birgün

12° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 06.09.2020 09:16

Eylül karşılaması

Yeni geleni coşkuyla karşılamak yerine, eskinin gidişine üzülürüz. Sonbahar, eylülün ardından ekim ve kasım ile birlikte üzerine yapışmış karanlık yaftalarla ağır ağır ilerlerken biz düşünmeden kederleniriz.

Eylül karşılaması

Hande Çiğdemoğlu

Mezopotamya’nın doğurganlık, bereket ve aşk tanrıçası İştar’ın hikâyelerinden birinde, onun ölüler ülkesine olan ziyareti anlatılır. Yeraltının yedinci katına geldiğinde, üzerindeki koruyucu tılsımı kaybederek ölen İştar, su ve zekâ tanrısı Enki tarafından kurtarılacaktır. Enki, bunun karşılığında İştar’dan her yılın altı ayı ölüler ülkesine yerine birini göndermesini ister. İştar’ın yerine bulduğu kişi ise âşık olduğu ama ihanete uğradığını düşündüğü tanrı Tammuz'dur (Temmuz). Böylece her sonbahar İştar yaşama döner, doğa Tammuz’la birlikte toprağın altına iner. Sonbahar, İştar’ın yaşama döndüğü eylül ayı ile başlayacaktır.

Miladi takvimin dokuzuncu, Rumi takvimin yedinci, İbrani takviminin altıncı ayıdır eylül. Babil takviminde adı “ulūlu” olarak geçer. Araplar “aylül", Yahudiler “elul” der. Bu isimlerin hepsi aslında 5000 yıllık Akatça’dan gelen bir kelimeye dayanır. “Elūlu” Yani “bağ bozumu”, “hasat”.


İnsanlık tarihindeki önemine tüm kutsal kitaplarda, yaratılış ve kuruluş efsanelerinde yer verilen zeytinden, varlığı MÖ 5000'e dayanan üzüme, hayat kaynağı baldan, fasulye, mısır, ayçiçeğine kadar pek çok ürünün hasadı eylülde başlar. Hasat zamanı pek çok yörede şenlikli ve coşkuludur.
Gelenekselleşmiş festivaller düzenlenir, yarışmalar yapılır. Birlikte yapılan güzel yemekler ile doyulur, sahip olunana şükür, geleceğe dua edilir. Âşıklar, ozanlar türküler yakar. Alevi dedelerinin, kendilerine tabi nahiye ziyaretleri hasat zamanı sonrasına denk gelir.

Şehir hayatında ise başka bir telaş başlamıştır. Yıllık izinlerin son günleriyle tatil kasabaları sahiplerine bırakılır, yazın coşkulu anıları yanık tenlerle birlikte valizlere doldurulur. Okullar açılacaktır. Kitap, defter, önlük, ayakkabı alışverişi yapılmalıdır. Bir üst sınıfa geçen öğrencilerin gururu, yeni başlayanların heyecanından aşağı kalmaz. Yükseköğrenime başlayacaklar için ise yetişkinliğe atılan adımın ayak sesleri eylülde duyulur. Okulun olduğu şehre gidilir, kayıtlar yaptırılır, konaklayacak yer arayışı başlar.

Sonbaharın adı geçince pek çoğumuzun sırtına ürperti, yüreğine keder çöktüğü de doğrudur. Belki de böyle olması gerektiğini öğrenmişizdir fark etmeden. Ne de olsa özünde coşkulu olan bir mevsime ne hikmetse “Hazan zamanı”, “Ömrün sonbaharı”, “Güz gülleri” gibi tamlamalarla hüzün, melankoli gibi kavramlar yakıştırılmıştır. Yeni geleni coşkuyla karşılamak yerine, eskinin gidişine üzülürüz. Sonbahar, eylülün ardından ekim ve kasım ile birlikte üzerine yapışmış karanlık yaftalarla ağır ağır ilerlerken biz düşünmeden kederleniriz.

Bu eylül ise ne yazık ki düşünerek kederleniyoruz. Dünyayı sarsan küresel salgının etkileri tekrar ve acımasızca kendini göstermeye başladı. Öyle ya ekonominin ölmemesi için birkaç bin insanın daha ölmesinden kime ne zarar gelir diyen bir dünya düzenine karşı boynumuz kıldan ince. Onları koruyacak, geçimlerini sağlayacak, eğitimlerini sekteye uğratmayacak aynı zamanda ülkenin üretim ve dağıtım ağını verimli bir şekilde yönetecek, bunun yanı sıra salgına sebep olan virüs için bilimsel çalışmalar yapacak bir sosyal devlet arzusunu dile getirmeyi hatta düşünmeyi bile anlamsız bulmaya başladık. Bunun yerine yönetilemeyen bir süreci, inanmak zorunda olduğumuz yeşil tablolara bakarak takip ediyoruz. Sessizce… Sağlık emekçilerinin sistemin çarklarında ezildiği, zaten adı geçen sistemin çökmek üzere olduğunu bilip bilmezlikten geliyoruz. Sağlık hizmetine erişimin diğer başka hizmetlerde olduğu gibi ayrıma tabi olduğu gerçeğine alıştık. Alıştık mı? Hukuksuzluğa, liyakatsizliğe, adaletsizliğe, yalana, şiddete. Alıştık mı, adil yargılanmak ya da türkü söylemek için hayatlarını yitiren gencecik insanlara, bu ölümlere karşı arkasına yaslanıp “oh olsun” diyenlere. Alıştık mı, tezgâhı kaldırıldığı için kendini yakan mısırcının ölüm haberine, tecavüz edildiği için kendini öldürenin toprağa, failinin devlet eliyle sokağa salınmasına, yine orman yangınlarına, yine doğa, kadın, çocuk, insan kıyımlarına. İkna oluyor muyuz sahiden, sahip olduğumuzdan 7-8 kat daha değerli parası olan ülkelerin bizi kıskandığına? Alım gücü gittikçe azalır, yaşam standartları “ölmeyecek kadar”a denklenirken, sokaktaki 20 kişinin biri işsizken, insanlar yokluktan yoksulluktan buhran geçirip hayatlarına son verirken inanıyor muyuz ekonomimizin gittikçe güçlendiğine? İnanç demişken; kadın erkeğe, çocuk yetişkine, yaşlı gence, işçi patrona, öğrenci öğretmene, vatandaş devlete inancını kaybedeli çok oldu da söylersek ayyuka çıkar diye mi gizliyoruz?

Hasat zamanı. Bağ bozumu. Yerli tohumun devlet eliyle yasaklandığı, artan maliyetlere direnerek ektikten sonra bin bir güçlükle hasat yapıp iş, ürününü satmaya gelince iki eli böğründe kalan, ithalat politikalarının çiftesini yemiş çiftçi, hasat zamanını hangi türküyle hangi umutla karşılayacak bu eylül?

AVM’leri, ibadethaneleri, otelleri açıp, düğüne derneğe, tatile, kimi mitinge, kimi toplantılara izin verip iş bayram kutlamalarına, tiyatro sahnelerine, muhalif gösteri etkinliklerine gelince pandemi koşullarını öne sürerek yönetilen bir ülkede kim, nasıl bir eylül coşkusu yaşayacak?

Yılan hikâyesine dönen eğitim süreci, heyecanla karşılanabilir mi? Ambulansla sınava sokulan öğrenci yerleşemediği okulu düşünürken mi yaşayacak bunu, yerleştiği üniversitenin açılıp açılmayacağı belirsiz olduğu için yerinden kıpırdayamayan genç mi? Ertelenmiş eğitim için yüz yüze seminere zorlanan 1 milyon öğretmenin kalbi mi çarpacak sevinçle, özel okullarda başlayan eğitime çocuklarını gönderen velilerin kalbi mi? Devlet anaokullarının açılmadığı salgın ortamında çocuğunu açılmasına izin verilen kreşlere gönderen ebeveyn mi mutlu, evinde internet, bilgisayar hatta televizyon olmadan uzaktan eğitime dâhil edilen öğrenci mi?

Yine de başladı eylül. Elūlu. Ne güzel ne naif ne harikulade bir ay! Hasat coşkusu ve gelecek umuduyla, yazın aceleci ve telaşlı haline gülümseyerek el sallayacağımız eylüller görmek umuduyla…

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız