Geleceğe olan inanç umutlu olmayı gerektirir

03.11.2019 09:45 BİRGÜN PAZAR
Babam iyimser bir adamdı. Emeğin gücüne inanan bir insandı. Bu gücün, bütün güçlükler karşısında direnmenin sorunları çözeceğine inanan bir insandı sanırım. Geçmişin karanlığına karşılık ışıklı bir gelecek her zaman vardır. Geleceğe olan inançsa umutlu olmayı gerektirir

KADİR İNCESU

Adnan Özyalçıner, “İstanbul Öykücüsü” olarak tanınıyor. Bu yıl İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Konuğu olan Özyalçıner’in yaşamını bilmek, öykülerinin kaynaklarına da kolayca ulaşmanızı sağlar. Evet İstanbul’u yazmıştır ama onun asıl kahramanları, yaşamlarına tanıklık ettiği insanlardır.

Bir söyleşimizde dedikleri de öykü anlayışının ve anlattıklarının temelini çok net olarak ifade ediyor: “Umutları, hayalleri, düşleri vardı ama ifade edemiyorlardı. O zaman ben kendimi gerçek olarak öykü yazmaya yönlendirdiğim zaman, babamın, mahalle halkının ifade edemediklerini ben ifade edeyim, onların sesi olayım dedim. O insanları yazdım. O insanlar neler düşündü? Hangi umutları, hangi hayalleri vardı? Hayallerini, umutlarını, düşüncelerini hiçbir zaman açığa vuramadılar. Bunun için bütün hayalleriyle, düşleriyle, sorunlarıyla, bu insanları anlatayım dedim.”

Özyalçıner ile çok sevdiğim, kendisi için de özel bir anlamı olan, ilk kez “Cambazlar Savaşı Yitirdi” adlı kitabının 1991’de Can Yayınları tarafından yapılan ilk baskısında yer alan “Dokumacının Ölümü” öyküsü üzerine konuştuk.

  • “Dokumacının Ölümü”nü ne zaman yazmaya karar verdiniz ve yazdınız?

“Dokumacının Ölümü” eski bir tasarı. Öyküyü parça parça üç-dört defter kâğıdına yazıp masamın çekmecesine atmıştım. Bu karalama elime geçtiğinde yıl 90’a yaklaşmıştı. Taslağı yeniden okuyunca oturup geliştirdim. Öykü olarak ortaya çıkışı “Cambazlar Savaşı Yitirdi” ile eş zamanlıdır. Zaman olarak aynı dönemin, savaş yıllarının öyküsü o da.

  • Öyküde pek çok detay var; 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı sorunlar, iş yaşamındaki sorunlar, geçim sıkıntısı, yoksulluk… Öykünün geçtiği zamanı sosyal, siyasal ve ekonomik açıdan da bilmek gerekir. Nasıl bir dönemdi?

Dedim ya, II. Dünya Savaşı’nın ülkemize yansıyan sıkıntılarının, darlığının, bunalımının bütün ağırlığıyla yaşandığı yıllar. Ekmeğin karneyle olduğu, giyimlik kumaşların kadın-erkek gene karneyle dağıtıldığı, yiyecek içeceğin kıt olduğu yıllar. Siyasal, ekonomik, toplumsal yaşamın kısıtlı olduğu günler. Bir de her an savaşa girme korkusunun getirdiği tedirginlikle özellikle İstanbul’un boşaltılışı, halkının göçe zorlanış günleri.

  • Öyküde adı geçen dokumacı Ahmet Aga kimdir?

Babamın adı: Ahmet Nuri Özyalçıner’dir. Kimlikteki kaydı böyle. Ama arkadaşları ona Ahmet Aga derlerdi. Ağa karşılığı olarak. Babamınki böyle de o dönemde biz çocuklar arasında aga sözcüğü yaygındı nedense. Birbirimizi adlarımız yerine aga diye çağırırdık.

  • Dokumacılık öncesi nasıl bir hayatı vardı Ahmet Aga’nın?

Dokumacılığının öncesinde babam demirci ustasıydı. Harlı ateşin karşısında çalışan bir ocakçı. Eritilerek su gibi akıtılan demirin, çeliğin dökümcüsü.

  • Ahmet Aga’nın en önemli özelliklerinden birisi de hikaye anlatıcılığı ve esprili kişiliği…

Babam, bir meddah gibi taklitli öykü anlatabilen bir adamdı. Kadınlı erkekli komşular ya da ahbaplarla bir araya geldiğimizde güldürücü öyküler anlatırdı.

Bana anlattığı öyküler arasında unutamadığım bir öykü var: Gemileri batan gemicilerin denizin ortasında rastladıkları üstünde otlar bitmiş, yer yer çalılıklar yeşermiş olan ıssız bir adaya çıkarak boğulmaktan kurtulmalarının öyküsü. Adamlar üşüdükleri için adaya çıkar çıkmaz bir ateş yakarlar. Tam ısınıp kurtuluşlarını kutlayacakları sırada ada, deprem oluyormuşçasına sarsılır. Ardından da suya bata çıka yüzmeye başlar. Çünkü ada sandıkları bu yer, iri bir balinanın sırtıymış. Yıllar sonra Binbir Gece Masalları’ndan Gemici Sinbad’ın Yolculukları’nı okuduğumda babamın anlattığı bu öykünün tıpa tıp olmasa da benzeriyle karşılaştım.

  • Aslında Ahmet Aga’daki, her türlü zorluğa karşın varlığını sürdüren, ailesine de güç veren “umut” sizin de sıkı sıkı sarıldığınız bir fikir olmuş diyebilir miyiz?

Babam iyimser bir adamdı. Emeğin gücüne inanan bir insandı. Bu gücün, bütün güçlükler karşısında direnmenin sorunları çözeceğine inanan bir insandı sanırım. Geçmişin karanlığına karşılık ışıklı bir gelecek her zaman vardır. Geleceğe olan inançsa umutlu olmayı gerektirir.

  • İşine karşı inanılmaz bir bağlılığı ve sevgisi de var. Eğlenirken bile tezgâhını düşünecek kadar hem de…gelecege-olan-inanc-umutlu-olmayi-gerektirir-644845-1.

Babam akşamları, işten döndüğünde dokuduğu kumaşı, çözgüsünü, ipliğin kopup kopmadığını anneme uzun uzun anlatırdı. Çözgü çürük çıkmışsa, ipliği ikide bir kopuyorsa, iş bu yüzden üremiyorsa bir hafta boyunca yüzü asık olur, sakalı uzamış dolaşırdı. Çözgü sağlam çıkmışsa, onun deyimiyle “yağ gibi kayıyorsa” keyfine diyecek olmazdı. Yüzü ışıl ışıl, sakalsız dolaşır, herkesle ayrı ayrı şakalaşırdı. Florya’ya kır gezisine çıkmaya da bu günlerde karar verilirdi.

Evet, babam her türlü sıkıntıya karşın umudunu yitirmezdi. İşçinin işine olan sevgisi ve işindeki yaratıcılığının getirdiği mutluluk… Yani, yaratıcılığına güvenmenin mutluluğu bence… Babamı da öyküde yazdığım şekilde kaybettik. Tek başına kaldırdığı ağır çözgünün apandistini patlatması nedeniyle. Çok sağlam, pehlivan gibi bir adamdı oysa.

  • Dokumacının ve oğlunun son karşılaşmaları da çok dramatik…

Babamla son karşılaşmam, dayımın sırtına çıkarak hastane penceresinden onu görmeye çalışmaktı. Beyaz bir karyolada beyazlar içinde yatıyordu. Odadakiler beni işaret edince yüzünü pencereye dönüp güldü. Yerinden yarı doğrulur gibi yaptı. Sonra da el kol hareketleriyle, dilsiz diliyle bana:

-Bak ben senden önce “sünnet oldum” demeye getirdi. Gülüşünü daha da yayarak.

  • Lisede bir yıl kalınca Laleli’deki Taşhan’da dokuma atölyesinde çalıştınız. Öykünün yazılma sürecinde bir dokuma fabrikasını da incelediniz… Bütün bunlar öyküyü nasıl etkiledi?

Babam anlatırdı ama tezgâh, çözgü, masura, mekik, tarak bunların hiçbirinin ne olduğunu, nasıl işlediğini bilmiyordum. Taşhan’daki atölyede, bir yıl boyunca bunların ne olduğunu gördüm, kumaşın tezgâhta nasıl dokunduğunu öğrendim. Biz atölyede Eyüp Bahariye kumaş fabrikasına taşeron olarak iş ürettiğimizden dokuma fabrikasının nasıl bir yer olduğunu da görmüştüm.

Yıl: 1954-1955. Öykünün ilk taslağını sanırım bu bilgilerime dayanarak 1960-1965’te yazmış olmalıyım.

Babamın dokumacılık yaptığı Karamürsel fabrikasının içini görmemiştim.
Yalnız işçilerin fabrikaya girişlerinde, akşam çıkışlarında üstünde saat olan bir makinenin başında bir an duraklayıp kart bastıklarını görmüştüm.

İlk taslak elime geçtiğinde Karamürsel fabrikası kapanmıştı. Bu kez bir dokuma fabrikasının içini, bölümlerini, işleyişini, görmem gerekiyordu.

O zaman Karamürsel Fabrikası yerine Kazlıçeme’de bulunan bir dokuma fabrikasına gidip nasıl çalıştığını gözlemledim. Dokumacının Ölümü öyküsü ortaya çıktı.

Özyalçıner, "Dokumacının Ölümü" öyküsünü anlatıyor

Dokumacının Ölümü “Babamın Yaşadığı Günler”in öykülerindendir. Babamı üç öykümde anlattım: “Cambazlar Savaşı”, “Bodrumdaki Hazine”, “Dokumacının Ölümü”. Üçünde de babam VARDR. İlk ikisinde babam kimi özellikleriyle anlatılmıştır.

“Dokumacının Ölümü” ise babamın ta kendisidir.

Dokumacı sabah erkenden fabrikaya gitmiştir. İşçiler, kart basarak sırayla içeri girmektedir.

Dalgın olan Ahmet Aga’nın ardından biri seslenir, gelir kolunu tutar. Bu onun yakın arkadaşı, aynı fabrikanın başka bir bölümünde çalışan Osman’dır.

Aralarında konuşurlar. Ahmet Aga’nın dalgınlığının nedenini: “Benim çözgü” diye açıklar. “Kopup duruyor lanet olası!”

Avluda iki arkadaş birbirinden ayrılarak kendi bölümlerine giderler.

Dokumacı dokuma dairesine girdiğinde tezgâhlar her günkü tıkırtılarıyla çalışmaktadır. Bütün tezgâhlar arasında ışıldayarak adeta göz kırpan kendi tezgahını bulur. Onun tezgâhının başında kimse yoktur. Gececi Hasan’ı aranır. Bozuk olup olmamasından kuşkulansa da şalteri indirir. Motor çalışmaya, kasnak dönmeye başlar. Tezgâh bozuk değildir. Dokumacının içi ferahlar. Hasan’ı gidip bulur. Neden çalışmadığı konusunda onu azarlar. Birlikte çalışmaz, çürüğünü işlemezlerse sağlamını bulamayacaklarını söyler. Çürük çözgüyle uğraşmaktan dokumacının keyfi kaçar. Zaman zaman duyduğu sol böğründeki ağrı da azıtmıştır bugünlerde.

Çözgü dördüncü haftanın sonunda bitirilebilir. Aldığı para da ona göre azdır. Halden çocuklarına kıçı yumuşamış kavunlarla çatlak karpuzlar alır.

Çözgüyü cumartesi günü keser. Pazar günü fabrika tatil de olsa gidip tezgahını yağlayıp, temizler. Pazartesi gündüz evdedir. O hafta gececi olarak çalışacaktır. Gündüz, uykuya yatarken karısını da yatağa çeker. Karısı kalkınca o, yeniden uyur.

Karısı, dokumacıyı öğleyi biraz geçerek uyandırır. Su ısıtır. Kocasına banyosunu yaptırır.

İkindiye doğru nevalesini alıp sokağa çıkan dokumacı yürürken fabrikayı, tezgâhını düşünmektedir.

Önce her zaman yaptığı gibi tramvay yolundaki bahçeli kahveye gider. Yeni çözgü var mıdır? Hasan çözgüyü bağlamış mıdır? Gibi dorularla bir masaya oturur. Kahve arkadaşları gazeteden savaş haberlerini okurlar ona. Almanlarla Ruslar arasındaki savaş şiddetlenmiştir. Ruslar Almanları püskürtmüştür. Dokumacı:

“İyi mi, kötü mü?” diye sorar. Cevap alamaz.

“Gene de insanlar ölüyor, öyle değil mi? Diye hayıflanır. Savaşın insanlara, hayvanlara verdiği kötülükten, işsizlikten, açlıktan söz eder. Cinayetlerin en büyüğünün savaş olduğunu söyler. Kahvedeki savaş kışkırtıcılarına karşı, oğlunu, kızını okutacağını, onlara yani çocuklara inandığını belirtir.

Dokumacı fabrikaya paydostan önce gelir. Gündüzcülerin çıkmasını beklemeden fabrikaya dalar. Tezgâhların düzenli gürültüsü gönlünde bir ferahlık uyandırır. Çabucak soyunur. Taraklarının iniş çıkışından tezgâhının tıkır tıkır çalıştığını anlamıştır. Tezgâhın başına koşar, çözgü su gibi akmaktadır. Hasan’a görünmeden onun çalışmasını izler. Çözgünün takılmadan, iplik koparmadan akıp gidişi onun çok sevindirmiştir.

Harman dairesine koşup Osman’ı bulur, dışarı çıkarır. Heyecanla:

“Pazar’a Florya’ya kıra gidiyoruz. Haberin olsun!” der.

Osman, arkadaşının gözlerinin ışıldadığını görse d ene olduğunu pek anlayamaz. Benim karım şunları yapacak, senin karın da bunları yapsın dedikten sonra:

“Kaymak gibi bir çözgüm var. Görmelisin!” diye bitirir sözlerini…

Dokumacı o hafta, en mutlu günlerini yaşar. Yalnız canını sıkan bir şey vardır. Böğründeki sancı geceleri sıkıştırmaya başlar.

Hafta ortası avans alır. Hale inip iki kolu karpuz kavunla dolu olarak eve gelir.

O hafta hemen her yemekte biber, kabak, patlıcan kızartmaları, etli yaprak dolmaları, köfte, kızarmış patates yenir.

Daha cumadan Pazar günü yapacakları kır gezintisinin hazırlıkları iki evde de sürer.

Dokumacı, bir saniye bile, tezgâhının başından ayrılmadan çalışır. Cumartesi gecesi, gece yarısını biraz geçerek keser çözgüyü. Paydosa daha çok olduğundan tezgahı ta pazartesiye kadar boş bırakmayı içi götürmez. Elinde hazır yeni çözgü varken onu bağlamak, sabaha kadar da birkaç metre kumaş dokumak ister.

Çözgüyü kesmek kolaydı da bağlamanın kimi zorlukları vardır. Çözgü denen iplik sarılı dev makarayı en az iki kişinin kaldırıp tezgâhtaki yuvasına oturtması gerekmektedir. Ne olduysa çözgüyü, bitişik tezgâhtaki arkadaşıyla birlikte yuvasına oturturlarken olur. Dokumacı, ağır çözgünün bir ucuna daha yapışır yapışmaz yüzü sararıp yere yığılır.

Dokumacı gözünü hastanede açar. Apandist krizi geçirmiştir. Hemen ameliyat olması gerekmektedir. Osman’ı çağırıp Hasan’ı bulmasını, Hasan’ın çözgüyü tamamlamasını, bağlayınca da işin nasıl gittiğini bildirmesini istediğini söyler.
Dokumacı, ameliyattan sonra üç gün yaşar. Hasan her gün hastaneye uğrayıp çözgünün durumunu, atkı sayısını, saatte kaç mekik atabildiğini bir bir anlatır.

Dokumacı bayağı kendine gelmiştir. Karısı oğlunu babasını görmeye getirtir. Oğlanı hastaneye sokmadıklarından dayısının omuzunda pencereden babasını gösterirler.

Dokumacının öldüğü sabah, Hasan yine yanındadır. Her günkü gibi çözgüyü, atkı sayısını, saatte kaç mekik attığını anlatırken öldüğünü anlayamaz. Öylesine güleç bakarmış.

Öykü “yazarının notu” ile biter: “Dokumacının ölümüyle babamın yaşadığı günler sona erdi” diyen yazar, dokumacının ölümünden sonra, rastlantı da olsa barışın ilan edildiğini belirtir. Sanki dokumacının mutlu ölümü, iyimserliği sağlamıştır barışı. İnsana ilk anda öyleymiş gibi gelse de dokumacının ne atılan atom bombasından, ne Nagazaki’yle Hiroşima’da ölen yüzbinlerden haberi olmuştur. Ayrıca barış günlerindeki toplu ve tek ölümlerden, açlıklardan, işsizliklerden, haksızlıklardan, tutsaklıklardan, işkencelerden oluşan kan ve ateş yumağı içinde geçecek barış günleriniyse hiç bilmeyecektir. Onları biz yaşadığımıza göre anlatmak da bize düşecektir.