Cumhuriyet asla bitmez!

20.12.2015 10:11 BİRGÜN PAZAR
Türkiye’de laiklik de demokrasi de insan hakları da çok büyük yara aldı

ÖZLEM ÖZDEMİR- info@ozlemozdemir.net / @ozlemozdemir

Fotoğraflar: PINAR ERTE / www.pinarte.com

Türkiye’nin ilk kadın adalet bakanı, kadın hakları, laik ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti savunucusu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı… Aysel Çelikel’in hayatı “Adalet Yoksa Gelecek de Yok” adıyla kitap oldu. Kitap aynı zamanda Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne, Türkiye’ye dair bir hafıza tazeleme. Kitaptan elde edilecek gelir ise ÇYDD’ye aktarılacak. Çelikel ile hayatını konuşurken aslında Türkiye’yi konuştuk.

Kendinden bahsetmekten hoşlanmayan biri olarak bu kitabın yazılmasının bir amacı var mı?
Ben aslında mütevazı bir insanım. Okuduğum okullar, yaşantım ve yaptığım işler bana o kadar önemli görünmediği için, herkese anlatma gibi bir derdim yoktu. Ancak özellikle 2002’deki iktidar değişikliğinden sonra ve hemen akabinde; Cumhuriyet’in kazanımlarını ve bu topluma katmış olduğu değerleri yok kabul ederek, onun yerine kendi düşündükleri İslami değerleri koyma çalışmaları beni çok düşündürdü. Ben bu Cumhuriyet’in imkânlarıyla eğitim görmüş bir kadınım; ne yapabilirim gibi bir duyguya kapıldım. İkincisi de; bir başarı öyküsü varsa, bu başarının anahtarının emek olduğunu gençlerimize, kendi torunlarıma anlatmak, Cumhuriyet’i ve bu topluma kattıklarını vurgulamak istedim.

Kitabın hayatınızı öğrenmenin yanında en önemli özelliği bence, Türkiye’nin Cumhuriyet’ten bugüne muazzam bir özeti gibi yazılması olmuş. Hiç bilmeyen bir genç bu kitabı okusa çok faydalanır.
Bu kitabın öykü gibi olsun istedim. Benim hayatımla birlikte o dönemdeki siyasal sosyal olaylar da içinde olsun. Ben bir şey yaparken toplum nasıldı, neler oluyordu? Önce kendim bir miktar yazdım ama istediğim gibi olmadı. O nedenle Berat Günçıkan’a rica ettim, çok güzel bir kalemi var. Onunla söyleşiler yaptık, 2 yıl bununla uğraştık. Gençlere de Türkiye’yi anlatmış oldum.

Cumhuriyet ne yaşamışsa yaşamışsınız, çok büyük bir tanıklık sizinki.
Evet, iyi bir tanıklık değil mi? Cumhuriyet’in 10. yılında doğdum. Uzun bir yaşantım oldu; 3 tane darbe gördüm, Ortak Pazar’a girme sürecini de öğrenci olaylarını da yaşamışım... Ama olaylara belirli ideolojik bir bakış açısıyla bakmıyorum, objektif olarak yaklaştım.

Çocukluğunuzla ilerlesek; babanız zanaatkâr, ama aynı zamanda müziğe de meraklı. Pek çok açıdan modern olmasına rağmen kadına bakışı tutucu, anneniz ise dindar olmasına rağmen yenilikçi ve Cumhuriyet’i sahiplenmiş bir kadın…
Uyuşmayan iki karakter… Annem çok enteresan dindar, namazını kılan ama yeniliğe de çok açık bir kadın. Atatürk devrimlerini de çok benimsiyor ve onun kadınlara verdiği haklardan çok mutlu. Hatta derdi ki; “Keşke biraz daha erken doğsaydı Atatürk de, bana babamdan kalan mirası alabilseydim.” Anadolu Kavağında eski küçük evler vardı, biz annem kadın olduğu için yarım hisse aldık o zaman. Dar gelirli bir aileydik, oradan kira alırdık, önlüklerimizi ayakkabılarımızı o parayla alırdı. O zaman daha rahat olacaktı derdi. Babam ise hakikaten müzisyen, ince ruhlu; ut ve klarnet çalar, hem de saatçi ama her şeyi yapardı. En zor elbise modeli gösterin kâğıt üzerinde, bunu nasıl kesmem lazım deseniz, o bakar bakar ve şöyle yap derdi ki, bu olmuş olaydır. Nitekim taksimetre bile yaptı... Yaratıcı bir bakışı vardı. Ama buna karşın kadınlara bakışı maçoydu
.

KADIN SORUNU İKTİDAR SORUNU ASLINDA

cumhuriyet-asla-bitmez-97740-1.

Aslında bu hala değişmiş sayılmaz Aysel Hanım. Bugün en eğitimli erkeklerin bile kadına karşı maço bakışı sürdüğünü görüyoruz.
Bunda ailenin çok rolü var. Aileden nasıl yetişiyorsa, o da ona göre değer veriyor. Bizim toplumda gençler üniversite de bitirseler, çoğunluğu küçük yerden geliyor. O muhafazakâr bakış açısıyla kadını ikinci sınıf olarak gören bir eğitim alıyor ve bu da değişmiyor. Mesela üniversitede hukuk okuyor, evrensel hukuk öğreniyor, hâkim oluyor ve öğrendiklerini uyguluyor. Ama ne zaman kritik bir olay var; orada acaba çocuklukta öğrendiklerini mi sonradan öğrendiklerini mi gündeme getirmeli diye düşünüldüğünde, hep çocukluktaki öğrendikleri kararı etkiliyor. Ben bunu çok düşünmüşümdür. Biz her zaman, bugün dahi, insan haklarını evrensel bakışa göre anlatıyoruz. İslam’a göre insan hakları diye bir ders anlatmıyoruz. Ama onlar başka bir psikoloji içinde yetişiyorlar çocuklukta…

Anneniz dindarlık ile Cumhuriyet’in getirdiği değişimleri hayatına oturtabilmiş ve sizi de öyle yetiştirmiş. O yüzden kadının değişmesi çok önemli değil mi?
Anneler yine öyle bakmalı. Toplumun kadına bakışı bazı yerlerde hiç değişmedi, bazı yerlerde biraz değişti, bazı yerlerde de geriye gitti. Türkiye içerisinde çeşitli kültürler var, bu kültürlerde verilecek olan toplumsal cinsiyet eğitimi devlet politikası olmalı. Bu olmadığı sürece değişmez. Neden Cumhuriyet döneminde o kapalı kadınlar okumak, meslek sahibi olmak istediler? Çünkü Medeni Kanun kabul edilmişti, eşit eğitim ve seçim hakkı gelmişti. Atatürk hükümeti bunu teşvik ediyordu. Yani siyasi iktidarlar isterlerse bunu devlet politikası yaparlar! Bu hemen olmaz, zaman isteyen bir şey ama sonraki nesilleri etkiler. Kadın sorunu, iktidar sorunu aslında! Hâlbuki bizde devlet politikası tam tersi işliyor. Kadın ne yapmalı yapmamalı diye belediyeler kitaplar dağıtıyor. Bir kere kadınları eve kapattığınız sürece, onlardan özgürlük talebi bekleyemezsiniz. O içine kapanmıştır, evde oturur, üç dört çocuk doğurur, işte bu kadar!

Türkiye, Cumhuriyet’le birlikte medeni dediğimiz birçok Avrupa ülkesinden önce kadına seçme seçilme hakkını veren, kadını toplumda birey olarak var eden bir anlayış kazandı. Fakat kazanımların zamanla kaybedildiğini görüyoruz. Bugün bir kadın milletvekili seçme seçilme hakkının arızalı olduğunu dahi söyleyebiliyor. Bu değişen politikanın sebebi nedir, kadından ne isteniyor?
Kadınlar da bunları benimsiyor kısa sürede çünkü toplumda öyle bir bombardıman var. İkinci sınıfsın! Bütün dünya toplumlarında ve Türkiye’de yerleşik bir kadın anlayışı var. Bunun kökeninde gelenekler var diyeceğim ama esas olarak dinler var. Dinler toplumu yönlendiriyor ve kadınların ikincil konumu yerleşik bir anlayış. Toplumda ve ailede bir rol ayrımı var. Kadınlar evde iş yapacak, yaşlı ve çocuklara bakacak; erkekler de para kazanacak, fizik olarak da güçlü varlıklar. Kadınların yaşam biçimi, giyimi kuşamı, hakları da bu rol ayrımına göre belirleniyor. Dışarıya çıkması bile dinlerin de etkisiyle, eşinin veya ana babasının iznine tabi olarak yürüyor. Kadınlar korunmaya muhtaç varlıklar olarak görülüyor çünkü fizik gücü zayıf olduğu için saldırıya açıklar. Mesela Anadolu’da kız çocuk olunca üzülürlermiş…

Hâlâ üzülünüyor…
Hâlâ evet. Çünkü onları bir an önce bir yere bağlamak lazım. Bunu nasıl önleyeceğiz? Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW) 1979’da yürürlüğe girdi, biz de onayladık. Orada diyor ki; bir cinsin diğerine nazaran üstünlüğü yok edilmeli ve rol ayrımına dayalı bütün yerleşik politikalarla mücadele edilmelidir. Mesela benim çocukluğumdaki kitaplarda anne baba ne iş yapar diye bölümler vardı. Baba işe gidiyor ama anne de doktor yahut elini kaldırmış Mecliste siyaset yapıyor olurdu. Yani annenin görevi bulaşık yıkamak değildi! Sonra değişti bu, benim çocuklarım okula gittiğinde gördüm ki; anne örgü örüyor, yemek pişiriyor… Böyle bir politika oluştu. Medya her alanda kadını yüceltecek formüller arayamaz oldu, hâlbuki araması lazım.

Bu zihniyet değişmediği sürece o nasıl olacak?
Modernleşmeyi ya da insan onuruna saygıyı, kadınların daha çok soyunarak fotoğraf çektirmesi olarak gördüler. Bu kültür gittikçe derinleşiyor. Dikkat edin bu kadar muhafazakârlaşan Türkiye’de, gazete eklerindeki soyunmuş kadın resimleri, sevgili değiştirdi haberleri arttı. Bu muhafazakârlaşan toplumda bir ayrım ortaya çıkıyor, biz başkayız onlar başka... Kadın sorununu soyunarak çözemezsiniz.

Bu aynı zihniyet bana göre, kadın yine aşağılanıyor. Kadınların uyanması lazım, değişimi erkeklerden beklemek yanlış, üstelik çoğu hayatından memnunken öyle değil mi?
Kadın bir araç haline geliyor. Ama kadınların da gücü bir yere kadar yetiyor. Biz kadın haklarıyla ilgili çok etkinlik yaptık. Bize gelen kadınlar sonradan dediler ki; eve gidip sesimizi biraz yükselttiğimizde, eşlerimiz daha sert tepkiler verdi. Bunun çözümü toplumun aydınlanması için çalışmaktır. Kadın hakları da bunun içinde yer alıyor. Biz bunu sivil toplum örgütleriyle tek başına çözecek güçte değiliz.

ÇYDD kurucularındasınız. Kuruluş kararı da Türkan Saylan’ın evinde alınmış. Nasıl dahil oldunuz?
Birbirini tanımayan insanları Aysel Ekşi bir araya getirdi. Türkan Hanım evde toplanalım demiş ki Aysel Hanım’a, onun Arnavutköy’deki evinde buluştuk. O zaman 80 Kanunları vardı ve derneğin öncüleri hep üniversite hocalarıydı. Bizim politikayla uğraşmamız yasaktı. Dernek kurmak için de rektörden izin almak lazımdı. Ama biz Anayasa’daki ilkeleri savunuyorduk, bu suç muydu? Uğur Alacakaptan’la görüştük, o dedi ki; “Ne yaparsanız yapın siyaset olarak yorumlanabilir, yargılanabilirsiniz ama bana sorarsanız yapın.” Rektöre izin almak için gittiğimizde, Celil Demiroğlu da yapın dedi. Hatta destekleme kelimesini de o hatırlattı, “Çağdaş Yaşam demeyin çok iddialı kalır, destek derseniz daha iyi olur,” dedi.

Ve ÇYDD 1989’da kuruldu. Sizi bir araya getiren ortak duygu neydi?
Ortak duygumuz; öncelikle Cumhuriyet’in temel ilkelerinin, kadın haklarının ve lâikliğin tehlikede olmasıydı. Bugün de aynı endişeyi taşıyoruz! Neticede kaybettiğimiz hakları bir biçimde alabiliriz ama laiklik bir kültür meselesi.

Endişeniz arttı mı?
Tabii. O zaman henüz sağlam olduğumuzu düşünüyorduk, tabii ki aykırı düşünceler olacaktı ama Atatürk’ün kurmuş olduğu sistemin çok güçlü olduğunu düşünüyorduk. Ama 13-14 sene içinde birer birer her şeyi kaybeder gibi olduk. Oysa öyle görünmüyorlardı…

cumhuriyet-asla-bitmez-97741-1.Kitapta da Adalet Bakanlığı döneminizde Başsavcı Nuh Mete Yüksel’i görevden almanız üzerine; Cumhuriyet’i yıkamayacaklarını, bunu yapmaya teşebbüs edeceklerini ummadığınızı söylüyorsunuz.
Genel Kurmay Başkanı dahil herkes, Nuh Mete Yüksel’i görevden niye aldığımı sordu. Tamam, Fethullah Gülen’e bir dava açmıştı ama delil bulamıyordu. Sadece Soner Yalçın’ın bir kitabı vardı ama o da yaşam biçimini anlatıyordu. Onun dışında Cumhuriyet’i nasıl yıkacağına dair somut bir şey arıyordu ama bulamıyordu. Ben biliyordum bulamayacağını. Bu arada da onun kaseti çıktı, bu affedilecek bir şey değildi. Evet, onu tuzağa düşürmüşler, herkesi düşürüyorlar. Bunu yapmış bir adam düşmesin tuzağa, öyle bir işle uğraşıyorsun ki çok riskli bir iş. Bunu hafif bir olay gibi görüp ben istediğimi yaparım, arkamda da askerler var diyemezsin. Ben de şunu dediğimi hatırlıyorum o gün: “Eğer Cumhuriyet’in devamı Nuh Mete Yüksel’in eline kalmışsa ve tek başına o kurtaracaksa, zaten Cumhuriyet bitmiş demektir, onun için bu kadar ümit beslemeyin.” Onlar da bir şey söylemediler. Ben aslında görevden almadım, başsavcıydı, savcı yaptım. Dosyayı elinden aldım tabii. Bir insan çok iddialı bir iş yapıyorsa, yaşam biçimine de dikkat etmek zorundadır. Topluma hesap vereceksiniz.

Pişman olmadınız kararınızdan?
Hayır.

Dürüst olmam gerekirse; bugünlere geleceğimizi ummayışınıza şaşırdım…
Evet, öyle bir panik içinde değildim. Eşitliğe yer verirken, ayrımcılık yapmazken, onlara da kapı açmak gerektiğine inanıyordum. Önlerini de kapamıştık çünkü. Bazı yanlışlar olduğunu görüyorum, bu ayrımcılığa her zaman karşı oldum. Çünkü ben toplumun onurlu, emeğiyle yaşayan orta tabakasından geliyordum. O yüzden herkese eşit davranılması benim için önemliydi, hep de öyle yaptım. Bakın; ne kadar engellerseniz, yasaklarsanız sorun o kadar çoğalıyor. O insanlar daha büyük şiddetle size geliyor. Ben radikal tedbirlerden yana olmam hiçbir zaman. ÇYDD’de de böyle bir eğitim veriyorum. Başkalarını dışlayan çizgiler ters sonuçlar doğurabiliyor, onlar da aynı hakları talep ediyor o zaman.

Sizce ne gibi yanlışlar yapıldı da bugünlere gelindi?
Ben mesela türban yasağının 1998’de uygulanmasının doğru olmadığını her yerde söyledim. Zaten rektörle de baya sorun yaşadık bu konuda. Çünkü öyle uyguluyorlardı ki; öğrencilerin başörtülü annelerini törenlere almıyorlardı, başörtülü çaycı köylü kadının zorla başını açtırıyorlardı. Ben aynı üniversitede 45 sene görev yaptım, türban yasağı hep var oldu son 30 sene içinde. Ama toplum bunu istemiyor, bunu görmek lazım. Kapalıçarşı esnafının kapıda içeri girmek için bekleyen kapalı kızlara kebap dağıttığını gördüm ben. Demek ki bazı yanlışlar yapılıyordu. Hâlbuki daha evvel laikliğe aykırı diye Anayasa Mahkemesinin aldığı kararlar vardı ama sert bir şekilde uygulanmıyordu. Yine başörtülü kızlar sınıflara giriyorlardı, biz onlara bakmazdık, onlar da kahraman gibi sınıfa gelmezlerdi. Ama bu yasaklar konduğunda, dayanışma gibi birdenbire benim sınıfımda 6 türbanlı öğrenci varken 20 kişi oldu. Bu uygulama doğru olmadı, zamana bırakılmalıydı.

BİZİ YOK ETMEK İSTEDİLER​

Türkan Saylan’ı anmadan geçmek istemiyorum. ÇYDD de zor süreçler yaşadı. Ne hissettiniz o dönemde?
Çok büyük bir haksızlıktı! Türkan Saylan’la birlikte 3 arkadaşımız çok büyük yaralar aldılar. Onlarla birlikte Dernek de yıprandı. Çünkü öyle iftiralar vardı ki, bu iftiraların olması mümkün değildi. Olmadığını biliyordum, samimiyetlerinden emindim, yoksa zaten dönmezdim. Bir de şunu hiç düşünememiştim: Bir devlet ki düşünün, iktidarda kalabilmek ve bir grup vatandaşını cezalandırmak için sahte deliller üretecek ve bu delillerle yargıyı kullanarak, onları bitirmek isteyecek. Evet, bizi yok etmek istediler! Çünkü biz Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i savunan, toplumun saygı duyduğu, itibar ettiği bir gruptuk. Onun için yaralamaları lazımdı. Ben bir devletin bunu yapabileceğini hiç düşünmemiştim. Çünkü devlet vatandaş için vardır, biz böyle öğrendik, böyle öğretmiştik. Hâlbuki devlet vatandaşını sahte delillerle cezaevine koydu. Bu çok utandırıcı bir şeydi. Ama ilahi adalet varsa eğer, galiba bizim yanımızda yer aldı. Çünkü 17-25 Aralık soruşturmaları gündeme geldi. Bunu gündeme getirenlerin amaçları neydi bilmiyorum ama eğer o olmasaydı bizim arkadaşlarımızın davaları devam edecekti, Ergenekon ve Balyoz davalarından hapse atılanlar belki daha içeride olacaktı. Ben 17-25 Aralık soruşturmalarının o bakımdan çok önemli olduğunu düşünüyorum. Gerçi suçlar örtüldü, suçlular aklandı, kişiye özel kanunlar çıkarıldı, bunlar oluyor ama yine de biz bundan yararlandık. Fakat bu bir daha olmaz demek değildir! Biz hedefteki bir derneğiz! Çünkü onların çağdışı politikalarına karşı biz çağdaş bir yaşam biçimi öneriyoruz. Bir bakan bizi malum dernek olarak anıyor, onların malum basın organları da gün geçmedi ki aleyhimize iftiralar yazmasın. Maalesef yargı bağımsız olmadığı için de, bizimle ilgili tüm iftiralar için dava açtık ama temyizde hepsini kaybettik…

En önemlisi de Türkan Saylan’ı kaybettik… Şimdi ÇYDD’nin durumu nedir?
Ergenekon’daki davalar zaten bitti. Milyonluk cezalar vardı, onları da kazandık. Şimdi bir sorun yok. Biz şu anda tekrar iade-i itibar durumundayız. Ama Türkan Saylan çok üzülerek gitti… Türkan Saylan çok temiz bir insandır, insanlara yardım etmekten çok mutluluk duyar. Çalışkandır, gece gündüz emek vermiştir insanlar için. Benim de çok sevdiğim birisidir. Bilmiyorum gözü açık mı gitti ama çok seveni vardı. Nur içinde yatsın…

Onunla ilgili yapılmasını istediğiniz bir şey var mı?
Burs verilen kız çocuklarının sayısının 100 bine ulaşmasını isterdi. Şu anda toplam 62 bin çocuk burs alıyor. Bugüne kadar da üniversite öğrencileriyle beraber 100 bini geçtik. Lise ve orta eğitimde sadece kızlara, üniversitede ise kız erkek karışık burs veriyoruz. Eskiden daha çok kurumsal desteklerimiz vardı. Fakat siyasi iktidarın bize olan tavrı, şirketleri de korkuttu. Bizimle beraber görünmeyerek iktidarla iyi geçinmeye çalışan kurumlar var. Biz üzülüyoruz zaman zaman, niye böyle yapıyorlar diye…

MÜCADELEDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ!​

cumhuriyet-asla-bitmez-97742-1.Bir hukukçu olarak sizce Türkiye laik, demokratik bir hukuk devleti mi hâlâ?
Türkiye’de laiklik de demokrasi de insan hakları da çok büyük yara almıştır. Bundan evvel de bu üç mesele yaralıydı. Bunlar için mücadele ettik. Bir umudumuz vardı. Şu anda bu iktidarla bu umudumuzu kaybettik, en büyük kayıp budur! O yüzden artık ben üniversite özerkliği için çaba sarf etmiyorum çünkü bilim yok. Aynı şekilde demokrasi, insan hakları için Dernek olarak belirli günlerde çalışmalar yapıyoruz. Ama bazı şeyleri yapmanın faydası olmadığını görüyorum. Buna rağmen mücadeleden vazgeçmeyeceğiz! Eisenhower’in bir sözü vardır: “Özgürlük bir kere kazanılıp ilelebet muhafaza edilemez, onu her nesil, her gün yeniden kazanmak zorundadır.” Biz bunu bilmiyorduk. Sanıyorduk ki, kazandıklarımız sonuna kadar var olacak…

Açıkçası özellikle Atatürkçü olduğunu söyleyen, Cumhuriyet’i savunan bizden önceki kuşakların, kazanımları korumak için bir şey yapmamasının en büyük hata olduğunu düşünüyorum…
Öyle bir eğitim, kültür bize verilmedi. Okullarda da bir şeyi niçin yaptığımız, ne yapmamız gerektiği bize söylenmedi. Cumhuriyet kuruldu, hep böyle gidecek, gelişecek zannettik... Cumhuriyet’le birlikte oluşmuş olan ulusal sanayi ve bilimle birlikte gelişmesi gerektiğini anlatan bir eğitime ben rastlamadım, sonradan oldu. Cumhuriyet’le birlikte oluşmuş olan ulusal sanayi ve bilimle birlikte gelişmesi gerektiğini anlatan bir eğitime ben rastlamadım, sonradan oldu.

Haklısınız çünkü ezberci bir eğitim vardı. Cumhuriyet bir devrim ve devrim kendi içinde de devrimi gerektirirdi ama yapılamadı…
Onlar da hazmetmemişlerdi, düşünsenize toplumu dönüştüreceksiniz ve bilinçlendireceksiniz... Hiç kolay değil. Sonuçta, her nesil kendi özgürlüğü için mücadele edecek.

Peki, sizce Cumhuriyet bitti mi?
Hayır! Konuşurken bitti diyebiliriz belki ama Cumhuriyet bitmez! Bu toplumda Cumhuriyet’in yetiştirdiği milyonlarca insan var, bu Cumhuriyet asla bitmez. Cumhuriyet’in ne demek olduğunu, nimetlerini şimdi daha iyi anlıyor insanlar. Zaten karanlığı yaşamadan aydınlığın ne olduğunu anlamak mümkün değildir. Biz karanlığı yaşamamıştık, ne olduğunu bilmiyorduk. Şu anda tehlikeleri toplum gördü, dikkat ederseniz Cumhuriyet Bayramları daha coşkuyla kutlanıyor.

Cumhuriyet Bayramı’nda polis saldırısı yaşandı bu ülkede… Güncele dair değerlendirmenizi istesem?
Tabii, bir çiçek bırakılamadı Anıtkabir’e… Amaç unutturmak ve öldürmek. Ama bunu çok geç fark etti insanlar. İlhan Selçuk “Tehlikenin Farkında mısınız?” diye manşet attırmıştı. Pek çok kişi ulus devletçi, gardırop Atatürkçüsü gibi bir sürü laf söylemişti. O zaman herkes tehlikenin farkında olabilirdi ama oy veren bir kesim vardı. Bu iktidar nasıl hitap edeceğini, nasıl halkın gönlünü alacağını çok iyi biliyor. Onun için halkın çok yapacağı bir şey yoktu ama dibe vurmadan kimse bu oyunu değiştiremiyor, menfaatlerinin ortadan kalkması lazım. Bugün geldiğimiz noktaya bakın! Acaba her gün dehşet verici hangi olayla karşılaşabiliriz diye bakıyoruz. Musul’da Türk askerlerine IŞİD saldırdı, biz savaşa mı girdik? Ben bilmiyorum! Öbür taraftan Güneydoğu’da birçok il ve ilçede yaşanan büyük bir savaş var, halk evlerini terk ediyor! Bu savaş 30 yıllık bir savaş ama hani çözecektik? Çözeceğiz diye ümitlendik, iki sene boyunca çözüm süreci devam etti. Halk da iktidara güvendi. Bunun yanında terör örgütü alt yapısını oluşturmuş, terör örgütü bunu yapar, terörün amacı zaten budur. Bu kadar büyük bir ihmalin sonunda böyle bir tablo ile karşılaştık. Peki, orada yaşayan sade vatandaşın ne günahı vardı bunda? Bir siyasi bakış açısıyla seçimler yapıldı; çözüm süreci, savaş bitti, biz şunları yaptık derken birdenbire toplumun tepesine indiler. Zararı halka veriyorlar. Ayrıca ülkede terör tehlikesi var. 6 tane canlı bomba İstanbul ve Ankara’da aranıyormuş. Her şey her an olabilir! Güvencemizi yitirdik. Bu da geçecek herhalde? Ama ortak politikalar lazım. Bir kesim öbür kesimi yok farz etmeyecek, bu toplumda herkes yaşayacak. Nasıl kadın erkek eşitliğinde bir cinsin diğer cinsin üzerinde tahakkümü olamaz diyorsak, toplumda da hiçbir kesim diğerinin üzerinde tahakküm kuramaz. Şu anda biz azınlıkta gibi görünüyoruz çünkü bizim üstümüzde bir tahakküm var ve bu bizi umutsuzlaştırıyor… Ama böyle bir şey yapmaya kimsenin hakkı yok!

KOLAY YIKILMAM​

cumhuriyet-asla-bitmez-97743-1.Adalet peşinde geçen bir ömür sizinki… Bugün olsa yine aynı yoldan yürür müydünüz?
Kişiliğimi yıllar içinde oturttum. Araştırarak, düşünerek bilinçlenmeye çalıştım. Ama bugünkü düşündüklerimi kırk sene önce bilmiş olsaydım, daha farklı şeyler de yapabilirdim. Pişman olacağım hiçbir şey yok ama gençlik yıllarımı daha iyi değerlendirseydim diyorum zaman zaman… Ben de Cumhuriyet’le birlikte büyüdüm.

Hayattan şikâyet eden biri olmamışsınız sanki hiç?
Zorluklar vardı elbet, hem maddi hem manevi olarak anne ve babamın sorumluluğunu taşıyordum. Yakın otururduk, gün aşırı mutlaka onlara uğrardım. Çocuklara bakmak ve iş de var bir yandan ama eşim hep yanımda oldu. Hiç yüksünmedi, anne babandan yoruldum hiç demedi. Çaresiz kaldığımı hatırlamıyorum. Kolay alt edebilirim her şeyi, kolay yıkılmam, dik durabilirim. Ama düşünürüm her şeyi, düşündüklerimi de eşimle istişare edebilirim belki. O olmasaydı belki her şey böyle olmayabilirdi, o olmasaydı belki bu kitap da olmayacaktı.

Ecevit’in en güvendiği insan eşinizmiş, Nahit Duru öyle yazmış onun için. Güveniyordu doğru. Şimdi Ecevit Vakfı kuruldu, Vakfın mütevelli heyetinde, Rahşan Hanım’la da görüşürüz her zaman. Güvenirdi çünkü biz bir şey beklemiyorduk. Ben zaten üniversitede görevliydim, çocuklar vardı. Eşimin de işleri vardı, İstanbul Sanayi Odası’ndaydı. Biz Türkiye’de sosyal demokrat bir parti olsun istiyorduk, onun da temsilcisi Ecevit’ti o sırada. Biraz layık olmayacağı şekilde de ikinci plana itilmişti, bu partiyle birlikte ona destek vermek istedik.

DSP’nin kuruluş tüzüğü zaten sizin evinizde hazırlanmış.
İyi ki vermişiz o desteği, zaten sayesinde ben bakan oldum. Beni tanıyordu. Bizim evde bulundu Rahşan Hanım ile birlikte. Ben sadece onları ağırlıyordum ama eşim partide görevliydi. Beni, çocuklarımı severlerdi hakikaten. Sonra Anayasa gereği partili olmayan bir adalet bakanı gerektiğinde beni düşünmüş, ben partili hiç olmadım çünkü. Bana adalet bakanı olur musunuz diye telefon ettiği sırada tatildeyim. Kızım evet dememi hiç istemedi çünkü o dönem F tipi cezaevlerinin en kötü dönemi, açlık grevleri var. Bana, “Çok eleştirileceksin, çok üzüleceksin sonra,” dedi. Hakikaten biraz üzüntüyle geçti o dönem.

O dönemde en çok yapmak istediğiniz şey neydi?
Cezaevlerinin ıslahını istiyordum. Ulucanlar berbattı, kadın cezaevleri namüsait şartlardaydı. Bu benim çok içimi eziyordu. Yeni cezaevi yapmak için de projeler çizdirmek istedik ama olmadı. Zaten 3 ay 20 gün görev yapabildim. Sonra zaten iktidar değişti, 2002’de AKP iktidar oldu. 3.5 ayda yapılabilecek her şeyi yaptık…

Bugün adalet bakanı olsanız ilk önceliğiniz ne olurdu?
Bugün adalet bakanı olsam, yargının bağımsız ve tarafsız olması için gereken her şeyi yapmaya çalışırım. Bağımsızlığı sağlayamazsanız zaten tarafsız olamaz! Ayrıca yargıya iktidarın müdahale etmemesini sağlamaya çalışırdım. Güven veren, rejimi koruyan yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığıdır. Her şeyin kökeninde bu vardır.

***

Ülkeye dair temenniniz…
Her şey ülkem için… Bu ülke, bu toplum beni var etti ve ben de bu ülkeye, bu yaşta elimden geldiğince katkıda bulunuyorum. Onun için benim söyleyeceğim; umudunuzu kaybetmeyin, mücadeleden vazgeçmeyin! Bize her şey altın tepsiyle sunuldu zannettik ama bunun yanlış olduğunu anladık, mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Gevşemek yok, hep diri durmak zorundayız.