birgün

15° AÇIK

Duvarların fısıltısı, çığlığı, şarkısı

Bıkmadan, usanmadan dilini okuduğu duvarlarla yol arkadaşlığı etti yıllarca. Duvarların belleğinin şeceresini tuttu. Kolaj tekniğinin olanaklarıyla bütünlenen yapıtları soyut kavramsal bir sanatın çok boyutlu varsıllığını da sundu.

BİRGÜN PAZAR 19.12.2021 10:35
Duvarların fısıltısı, çığlığı, şarkısı
Abone Ol google-news

İbrahim Karaoğlu

Paris’in en eski kent dokusunun orta yerine uzaydan inmiş bir gemi gibi Centre Pompidou. Çelik ve camdan oluşmuş. Fütüristik bir algı yaratan ikonik bir yapı. Modern mimarlık tarihine geçmiş. 20 ve 21. yüzyılın en öncü sanatçılarından derlenmiş görkemli koleksiyonu ve binlerce kitaba sahip olan kütüphanesiyle modern bir sanat müzesi. Cephesindeki mavi, yeşil, sarı, kırmızı, beyaz boruların oluşturduğu estetik algı ve iç mekânının yarattığı özgürlük duygusu etkiliyor sanatseverleri. Transparan cam tüplerin içinden geçerek zemin kattan tepeye doğru zikzaklarla tırmanan yürüyen merdivenlerle çıkarken, Paris çatılarının panoramik manzarası büyülüyor insanı. İzleyicilerini, sürekli güncellenen etkinliklerle buluşturan sanat dolu bir mekân.

İlk gördüğümde fabrika kılıklı bir uzay aracı gibi algılamıştım. Sonra, içini dolaşırken yaşadığım özgürlük duygusu ve çevresinde oluşturulan kamusal alanda dolanarak izlediğim değişik görme biçimleri algımı etkiledi ve bir yaz ikindisinde, Centre Pompidou’nun yürüyen merdivenlerinde yukarıya doğru çıkarken, bu merkezin açılışından birkaç yıl sonra sergi açan ünlü sanatçımız Burhan Doğançay geldi aklıma. Dünyanın dört bir yanındaki kentlere yolculuğunda, alışılmadık bir bakışla kent duvarlarının dokusundaki grafiti, afiş, aşk sözleri ve (u)mutsuzluğun isyanlarını yansıtan yazılı çığlıkları görsel güncelere dönüştürerek oluşturduğu fotoğrafları kendi sanat diliyle boyayarak, resme dönüştürüp sergilemiş Centre Pompidou’da. Kentlerin şifrelerine duygularını okuduğu duvarlardan ulaşan Doğançay’ı anımsadığımda önce duvarlar geliyor aklıma. Sokaklar ve duvarlar…

Kendi menzilindeki ömürlerin de çocuk sevinçlerinin de belleğiydi sokaklar; geçip giden gölgelerin, suretlerin, seslerin...

Sokakların yüzleriydi duvarlar ve yaşamın ritmi o duvarlara kodlanan afişlerde çoğalırdı. Kuşağımızın yoksulluk ve savaş karşıtı, barışa ve özgürlüğe özlemle yüklü protest manifestolarını ve içimizde durmadan çoğalan ütopik şarkıları dışa vururduk duvar afişlerinde.

Simgelerle, logolarla, protest metinlerle donatılmış afişler, onu duvarlara yapıştıranların iletilerini sunar ve ideolojik denetim alanlarının duvarlardan başlayarak sokaklara etkin olan sınırlarını da belirlerdi. Üst üste yapışan afişlerin slogan yüklü çığlığı, en üsttekinin ucunu yırttığınızda, alttakinden duyulurdu. Sahi, her afişin hayata dokunduğu yerde açılan pencerelerden kaç bin, kaç yüz sözcük ve duygu dökülürdü?

Dünyaya afişlerin penceresinden bakan ressam Burhan Doğançay’ın resimlerini ne zaman görsem hemen anımsarım benim kuşağımın ilk gençliğindeki afişlerin duvarlardaki serüvenlerini.

80’li yılların başlarında, Burhan Doğançay’ın resimlerini ilk gördüğümde, günlerce kolaj sanatını ve bu sanatın öncü özelliklerini düşünmeye başlamıştım. Parça bütün ilişkisinin göstergeleriyle düşselliğin sınırlarını yeniden çizen kolaj tekniğinin, Doğançay resminin yüzeyinde yarattığı görsel efektlerle ve etkilerle nesnelerin soyut biçimlere dönüşümünü, bu dönüşümün büyüsünü görmüştüm.

Sınırsız görme biçimleri sunuyordu Doğançay. Onun sezgilerini, duygularını boyutlandıran, çoğaltan bu resimler; görsel algımızı çeşitlendirerek varsıllaştırıyordu. Sanatın sınırlarını genişleten ve yapıtlarının bütünselliğini dünyaya yeniden bakarak kuran Doğançay, çok etkilemişti beni. Yaşamın kıyısından, tuvallerinin içlerine doğru sokulan her parça, kendinden başka elemanlara eklendikçe, daha bir devindiriyordu yüzeyleri. Resmin bütününe etkin olan estetik, parçanın özüyle devinim kazanıyordu. Küçük an’ların yaşamı çoğaltan soluklanışını duyumsatıyordu sanki. Yontusal etkinin resme katıldığı yerde daha da çoğalıyordu görsellik. İnsanlığın en eski kalıtlarından olan mozaiğin, kolajın başlangıcı olduğunu duyumsatıyordu.

Resme sığmayan, tuvallerin dışına taşan yaşam kesitlerini sunuyordu kolajlar. Perspektifin klasik etkilerini yıkarak, bizi özgür bakış eylemleriyle buluşturuyordu. Yıllar sonra öğrendim; Kübizm akımını devindiren, ona dinamizm katan ve düşleri varsıllaştırarak, çağdaş sanatı etkileyip, tetikleyen de kolajmış. Bir çeşit oyun aslında kolaj; yaşamı yeniden denemenin ve estetikle, yabancılaştırmayla çoğaltmanın sanatsal oyunu.

Doğançay’ın tüm yapıtlarında ilk yapıtlarındaki dinamizm etkili. İçinde yittiği evrenden aldığı her örneklem ve onlarla çoğalttığı dünyalar, ona özgü söylemlere dönüşüyor; kolaj yaşamlarla süren ömrümüzün, plastik dille kurgulanan yansıları gibi...

Centre Pompidou’nun yürüyen merdivenlerinde Doğançay’ın “Fısıldayan Duvarları”nı anımsamak onurlandırıyor insanı. 1975’te uzun bir yolculuğa çıkarak, 114 ülkede çektiği “Dünya Duvarları” fotoğrafları projesi kapsamında oluşturduğu yapıtları yalnızca Centre Pompidou’da değil, Avrupa’nın pek çok önemli Müzesi’nde de sergilendi. Bir dünya sanatçısı Doğançay… Guggenheim Müzesi’nin koleksiyonuna alınan ilk yapıtlarından bu yana 69 dünya müzesinde yer aldı yapıtları.

Bıkmadan, usanmadan dilini okuduğu duvarlarla yol arkadaşlığı etti yıllarca. Duvarların belleğinin şeceresini tuttu. Kolaj tekniğinin olanaklarıyla bütünlenen yapıtları soyut kavramsal bir sanatın çok boyutlu varsıllığını da sundu. Yeteneğini ve sabrını yitirmeden biriktirdi kendini. Kendine özgü bir biçemin ve estetiğin yaratıcısı oldu. Burhan Doğançay resminin en önemli kaynaklarından biri de yerel kültürlerdir. Bilinçaltı, hat sanatının en devingen ve dinamik unsurlarıyla yüklüydü. Çünkü kendine has bir kaligrafik dili vardı. Renkçi bir anlayışla, kaligrafik yansıları renklerle bütünledi. Ritimli, dingin unsurlar resminin içindeki dengeyi ve sürekliliği sağlıyordu. Ne zaman bir Burhan Doğançay resmine baksam, çağdaş bir estetikle donanmış kaligrafi tadı bulurum ve belleğimden hiç silinmeyen; “Geleneksel olmayan bir şey, gerçekten yeni olamaz” diyen T. S. Eliot’un söylemini anımsarım. İki yıl önce Albertina Museum’un koleksiyon sergisinde dünya ustalarının resimleriyle yan yana gördüğümde yine çok onur duymuştum ustayla. Sekiz yıl önce yitirdik Burhan Doğançay ustayı. Duvarlardaki afişlerin içinden geçip giden zamanın akışını resimlerinde eskimez bir belleğe dönüştürdü o ve ülkemizde ilk özel çağdaş sanat müzesi açarak kendi sanatının belleğini armağan etti sanatseverlere. Dünyanın en iyi müzelerindeki yapıtlarıyla ve sanatımızdaki unutulmaz izleriyle hep anılacak Doğançay.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol