birgün

20° PARÇALI AZ BULUTLU

Chaplin’in Büyük Diktatör’üne yeniden bakmak

Chaplin mizahi dilini kaybetmeden, sessiz sinema dönemindeki stil, dans ve mimiklerini kullanarak, korkuyu gülünçleştirmeden, suçluları ve onların kıyıma uğrattığı insanlığı yan yana koydu.

BİRGÜN PAZAR 18.09.2022 11:14
Chaplin’in Büyük Diktatör’üne yeniden bakmak Charlie Chaplin'in yönettiği ve başrolü Paulette Goddard ile paylaştığı 1940 yapımı Büyük Diktatör filmi. (Fotoğraf: IMDb)
Abone Ol google-news

Emine Uçar İlbuğa

“Üzgünüm, ama ben dünya hükümdarı olmak istemiyorum. Ne hükmetmek, ne de herhangi bir yeri fethetmek. Bunun benim için bir önemi yok. Tam tersi, nerede olursam olayım, yardım etmek isterim her insana. Yahudi, renkli, beyaz, putperest, herkes yardım etmeli birbirine. Dünyayı böyle daha iyiye götürebiliriz” (Chaplin’in filmden bir konuşması).

Türkiye’de 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 42. Şili’de Pinochet Askeri Darbesi’nin ise 49. yılındayız ve darbelerin ülkelerdeki siyasi, kültürel, ekonomik etkileri hala önemli bir mücadele alanları olarak önümüzde duruyor.

Sinema siyasal etkileri olan bir sanat dalıdır. Sinemanın ilk yıllarından itibaren filmlerin konusu o dönemin toplumsal gerçekliği, yaşanan siyasi, ekonomik ve kültürel koşulların bir yansımasını oluşturur. Şili’deki darbenin sinemadaki en etkili örneğini Costa Gavras “Missing” (Kayıp) filminde tüm dünyaya gösterdi. “Kayıp” filmi; senaryosunu ve yapımcılığını Yılmaz Güney’in üstlendiği ve Şerif Gören’in yönettiği, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin sonuçlarını eleştiren “Yol” (1981) filmi ile 35. Cannes Film Festivali’nde (1982) Altın Palmiye’yi paylaştı.

Türkiye’de 12 Eylül Askeri Darbesi ile yaşanılan baskılar, cezaevleri, işkenceler, gözaltında kayıpları, yaşanılan baskı ve hukuksuzlukları, hak ihlallerini birey, aile ve toplum üzerindeki etkilerini merkeze alan (Sen Türkülerini Söyle, Şerif Gören-1986; Ses, Zeki Ökten-1986; Eylül Fırtınası, Atıf Yılmaz-2000; Babam ve Oğlum, Çağan Irmak-2005; Çoğunluk, Seren Yüce-2010...) onlarca film çekildi. Binlerce insanın tutuklandığı, işkencelere maruz kaldığı, onlarca insanın idam edildiği ve sürgünlere gönderildikleri darbenin siyasi, ekonomik, kültürel etkileri ise hala devam etmekte. Bunun yanında bütün siyasal iktidarlar türlü manevralarla, medya aracılığıyla, bilgi kirliliği ile dolaylı ya da doğrudan baskı yöntemleri ve sahte vaatlerle gerçekliği gizlemeyi deniyor.

Bu açıdan bakıldığında Charlie Chaplin’in Almanya Nazi dönemi ve toplama kamplarını merkezine aldığı “Büyük Diktatör” filminde Birinci Dünya Savaşı’na katılan ve savaşın sonunda yaralı olarak hastaneye kaldırılan Alman Yahudi Berberi (Charlie Chaplin) hafızasını kaybetmiş bir eski asker olarak 1933 yılına ışınlaması hiç de tesadüf değil. Hastaneden kaçan Berber 1918-1933 yılları arasında geçen süreyi anımsamaz. Chaplin filmde berberin yaşadığı bu uzun süreli hafıza kaybı ile bu süre içinde neler olduğunu, insanlığın yaşadığı tarihsel süreci görmesini ister. Ona göre uzun süre hafıza kaybı yaşayan ve bu nedenle hayattan uzak kalan berber ile içinde yaşadıkları zamanın onlara göstermiş olduğu gerçekliği “tanımadan”, “anlayamadan” yaşayan insanlar arasında hiçbir fark yoktur. Charlie Chaplin’in Nazi dönemi ve Hitler’in politikalarını merkeze alan ve 1940’larda çekilen filminin bugün hala güncelliğini koruması, bugünün geçmiş üzerinden yeniden sorgulanması ve hafızayı tazeleyerek geçmiş üzerinden bugünü yeniden kurabilmek adına sinemanın imgeleri üzerinden içinde yaşanılan dünya gerçekliğini anlamak mümkün.

Charlie Chaplin’in aynı zamanda sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş filmi olan ve Nazi Almanya’sını trajikomik, savaş karşıtı bir dille ortaya koyduğu “Büyük Diktatör” filmi o dönem çok büyük ilgi görmesine ve Akademi’de 5 dalda aday gösterilmesine karşın hiç ödül alamaz. Oysa Avrupa’da birçok ülkenin işgal edildiği bir dönemde ve ülkede yaşanılan vahşeti, Hitler diktatörlüğünün işlediği suçları Chaplin filme alarak sinemanın etkili gücüyle o dönemi insanlığın aklına ve kalbine taşımayı başardı. Chaplin filmi yoğun bir trajik yapı üzerinden kurmak yerine komedi ve trajediyi yan yana getirdi. Bunu yaparken de ne insanlığa yaşatılan vahşeti sıradanlaştırdı ne de filmde mizahı acının yerine geçirdi.

Sinemanın Gücü Faşizme Karşı

Yaralı olduğu hastaneden hafıza kaybıyla mahallesine gelen Yahudi Berber her yanı örümcek ağlarıyla kaplı berber dükkânını açar, dükkanda olayları anlamaya çalışırken, SS askerlerinin dükkanın camekanına Jew (Yahudi) yazdıklarını görür ve askerlerin bu hareketini şaşkınlıkla karşılar, anlam veremez. Yahudi Berber’in yaşadığı getto mahallesi her gün askerlerin kontrolündedir ve sürekli mahallede yaşayanlar askerler tarafından huzursuz edilmekte, aşağılanmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya üniforması ile Fransa’ya karşı savaşmış bir eski gazi asker olarak Yahudi berber dükkanına Yahudi yazan askerleri uyardığı için yakalanır ve sokak lambasına asılırken cepheden asker arkadaşı komutan Schulz (Reginald Gardiner) onu tanır ve kurtarır. Arkadaşı Schulz artık Adenoid Hynkel (Charlie Chaplin) ve onun yeni ordusu için çalışmaktadır. Berber gettoda komşuları ve sevgilisi Hannah (Paulette Goddard) ile yeni hayatına adapte olmaya başlasa da gündelik hayatın karmaşası içinde yaşadıkları ortamda hem korku hem yaşama iç güdüsü iç içedir ve özgürlükleri uğruna aralarından birinin toplama kampında yapılacak bir eylem için canlı bomba olması istendiğinde kimse kendini kurban etmek istemez.

Diktatör Hynkel ise para ve donanma konu olduğunda geçici süreyle de olsa Yahudiler üzerindeki baskıyı kaldırır, onlardan istediği kredi talebi ret edilince onları yeniden düşman ilan eder. Bu ikili tutumunu en yakın arkadaşlarına, komutanlarına, bakanlarına da uygular. Hynkel’in yakın çalışma arkadaşı Herring sürekli omzundaki apoletler, yıldızları, nişanlar ile gösterilir çünkü Herring’i anlamlı kılan bu apoletleridir. Ancak Hynkel ne zaman ona kızsa onun üniformasındaki kalabalık rozetleri söker ve ona verilmiş gücünü alarak, onu aniden aşağıya çeker. Yine Hynkel’in en büyük destekçilerinden Napaloni (Mussolini) karısı (Grace Hayle) ile tren garına geldiğinde tren bir o yana bir bu yana kayarken, Napaloni’nin (Jack Oakle) trenden kırmızı halı serilmeden inmeyi ret etmesi, berber salonunda her iki diktatörün koltukta en yükseğe oturma gayretleri çıkarların çatışmasıyla ve birbirlerinin zayıf anlarını kollayarak her an nasıl bir güç savaşına dönüştüğünü gösterirken Chaplin filmin her bir sahnesinde kendine has ironiyle izleyiciyi güldürürken, düşündürmeyi başarır.

Sonunda ördek avında iken göle düşen Hynkel ile kendisine çok benzeyen Yahudi berber karıştırılır. Ve Hynkel tutuklanırken toplama kampından asker elbiseleri ile kaçmayı başaran berber onun yerine geçer. Filmin sonunda Charlie Chaplin Yahudi Berberle yer değiştirerek o ünlü anti savaş karşıtı konuşmasını gerçekleştirir:

“Bizler çok az hissediyor, çok fazla konuşuyoruz. Ancak önce insanlık, daha sonra ise makineleşme geldi. Zekâ ve bilgiden tolerans ve zenginlik gelir. İnsanlık olmadan, gelecek sevgi ve bizim varlığımızın değeri yoktur. Hava alanındaki gelişmeler ve radyo bizi yakınlaştırdı. Bu buluşlar insanlar arasında köprü oluşturdu. Eğer insanların çoğu tarafından kardeşliğin değeri anlaşılırsa, o zaman hepimiz tek kişi oluruz.”

Sonuç olarak Chaplin bu filmde Nazi döneminde yaşanan vahşeti, insan kıyımını diktatörlüğün en acımasız yüzüyle gösterebilirdi. Nitekim sinema tarihine bakıldığında Nazi dönemi üzerine çok fazla film çekildiği görülür. Ancak Chaplin bu filmde hem kendi mizahi dilini kaybetmeden, sessiz sinema dönemindeki stil, dans ve mimiklerini kullanarak, korkuyu gülünçleştirmeden, suçluları ve onların kıyıma uğrattığı insanlığı yan yana koydu. Bunu yaparken de izleyiciye dünya tarihinde toplama kampları ile kendilerinden olmayan, kendileri gibi düşünmeyen çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek, hasta, engelli binlerce insanı hem psikolojik hem fiziksel işkencelerle sistematik olarak yok eden, varlıklarına el koyan, sürgünlere yollayan faşizm dönemini izleyiciyi “katharsise” (arınmaya) değil düşünmeye davet ederek yaratmayı başardı.

Charlie Chaplin “Büyük Diktatör”de Nazi Diktatörlüğü dönemini direk filmin ana konusu yapsa da ülke adlarını (Tomania: Almanya), (Bacteria: İtalya), (Osterlich: Avusturya), politikacılar (Adenoid Hynkel:Adolf Hitler; Benzino Napaloni: Benito Mussolini; Feldmarchal Herring: Hermann Göring; Garbitch: Joseph Göbbels) gibi nesne isim ve sembollerini (Nazi gamalı haç, Getto’da yer alan afişler, dükkan ve restoran isimleri) değiştirerek yabancılaşmayı sağlarken, Yahudi (Jew), Ari (indogerman), getto (Getto), toplama kampı (Konzentrationslager) gibi temel kavramları ise değiştirmedi. Hynkel’in büyük topluluklara yaptığı konuşmalarda Almanca, İngilizce karışımı anlaşılmaz bir dil kullandı ama arada “Sauerkraut”, “Wiener Schnitzel” gibi Almanya ve Avusturya’nın geleneksel yemek adlarını anlaşılır kıldı. Chaplin Hynkel’in Wagner’in müziği eşliğinde dünya balonu ile dans ettiği ve balonun patlamasıyla korkudan duvara tırmandığı sahnede olduğu gibi, süslü tonlamalar, anlaşılmaz konuşmalarıyla nasyonal sosyalizmin etikten yoksun ve boş ideolojisini ve Hynkel’in korkaklığını ironik bir dille ortaya koydu.

Sonuç olarak Charlie Chaplin biyografisinde “Büyük Diktatör” filmini çektiğinde toplama kamplarının bu kadar korkunç olduğunu bilmediğini, eğer oradaki koşulları bilerek bu filmi çekseydi Nazilerin insanları sistematik yok etme uygulamalarını asla mizahi bir dille sinemaya aktaramayacağını söyler. Ancak filmin başında ve sonunda yapmış olduğu konuşmalar onun bireysel ve siyasi bakımdan insanlık, barış ve özgürlüğe olan inancını ortaya koyar.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun