Berna Durmaz’ın yabanıl kadınları

05.04.2019 11:40 BİRGÜN KİTAP
BELMA FIRAT Eril kültürün baskın göstergeler sistemine bağımlı kılınan kadının yaşadığı temsiliyet krizi karşısında edebiyatçı kadınlar; inşa ettikleri estetik mekânlarda, hem fallogosantrik dili krize sokarak farklı ifade biçimleri arama çabaları hem de alternatif kadın karakter kurguları üzerinden bu temsiliyet krizini açığa çıkarıyor vealternatif varoluş biçimlerinin tahayyülüne imkân sağlıyorlar. İnsanın, en önemli bileşenlerinden birinin dil olduğunu […]
BELMA FIRAT

Eril kültürün baskın göstergeler sistemine bağımlı kılınan kadının yaşadığı temsiliyet krizi karşısında edebiyatçı kadınlar; inşa ettikleri estetik mekânlarda, hem fallogosantrik dili krize sokarak farklı ifade biçimleri arama çabaları hem de alternatif kadın karakter kurguları üzerinden bu temsiliyet krizini açığa çıkarıyor vealternatif varoluş biçimlerinin tahayyülüne imkân sağlıyorlar.

İnsanın, en önemli bileşenlerinden birinin dil olduğunu ifade edebileceğimiz kültürel varoluşa ve onun tarafından belirlenen göstergelerden oluşan sembolik sisteme girişini Lacan, yeni doğanın 6-18 aylık sürecini takip eden ayna evresindeki benlik gelişimi üzerinden ele alır. Henüz gelişimini tamamlamamış olan yeni doğan kendi ayaklarının üzerinde duramaz, beslenme ve diğer temel ihtiyaçlarının karşılanması için annesine -bakıcısına- muhtaçtır; ondan kendini ayrıştıramaz ve bedenini parçalı olarak algılar. Bu dönem çocuğun haz kaynağı olarak annesi ile bir bütün olmayı, özdeşleşmeyi arzuladığı narsistik döneme tekabül eder. Ayna evresi ise çocuğun parçalanmış olarak deneyimlediği bedeninin ve bir insan olarak kendi imgesinin bütünlüğünü kazanması için önemli bir aşamadır. Aynaya bakan çocuk kendinin ve çevresindekilerin aynadaki yansımasından görüntüleri algılar. Kendisine, çevresindekilere ve hatta şeylere dair olan imgeleri ayırt eder. Çocuğun kendi imgesi ile özdeşleşmesi, onun, ‘Ben’ sembolizasyonu ile bir insan varlığına,kültürel varoluşa giriş yapacağı temel bir aşamadır ve çocuk ‘Ben’ dediğinde dilde kurulan sembolik düzene dahil olma yönünde ilk adımını atmış olur. Saussure ve onu izleyen dilbilim kuramcılarına göre dil; gösteren ve gösterilen ilişkilerine dayalı bir sisteminden oluşur. Feminist düşünürler, göstergeleri eril dil ve onun kültürü tarafından belirlenen bu gösteren ve gösterilen ilişkisinde dişil olanın temsil imkânına kavuşamayacağına işaret ederler. Judith Butler, feminist düşünürleri ayrıntılı bir şekilde ele aldığı Cinsiyet Belası isimli eserinin giriş bölümünde Luce Irigaray’ın “Kadınlar ‘bir’ olmayan ‘cinsiyet'”tir ifadesine atıfta bulunur. Buna göre, gösteren ve gösterilen ilişkisinin fallogosantrik bir yapıya göre inşa edildiği bir dil yapısında kadınlar temsil edilemez olanı teşkil eder. Butler’ın aktardığı üzere, Irigaray’a göre dişi cinsiyet, ne ‘eksik’ ne de ‘öteki’ dir. Aksine, dişi cinsiyet temsilin bütün gereklerini bertaraf eder, çünkü onun dışına düşer. Dişil olan, gösterge sisteminden sürgün edilmiştir. Bunun nedeni eril dilin göstergeler sisteminin kendi arzu ve tahayyülü çerçevesinde kadına ‘atfettiği’ bir yapı üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Bu çerçevede eril dilin ürettiği ‘kadın’ imgesi ve onu temsil eden göstergeler bir hayal ve hatta fetiştir.

Berna Durmaz’ın öykücülüğünde dikkati çeken; inşa edilen kadın karakterlerin söz konusu eril dil ve onun göstergeler sisteminin dışına kaçma ve kültürel alanı terk ederek doğa ile hemhal bir varoluşu tercih etmeleridir. Bunu gerek Tepedeki Kadın’da olduğu gibi kültürel alanı terk edip tepelere çıkarak, gerek Bir Hal Var Sende’de olduğu gibi kültürün iletişim biçimini reddedip susarak, doğanın içinde ve onun içinden bir dil inşa ederek, gerekse Bir Fasit Daire’de olduğu gibi göçerlere karışıp yerleşik düzeni reddederek yaparlar.

Tepedeki Kadın’daki hemen tüm öykülerde kadınlar yerleşim yerlerinden uzağa tepelere tırmanır, olmadı kentin en yüksek taşına tüner ya da çatıya çıkar. Kentten ve onun kurallarından uzaklaşmak kadın için içine sokulduğu cendereden, kültürel ve dilsel sınırlandırmalardan özgürlüğe açılan kapıdır: “Aklından bir yol uzayıp gidiyordu. Bir tepeye doğru. Alıp başını tırmanıyordu. Özgürlükse rüzgârlı bir tepenin en yükseğinde olmalıydı.”

Tepedeki kadın, bulutlarla konuşur, saçını rüzgâra salar; mevsim bilgisini, zaman algısını doğadan edinir, kuşların genlerindeki yol haritasını izler. Eteğinin fermuarı bozuktur, delidir, çişli sararmış donu görünür, kokusuna aldırmaz, köyü/kenti yüksekçe bir yerden herhangi bir çıkar ilişkisine girmeden belirli bir mesafeden seyreder. Yukarılara çıkmak kültürün ve onun göstergeler sisteminin de dışına çıkmaktır bir anlamda. Tepedeki çıkarsız seyir hali Antik Yunan’daki theoria kavramını hatırlatır. Bu hakikatin peşinde; özgür, amaçsız ve çıkarsız bir seyre dalmadır. Tam da bu nedenle kentin en yüksek taşına çıkıp oradaki eciş bücüş evlere gözlerini çeviren kadın “Neeeee-reeeee-deeeeebuuuukeeeen-tiiiiiingeeriiiikaa-laa-nııı?” diye sorduğunda kıyıma dair bir hakikate sırt çevirmek de imkânsız hale geliverir.

Bir Hal Var Sende’deki kadınlar, “uysaldır olmuşlara, olanlara.” Öte yandan onların suskularında sessiz bir savunma ve direniş vardır. Kadınlar kendilerine karşılık bulamadıkları bir dil ve göstergeler sisteminde susmayı seçer ve dilin dışına düşerek; onları eril arzu ve kurguya göre inşa etmek isteyen kültürel yapıdan firar ederler. Kuş olup uçarlar. Kadının sözü varsa dahi dil-dışı bir sözdür bu. Gözünün elifinden okunan nottur, içlerini konuşmak yerine içlerini bakarlar, sancılarını odalarda gezdirirler, öykülerini ağaçlara, seslerini kuyulara bırakırlar, göğüslerinde incecik bir ses kuş gibi çığlık atar, kumları dinler, öfkelerini susar, sustuklarını baraj dolusu biriktirip sularını zehir zemberek akıtırlar. Göğsünde yıldız taşıyan, eciş bücüş, kuş kafalılara ya da Bir Fasit Daire’de olduğu gibi zurnacı, aklı bir karış havada, evlere sığışamayan, göçerlere kalplerini kaptırırlar. Evsiz olmak, yersiz yurtsuz ve özgür olmak isterler. “Bizim hiç evimiz olmasın” cümlesi, onların kadınları dört duvar arasına sıkıştıran yerleşik düzene dediğidir. Öte yandan büyük ölçüde aşk acısına dair öyküleri ele alan Karayel Üşümesi’nde kadının büyük açmazını görürüz. Bir isteğe; sevdiği erkeğin isteğine, arzusuna yönelen kadın, bunu elde etmek için erkek egemen kültürün kadında görmeyi arzuladığı, fetişleştirdiği göstergelerin içine düşer. Yanında kalmasını sağlamak için kuş sevgilinin kanatlarını yolmayı planlasa da, son kertede hapsedildiği yüksek tepeye rıza gösterir, gençliğini, güzelliğini korumak uğruna sevdiğinin fallusuna kasteder, erkeği kendine bağlamak uğruna mutfak ve yatağı ele geçirmek üzere hemcinsine savaş açar.

Berna Durmaz’ın son kitabı Metal Hayatlar ise tepelere kaçma imkânının kalmadığı distopik bir şehirleşme hikâyesidir. Fabrikalarda uzuvlarını kaybeden insanlar kopan parçaların yerine konan metal alaşımlarla androidleşir. Aynalı dev plazaların gölgesinde sabah erkenden işyerlerine dağılan, şehirde oradan oraya akan güruhun da bir robottan farkı kalmamış; Durmaz’ın ifadesiyle ‘şehir yaratığı’ olmuşlardır artık. Gece boşalan meydanda kollarını bir çift kanat gibi çırpıp koşarak güvercinlere öykünen kadın karakterin okuyucuya verdiği ferahlık duygusu bir sonraki öyküde kuşların sahte gün ışığı yayan aynalı binalara çarpıp sapır sapır dökülmesiyle yerini ölüm ve tutsaklığın hüznüne bırakır. Durmaz’ın öykü kitaplarında kaçış ve özgürlük sembolü olan kuşlar binaların dibinde kan içinde yatarlar. Ölümün dehşeti karşısında sesi ‘cikcik diye çınlayan’ kuş sesli kadın ellerini iki yana açarak yere yatar. Yastır bu. Dev binalarıyla dikine yükselen kent; tepelerine çıkarak, gecekondularının çatılarına tırmanarak, kanatlarımızı çırpıp uçarak üzerinde yükselmek, tefekküre dalmak, başka bir hakikatin ve varoluş imkânının peşinde koşmak olanağımızın kalmadığı bir distopyadır artık.