birgün

6° SİSLİ

KÜLTÜR SANAT 19.01.2020 10:57

Dünyaya büyük bir şey hediye etmek istiyordum

Fazıl Say’ın Beethoven’in tüm sonatlarını yorumladığı Beethoven Completa Piano Sonatas albümü dünyada Warner Music etiketiyle dinleyici ile buluştu. 9 CD’lik albümü ise dünyaca ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say dinleyenleri için kaleme aldı

Dünyaya büyük bir şey hediye etmek istiyordum

Fazıl SAY

Beethoven’in 32 sonatını kaydetmek çok uzun vadeli yorucu bir meşgale. Üstelik bu eserler 20. yüzyılda çok büyük yorumcular tarafından da kaydedilmişken… Tarkovski’nin dediği gibi;“Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır.” Türkiye ve Dünya zor zamanlar geçirirken, böylesine ciddi bir projenin içerisine girme fikri doğdu. Kendimi zor bir çalışmanın içine atıp; her şeyden, tüm dertlerden, gelecek endişesinden soyutlayarak bir şeye adamak istedim. Kendimle hesaplaşmak, memnun olmadığım şeyleri tedavi etmek ve daha iyi bir ”ben” yaratmak… Ve daha da iyi çalmayı, beynimi, vücudumu daha iyi kullanmayı, daha hızlı öğrenmeyi, daha derin analizler yapmayı, tarihteki en büyük bestecilerden biri olan Beethoven’i en iyi çalanlardan biri olmak istedim. Benden sonraki nesillere, piyano öğrencilerine, lisans yapan gençlere bu eserlerin 21. yüzyıldaki önemli “Referans” kayıtlarından birini sunmak istedim.

Bugüne kadar 40 CD yaptım. 80 eser besteledim. Dünyanın farklı kıtalarında, farklı ülkelerinde 3 bin civarında konser verdim. Tüm bunların sonunda bugüne kadarki çalışmalarımın dışında yapabileceğim en dürüst işi yapmak istedim. Ve bu kayıtları yaptım. Benim kaydımda yeni olan enteresan bir olgu var. O da; bu kaydı yaparken bir icracı değil, bir besteci anlayışıyla çalmış olmam.

32 sonat 650 dakikalık bir müziktir ve biz müzisyenlerin kutsal kitabı niteliğindedir. Dünyaya büyük bir şey hediye etmek istiyordum. 21. yüzyıl insanının bu müzik ile yıllar sonra çağımızda yeniden buluşması için; bu sonatları en taze, en çarpıcı haliyle sunabilmek adına hayatımın iki yılını gece gündüz demeden sadece buna adadım.

İki yıl boyunca Beethoven benim idolüm ve mentorum oldu

Projeye Mayıs 2017’de başladım. O güne kadar Beethoven sonatlarının sadece 14’ünü çalmıştım. Ve 18 sonatı yeni öğrenecektim. 2020 yılı Beethoven’in 250’nci doğum yılıydı. Projeyi bu zamana kadar tamamlamayı hedefledim. İlk kez 8 yaşımda Beethoven’in küçük sonatlarını çalmıştım. 30’lu yaşlarımda 5 sonatın CD kaydını gerçekleştirmiştim. Fırtına (no 17) Appassionata (no 23), Waldstein (no 21), Ayışığı ( no 14) ve Opus111 ( no 32). Ama kaydettiğim koşullar pekiyi olmadığından, bu kayıtlarımdan hiçbir zaman mutlu olmadım. Pathetique, Opus109, Hammerklavier, Les Adieux gibi sonatları da değişken dönemlerde konser programlarıma koyduğum olurdu. Kendime “Bu sefer memnun kal emrini” verdim. Çok çalışmam gerekiyordu. Beethoven’in sonsuz derinlikteki bu 32 eserini çalışmak, benim için müthiş bir motivasyondu. İki yıl boyunca Beethoven benim idolüm ve mentorum oldu.

Hayali Orkestra ve hayali izleyici Beethoven

Sanatçılar için ruhun iki rakibi vardır. İlki vücut, ikincisi zaman… Asla ellerimizin esiri olmamalıyız. Ellerimiz, tuşlar, piyano, sesler, tüm bunlar ruhumuzun bütünleşmiş benliği olmalı. Bunun için her yolu denemeliyiz. Mesela ben bu iki yıllık Beethoven çalışma sürecinde, iki önemli hayali ürün yarattım.
Birincisi; “FAZIL SAY BEETHOVEN ORKESTRASI”ydı. Her piyano sonatını bir senfoni gibi hissetmek, her sonatı ve notayı beynimde bir orkestra gibi duymak istedim. Bu hayali orkestra ile hayali orkestra provaları yaptım. Hayalimde orkestrayı deli bir Karajan, temkinli bir Furtwangler yönetti. Bazen de bu hayale, tutucu bir şef ya da Beethoven manyağı tutkulu bir şef dâhil oldu. Hepsi benim orkestramı yönetti. Her seferinde her sonat için 4 saatlik genel provalar yaptık.

Bu hayaller konsantrasyon için müthiş bir içe dalıştır. Ve bu çalışmalar için piyano başında olmaya da gerek yoktur. Hayal çalışmaları her yerde olur. Bazen havalimanında, bazen otel lobisinde, evde ya da bir kafede. Yeter ki tam dalış anında, birisi bir sebepten rahatsız etmesin.

Orkestranın dışında sonatları piyano başında transpoze de çalıyordum. Ki el; belli bir hareket ezberlemesin, el müzik ezberlesin diye. Halk müziğinde; her makamı, her eseri, her tondan anında çalan Roman müzisyenler misali, esere salt doğallık ve autodidaktlık katıyoruz.

Bunun dışında çok daha hayalci bir yöntemim vardı. Sonatlarımı; yanımda oturan, enerjisi ve müzik ruhu sonsuz, “hayali bir Beethoven” e çalıyordum. Hayali Beethoven bana müziğini gösteriyor, bazen beni azarlıyor, bazen beynimin içinde huzursuzlukla tepiniyordu. Bu aşama en zoru ve en acımasızıydı. Bu kadar çok çalışırken, azar işitmekten bıktığım, bacaklarımın zonkladığı, kendimi yılmış ve yorulmuş hissettiğim oluyordu. Abramoviç metodu gibi, bu hayalin içinde tam bir kendini sınama hali baş gösteriyordu.

Gücü ve ağırlığı aynı anda taşıyan bu hayaller son bulduğunda; yani Mayıs 2017’de başlayan kayıtlar, Mayıs 2019’da bittiğinde, üzerimden tuhaf bir yük kalktı. Kendimi derin bir boşlukta hissettim.

Sonatları hikâyeleştirmek ve dengeleyen “kıvamı” beklemek

Müzik bir şey anlatmalı ve yorumcu anlatmak istediğini kesinlikle çok anlaşılır kılmalı. Öylesine anlaşılır kılmalı ki; Türkiye’de Anadolu’nun ücra köşesinde hayatında ilk kez klasik müzik konseri dinleyen biri de; Çin’in taşrasında, klasik müziği anlamaya çalışan biri de müziğin ruhunu hissetmeli. Bu nedenle bazen melodilere isim takmak, yorumcunun leitmotifler yarattığı bir çalışma sistemi yaratmak anlamlı olabiliyor. Bu sayede düşünceleri metnin matematiğinden uzaklaştırmak ve hikâyeleştirmek mümkün oluyor. Ben de kendimce her sonattaki her tema için bazı leitmotifler oluşturdum. Mesela pastoral sonatın en ağır bölümü için “Yaşlı adam“ leitmotifi, Waldstein’da “Uzaktan gelen savaş tamtamları” leitmotifi, 7. Sonatın yavaş bölümünde “Veremli çocuk” ya da “Kederli anne” leitmotifi, Opus 111 ‘de “Azrail”, “Yalnızlık kederi”, “Sırat köprüsü” leitmotifi, Opus 109’da “Umutsuz aşk” leitmotifi, Appassionata’da “Umut” veya “İsyan” leitmotifi gibi…Ayrıca bazı sonatların ismi olmadığı halde, onlara isimler de taktım. Bunu Mozart Sonatları kaydımda da yapmıştım. Beethoven 2. Sonat “Küçük sevimli prenses sonatı” oldu. Sonat no 13 ise “ Şarap Sonatı” …

Çalışırken notaların üzerine notlar tutarım. 300 çeşit renkli kalemle çalışırım. Notayı bazen, başka bir matematikte, renkli kalemlerle yazarım.
Müzikte her şeyi yapabileceğimi güdü olarak hissettiğim anlara “kıvam “ derim. Kıvam “ben buradayım” der. Bunu hemen hissederim. Ve çalışma başlar. Kıvamsız bir anda çalışmaya başlamak ve zaten kendiliğinden gelecek olan kıvamı çalışırken beklemek, hem yanlış ve tatsızdır. Hem de yanlış şeyler oluşturur. Yanlış şeyleri düzeltmek ise, sıfırdan bir şeyi öğrenmekten çok daha meşakkatli bir derttir. Son yıllarda; çalışma, konser, kayıt, beste, analiz, derin dalış yani her ne anımda olursam olayım “kıvam” düzeyimi yükseltmek için uğraştım. Bu benim ruh halimi de çok dengeliyor.

Beethoven 100 yıl sonrasının müziklerini arıyor gibi

15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar klasik müzik aslında sadece Avrupa’ya özgü bir sanattı. Sonra buna sırasıyla; Kuzey Amerika, Güney Amerika, Uzak Asya, Ortadoğu, Afrika ve diğer tüm kıtalar eklendi. Klasik müzik, tüm gezegene yayılan evrensel bir kültür oldu. Müzik evrensel bir dildir. İnsanlığın ortak duygu akımıdır. İnsanoğluna özgüdür. Bir şeyi iyi anlatıyorsak, her yerde iyi anlaşılır.

Bir bestecinin eserini yorumlarken, o eserin doğruluğunu hissetmemiz lazım. Yani bir besteci gibi hissetmemiz lazım. Besteciler eserlerini dünyaya getirdikleri an, aslında piyano çaldıklarını bile fark etmezler. Salt müziği duyarlar. Bu noktada; eseri sanki o an besteliyormuş gibi bir tazelikte yorumlamak lazım. Bunun için biraz da bestecinin neyi hayal ettiğini hissetmek lazım. Bu hayaller subjektif olabiliyor. Herkesin hayalleri elbette bambaşka. 1809 yılında bestelenmiş bir eserin hayal gücü ile o eseri 2019 yılında yorumlayan bir bestecinin hayali arasında farklılıklar var. Ancak insan olmamızda, yaşadığımız dönemler dışında çok büyük farklılıklar yok. Bugün çok farklı enstrümanlar çalıyoruz. Geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca piyano bile o kadar çok değişti ki… Bugün üç bin kişilik salonlarda çok kuvvetli enstrümanlarla müziğimizi yaparken, o dönemde piyanoların sesleri bu kadar güçlü değildi. Özellikle tuşları bugüne göre çok daha hafif ve yumuşaktı. Günümüzde bir piyanistin Beethoven çalarken zorlanmasındaki ana nedenlerden biri; Beethoven’in özellikle hızlı tempolarında -bugünkü piyanolardaki ağırlık nedeniyle- piyanistin hareketlerinin biraz kısıtlanmasıdır.

Beethoven’in son sonatlarında, yani Opus 90’dan sonra duyma yetisini gitgide yitirmeye başladığı ve neredeyse Opus 100’den sonra hiç duymadığı anlatılır. Bazı eserleri yazdıktan sonra ne kadar duyduğunu ya da duymadığını hiç bilmiyoruz. Bu son döneminde müzik ile anlattığı şeyler hem çok kişisel hem de sır dolu… Bestelediklerini duyamamanın verdiği güvensizlik; onu matematiksel anlamda çok daha emin olduğu “füg” gibi formlara itiyor.
Beethoven’in piyano enstrümanının tüm tekniğine olağanüstü hâkimiyetinin yanı sıra, biz yorumcular onun piyano çalarken içgüdüsel olarak yaptığı şeyleri de hesaba katıyoruz. Beethoven’i müziğin içinde duymak istiyorum. Beethoven’in son döneminde; Brahms’a doğru, Wagner’e doğru, Schumann’a doğru veya kendinden sonra gelen nesillerdeki bestecilere doğru büyük atılımlar var. Bunlar sadece eserlerinin armonilerinde veya atmosferlerinde değil, piyano yazımında da kendini gösteriyor. Piyano yazımı gittikçe orkestral hale gelmeye başladı. Son altı sonatındaki tını renginin, daha önceki sonatlarına göre daha farklı olduğunu düşünüyorum. Hatta bu çizgiyi Appassionata sonatından itibaren bile görebiliriz. Benim gözümde, orada da bir orkestra çalmaktadır. Özellikle Hammerklavier sonatında artık gerçekten ileri dönemlerine atak yapan bir Beethoven görmekteyiz.
Kendinden 50 yıl, 100 yıl sonrasının müziklerini yapmaya başlamış devrimci bir Beethoven var.

“Mozarteum ‘da piyano ve akustiğe alışmak için zaman kaybetmiyorum”

Kayıtlarımızı yaptığımız Mozerteum’da ben toplam 24 CD kaydettim. Tüm Beethoven sonatları, Chopin kayıtları gibi… Bu salon muhteşem güzellikte bir akustiğe sahiptir ve çok iyi bir piyanosu vardır. Hatta iki tane çok iyi piyanosu vardır. Benim Mozartları kaydettiğim piyano ile Beethoven’i kaydettiğim piyano ayrı iki piyanodur. Burada piyanoya ve akustiğe alışmak ve anlamak için zaman kaybetmiyorum. Piyano ve akustikteki dezavantajlarımı biliyorum.

Biz kayıtta sadece 3 kişiyiz. Ben, ses teknisyeni ve yapımcı Jean Martial Golaz ve piyano teknisyenimiz Franz. Jean Martial benim bugüne kadar kaydettiğim 50 CD’nin 42’sini kaydetti. 1996’dan beri beraber çalışıyoruz. Sesi doğal güzelliğiyle bulmanın ve mikrofonları o şekilde yerleştirmenin gurusudur. Kayıt süresince beni en iyi şekilde yönlendiren, hatalarıma dikkat çeken, beni motive eden de olur. Franz da, Salzburg’da fevkalade iyi ve ünlü bir piyano akortçusu ve teknisyenidir. Franz’ın mesaisi sabah 6’da başlar. Jean Martial ve ben sabah 9’da geliriz. Bir saatlik öğle arası dışında akşam 21.30’a kadar kayıt yaparız. Beethoven 32 sonat kaydı, iki yılda toplam 18 günde, 5 ayrı tarihte yapıldı ve 9 CD’de toplandı. Bazı sonatları daha iyi hale getirmek için iki kere kaydettim. Her kayıt dönemi bittiğinde, Jean Martial editing yapıp, dinlemem için bana yolladı.

Ben artık kayıt döneminde, salonda yalnız başına verilen bir mücadelenin psikolojik zorluklarını aştığımı düşünüyorum. Hiçbir şeye kızmıyorum. Sakinlik ve sükûnet ile kıvamının gelmesini bekliyorum. Panik yapmıyorum.

Çalışırken bütün edisyonlardan yararlandım

Beethoven sonatlarını çalışırken hemen hemen bütün edisyonlardan yararlandım diyebilirim. Finalde, kayıt aşamasında ve kayıttan bir hafta önce Wiener Urtext Edition denilen, Universal-Schott ortak yapımı en son çıkan ve Beethoven 32 sonatın, 3 ayrı cilde ayrıldığı edisyon ile kaydımızı yaptık. Ama ben evdeki çalışmalarımda, 1990’lı yıllardan kalan Edition Peters notalarını kullandım. Hatta Ricordi ciltlerim vardı. Onlardan bile yararlandım. Kendi özetleriyle ünlü piyanist Arthur Schnabel’in de bir baskısı var. Beethoven sonatlarını ilk kaydedenlerden biriydi. Ondan oldukça yararlandım. İlginç şeyler vardı. Bunun yanında, Beethoven’in sonatları üzerine ve Beethoven’in üzerine yazılmış pek çok Almanca kitabın çoğunu okuduğumu söyleyebilirim. Bunların en ilginçlerinden biri Beethoven’in kendi öğrencisi olan ve piyano etütlerini yazan Czerny‘nin kitabıdır. (Bu kitap, Beethoven sonatlarını kendisinin nasıl çaldığını açıklayan nota örnekleriyle dolu olan bir kitaptır.) Bütün bu edisyonların yanında; uçaklarda, otellerde rahat çalışabilmem için küçük baskılardan da faydalandım. Henle ve Breitkopf’un baskıları… Bunlar bir kitap boyutunda olduğu için analizlerimi yapıp notlarımı tutmam için idealdi. Ama dediğim gibi finalde kaydımızı Universal ve Schott’un ortak baskısı olan Wiener Urtext Edition üzerinden yaptık. Beethoven’in isteklerine, notalarına oldukça sadık kalan bir çalışmaydı.

Farklı yorumlar bestecinin mutluluğudur

Bir yorumcunun bir eserle ilişkisi sadece sadakat ile açıklanamaz. Bir yorumcu, bir bestecinin eserlerini konserde çaldıkça, yeni şeyler oluşacaktır. Her yeni piyanoda, her yeni akustikte, her yeni şartta ve ilerleyen yılların gelişimine göre yenilikler oluşacaktır bu çalışlarda. Bu biraz doğaçlama da içeren bir konudur. Dolayısıyla eserler her seferinde; ilk çalınışından, ilk okunuşundan farklılaşacaktır. Bu çok normal bir prosedürdür. Çünkü doğadaki değişmeyen tek şey değişimdir. Her çalışın kendi hikâyesi, kendi istikameti vardır.

Kimine göre benim tempolarım; hızlı bölümlerin bazılarında fazla hızlı, kimi ağır bölümlerde de fazla yavaş gelebilir. Bu çok önemli bir konu değildir. Her yorumcunun esere kendi imzasını atması, eserde kendi otantik yorumunda kalması da önemlidir.

Besteciler eserlerini çaldıkça, her seferinde farklı tempolar, farklı renkler, farklı ruhlar yaratırlar. Müzik her çalınışında yeni olmalıdır. Her çalınış; eseri sanki o anda yeniden besteliyormuşuz gibi olmalıdır. Önemli olan ne anlattığımız ve insanoğluna hangi hisleri ulaştırdığımızdır.

Hiç kimse “Beethoven şöyle çalınır, başka türlüsü yanlıştır” diyemez. Ki bence Beethoven’in kendisi de diyemez. Farklı yorumlar bestecinin mutluluğudur.

cukurda-defineci-avi-540867-1.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız