birgün

12° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 16.02.2020 09:24

Gündelik yaşamda ölüm...

İçinde yaşadığımız anlamlar evreni ve onu inşa eden/dolaylayan dil ve semboller sistemi yeniden programlanabilir. Nerde ikâmet etmek istiyorsunuz? Hangi Türkiye’de? Bu daha sonra değinmek isteyeceğim çok geniş bir soru. Azla yetinelim diyorum ve ekliyorum: Bir ihtimal daha var, o da yaşamak mı? Nasıl, nasıl…

Gündelik yaşamda ölüm...

ANIL AL-REBHOLZ /Sosyolog ve Siyaset Bilimci

Türkiye’de ölmenin doğal yaşlanma, ölümcül hastalık ya da rahatsızlık dışında kaç yolu vardır? Bir dökümünü yapalım mı?

İş kazaları:

Yeni güvenlikli sitelerinin çok katlı lüks inşaatlarında çalışırken yetersiz güvenlik tedbirleri ya da bu tedbirlere uymama yüzünden iskelelerden düşerek ölme. Yine aynı inşaatlarda asansörlerin yere çakılması sonucu işçilerin ölümü. Maden ocaklarında işveren yararına yapılan tasarruflar ya da inşa edilmeyen güvenlik odaları, uyulmayan güvenlik standartları sonucu, meydana gelen kazalarda yüzlerce maden işçisinin topluca ölümü (Fıtratında mı var?). Ya da tersanelerde yine işverenin ve mühendislerin sorumluluk hanesine yazılabilecek kazalar sonucu ölümler.

Trafik kazaları:

Bayramda:

Üç günlük bayram tatiline çıkmışsınızdır ya da çıkacaksınızdır, yollarda trafik yoğunluğunda hayatınızı kaybedersiniz.
Mevsimlik işçi olarak çalışıyorsunuz ve bir kamyona/minibüse tıkış tıkış doldurtulmuşsunuz, devrilerek, çarparak ya da aracın yoldan çıkmasıyla ölürsünüz.

Düğünlerde, kutlamalarda:

Kız kardeşinizin düğününde yanınızda küçük kız çocuğunuzla halay çekiyorsunuzdur. Göğe sıkılan maganda kurşunları isabet eder, oracıkta çocuğunuzun gözleri önünde yere yığılıp kalıverirsiniz. Damat ve gelinin akrabaları arasında bir münakaşa çıkar, örneğin ‘sen benden daha fazla, ilk önce göbek attın’ (!) diye, tabancalar çekilir, kurşunlar yağdırılır. Ya da yanınızdaki kız arkadaşınıza ya kız kardeşinize bir grup başka genç tarafından yan gözle bakılmıştır. Tabii şerefiniz rencide olmuştur, ya sizin çektiğinin tabanca/bıçak ya da karşı tarafın çektiği silahla öldürür, öldürülürsünüz.

Hastanelerde:

Hastaneler yine çok zengin bir laboratuvar sunuyor ama öyle ‘ölümcül bir hastalığınız var da çaresi bulunamadı, öleceksiniz’ diye değil. Hekim, hastabakıcı, hemşire ya da cerrahsanız size öfkelenen hastanın yakınları tarafından bıçaklanarak ölebilirsiniz. Bebeğinizi, çocuğunuzu basit bir soğuk algınlığı ya da ateşli bir rahatsızlıktan dolayı hastaneye getirdiniz, yapılan yanlışlıklar ya da yapılmayan tahliller sonucu çocuğunuz oracıkta doktor gözetiminde ölebilir. Tabii kalp krizi geçirmişken ve acil müdahale ihtiyacınız varken ya da başka bir nedenle acil tıbbi müdahaleye ihtiyacınız varken ödeyecek paranız olmaması yüzünden ambulansla hastane hastane dolaştırılmanız ya da ambulansın hiç gelmemesi ya da çok geç gelmesinden ölebilme riskine hiç değinmiyorum bile. Çünkü parasızlık, “doğal” ölüm sebebi kategorisine giriyor.

Sokakta, işyerinde:

Örneğin sabah firmanızın önünde duran çöp kovasını görmediniz, bekçinize (hesap) sordunuz. O da onu zan altında bıraktığınızı düşünerek onuruna yediremez ve çeker tabancasını vurur sizi. Aynı şekilde arabanızı park ettiğiniz ya da park etmediğiniz yere ve park ettiğiniz yerdeki diğer araçlara yakınlığına da çok dikkat etmek gerekiyor. Sokak çatışmalarında, uyuşturucu çetelerinin çapraz ateşi altında oradan geçen herhangi bir yaya iseniz vurulmanız, ya da kucağınızdaki çocuğun isabet alması işten bile değil. Çeteler ve organize suç gibi katalizör etmenler olmadan da sokakta öldürülebilir, çok daha masum, çocuksu nedenlerle de hayatınızı kaybedebilirsiniz: özellikle kartopu oyunlarında (!) çok dikkatli olmak gerekiyor. Zaten hayal gücüyle, oyunla, çocuklarla ve oyuncaklarla (Suruç’ta olduğu gibi) ilgili her türlü masumane girişim ölümcül sonuçlara yol açabiliyor.

Evde:

Ev de ölebilmek için çok “bereketli” toplumsal alanlardan birisi. Kışın ısınmak için kullandığınız tüplü soba patlar, ocaktan gaz sızar, cep telefonunuzun şarjını prizde unutmuşsunuzdur. Yangın çıkar, çoluğunuzu çocuğunuzu kaybedersiniz. Ya da akşam evinizde ailece keyifle televizyon izlerken hiç beklenmedik bir anda frenleri patlamış bir kamyon dalar oturma odanıza ve hayatınız kaybedersiniz. Ya da daha önce yetkililere ihbarda bulunduğunuz, yıkılmak üzere olan bir bina, istinat duvarı evinizin üstüne çöker ya da yan taraftaki inşaat kaldırımını çatlatır ve açılan göçüğe kayıverirsiniz canınızla birlikte.

Turistseniz:

Hele turistseniz ölmek çok kolay Türkiye’de. Turistik şehirlerin birinde bir apartman dairesi kiralamış ve çok dost canlısı ve misafirperver olarak deneyimlediğiniz yeni tanıştığınız “Türklerle” içki içiyor ve sohbet ediyorsunuz. Artık canınıza, malınıza mı yoksa ırzınıza mı göz konulur bilemem hangi amaçla, hem kendiniz hem eşiniz öldürülür. Heyecan arıyorsunuz, yamaç paraşütüne binersiniz, ya da Kapadokya’nın semalarında balonla bir geziye çıkmışsınız, paraşüt açılmaz, balon yanar, ya zar zor kurtarırsınız paçanızı ya da ölürsünüz.

Hele kadın turistseniz ve başka kadın arkadaşlarla güzel Türkiye’yi keşfetmek için yollara düşmüşseniz bunun bahsine gerek bile yok. Artık kumsalda, barda, takside, ören yerlerinde, dağlarda, otelinizde ya da şehirlerarası otobüsün mola yerlerinde mi olur, ilk önce tecavüz edilir daha sonra da öldürülürsünüz (belki sırası değişebilir).

Derede, gölde, denizde:

Tatil yerlerine, kumsala gidecek paranız ya da zamanınız yok. Yaşadığınız yerde denizde, gölde, barajda serinlemek istiyorsunuz, ya da boğulmak üzere olan birine yardım etmek istiyorsunuz: Yeterli uyarı tabelası olmadığı için ya da siz uyarılara takmadığınız “nasıl olsa bana bir şey olmaz” diye düşündüğünüz için akıntıya, dalgalara, girdaba kapılarak boğulabilirsiniz.

Kadın cinayetleri:

Tecavüzcünüze karşı koymuş, kendisine direnilmesini erkekliğe sığdıramayan saldırganı kışkırtmışsanız, yakılarak öldürülmüşsünüz ve gömülmüşsünüzdür. Kocanızın yıllardır dayağına, şiddetine maruz kalmışsınız, polise, mahkemeye şikâyet etmişsinizdir ve hatta korunmanız için karar alınmıştır yine de adliyenin, savcılığın, karakolun önünde kocanız tarafından oracıkta onlarca şahidin önünde bıçaklanarak ya da vurularak öldürülebilirsiniz. Ayrılmışsınız, baba evine sığınmışsınızdır çocuklarınızla. Kocanız/eski kocanız barışmak, konuşmak için gelip sizi bulur, hiddet anında pompalı tüfeği ile sizi, ortak çocuklarınızı ve tüm ailenizi vurur, sonra da gururla polise teslim olabilir. Ya da siz artık koca dayağına dayanamayarak uykusunda baltayla doğrarsınız adamı.

Çığlık ve dayak seslerinizi komşularınız ihbar etmiş, polisler kapıda ama yine de haneye ve erkeğe müdahale etmektense ölümünüzü bekleyen güvenlik görevlilerinin gözü önünde kafanıza dayanan bir tabanca ile vurulursunuz. Güzelsinizdir, yeteneklisinizdir, katıldığınız ses yarışma programında bir anda bütün Türkiye’nin dikkatini çekmişsinizdir. Eski sevgiliniz çekemez, kıskanır, size yeni dünyaları, yeni hayatları men etmek ister, evinizi basar, çeker kafanızdan vurur ailenizle yemek yerken.

İntihar “doğal” ya da insanın kendi iradesi ile sebep olunmuş bir olgu gibi gözüküyorsa da ben, akrabaları, aile bireyleri ve yakın çevre tarafından enseste zorlanan, cinsel taciz, cinsel saldırı ve istismara maruz kalan tüm kadınların, kızların ve çocukların ölümlerinin de bu yazıya dâhil edilmeyi hak ettiğini düşünüyorum. Evet, ağabeyinizin tecavüzlerini kaldıramadığınız için de ölebiliyorsunuz buralarda.

gundelik-yasamda-olum-688869-1.

Gösteriler, Mitingler, Gözaltında:

Tabii Türkiye gibi siyasi gündemi çok hareketli, üstelik muhalif hareketler açısından çok zengin bir direniş mirası olan bir ülkede doğal sebeplerden dolayı ölmenin yolları çeşitli olabiliyor. Mahallenizi, çevrenizi, sağlığınızı ilgilendiren konularda ayaklanmışsanız; kültürel, etnik, dini kimlik haklarınızı savunuyor ya da işçi, memur, emekli, kadın ya da genç olarak adaletli ücret, eşitlik ve özgürlük talebinde bulunuyorsanız; polis, asker ya da siviller tarafından öldürülmeniz, gaz bombası isabet etmesi, dövülerek ve işkenceden geçerek hayatınızı kaybetmeniz tümüyle doğal sayılmalı. Keza gözaltında ölümler, faili meçhul cinayete kurban gitmeler de bu doğal ölümlerden. Yine de siyasi olmayan nedenlerden bile sokakta, trafikte, kavgada devlet ve polisin şiddeti, ihmali, göz yumması ya da müdahale etmemesi yüzünden ölebilirsiniz. Linç ise kültürümüzün yerleşik kurumlarından biri olarak ayrı bir yazıyı hak ediyor.

Mültecilerin, göçmenlerin, Suriyelilerin ve ırkçılığa kurban gidebileceklerin ölümleri bu yazının sınırlarını aşıyor.

İlk bakışta yukarıda sıraladığım ölüm durumlarının birbirinden çok farklı olaylar oldukları düşünülebilir. Ancak ben hepsinin ortak bir paydada toplanabileceğini düşünüyorum. Bütün bu ölüm vakaları doğal afetler nedeniyle değil, ki bu ayrım İzmit, Van, Elazığ Depremi’nin ve diğerlerinin gösterdiği gibi o kadar kesin değil(!), insan eliyle sebep olunan vakalar ve çok da bize özgüler. Bazıları bizim, modern günlük yaşamın gerektirdiği (yahut modern tüketim kültürünün bize dayattığı da diyebiliriz) alet, araç ve makinalarla uyumsuzluğumuza, başa çıkamamamıza işaret ediyor. Bazıları modern yaşamın kurum, adet ve kişileri arasında henüz rahat dolaşamadığımızı, akraba ve hemşeri ilişkilerine olan alışkanlığımızdan kopamadığımızı, kamusal alanda da oturma odamızda, çiftliğimizde, kahvede, tarlada olduğumuz kadar rahat, “yayılmış” olmak istediğimizi gösteriyor. Birkaç olay grubu da “diğeri” ile kurduğumuz ya çok mesafeli ya da çok mesafesiz ilişkilere örnek oluşturuyor. Turist ve yabancı örneklerinde olduğu gibi “diğeri”, ya tümüyle ötekileştiriliyor ve başka bir kültüre, dine ait olarak kavranıyor. Ya da diğeri ile çok mesafesiz bir ilişki kuruluyor: bizden farklılığı hâlâ bir tehdit olarak algılanan ve mutlaka elimizin hemen altında bulundurulması, sınırları her an ihlal edilebilecek kadın, kız, çocuk, transseksüel ve travestilerde olduğu gibi.

Ata ata, yok ede ede, ayıklayarak, önümüze çıkanı eleyerek, telef ederek ve olarak yaşıyoruz.

Bu ölümler gıpta ettiklerimiz, arzuladığımız modern yaşama karşı verilen kurbanlar mı? Kaybettiğimiz, yok ettiğimiz yaşamlardan bize ne geri kalıyor? Kadınlar, çocuklar, kızlar, gençler, vatandaşlar, işçiler, yabancılar, yoksullar ve toplumsal olarak aciz olanların kayıpları her gün başarısızlıklarımızı, yeterli olamama durumumuzu mu yüzümüze çarpıyor? Türkiye’nin sosyolojisi bir de pisipisine gerçekleşen, heba edilen hayatların doğal sebeplerle geçekleşen ölümlere oranı (bu oranın alçaklığı/ yüksekliği) üzerinden mi anlaşılmalı? Yoksa bu kayıplar içimizdeki başkaldırıyı tetikleyen, egemen kültürlere karşı bir kapsamlı eleştiri ve yeni ilişkiler kurma/yaratma fırsatı mı? Ölümler kamu vicdanında, kolektif bilincimizde izler bırakıyor. Peki, bunun bir karşılığı olmayacak mı?

Bir ihtimal daha var, o da yaşamak mı?

Yıkıcı, dışlayıcı, ezici bir kültüre değil, yapıcı, onarıcı, iyileştirici bir kültüre ihtiyacımız var, yaşam hakkını savunan, yaşamı destekleyen, farklılığa saygısı olan… Bu dünyada, bölünmez bütünlüğü ile o kadar övündüğümüz, uğruna savaşlar açtığımız sınırlar içinde değil, kültürlerimizin sınırları içinde ikâmet edip toplumsal eylemlerde bulunuyoruz. Kültürler bir anlam evreni olarak çevremizle, doğayla, diğer insanlarla kurduğumuz ilişkileri belirlediği gibi toplumsal cinsiyetler arası ilişkileri, kadınlık ve erkeklik hallerimizi belirliyor ve tanımlıyor. Müjde o ki kültür insan yaratısı. Yani içinde yaşadığımız anlamlar evreni ve onu inşa eden/dolaylayan dil ve semboller sistemi yeniden programlanabilir.

Nerde ikamet etmek istiyorsunuz? Hangi Türkiye’de? Bu daha sonra değinmek isteyeceğim çok geniş bir soru. Azla yetinelim diyorum ve ekliyorum:
Bir ihtimal daha var, o da yaşamak mı? Nasıl, nasıl…

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız