birgün

21° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 15.05.2021 10:15

Bizim hikâyemiz

Tribün siyaset ilişkisi deyince, yine Livorno maçında yaşadığım ve unutamadığım bir an canlanıyor gözümde. Tribünde otururken arkamda oturan gençlerden birinin yanındakine “Abi devrim ne demek?” diye sorduğu bir an. Yıllarca apolitik olmanın övüldüğü ve her kanaldan pompalandığı bu ülkede, belki yüzlerce genç maçta ya da dışarda ilk defa sordu bu soruyu kendine o gün.

Bizim hikâyemiz

Müslüm Kavut

Adana Demirspor, bizim hikayemiz. Ne öyle çok saf ne de tertemiz ama şüphesiz en güzel hikâyemiz. Hem tek bir hikâye hem de ne kadar Demirsporlu varsa o kadar hikâye. Neredeyse hiç yazıya dökülmemiş; bazı kısımları hatırlanan, bazı kısımları unutulan ve öylece dillendirilen bir hikâye. Ben size en iyi bildiğim versiyonunu, yani 1994’te başlayan kendi Adana Demirspor’umun hikayesini anlatmak istiyorum.

Kafamdaki 90’lar ve Demirspor imgesi her zaman Grup Vitamin şarkıları kadar renkli değil. Bazen de Adana 5 Ocak Stadı’nın beton tribünleri gibi gri. Belki ancak, bir kısmını altımıza serdiğimiz, bir kısmını da babalarımızın katlayıp bize şapka yaptığı gazete kağıtları kadar renkli. Şimdiki formalar, bayraklar, çeşit çeşit rengarenk pankartlar da yok. Stadın önünden aldığımız hazır sarılı dürümlerden bazen et, bazen de ciğer çıkıyor, artık şansımıza. Onlar da gazete kağıdına sarılı. Demek ki gazete kâğıdı çok işlevsel o yıllarda! Fazlalarını elinle kırp, takım çıkarken at havaya. İşte sana konfeti. Bir de o yıllardan hatırladığım, devre arasında çalan şarkılar. “Aman Adanalı” ve Ali Şenozan ile Türeyişler tarafından seslendirildiğini yıllar sonra öğrendiğim “Adana Demirspor Marşı”. Çok demode şeyler olarak görüyoruz, yıllarca bunlar başlayınca ıslıkların yükseldiğini hatırlıyorum. O yıllar pop müzik moda. Onlar çalsın istiyoruz. Arabesk de öyle şimdiki gibi ortamlarda revaçta değil. “Kıro müziği” deniyor. İsmimle zaten başım belada. Şimdi Müslüm Gürses’e ayılıp bayılan Berkecan’lar ve Ece’ler sürekli dalga geçiyor.

Tek tük gittiğim o maçlarda kimlerle oynuyoruz çok hatırlamıyorum. Gazeteden kesip cüzdanımda taşıdığım puan cetvelinden ise bir tek Petrol Ofisi’ni hatırlıyorum. O da böyle takım mı olur diye düşünerek. Ankara takımıymış. Ankara o kadar uzak ki. Ben bir tek babamın Çukobirlik’ten arkadaşı “Kara Ali”’nin oğlunun sünnet düğününe Hatay’a gitmişim. Kendimi Maldivler’e gitmiş gibi hissediyordum. Demirspor’a dair hatırladığım başka bir karede, 02 plakalı “Murat 131”imizle akraba ziyaretine gidiyoruz. Arabada da genelde Kahtalı Mıçı kaseti dinleniyor. Arabamızla beraber onu da görevli olarak gittiği Adıyaman’dan getirmiş babam, ordaki tırcılardan duyup dinleyerek. Demirspor’un maçı başlayınca radyoyu açıyoruz. TRT maçları dönüşümlü olarak anlatıyor. Ben de hemen cüzdandan puan cetveli ve fikstürü çıkartıp hesaplara girişiyorum. Ben böyle hesap kitap yaparken, haftalar geçiyor ve o uzak Ankara’daki son maçla Demirspor “lig”e çıkıyor. Şehirde tam bir şenlik havası. Herkes Demirsporlu. Bizim de geri kalacak halimiz yok. Annem tutuyor elimden gidip Demirspor Futbol Okulu’na kaydoluyorum. Artık ben de bir nevi futbolcuyum. Meşhur tren garının yanındaki kulüp binasında görmeye başladığım ensesi uzun traşlı, sabo terlikli futbolcu abilere özeniyorum. Ama ortada ufak bir sorun var. Ben futbol oynayamıyorum. Bir gün antrenmandan çıkıyoruz mahalleden de arkadaşım olan bir diğer futbolcu adayı arkadaşımla. Sular Caddesi’nden Cemalpaşa dolmuşuna binip eve döneceğiz. Yolda bana soruyor: “Kaç gol attın şimdiye kadar?”. “İki gol attım diyorum”. “İyi diyor. Ben de iki gol attım.” Yenişemiyoruz. Halbuki ben o iki golü kendi kaleme atmışım aslında. Utanıyorum, söyleyemiyorum. Ben asıl taraftar olarak iyiyim. Altyapı kartımla her maça gidiyorum. Bir gün de sahaya indiriyorlar bizi ve iki sıra halinde diziliyoruz. Futbolcular aramızdan geçerek sahaya çıkacak. Seremoni planlandığı şekliyle bitiyor ama bu kez de taraftar bizi tribüne çağırıyor: “Minik şimşek buraya yumruk havaya”. “Oley, oley, oley”. O kadar mutluyum ve gururluyum ki. Onlar belli ki işin gırgırında. Ama kim takar? Üzerine bir de ertesi günkü yerel gazetede en sevdiğim futbolcumuz Coulibaly ile aynı karede çıkmışım. Bakkalın çırağı haber veriyor. Böylece, futbolculuk kariyerimi de zirvede noktalamış oluyorum.

Ama aynı günlerde Adana Demirspor için sahada işler hiç yolunda gitmiyor. Koca sezonu çoğunluğunu ilk beş haftada topladığımız on beş puanla kapatıp birinci lige veda ediyoruz. Seneye çıkarız diyorum, çıkamıyoruz. Ertesi bir iki sene de aynı. Zamanla yollarım ayrılıyor Demirspor’la. Yıllar böyle geçiyor. Artık ben de o uzak Ankara’dayım. İyice yerlisi de olmuşum. Ama sürekli önünden geçip gittiğim 19 Mayıs Stadı’na girmişliğim yok henüz. 2008’de Demirspor, Gençlerbirliği ile Türkiye Kupası çeyrek finali oynamak için geliyor Ankara’ya. Duyuyorum ve gitmeye karar veriyorum. Tek başıma girdiğim tribünde tanıdığım bir Allah’ın kulu yok. Yüzlerce insan hep bir ağızdan deli gibi hiç durmaksızın besteler söylüyor. Ben de katılıyorum aralarına. Tam bir trans hali. Biz ikinci lig takımıyız. Onlar süper lig. Aramızda iki koca lig farkı var. Maçın son dakikalarında yediğimiz golle eleniyoruz. Kaderin bir cilvesi ki daha sonra bir sürü güzel insan tanıyacağım ve başta Karakızıl taraftar grubu olmak üzere, içinden çok iyi dostlar edineceğim Gençlerbirliği ile oynanan bir maçta yeniden ve bu kez hiç olmadığım kadar Demirsporlu oluyorum.

Sonrasında, Bekir Çınar’ın başkanlığında yaşanan o kısa ama güzel günler geliyor. Tribünden bir arkadaşımızın dediği gibi “Hep büyük Demirsporluları dinleyerek büyüdük ama Bekir Çınar’a kadar hiç büyük bir Demirsporlu ile tanışmamıştık.” Bekir Çınar, tribünden gelen biri. Başkan olduğunda da bize kulak veriyor. Taraftar bloglarımıza yazıyor. Hepimiz umutlu ve heyecanlıyız. Güzel şeyler olacak, inanıyoruz ve o unutulmaz Livorno maçı geliyor. Antonio Gramsci’nin İtalyan Komünist Partisi’ni kurduğu şehrin takımı. Taraftar grubu bile ismini o tarihten alıyor: 1921. Maçtan önce Bekir Çınar, bu maçı, futbolda endüstrileşmeye ve ırkçılığa karşı yaptığımızı tüm dünyaya ilan ediyor. Tribünde İtalyalı ve Türkiyeli taraftarlar kimsenin unutamayacağı inanılmaz görüntüler oluşturuyor. Sahada ise, Livorno takımının efsane kaptanı Cristiano Lucarelli kucağında bizim minik amigomuz Rafet ile tribünleri selamlıyor. Sol yumruğu havada. Lucarelli, kulübün solcu tribün grubu “Otonom Tugaylar”ın kuruluş yılı olan 1999 yılına işaret etmek için 99 numaralı forma giyen, gol attıktan sonra sevincini sol yumruğunu havaya kaldırarak ifade ettiği için İtalya Federasyonu’ndan defalarca ceza alması üzerine İtalya Milli Takımı’na çağrılması gündeme geldiğinde “Benim milli takımım Livorno” diyerek politik kimliğini defalarca ortaya koyan bir futbolcu.

Bu maç, tüm Türkiye’de yankı buluyor. Artık gözler üzerimizde. Ama Bekir Çınar yönetimi ve kulüp bu maçtan sonra, taraftarın kısıtlı ve büyük ölçüde maneviyatla sınırlı desteği dışında, hiçbir destek bulamıyor. Şehrin yerel dinamikleri, Bekir Çınar’ın tüm çabalarına rağmen, adeta onun başarısızlığını kollarcasına hareket ediyor ve yardım isteklerine sessiz kalıyor. Bekir Başkan kulübün tüm maddi giderlerini sırtlamak zorunda kalınca ise iflas ediyor ve sonuç olarak, o hiç yaşanmaması gereken, bugün bile canımızı acıtmaya devam eden intihar olayı yaşanıyor. Bekir Başkan’ın trajik kaybından sonra ise, Demirspor’umuz kifayetsiz muhteris yönetimler ve yerel siyaset eliyle uzun bir karanlığa gömülüyor. Bir yanda, taraftar protestoları yapılırken; öte yanda, düzmece kongrelerde seçilen yönetimler eliyle futbolcular belediye kapısında dilendirilmeye çalışılıyor. Demirspor tribünleri ise hep bildiğimiz gibi. Hatta altın çağını yaşıyor o yıllarda. Hiç dinmeyen coşku, muhteşem bestelerimiz, toplumsal ve siyasal duyarlılıklarımızı yansıtan pankartlarımız. Tribün siyaset ilişkisi deyince, yine Livorno maçında yaşadığım ve unutamadığım bir an canlanıyor gözümde. Tribünde otururken arkamda oturan gençlerden birinin yanındakine “Abi devrim ne demek?” diye sorduğu bir an. Yıllarca apolitik olmanın övüldüğü ve her kanaldan pompalandığı bu ülkede, belki yüzlerce genç maçta ya da dışarda ilk defa sordu bu soruyu kendine o gün. İşte ben de o günden sonra, seyirlik bir halk eğlencesinin ötesinde daha farklı bakmaya başladım futbol ve tribün olgusuna. Buna benzer bir soru da Demirsporlular olarak Ankara’da katıldığımız 1 Mayıs’lardan birinde bana yöneltilen “Abi bu rengarenk bayrak ne bayrağı” sorusuydu. Ayaküstü bir şeyler söyleyince, “yani oraya girersek halimiz harap desene” şeklinde aldığım (aslında çirkin ve ayrımcı ama bir o kadar da cahilane ve saf) tepkiyi, yine kortejde feminist bir grupla arka arkaya yürüdüğümüzde yaşadığım zor anları şimdi gülümseyerek hatırlıyorum. Bir gün gittiğimiz bir deplasmanda otobüs mola verdiğinde ise bu kez bambaşka bir soruya şahit olmuş ve “evet ya, güzel bir şeyler yapıyoruz herhalde” hissiyle mutlu olmuştum. İçimizden biri orda çalışanların bir hareketine kızıp, “Yahu biz Ermeni miyiz? Neden böyle yapıyorsunuz?” dediğinde, yine bizim gençlerden biri “Hayırdır gardaş Ermenilerle ne sorunun var ki?” şeklinde tepki göstermişti. Bu aslında soruların yavaş yavaş cevaplara da dönüştüğünü müjdeliyordu bana. Yan yana olmak ve bu cevapları beraber aramak çok değerliydi. Hâlâ da öyle.

Dedim ya, bu bizim hikayemiz. Ama her zaman çok saf ya da tertemiz değil. Şimdilerde 26 yıl sonra gelen şampiyonluğun yanında şirketleşmeyle ve hakim siyasal tablo ile daha “senkronize” bir yönetim anlayışıyla birlikte anılıyor takımımız. Ama burada asıl sorulması gereken sorunun şu olduğuna inanıyorum: “Halkın takımı”na halk ne ölçüde sahip çıkabiliyor? Hayatın her alanında olduğu gibi, sporda da örgütlü olmadığımız ve bir ağırlık oluşturamadığımız sürece bu boşluk birileri tarafından dolduruluyor. Hayatın her alanında seyirci değil, taraftar olmak ve oyuna etki etmenin yollarını aramak gerekiyor. Sağcıların mottolaştırdığı bir Namık Kemal dizesi var. Bugünlerde Demirspor’la ilgili de hep o aklıma geliyor, tabi etnikçi vurgularını da ihmal ederek: “Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır.” Ona inanan ve onun için mücadele eden insanlar oldukça, kendine özgü duruşuyla tribünümüz ve o bildiğimiz anlamıyla Demirspor ruhu Süper ligde de yaşamaya devam edecektir.

26 yıl sonra gelen bu büyük zafer Bekir Çınar’a ve tüm kaybettiklerimize armağan olsun!

Tüm Demirsporluların şampiyonluğu kutlu olsun!

Çok yaşa Adana Demirspor!


Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol