Eski müziğe özlem duyuluyor

25.08.2019 11:12 SÖYLEŞİ
Bu unutulmuş gurbetçi sahne grubu, Anadolu Pop’un mirasını öyle bir elden geçiriyor ki özgün hallerini Barış Manço, Cem Karaca, Üç Hürel ve Selda gibi isimlerden dinlediğimiz şarkıları zihin açıcı bir şekilde yeniden üretip “Bir de böyle düşünün” diyor

ÖYKÜ ÖZFIRAT

Grup Doğuş, 1974 yılında Münih’te kurulan bir Anadolu Pop grubu. Grup, vokal ve orgda Tufan Aydoğan, basta Muhittin Aydoğan, davulda Koray Dikmen ve gitar ve vokalde Sedat Ürküt’ten oluşuyor. Grup Doğuş’un, ilk yılında aldığı albüm teklifi ile kaset formatında bir albümü basıldı. Şimdi ise bu 8 şarkı plak şeklinde yeniden basılıp dinleyici ile buluştu. Grup üyelerinden Tufan Aydoğan’a ulaşarak kendisi ile grubun geçmişin ve şimdi yeniden basılan albümün hikâyesini konuştuk.

►Biraz kendinizden bahseder misiniz? Müzikle tanışmanız, Almanya ile ilişkiniz nasıl gerçekleşti?

Ben 1951 İzmir doğumluyum. 16-18 yaşlarıma tekabül ediyor müziğe başlamam da. İzmir civarında Çeşme’de yarı profesyonel olarak başladım müziğe. Askere gittiğimde orada üstatlar vardı. Allah rahmet eylesin Yıldırım Gürses ve Barış Manço ile aynı yerde askerlik yaptık. Onlar yedek subaydı ben erdim. Grup kurdular askerde. Ben hem org çalıp hem de şarkı söylediğim için gençlik yıllarımda onların şarkılarına adapte oluyordum, çok iyi icra ediyordum. Beni orada er olarak aldılar gruplarına. Birkaç yedek subay ve birkaç er iyi elemanları toplayıp bir grup yaptılar. 20 ay boyunca Ankara Polatlı’daki subay gazinosu ve orduevlerinde onlarla birlikte hafta sonları konser verdik.

BARIŞ MANÇOO İLE ASKERLİK ANILARI

"Barış Manço’nun çok iyi bir eğitici olduğunu zaten tüm Türkiye biliyor. Çok bilgili, kültürlü. Bir de çok iyi bir insandı. Sevecen. Biz er asker olmamıza rağmen sahnede, orada burada arkadaş gibi geçinirdik. Çoğu şeyleri de ondan öğrendim. Hatta bana bir kartpostal ile “Orglar Fatihi Hammond” demişti. Bendeki Hammond org en iyi ve en pahalı orgdu o zamanlar. O zaman bana o lakabı takmıştı “Hammond Tufan” diye. Ben Almanya’ya gidince çalıştım paramı biriktirdim koskocaman bir org aldım. Hatta eşimle bile çekiştik biraz parayı ne vuruyorsun diye. Taşıyamadık, ortadan kestirdik minibüs aldık falan. Yani bir sürü şeyler oldu ama tabii bunlar tatlı problemler. Bu anılarım var Barış Manço ile"

Askerden sonra da direkt Almanya’ya gittim. Annem babam vardı Münih’te. Beni oraya işçi olarak aldırdılar. Bir iki sene fabrikada çalıştıktan sonra arkadaşlarımla bir grup kurduk bir tanesi kardeşim zaten, Muhittin Aydoğan, basgitar çalan. Sedat da İzmir’in iyi gitaristlerindendi. Profesyonel çalışıyordu İzmir kulüplerinde. Onu da oradan tanıyordum. O da oraya geldi derken orada bir grup kurduk ve oluşum böylece gerçekleşmiş oldu. Ondan sonra çeşitli Almanya, Avusturya, İsviçre gece kulüplerinde yabancı dans müziği orkestrası olarak programlar yaptık, çalıştık ettik. Biz Topkapı Tavernası’nda çalıyorduk. Orada çalışırken Almanya adına Eurovision’a katılma düşüncesi geldi aklımıza. Eurovision’a şarkı yollamıştık 1987’de. “Dans Leyla Dans” diye bir oryantalin hayat hikâyesiydi. 500 şarkı arasındaydı. İlk 20’ye katılamadık ama 50. mi, 52. mi ne olmuştuk. Velhasıl seneler sonra bir kaset yapmıştık Minareci adı altında Grup Doğuş olarak. Bu şu anda long play olarak bastıkları eserlerin hepsini hücum kayıtla kaydettik. Bu kayıtları da seneler sonra Ironhand Records basmak istediğini söyledi. O ara bir rahatsızlığım vardı, hastanede yatıyordum, oğlumu aramışlar. Ona “İlla babanla tanışalım, “Böyle böyle bir projem var, bu kaseti bulduk çok beğendik tamamı Anadolu pop tarzında güzel icra edilmiş güzel söylenmiş, şimdi gençler tarafından tutuluyor. Bunları Long Play’e çevirelim” demişler. “İyi, uygun” dedim, “Bir mahsuru yok.” Neyse anlaştık, onlar da basmışlar, etmişler. Albüm Almanya’da Avrupa ülkelerinde ve Türkiye’de satışa sunulacak.

►Grubun diğer üyeleri neler yapıyor peki?

Yani biz o grupla yabancı lokallerde senelerce çalışmıştık. Şimdi LP olarak çıkan şarkıları yapmıştık. Direkt yabancı dans lokallerine geçtik, yabancı müzik çalma söyleme işleri. Hatta bir 10- 15 sene kadar falan öyle çalıştık. Ondan sonra da malumunuz yabancı düşmanlığı... Tabii bizler 4 tane Türk, iyi müzik yapınca, sağdaki soldaki diğer yabancı orkestraların menajerlere laf gidiyor. Almanya’nın orada kayıtlı iş bulma kurumları var, her orkestrayı her ay başka bir şehre yönlendiriyor. Tabii orkestralar da her ay iyi iş yaptıkları, tutuldukları lokallerde tekrar kontrat alıyor. Bizde de bu kontratlar sürekli beğenilince bu yabancı düşmanlığıyla karşı karşıya kaldık. Bizim menajer de dedi ki, “Bu böyle gitmiyor iş alamazsınız. 2 tane Türk 2 farklı gruba ayrılacaksınız.” Bir Alman bir Avusturyalı aldık yanımıza. Kardeşim de o diğer gitarcı ile bir İtalyan bir Avusturyalı aldılar öyle devam ettik bir müddet. Ben sonra tek programlar yaptım piyano şantörü olarak Münih’te. Onların çoğu şimdi belli bir dönemde tabii böyle dağılınca gitarcı arkadaşımla ben taksi aldık ve taksi kullandık Almanya’da. Bazı durumlardan müzikten ayrı kaldık tabii geçimimizi sağlamak için. Taksicilik de yaptık anlayacağınız. Ondan sonra şimdi gitarcı arkadaşımız bir şey yapmıyor, oturuyor evinde. Kardeşim de ikinci bir izdivaç yaptı, onun da eşi müzikle ilgilenmesini istemiyor. Kaç kere ben tekrar çıkalım piyasaya, genç arkadaşlarımız yazmış abi tekrar şu grubun şarkılarını yeni teknolojiye göre yapın edin diye, ama çok zor yani. Ankaralı baterist arkadaşımız, o da çekildi. Hiçbiri istemiyor yani. Ben tek başıma kaldım.

►“Gurbetçi” bir müzik grubu olarak, Almanya’da müzik yapmakta sizi zorlayan noktalar çok oldu o halde?

Çok zordu. Mesela provalar yapacaktık, menajer gelip dinleyecekti. Gitarcı arkadaşımızın kızı da 4 yaşındaydı. Alıyordu onu kucağına, bodrum katlarında calmaya çalışıyorduk. Çok zorluklar altında hazırlandık. O grubu bir yere getirebildik. Çalışıyorduk gündüz, geceleri orada provalar yapıyorduk. Çok şeylerden geçtik.

►Anadolu Pop/ Rock müziğe ilginin artmasını neye bağlıyorsunuz?

O zamanlarda müziği biz hakikaten bilerek, dinleyerek, öğrenerek, isteyerek, severek yapmıştık. Şimdi artık teknolojinin ilerlemesiyle birlikte her şey çok kolay oldu. Disketler orglara takılıyor ve çok kolay müzik yapıyorsunuz. Öyle icra ediliyor. Belli bir zaman da öyle gitti ama şimdi son 5-6 senedir ben de burada gözlemliyorum. Orkestra olarak yine bizim o eski tarzda yaptığımız müzik, genç gruplar tarafından yapılmaya başlanmış. Gözlemliyorum onları da. Yani hakikat budur, müziği böyle hakkıyla verebilmek. Bu özlem gerçekleşmeye başladı. Özlem o eski dönem. Yapmış olduğumuz bu canlı orkestrayson müzikler yine revaçta. Halk da bunu istiyor tabii. Benim de hoşuma gitti tabii bizim yapmış olduğumuz şeylerin gençler tarafından yapılmaya başlanması. Çok güzel bir şey. Ben bunu Almanya’da da çoğu genç kardeşlerimize söylerdim ama işte mecburiyetten orada da biraz profesyonelce çalıştığım için tek çalıştım ben de. Ama içimde hep o güzel canlı müzik var. 4-5 kişi olarak böyle... Her şeyi aynı long play’de yaptığımız gibi eski dönemde, öyle yapmak isterdim. Ama işte zaman falan bazı sağlık sorunlarımız zamanı biraz geri attırdı. Ama insanın içindeki müzik ateşi sönmedikçe hayat devam ediyor. Hiçbir zaman o gitmiyor insanın içinden. İstiyorum inşallah güzel şeyler yapmak Türkiye’de de. 6-7 ay buradayım kalanında Münih’teyim. Orada da bir iki İtalyan restoranında yabancı müzik programları yapıyorum. İtalyanca, Almanca, İngilizce, Fransızca 5-6 dilde. Öyle öyle müzik sevgimizi tatmin ediyoruz, devam ediyoruz. Terapi oluyor bu yaşta müzikten kopmamak.