birgün

11° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN KİTAP 23.10.2016 15:52

Başka bir uygarlığın manifestosu

Fikret Başkaya, manifestosunda “Güce ‘meydan okumak’ bizim irademizi aşan bir şey değil. Umutluyuz zira çoğunluğuz ve her geçen gün ‘şeylerin bilincine varanların’ sayısı artıyor ve artmaya da devam edecek” diyor

Başka bir uygarlığın manifestosu

GÜNNUR AKSAKAL


Manifesto denildiğinde şüphesiz, herkesin aklına Karl Marx ve Friedrich Engels’in her geçen yıl güncelliğini pekiştiren eseri Komünist Manifesto geliyor. Komünist Manifesto, sadece bir parti programı deklarasyonu değil; yeni bir dünya iddiası sunan, bu perspektifle yazılan bir metin. Fikret Başkaya da bu perspektifle bir çalışma yayınladı: Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto: Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı?

“Manifesto, olumsuz olan, istenmeyen, arzulanmayanla, olumlu ve arzulanır olan arasındaki ilişkinin mahiyetini teşhir etmektir ve oradan hareketle de bir perspektif sunmaktır” diyen Fikret Başkaya’nın “birlikte düşünme” davetini kabul ediyor ve sayfaları çevirmeye başlıyoruz. Öncelikli işimiz, yalanı ve ikiyüzlülüğü teşhir etmek olmak zorunda. Bugün, kapitalist üretim tarzı “modernleşme” ve “ilerleme” diyerek geleceğimizi riske atıyor. Artık, bu sistemin insanlığa sunabileceği hiçbir çare olmadığı gibi, kendisini sürdürmesi de çok olanaklı değil. Bu gerçek gün gibi ortada olmasına rağmen sistem, kendini hâlâ bir medeniyet sembolü olarak gösterebiliyor.

İstiklal Caddesinde bir tur attığımızda bile dünyadaki sorunların çeşitliliğine dair bir fikrimiz olur: çocuk hakları, çevre sorunları, kadın hakları, hayvan hakları, mülteci hakları, düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin talepler, enerji kaynakları ve tasarruf ile ilgili davetleri içeren çeşitli sivil toplum kuruluşları… Her biri, artık sürdürülebilir olmayan bir sistemin sorunlarına ayrı ayrı deva bulmaya çalışıyor. Ancak biliyoruz ki neredeyse hiçbiri işe yaramıyor. Peki, çivisi çıkmış bu düzenden bir kurtuluş mümkün mü?

Binmişiz bir alamete…
Kapitalizm, yüzyıllar önce Marx’ın Kapital’de yazdığı gibi meta fetişizmine dayanıyor. Bu dünyada ne var ne yoksa hepsini metaya dönüştürüyor. Buna işçinin kendisi ve emeği de dâhil… Kapitalist üretim koşullarında, artık işçi üretim aracını kullanan değil, kendini ona kullandıran haline geliyor. Yani işçinin emeğinin ürünü olan şeyler ondan bağımsızlaşarak ona yabancılaşıyor. Fikret Başkaya, bu gerçeği ortaya koyarak bindiğimiz “alamet”in zorunlu sonucunun neden “kıyamet” olacağını da gösteriyor. Bu sistem varoluşunu hem ücretli emek sömürüsüne hem de ücretli emek dışında kalan tüm unsurların mülksüzleştirilmesine borçlu. Yaşadığımız neoliberalizm çağında el konulmamış, özel mülk kategorisine dâhil edilmemiş tek bir şey yok; kamuya ait olması gereken topraklar, tohumlar, sular, yani müştereklerimiz kapitalizm tarafından el konulanlar arasında. Türkiye özelinde, bu el koymanın her şeyden önce insan vicdanını nasıl rahatsız ettiğini en son Cerattepe’de yaşananlarda gördük.
Hem üretimin hem de tüketimin hızını arttırdığı bir dönemdeyiz. Başkaya, üretim kadar tüketimin de çevreden bir şeyler eksilttiğine dikkat çekiyor. Bu durumda, hem üretirken hem de tüketirken hepimizin ortak “sınırlı kaynaklarını” yiyerek var olabilen bir canavarla karşı karşıyayız. Aşırı güç, servet ve iktidara sahip bu canavarlığın boyutlarını görmemiz açısından kitaptaki veriler önemli: Dünyada 80 ailenin serveti 3,5 milyar insanın gelirine eşit. Bu derecede büyük bir eşitsizlik aynı zamanda, müşterekler üzerinde “büyük”lerin söz sahibi olması anlamına geliyor. Yani doğal kaynaklar ve insan emeği, zenginlerin istekleri doğrultusunda kullanılıyor. İnsanlık, kapitalizmin ruhuna uygun olarak bir sınırsızlık isteği içerisinde sürükleniyor. İnsan davranışları hep daha büyüğe kurgulanmış durumda. İnsanların “ihtiyaç”ları ve bunlar için yaptıkları harcamalar günden güne artıyor, yapılan hiçbir eylem doyum getirmiyor. Yanı sıra, hiçbir etik değer, sağduyu, akıl ve mantığın işlemediği hayatlar yaşıyoruz. Çalışmada geçen verilere göre, sadece 1970-2010 aralığında karasal türler %39, tatlı su türleri ortalama %76, deniz türleri %39 azalmış bulunuyor. Bugünü, doğrusu sermayenin bugününü kurtarmak için yapılan her uygulama “yeryüzünün lanetlilerinin” geleceğini çalıyor. Çoğunluk olan bizler ise bunu engelleyecek hiçbir şey yapamıyoruz.

Otomobil, sadece otomobil mi?
Bugün yaklaşık her 7 kişiden biri araba sahibi. Bir ülkede araba üretiminin/kullanımının artışı refah artışının göstergesi olarak sunuluyor. Özellikle, kentli insan için neredeyse ekmek, su kadar temel bir ihtiyaç haline gelen arabalar, toplumsal ve ekolojik bakımdan pek de muteber görünmüyor. Kullanım oranı günden güne artarken, üstelik her gün daha lüks modelleri satışa sunuluyorken, otomobillere biraz daha eleştirel bir gözle bakmak gerekir mi? Bu çalışma, Marksistler arasında dahi arabanın bir özgürlük olarak görüldüğünü söyleyerek, kapitalistlerin bunu kâr amaçlı ürettiklerine dikkat çekiyor. Otomobil, henüz üretim sürecinde kendisinin 20 katı hammadde kullanılmasını gerektiriyor. Dolayısıyla, doğaya büyük zarar veriyor. Buna ek olarak araba sayısının artışıyla orantılı artan benzin istasyonu, otoyol, park yeri vb kullanım alanlarının doğaya verdiği zarar da cabası… Başkaya, bu tespitlerini kitapta kullandığı verilerle destekliyor: ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa’da, otomobillerin neden olduğu trafik sıkışıklığı yüzünden 2013 yılında yaşanan kayıp 151 milyon avro. İstanbul için 1 günlük israfı tahmin etmek çok zor değil. Arabaların taşımacılıktaki egemenliği alternatif taşıma yöntemlerinin önünü kapadı. Çevre tahribatı arabalara göre daha az olan raylı sistem neredeyse unutulmuş durumda.

Tüketim sarmalında “büyük insanlık”
Programlanmış tüketim kavramı ilk kez 1930’lu yıllarda dillendiriliyor. Fikret Başkaya yazdığı manifestoda günlük hayattaki tüketim alışkanlıklarına bu kavram yardımıyla açıklıyor. Bozulmadığı halde bir süre sonra değiştirilen beyaz eşyalar, bir üst modele yükseltilen akıllı telefonlar ve arabalar… Kapitalizm medya desteğiyle ve sunduğu “fırsat kampanyaları”yla öyle bir hal yaratıyor ki, bizler hiçbir şikâyetimiz olmadığı halde elimizdekini yenisiyle değiştirmek istiyoruz. Bu kavramı programlanmış eskime ve planlanmış zaman aşımı alt kavramlarıyla anlatan Başkaya, akıllı telefon bataryalarının henüz üretilirken 18 ay kullanım ömrü olduğunu örnek gösteriyor. Yahut bazı makinalara, bilerek yedek parça üretilmemesi veya yedek parçanın makinanın kendisinden daha maliyetli oluşu…

Özellikle gıda maddelerinde paketlerin üzerinde yazan son tüketim tarihinin esasında bozulma tarihinden daha erken bir tarih yazıldığını biliyor muyuz? Kamu sağlığı gerekçesiyle alınan bu önlemlerle rotasyon hızlandırılıyor ve tüketim süreklileşiyor.
Kitaptaki ilginç başlıklardan bir diğeri, biyo-yakıtlar. Petrolün bir alternatifi olarak bitkilerden üretilen bu yakıt türü henüz üretilirken aşırı enerji tüketiliyor. Ancak esas sorun, toprağın insanları doyurmak için değil de arabaları yürütmek için kullanılmasına bağlı olarak gıda fiyatlarının yükselmesi. Hâlâ gıda üretimi yapılan ormanlık alanlar biyo-yakıt üretimine tahsis edilmeye başlanıyor. Bu, Avrupa’da arabaları yürütmek uğruna Afrika’daki ormanların yok edilmesi demek. Yeni Bir Uygarlık İçin Manifesto, çok bilinen ve doğru kabul edilen biyo-yakıtların “kıyamet”e gidişe bir çözüm olacağı inancını yerle bir ediyor. Daha fazla tüketim uğruna tüm müştereklerimizin israf edildiği, yalanlarla örülmüş bir dünyanın içinde yaşıyoruz.

İnsanlık nasıl kurtulur?
Neoliberal kapitalizmin ortaya çıkardığı uygarlık krizinden çıkış ancak yaratıcı bir ütopyanın varlığıyla mümkün. Bu yaratıcı ütopya aynı zamanda somut bir ütopya olmak zorunda: komünist toplum yaratma projesiyle geleceğe bakmak ve bugüne bu perspektifle müdahale etmek… Emekçilerin bu yaratıcı ütopya etrafında kenetlenmeleri, yeni bir politik örgütlenme modeliyle mümkün. Geçmiş deneyimlerden çıkarılan derslerle özgün bir modelin yaratılabileceği Gezi Direnişi’nde görüldü, buna inanmak ve adımları buna yönelik atmak gerekiyor. İşe tüketimi reddetmekle başlamak gerek diyen Fikret Başkaya, manifestosunu şu sözlerle bitiriyor:

“Güce ‘meydan okumak’ bizim irademizi aşan bir şey değil. Umutluyuz zira çoğunluğuz ve her geçen gün ‘şeylerin bilincine varanların’ sayısı artıyor ve artmaya da devam edecek.”