkarınaydı elbette. Aceleye mahal yoktu.

Bir de Barcelona İnisiyatifi, nabza şerbet veriyor, Arap hassasiyetini

dikkate alarak Filistin-İsrail sorununu öne çıkarıyordu.

İşte ABD; bu ayın ortalarına doğru, G-8 toplantısına bir yanda Arap

ülkelerinden yükselen itirazlar, diğer yandan özellikle Fransa, Rusya ve

Almanya'nın başını çektiği bir Batı muhalefeti eşliğinde ev sahipliği

yaptı. Toplantıya bölgeden davet edilen ülkelerden sadece Türkiye, Yemen, Bahreyn, Tunus, Cezayir, Irak ve Afganistan katıldı.

Sanayileşmiş 7 ülke (ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya,

Japonya) ve Rusya'dan oluşan G-8 (Sekizler Grubu) ülkelerinin Georgia Sea Island'da düzenlenen zirvesinde Bush, Türkiye'yi "demokratik ortak" olarak davet ettiğini açıkladı. Böylece, "model, örnek, hedef" gibi nitelemelerleü töhmet altında olan Türk hükümeti rahat bir nefes almıştı. Türkiye ayrıca Yemen ile birlikte "eş başkan" sıfatını da kazanmıştı. Bu G-8 Zirvesi'nin bir diğer özelliği ise, belirttiğim üzere, BOP'un artık "Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika" projesi olarak anılmaya başlanmasıydı.

Bush, G-8'de, bir forum oluşturularak Ortadoğu ve G-8 ülkeleri liderleri ve sivil toplum kuruluşlarının düzenli olarak bir araya getirilmesinin

kararlaştırıldığını da açıkladı Reformların, her ülkenin kendi

ihtiyaçlarını ve realitelerini, halkın arzusunu yansıtması gerektiğini

belirterek, "Daha özgür ve müreffeh bir gelecek arayışında bu ülkelere

destek olmak bizim yükümlülüğümüz" dedi.

İşte bu sözler, dışarıdan dayatma itirazlarına verilen bir cevap niteliği

de taşıyordu. Zirvenin karar metninde iki önemli noktaya işaret ediliyordu; kararı toplumların kendileri alacak, Filistin sorunu göz ardı edilmeyecek: "Bölge (Ortadoğu) için desteğimiz; Arap-İsrail çatışmasına kalıcı ve makul bir çözüm getirilmesi için vereceğimiz destekle el ele yürüyecektir... Taahhüdümüz, yerel koşullara yanıt verebilmesi ve yerellik temeline dayanmalıdır. Her toplum değişim adımları ve anlamı konusunda kendi kararını verecektir."

Ancak NATO konusunda bir karar çıkarılması mümkün olmamıştı. Yani Geniş ya da Büyük Ortadoğu'nun askeri temelinin atılması İstanbul'a ertelenmişti. Bu yüzden, G-8 Zirvesi'nin ABD için tam bir fiyasko olduğu şeklinde değerlendirmeler de yapıldı. ABD, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Türkiye ve Yemen'e önerilen rol ve bu amaçla yapılan bazı planlamaların dışında Irak, NATO'nun geleceği ve BOP konusunda hedefini (belki de şimdilik) ıskalamıştı.