birgün

23° PARÇALI AZ BULUTLU

Enes için küçük bir veda

Öldürülmüş bütün çocuklar adına şikâyetçiyim, inanç adı altında tekil bir mezhebin herkesi rehin aldığı bu inşaatta herkesin düşüp öleceğini biliyorum, kaza olmayacağını, politik bir cinayet olacağını biliyorum.

BİRGÜN PAZAR 16.01.2022 09:48
Enes için küçük bir veda
Abone Ol google-news

Süreyya Karacabey

Enes adında bir çocuk kendini öldürdü, geleceksiz bir ülkenin çocuklara ve gençlere ne yaptığını bize haykırarak gitti, Enes, sessizce gitmedi. Aniden cemaat yurtları, kendi hayat biçimini çocuklarına dayatan ebeveynler, yurttaşlarıyla, ihale sırasına girmiş işadamlarıyla ilgilendiği kadar -bu da şaka gibi oldu- ilgilenmeyen devlet bir kez daha karşımızda belirdi ve ömürleri harcanmış bütün çocukların yükünü sırtımıza yükledi ve onları bu kadar sahipsiz bırakan bir sistemde, kendi varoluşumuzu sorgulamamıza yol açtı.

En azından bende böyle bir duyguya yol açtı, dindar kesimin hayat biçimi karşısında akademik duyarlık gösteren, ömrü boyunca taşra zorbalığına tanık olmadan, korunaklı hayatından o illet, kibirli “hoşgörü” kelimesini Avrupa sosyal bilimleriyle eşzamanlı üzerimize boca eden herkese ne kadar uzak hissettiğimi hatırlattı. Ülkenin taşrasında kadınların ve çocukların emanet edildiği bu mekanizmanın, teoride durduğu gibi durmadığını hatırlattı; inanç saygısıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir “havale edişin”, hayat hakkını bile elden alabilecek kadar zorba, kendinden emin gelişmesine sadece devletin yol açmadığını bir kez daha önümüze serdi.

Çok uzun olmayan bir zaman önce kız çocuklarının zorunlu eğitimden muafiyetine destek verenlerden birine “Bu karar aileye ait olamaz” dediğimde, “Öbür türlü de devlete ait olacak” diye karşılık vermişti; ona, kız çocuklarının çoğu için taşrada okula gitmenin bir kaçış olduğunu, evliliği geciktirdiğini anlatmaya çalışırken, ilkokul beşinci sınıfta evlendirilen bir çocuğun arkadaşı olduğum Urfa yıllarımdan konuşuyordum, kendi dar çemberine, ne istediğini asla sormadan kapattığı çocuklarla saadet zinciri kuran ailelerin yarattığı yıkımları ucundan gözlemiş birinin bilgisiyle konuşuyordum. Bu, yetişkin birinin inancına, giyim kuşamına karışmak değildi, hatta kendi inancını ailesine aktarmasına itiraz bile değildi, seçim hakkı elinden alınmış, başka bir hayatı seçmenin ölümle sınandığı bir hayatın risklerine ilişkin bir uyarıydı. Biz o çocukları tuhaf bir özgürlük yanılsamasının mezarına gömeli çok olmuştu; başkasına karışmanın ayıp olduğu, her çeşit farklılıktan abartılı hassasiyetler üretilen bir kültürel evren inşa etmiş, başkasından sorumlu olmanın yerini, başkasına saygı adı altında bir kayıtsızlık biçimine transfer etmiş ve bu frekanstan yaptığımız yayınla çok demokratik bir faydasızlığın dibine düşmüştük. Bu ülke hiçbir zaman seküler olmadı, bu yüzden de laiklik denilen şeyi, sekülerleşmemiş bir topluma monte etmeye çalıştı, pratik olarak problemliydi, ama her çeşit tarikatın özgürce örgütlenip, devlet dairesinde iş takibi yapacak kadar palazlanmasına izin vermek, bütün mezheplere ve inançlara eşit mesafede olması gereken ve devletten bütün dinsel işaretleri uzaklaştıracak olan laikliğin ortak iyi için zorunlu olduğunu gösterdi.

Sonuçta her şey birbirine girdi, Sünni cemaatlerin bütün kadroların yerleştirilmesinde icazet merkezleri haline getirildiği, çocuklar üzerinde canlarının istediği gibi bir denetim oluşturdukları merkezlerin sayısının her geçen gün yükseldiği ve oralardan atılan taciz, tecavüz, şiddet çığlıklarının soruşturulmak şöyle dursun, sanki imanın şartlarından biriymiş gibi algılandığı bir noktaya geldik hep birlikte. Artık mümin olanın rahatsız olması gereken bir yerdir bu, çocuklara yapılanlara karşı ailelerin hesap sorması gereken bir noktadır bu, ama ne oldu, ailelerin büyük bir bölümü, cemaat yerine çocuklarını suçladı, akıl almaz gibi görünen şey aslında bu tür örgütlenmelerin aklıydı, dolayısıyla da siyasetin konusuydu, yol açılan şey mümin insanın inanç ritüellerine ait değil, kendi iktidarını kurmak için yaptığı yatırımlara aitti.

Enes öldü, Enes’in babası, oğlunun kaldığı yerde güzel insanlar olduğunu söyledi, Enes öldü, Enes’in babası, yirmi beş yıldır bağlantılı olduğu cemaatin iyiliklerini övdü, Enes öldü. Kendisi için kurduğu dünyayı bir başkası için kurmaya çalışmasında bir sorun olduğunu görmedi çünkü seçme hakkı olsa çocuğunun belki de başka şeylerin peşinden koşabileceğini hiç kabul etmedi, edemezdi, mutlaklığından hiç şüphe duymadığı bir hayat biçiminin-bırakın kendi çocuğunu- benim için de tek doğru olduğuna inanıyordu çünkü. Hepimizi sokaklardan süren, evlere kapatmak için uğraşan, giyimimize karışan, nasıl yaşayacağımıza karar veren, her çeşit ilişki biçimini kendi kavradığı formun sınırlarına hapseden akıl, onların iktidara dönüşmüş inanç sisteminden türetilmişti. Başkasının hayatına saygı hususunda imzaladığımız toplumsal sözleşme aniden tek taraflı feshedildi ve iktidar ellerine geçince tek bir hayat formunu, herkese dayatmaya başladılar; “Ben senin kendi inançlarına uygun yaşaman için şimdi de destek veririm ama kendinden başkasına karışma” diyenleri, dirsekleriyle ite ite marjinal bir pozisyona hapsettiler ve biz kendi derdimize düştükçe, ellerindeki çocuklarla bir deneye giriştiler, bu deneyin adı, istediğimi yaparım, bedenin bana, ruhun da bizim imama ait deneyiydi. Dış dünyayı zihinlerinde sapkınlaştırdıkça, kendi yaşam modellerine uymayanları cezalandırdıkça korkunç bir dairenin içine girdiler ve inançlarından herkes için bir cehennem ürettiler, içinde yaşadığımız, nereye dönsek kurtulamadığımız bir cehennem ama en zalimce kendi çocuklarına davrandılar. O çocuklar bizimdi, hatırlayınız, ortak iyiyi kurmaya çalışan bir kolektifin sorumluluğu altında olmaları gerekiyordu, hatırlayınız, Enes’e bir seçenek var etmek, bir yerden çıkmak istediğinde şefkatle yer göstermek ortak sorumluluğumuzdu. Enes öldü. Bir daha geri gelmeyecek, tek şanssızlığı doğduğu coğrafyaydı ve burada bütün çocukları öldüren bir sistem kuruldu, sadece cemaatlerle değil, eğitim sistemiyle, onlara hiçbir gelecek sunmayan belirsizlikleriyle, rahat bir nefes almayı bile yakında vergiye bağlayacak yönetimiyle, yurttaş olmayı bir cezaya çevirmiş sistemiyle, zekâsı, bu ülkenin çok ilerisinde olan, yaşıtlarının nasıl yaşadığından haberdar olan çocukları çeşitli biçimlerde öldüren bir kapan-sistem.
Az önce bir haber gördüm, altı genç çocuğun iş bulmak için geldikleri İstanbul’da tek göz odaya sığındıklarını, inşaattan aldıkları parayı kiraya ve yemeğe ayırdıktan sonra ailelerine gönderdiklerini anlatan bir haberdi. Evde televizyonları bile yoktu ve çalışıp, kötü beslenip uyumaktan başka yapabilecekleri bir şeyleri de. Sonra on sekiz yaşındaki bir başka çocuğun, işçilik yapan bir çocuğun Suriyeli olduğu için ırkçılar tarafından öldürüldüğünü anlatan başka bir haber. Hiçbir şey yaşamaya vakit bulamadan düşüp kaybolan çocukların ülkesi, sürekli bağırılan, aşağılanan, yasak bildirilen, taciz edilen çocukların ülkesi. İnsan hiç değilse çocukluğunda azcık mutluluk yaşamalıdır diyordu birisi, onların mutsuzlukları, çaresiz çığlıkları hepimizin cehennemi olacak.

Enes öldü, daha önceki ölümlerde, şiddet eylemlerinde olduğu gibi burada da babası, şikâyetçi olmadığını söyledi; onun ölümü aile ilişkilerinin, cemaat yurtlarının, dayatılan bir hayat biçiminin ve giderek belirsizleşen bir gelecek duygusunun açık sonucuydu. Babası şikâyetçi olmadı, ülkenin çevresine örülen ve içine girdikçe soru sormayı, bir başka hayatın mümkün olabileceğini unutturan o meş’um kozanın gönüllü inşacılarından biri olarak, dikkati, bireysel olanın “kendinde” psikolojisinin kırılganlığına kaydırdı, hep yapıldığı gibi. Oysa bu ülkede artık bütün üçüncü sayfa haberleri politiktir, kişiselin kurulmasına izin verilmeyen bir yerde bütün ölümler kolektiftir, Enes’in ölümü politiktir. Ülke dediğimiz ortak mekânın arka sokaklarında korkudan, baskıdan, yoksulluktan yapılmış hayatlar yaşamak neydi sorusuna ulaşmadan kaybolmak için sırasını bekliyor. Enes’in babası şikâyetçi olmadı, ben şikâyetçiyim. Öldürülmüş bütün çocuklar adına şikâyetçiyim, inanç adı altında tekil bir mezhebin herkesi rehin aldığı bu inşaatta herkesin düşüp öleceğini biliyorum, kaza olmayacağını, politik bir cinayet olacağını biliyorum.

Hiçbirimizi bağışlama Enes, biz de kendimizi bağışlamayacağız!

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol