birgün

3° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 29.11.2020 09:14

Dayağı yiyen hep işçi mi olacak?

Grev hakkı ortadan kaldırıldığında bu hakkı savunmak, sokağa çıktığında polisin müdahalesine karşı direnmek son derece meşru, haklı ve önemli. Hiç kuşkusuz bu karşı duruşlar işçilerin hak ve özgürlüklerini kullanma alanını da genişletiyor. Ama bir yere kadar. Bu nedenle konuyu daha bütünsel bir bakış açısıyla işçilerin demokrasi mücadelesi perspektifi içinde ele almak gerekir.

Dayağı yiyen hep işçi mi olacak?

ZAFER AYDIN

Herkes kabul etmekte ki, AKP iktidarının işi kitabına uydurma ihtiyacı duymadan hareket etmesi, yargı kararlarını dikkate almadan bildiğini yapması artık sıradanlaştı. Anayasa, yasalar işçilere örgütlenme hakkını, gösteri yapma hakkını tanıyor, Anayasa Mahkemesi işçilerin gösteri hakkını teslim eden kararlar alıyor, ama kimin umurunda? Gebze’de metal işçileri, Ermenek’te maden işçileri hakları için sokağa çıktığında çalışan coplar, tekmeler, sıkılan plastik mermiler, gazlar hukuksuzluğun, yasa tanımazlığın en güncel örnekleri oldu. Hak arayan işçinin sokağın ortasında başına gelenler, rejimin muhaliflere reva gördüğü uygulamaların en çıplak hali. Bunda sınırları “Olabilir mi” sorusu, “Olamaz” cevabıyla çizilmiş muhalefetin payı inkâr edilemez. Aynı şekilde işçilerin karşılaştığı şiddet karşısında başını kuma gömen, dahası hak için mücadele eden işçilere suçlu yaftası asan sendikacıların rolü de. Denebilir ki, greve çıkan, sendikalaşan, gösteri yapan işçinin karşısına devletin güvenlik aygıtının çıkması oyunun bir kuralı. Doğrudur, çünkü gösteri hakkı, grev, hakkı, örgütlenme hakkı gibi işçilerin kolektif olarak kullandığı hakların sınırlandırılması, sermayenin egemenlik alanını genişletmesinin ön koşulu. Bunun karşısında grev hakkı ortadan kaldırıldığında bu hakkı savunmak, sokağa çıktığında polisin müdahalesine karşı direnmek son derece meşru, haklı ve önemli. Hiç kuşkusuz bu karşı duruşlar işçilerin hak ve özgürlüklerini kullanma alanını da genişletiyor. Ama bir yere kadar. Bu nedenle konuyu daha bütünsel bir bakış açısıyla işçilerin demokrasi mücadelesi perspektifi içinde ele almak gerekir. Her defasında dayak yiyenin işçi olmaması için emeğin haklarını geliştirme mücadelesi ile demokrasi mücadelesi arasında kurulması gereken illiyet bağını yerli yerine oturtmak zorunlu.

Türkiye sendikal hareketinin, ekmek ve hak mücadelesi ile demokrasi mücadelesinin arasındaki bağın önemini her zaman fark ettiğini söyleyemeyiz. Fark edebildiği koşullarda da doğru formüle edemedi. 12 Eylül faşizmi altında yaşanan koşullarda sendikal hareket, bütünsel bir demokrasi perspektifine sahip değildi. İşçilerin ekonomik haklarını geliştirme mücadelesinin, demokrasiyi de geliştireceği varsayımı ile öncelik ekonomik haklar için mücadeleye verildi. Ekonomik hakların kazanılması için verilecek mücadelenin demokrasinin sınırlarını genişleteceği, demokratik hakların kullanımının önünü açacağı varsayılıyordu. Elbette bunun tamamen yanlış olduğu söylenemez. Nitekim 1989 Bahar eylemlerinde ekonomik hakları için sokağa çıkan, toplu vizite eylemleri yapan işçiler 12 Eylül’ün toplantı ve gösteri hakkını sınırlayan yasasını paçavraya çevirdiler. Böylesine spot sonuçlar olmasına rağmen bu formülasyonla ne demokratik hakların kullanımının önü açılabildi, ne de işçi haklarında istenilen düzeyde bir gelişme sağlanabildi. Oysa böyle bir beklentiye saplanıp kalmak yerine demokratik talepleri, ekonomik taleplerin önüne koyan, onların kazanılmasıyla işçi haklarının geliştirilebileceği perspektifine sahip program ile hareket edilmiş olsa başka türlü sonuçlar elde etmek mümkündü. Geldiğimiz nokta itibariyle işçilere reva görülen haksızlık, adaletsizlik, zulüm karşısında verilecek mücadelenin temel stratejisi demokrasiyi kazanmak olmalı. Çünkü apacık gözükmektedir ki, işçilerin özgürlük alanını genişletmeden ekmeği ve hakları kazanmanın da korumanın da büyütmenin de imkânı yoktur.

Büyük bir parantez açarak şunu da vurgulamak gerekir ki; programsızlık, parça başı iş takibi, sendikaların yaşadığı kronik sorunların başında gelir. 1999 yılında emek ve meslek örgütlerinin bir araya gelişiyle oluşturulan Emek Platformu’nun “ Emek Programı”nı dışında tutarak söylemek gerekir ki, Türkiye sendikal hareketi ekonomik, sosyal ve siyasal konulara yaklaşımını, taleplerini, atacağı adımları ortaya koyan belgelerden yoksundur. Çeşitli olgular ve olaylar üzerine görüşü elbette vardır, ancak bütünsel bir bakış açısı yoktur. Böyle olunca da rotası belli olmayan, hangi yöne doğru yol alacağını bilmeyen gemi misali, gelişigüzel hareket etmektedir.

Bugün sendikaların demokrasi programına, derli toplu talepler manzumesine sahip olduğu iddia edilemez. Sendikaların büyük kısmının “Nasıl bir Türkiye istediği?” belli değil. “Nasıl bir Türkiye’nin emeğin hak ve çıkarları açısından gerekli olduğu?”, “Bunun için neler yapacağı ya da yapabileceği?” sorularına cevabı da yok. Oysa buna şiddetle ihtiyaç duyulan bir evreye giriyoruz. AKP iktidarı, ciddi bir yönetememe kriziyle karşı karşıya. Salgından dış politikaya, ekonomiye kadar her alanda sıkışmış durumda. Toplumsal meşruiyeti, inandırıcılığı, desteği iyice zayıfladı. Toplumun büyük çoğunluğu incelen duvarın daha uzun süre ayakta kalamayacağı konusunda anlaşıyor. Egemen sınıflar cephesinde AKP sonrası restorasyon dönemi için kollar sıvanmış vaziyette. Yapılan hazırlıkların sermayenin, çıkarları ve beklentilerinin üzerine şekilleneceği apaçık ortada. Yeni bir Anayasa'nın hazırlanma, yeni kanunların çıkarılma, kurumların yeniden şekillenme ihtimalini taşıyan bu döneme emek hareketi birleşik sosyal muhalefet cephesi yaratarak bütünsel bir demokrasi ve eylem programıyla sürece müdahale etmek zorunda. Bunun yapılması hem emek hareketinin AKP’nin otoriter, baskıcı yönetimi karşısında birleşik bir mücadele dinamiğinin oluşmasını getirir hem de AKP sonrası dönemin tamamen egemenlerin kontrolü altında şekillenme ihtimaline set çeker.

İşçi sınıfının ekonomik, sosyal ve fiziki olarak dayak yememesinin yolu emek örgütlerinin Türkiye’nin demokratikleştirilmesi mücadelesine etkili bir sosyal ve siyasal güç olarak katılmasından geçer. Parlementoda temsil gücünden yoksun olmak, baskı yapma gücünden yoksun olmak anlamına gelmez. Nitekim emek örgütlerinin ortak tepkisi ile işçileri, kıdem tazminatı, emeklilik ve iş güvencesi hakkından yoksun bırakacak düzenlemenin geri çekilmesi bunun en sıcak kanıtı.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız