birgün

24° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 21.10.2018 10:47

‘Gençlerin gelecek tahayyülü yok’

‘Gençlerin gelecek  tahayyülü yok’

Rıfat Kırcı

‘Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz’ ve ‘Bazen Bahar’ kitaplarıyla tanıdığımız Melisa Kesmez’in yeni öykü kitabı ‘Nohut Oda’ Sel etiketiyle raflardaki yerini aldı. Nohut Oda, kendini bir yere ait hissetmenin ya da hissedememenin, gitme ya da kalma arzusunun anlatıldığı; kişiliklerin mekanlar ve aynı zamanda mekanların kişilikler üzerindeki etkisinin işlendiği beş öyküden oluşan ve 125 sayfalık bir kitap. Melisa Kesmez ile Nohut Oda üzerine konuştuk.

► Nohut Oda’da toplam beş öykü yer alıyor ve anlatıcının kişiliği her öyküde aynı. İşlenen konularda da benzerlikler bulmak mümkün. Aslında bu beş öykünün birbirleriyle bağlantılı bir bütün olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bu kitaptaki beş öykü kuşkusuz tematik olarak birbiriyle ilişkili; bu bilinçli bir karar. Bu açıdan “kendi aralarında bağlantılı bir bütün” olmaktan başka çareleri yok. Ama anlatıcıların kişiliklerinin aynı olduğu konusunda size katılmıyorum. Evet, ortak bir ses var; kitabın tamamına yayılan “köksüzlük” duygusundan mütevellit bir ortak ruh hali. Benzer yerlerden kırılıyorlar, dertleri ortak ama hepsi başka insanlar. Öte yandan, aynı yazarın kaleminden çıkıp, bir kitabın içinde bilinçli olarak yan yana getirilmiş öykülerin dillerinin benzeyebileceğine şaşırmamak gerek.

► Öykülerinizde mekân tasvirlerinden çekinmiyorsunuz. Ayrıca fotoğraf ile ilgilendiğinizi biliyorum. Sizce ikisi arasında nasıl bir bağ var?
Bu iki konu arasında muhtemelen bir bağlantı var. Yazarken sinematografik bir motivasyon taşıyorum. Sadece yazarken değil hayatın içinde de mekân konusunda oldukça gözlemciyim. Yeni bir eve gitme ya da taşınma fikrine bayılıyorum, insanların yaşam alanlarını nasıl düzenledikleriyle yakından ilgileniyorum. Kumaşları inceliyorum, mobilyaları, yapı malzemelerini… Bunların her birinin insan olarak duygularımızla ilişkisini. Bir olayın geçtiği mekânı betimlemek, koltuğun kumaşından duvarın pütürlü badanasına, pencereden giren ışığa ya da yer döşemesinin aşınmış rabıtalarına varasıya anlatmak beni yazarken en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Biraz da kişisel deliliğim galiba. Eşyayı düşünmeyi seviyorum.

► İlk öykünüzde yakın arkadaşının gidişinden sonra evini benimsemeye çalışıp ülkede olup bitenlere sırtını dönmeye çalışarak huzur arayan bir karakter vardı. Güncel siyasal iklim insanları ve sanatı, sanatçıyı sizce nasıl etkiliyor?
Beyhude yere apolitik ilan ettiğimiz alanlar da dahil olmak üzere hayatlarımız bütün yanlarıyla içinde bulunduğumuz siyasi iklimden etkileniyor; “ben siyasetle ilgilenmiyorum, kendimi turşu yapmaya verdim” demekle siyasi iklimden muaf olmak pek mümkün olmuyor. Aynı şekilde sanat da sanatçı da bu iklimden nasibini alıyor. Ben sanatın ya da en geniş anlamıyla yaratıcılığın zaten rahatsızlıktan beslendiğini düşünüyorum. İnsanın canını yakan, üzen, kuyruğuna basan her ne ise ürettiği “eser” de ekseriyetle bu rahatsızlıkla mayalanıyor.

► Bugün baktığımızda özellikle gençler arasında yurt dışına yerleşme hedefi yaygın. İnsanın doğduğu büyüdüğü mekanlardan gitmesi nasıl bir durum? Neyi arıyorlar?
Bugün genç kuşağın en büyük sorunu sanıyorum bir gelecek tahayyüllerinin olmaması. Hayalleri yok, geleceğe güvenmiyorlar. Gelecek kurmak üzere onlara destek olacak, yol gösterecek kurumlara güvenmiyorlar. Devlete, okullara, adalet sistemine inançları yok. Emeklilik yaşı hesaplayan, emeklilik hayali kuran yirmi yaşında insanlar tanıyorum. Kısa süreli keyiflerin peşinde, kendilerini oyalayarak öylece dolanıyorlar ortalıkta. Peşinden koşacak bir hayalinin olmaması çok feci bir şey. Öte yandan, yaşadıkları fiziksel çevre de gençlerin “başka bir ülkede yaşamak” hayallerini fazlasıyla besliyor. Mekânın artık katlanılmaz boyutlarda talan edildiği bir ülkede yaşıyoruz, şehirler normal şartlarda iyi bir hayat sürmenin imkânsız olduğu yerlere dönüştü. Daha “insani” bir fiziksel çevrede yaşamını sürdürmek, mesela evine yakın bir ormanın olma olasılığı ya da işe bisikletle gitmek gibi hayaller de yurtdışına göç kararını etkiliyor.

► Öykülerinizde mekanlar karakterin kişiliğine dair ipuçları veriyor. Mekanların kişilikler ya da kişiliklerin mekanlar üzerindeki etkisi nedir?
Kişiliğimizin bu açıdan elbette içinde varlığımızı sürdürdüğümüz mekânlar üzerinde büyük etkisi var. İlk kez evine gittiğimiz insanları düşünün, daha kapıdan girince o insana dair ne çok fikir belirir zihnimizde, o ilk görüş ne çok şey anlatır, galiba çoğu kez de yanıltmaz bizi. Mekân ve onu düzenleme biçimimiz neredeyse kişiliğimizin uzantısı gibi. Ki mekân da aynı şekilde bizi etkiliyor. Hepimizin bir zaman sonra yaşadığımız coğrafyaya benzememiz biraz da bundan.

► Öykülerinizde sevgi, özlem, pişmanlık gibi duyguları neden gidişler ya da ölümler üzerine yerleştirdiniz?
Ölüm -kurmacada dev bir klişe olduğu gerçeği bir tarafa- hem insan hem de yazar olarak üzerinde çok düşündüğüm bir konu. Bir insanın masanın üzerinde okuma gözlüğünü ya da mutfakta yarım kalmış çayını öylece bırakıp birden ortadan kaybolması, bir ilişkinin ölüm vesilesiyle çat diye sona ermesi, bu zamansız gelişmenin hayatı bıçak gibi ikiye kesmesi beni hâlâ şaşırtıyor. Olayların gidişatına karakterlerin iradesi dışında bir şeyin karar vermesi ve olan biteni tamamen değiştirmesi başka her şeyin beyhudeliğini ispatlıyor sanki her seferinde. Öte yandan beni büyüten, çocukluğuma ve gençliğime adım adım şahit olmuş, bana duygusal olarak hep çok yakın durmuş önemli insanların ayrı ayrı zamanlarda beklenmedik ölümlerinin de bu temadaki ısrarımda etkisi olmalı.

► Son olarak kitaptan bağımsız bir soru sormak istiyorum. İçerisinde bulunduğumuz kriz; matbaa, dağıtım gibi masrafları artırdığı için yayıncıları dolayısıyla yazarları oldukça etkiledi. Özellikle butik yayınevleri masraflı olacağı düşüncesiyle uzun kitapları basmaktan çekinir oldular, kağıdın, kapağın kalitesiyle ilgili tereddütler yaşayabiliyorlar. Siz bu durumlarla ilgili neler düşünüyorsunuz?
Bu yeni durum hepimizi epey hırpaladı. Muhakkak mevcut manzarayı da yakın zamanda değiştirecektir. Bence bu henüz sinyallerini gördüğümüz bir yayıncılık krizi; asıl 2019’un başlarında rengini belli edecek. Kuşkusuz küçük yayıncı -ki seçkileri sebebiyle aramızdan ayrılırlarsa çok üzüleceğimiz- bu durumda nasıl hayatta kalacak, ne tür alternatifler geliştirilecek bilemiyorum. Güzel şeyler bizim tarafta ama para da kâr da her zaman başka tarafın elinde. En büyük endişem, belli kategorilerde yapılan özensiz yayıncılığın kitap raflarını yeterince istila ettiği yetmezmiş gibi daha da büyüyebilecek olması…

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız