birgün

21° AÇIK

ARŞİV 07.04.2011 14:52

Devrimin Ölümsüz Tohumları Olarak Düştüler Toprağa: Kızıldere ve Tarihimiz

Tarih, kimlerinin düşündüğü gibi çizginin başında bir ok, dümdüz, ileriye doğru gitmez.

Tarih, kimlerinin düşündüğü gibi çizginin başında bir ok, dümdüz, ileriye doğru gitmez. Yani toplumlar kaçınılmaz olarak bir noktadan başlayıp daha iyi, daha güzel, daha ileri bir noktaya ulaşmazlar yıllar geçtikçe. Velhasıl ilerleme ve kalkınma topyekun bir havuçtur habire elinizi uzattığınızda elinizden kayıp duran. İlle de bir ok varsa helezonlar yapar, geriye döner, fasit daireler oluşturur, şaka gibi fiyonklar çizer. Velhasıl bir ip yumağı halinde durur tarih, ille de somut bir şeye benzeteceksek. Siz de artık siyasi meşrebinize göre bir ipin ucundan tutup çekersiniz. Siyasi meşrebi olmadığını iddia edecek kadar siyasiler de bulunur tarihçiler arasında. Bu arkadaşlar o nebze siyasidirler ki müesses nizamın statükosunu savunmak uğruna kendi yaptıkları tarihin tarafsız ve bilimsel olduğunu savunurlar en bildik ezberlerle. Velhasıl tarafsızlık adı altında, kendi gizli taraflarının adı olur “bilimsel, tarafsız tarih.” Bu tarihçi galip gelenle duygudaştır1 Bu duygudaşlık hep galip gelenin o çağda galip olanın işine yaramıştır. İşte böylelikle tarih en az herhangi bir bilim dalı kadar politiktir. Ve bugüne dair yapıp ettiklerimizi meşrulaştırmanın bir aracı olduğu kadar geleceğe dair tasavvurlarımızın da geçmişte bir dip taramasıdır. Dün mümkün olan bugün ve yarın da mümkündür demenin entrikalı bir yoludur velhasıl. Geçmişten bir anı alır, parlatır, üstüne ışık düşürür işte! dersiniz. Seçtiğiniz an sizin tarafgirliğinizin sebebi ve sonucudur bir çeşit.

“Geçmişi tarihsel olarak kurmak” der Benjamin “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, “tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.”2


Yaşanacak Bir Tek Hayat mı Var?

Kendileri olabilmek cesaretini göstermek için bile en ufak konforlarında vazgeçemeyen “Romantik bir macera” arayışındaki köşe yazarlarının bizim tarihimizi anlamalarını beklemek beyhudedir bu yüzden. Onlar orada en çok “boşu boşuna ölmüş bir grup romantik genç” görürler “bir avuç terörist” görmüyorlarsa eğer. Kendi yaşamlarını da meşrulaştırmanın, kendilerine bir yaşam sebebi bulmalarının yolu budur. Geleneğimizle habire uğraşıp onu ele geçirmeye çalışırlar durmadan. Zira yaşanacak bir hayat varsa, yapılacak bir tercih varsa o yalnız ve ancak onlarınkidir. Sebep? Bugün galip olanın, bugün kazanmış olanın onların işvereni olması, kendilerinin onun yanında saf tutmasıdır. Sonuçtan sebebe varırlar bir çeşit. “Madem biz kazandık, ya da kazananın yalakasıyız o zaman biz haklıyız” diye tuhaf bir mantık işletirler. “Düşman kazanacak olursa ölülerimiz bile payını alacaktır bundan” ama “hakim sınıfın aleti durumuna düşmek tehdidi altındaki”3 geleneğimiz bal gibi de tersini söyler.


“Söylediğini Yapacaksın!”

Halbuki “bu dünya da bekleniyorduk biz ….eskileri kuşatmış olan havanın soluğu bize deyip geçmez mi? Kulak verdiğimiz seslerde artık susmuş olanların yankısı yok mudur?”4

Onların genç omuzlarına vurmuştur yükünü, “zayıf bir Mesiyanik (kurtarıcı) güçle” donatılmışlardır hepimiz gibi. “Geçmişin üzerinde hak iddia ettiği bir güç. Bu iddianın karşılığını vermek kolay değildir”5. Hayır kimse kafalarına silah dayamamıştır bu yola çıksınlar diye. Kimse onları yataklarından kaldırmamıştır zorla. Kimse amfilerinden, evlerinden kapı dışarı etmemiştir. Yalnız kafalarına ve yüreklerine düşen ihtimal, ihtilale sürüklemiştir onları. Ölümden korkmuşlardır evet! Psikopat olmadıklarından sonrasında bir vaat olmayan o büyük ve kara boşluğa düşmekten korkmuşlardır hepimiz gibi. Ama kafalarına ve yüreklerine düşen ihtimalle tartmışlardır korkularını. Tarihin fırtınasında yitip gitmekle ölçmüşlerdir ölümlülüğü. Ölçmüşler tartmışlar ve aydınlanmıştır yüzleri geleneğin gereğini yapmanın, hatta geleneğe mütevazı bir katkı yapmanın hazzı ile. Bundan sonra düşünecek çok şey yoktur: “söylediğini yapacaksın!”6 O an On’lar “yaşamanız gerek!” diyenlerin göremediği bir ana bakmaktadırlar.

Tarihin yenilenlerinin hafızasından silinir ve yeniden yazılır anılar. Resmi tarih makinesi kimi anları alır parlatır ve durmadan tekrarlayarak bir ayrı gerçeklik yaratır. Galiplerin ve avcıların gerçekliğini. Hiç yokmuş gibi olur geride kalanlar. Taa ki ona derin bir acıyla ihtiyaç duyana dek. İşte o kriz anında ezilenlerin vefası çıkar açığa.


Çamurdan Korkumuz Yoktur!

Kendi kaderlerini galiplerin kaderine bağlayanlarınsa esamisi okunmaz tarihin kitabında. “aaa o ölmemiş miydi zaten” diye anılırlar. Bir hayır söz eden bulunmaz arkalarından. Kendi kişisel tarihlerini yeniden ve yeniden yazarlar, kendi darbeciliklerinin tarihlerini solculuk diye yutturmaya çalışırlar, darbeciliği sola mal etmek hevesiyle. Oysa bizim ezenlerle öyle keskindir ki çelişkimiz ve onların gizli açık zor aygıtları, derin ve sığ devletleri ile öyle göğüs göğüse gelmişizdir ki kimi anlarda, baş edemedikleri yerde bedenlerimizi fiziken ortadan kaldırmakta bulmuşlardır çareyi. Kanımızı dökmüşler, canımızı almışlardır. O yüzden üzerimize yapıştırmaya çalıştıkları çamurun içinde durmadan debelenmektedirler galiplerin borazanları. Velhasıl çamurdan bir korkumuz yoktur.


“O” An

Son sözü, son sözü söyleyecek olanlara bırakalım: tarihin öznelerine, ezilenlere, On’lara: “Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar: korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar…Uyup hainin iğvasına sancakları elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler ..ve kederli nehir yollarının, sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur, bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman.”7

Ve On’lar kaderlerini bağlayıp “onların” kaderine “aşkın, özgürlüğün ve devrimin ölümsüz tohumları olarak düştüler toprağa”8. Yer Kızıldere, bizi geleneğimize bağlayan o an 30 Mart 1972’dir.

1 Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Metis Yayınları, s.42

2 Ibid. s.41

3 Ibid. s.41

4 Ibid. s.40

5 Ibid. s. 40

6 Mahir Çayan’dan aktaran, Bitmeyen Yolculuk.

7 Nazım Hikmet Ran

8 90’lı yılların ortasında, İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüsü’nde açılan bir pankart.
 

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız