birgün

4° PARÇALI AZ BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 01.11.2020 09:55

Daha çok politik sinema!

İşte Gelincik filmi, ormandaki bir kulübeye sığınan bir siyasi polisin, kendinden, ettiklerinden, geçmişinden kaçışını kurgulayan bir seyirlik, vicdan azabı olmaz katilde, lakin seni neyin sarsacağını da bilemezsin, avın avcıya, avcının ava çevrildiği nice durum var şu hayatta, değil mi ama?

Daha çok politik sinema!

Alper Turgut

Ege’de şiddetli deprem, karanlık 1990’larda koltuğa oturmuş eski başbakanın yaşamını yitirmesi, cumhurbaşkanı eşinin ‘çakma’ çanta kullandığı iddiası, dövizin zapt edilememesi, salgının vitesi yükseltmesi… Memleketimin gündemini yakalamak, harbiden imkânsıza yakın. İnsanını, zorluk derecesi sürekli artan bir serüvenin tam ortasına bırakıyor bu ülke, tereddütsüz. Elbette dünyanın çivisi çıkmış olabilir, lakin bu bizim için yeni bir şey değil! Normale hiç dönmemiş, dönememiş bir coğrafya bu, gerisi uzun hikâye.

Kadıköy Sineması’nda geçen gün “Gelincik” adlı yerli işi filmi seyrettim, yönetmeni Orçun Benli ve yapımcısı Şükrü Üçpınar ile senelerdir arkadaşız, sinema adına ortak bir yolculuğa çıkan bu ikili, filmin senaryosunu da birlikte yazmışlar. Zaten filmlerinde figüran dahi oldum, film eleştirmeni dostum Serdar Akbıyık ile, neyse bu bambaşka bir öykü ve mevzumuz bu değil! Gelincik filmi, tekinsiz ve uğursuz 1990’lara dair, derin devlet mekanizmasına payanda olanların, arsız ve umarsız suç işleme makinelerine dönüşmesini anlatıyor, resmiyet kılıfında, tamı tamına. Karakterlerin adı bile o günlere gönderme aslında, hani beyaz Torosların, gözaltında kayıpların, yargılı-yargısız infazların zamanına.

Terörle Mücadele Şubesi’nin bildik masaları vardı, örgüt örgüt ayrılan, çoğu sarkık bıyıklı, gözaltları mosmor, kaba saba tiplerdi ve illa sert adamı oynamaya çabalayan. Onlara eşlik eden alkol ve ot kokusunu anlatmaya gerek var mı? Sanmıyorum. Peki, sürekli bir gizli görevdeyiz numarası yapan elemanların halini, mecalini nereden mi biliyorum, o yıllarda toplumsal olayları kovalayan, idealleri olan ve gelecek güzel günlere inanan bir polis ve adliye muhabiriydim de ondan. Hatta beni, birkaç kez şube muhabirliğine itelemeye çalışmıştı gazetelerin şefleri, her seferinde bu uğraşıları geri sekmişti. Ne sivil polisler beni sevmişti ne de ben onları, duygularımız gerçekten karşılıklıydı.

Şöyle anlatayım, kızıl bir atkı, hâkî bir gömlek ve siyah postallarla şubeye giriyorum. Yahu bu onların malum suçlu dedikleri eşkâl işte, bırak içeriği, direkt vitrinden kaybediyorum. Durun daha bitmedi, aynasızlardan önce, başka bir bariyer daha var, sevmemek aşkına. Polisten daha polis olmuş şube muhabirleri bunlar, alayı silahlı, külahlı, devletin her kademesiyle ilişkili, çenelerine kadar da indirmişler bıyıkları, sürekli kafa kenarlarıyla öpüşmekteler. Terörle Mücadele Şubesi, Gayrettepe’deyken de Vatan Caddesi’ndeyken de benim kaderim değişmedi, anında şutlandım basın odasından. Beni şikâyet ediyorlardı, polisi de gazetecisi de. İşte bu provokatör, saçını da at kuyruğu yapmış inadına, ona asla güvenmiyoruz, o devrimcilere yakın, solcu o, falan filan. Aman da aman, sanki ben onlara bayılıyordum, hop ertesi gün şef yanına çağırıyor, sen şubeye gitme diyordu, hayhay diyordum, kıs kıs gülerek.

Eylemlerde beni dövmek için bahane ararlardı, kaç kez dayak yedim hatırlamıyorum, bir yolunu buluyorlardı, denk gelemezlerse, resmi kıyafetli memurları yollarlardı üstüme. Bir gün çevik kuvvet tarafından neredeyse hastanelik edildim, haliyle şikâyetçi oldum. Gel dediler, seç hangi polisler sana vurdu. İstanbul Valiliği’nin uzun koridorunda, kasklarını bile çıkartmayan yüz küsur polisi karşılıklı iki sıra dizdiler, darpçıları bulayım diye. Hepsi bana dik dik bakıyordu, seni yazıyoruz kara listeye kanka gibilerinden, yüz yüze geldiklerim ise cesareti kırılıp gözlerini kaçırıyordu. Polis amiri ve vali yardımcısına döndüm, ben şu memurlar beni dövdü desem, yok yanlış seçtin diyeceksiniz ve ihale yine ve yeniden bana kalacak değil mi? Aman efendim, öyle şey olur mu? Dedim bunlar değil, çünkü çözdüm sizin işi, o gün orada görevli olmayan tüm polisleri dizmişsiniz buraya, seçersem vay masumları karalıyorsun olacak, yaman oyuncusunuz ha!

Neden mi bunları anlatıyorum, karanlık yakın tarihimize dair daha çok film çekilsin diye, elbette. O zamanlar devlet aygıtı, öldürüyordu, şimdilerde süründürüyor, biricik fark bu, kolluk güçleri, seni evinden, işinden, okulundan, öğrenci yurdundan alıyor ve göz göre göre kaybediyordu. Birçok kez gözaltına alındım, ancak kayıt yapmadılar neredeyse hiçbirinde, başınıza her an her şey gelebilir duygusunu aşılamak, mecal bırakmamak, korkutmak. Artık aklınıza ne gelirse. İstanbul’un orta yerinde, silahını kafama dayayıp, fotoğraf çekmeye devam edersen kurşunu yersin diyecek kadar gözleri dönmüşse şayet, devlet baba tam olarak arkalarında olduğu içindi, her cinayette ceza değil, ödül alacaklarını bilmekti, lanet olsun!

İşte Gelincik filmi, ormandaki bir kulübeye sığınan bir siyasi polisin, kendinden, ettiklerinden, geçmişinden kaçışını kurgulayan bir seyirlik, vicdan azabı olmaz katilde, lakin seni neyin sarsacağını da bilemezsin, avın avcıya, avcının ava çevrildiği nice durum var şu hayatta, değil mi ama? Filmin haliyle eksiği de var, zaten sorunsuz hiçbir yapıt yoktur, başyapıt da dahi illa bir gedik bulunur, görmek istersen. Sürpriz sonlu olması, mekân seçimi, oyunculuklar filmin itici gücü, belirtelim.

“Hücre evi” baskınları adı altında, ne çok yargısız infaz yaşadı bu memleket, gencecik insanlarını katledip yanlarına silah da bıraktılar, otobüsleri doldurup kanlı operasyonu alkışlatmak için adam taşıdılar olay yerlerine. Her Cumartesi, analar hâlâ ve ısrarla evlatlarının akıbetini soruyorlar, o karanlık dönemde ne çok acı yaşandı ve ne çok utanç! Endişe dolu senelerde, korku duvarını yıkarak alanlara çıkan, başkalarının da hakkını arayan güzelim insanlar ya yıldılar ya ortadan kayboldular, işte asıl dram sonra başladı. Ortalık toz duman oldu, vasatlık, bayatlık, çıkarcılık hayatın ta kendisi oldu.

Unutmadan, sinemasını, gerçeklerden kaçırarak, iktidarın güvenli alanına taşıyan nice deneyimli yönetmeni biliyoruz, işte bu sebeple cesur sinemacılara sonsuz ihtiyaç duyuyor beyazperde, politik filmler çekilsin, birileri halkının yaralarını dert edinsin, eee lay lay lom da bir yere kadar.