Halle saldırısı ve Almanya radikal sağı

12.10.2019 00:17 DÜNYA

ÖZGÜR ÇOBAN

Almanya’da gündem, Halle kentinde bir Neonazi saldırganın sinagoga yönelik saldırısı. Saldırının ardından medya organları ve aralarında muhafazakâr Hristiyan Birlik’in (CDU) üyelerinin de bulunduğu çok sayıda politikacı “aşırı sağcı terör” ifadesini sıkça kullandı ve kullanmaya devam ediyorlar. Saldırı bu bağlamda Almanya’nın ırkçı/neofaşist diskuru açısından bir milat olarak kabul edilebilir. Kimileri için yalnızca şefkat gösterilmesi gereken, ülkeleri için kaygılı gençler olarak görülen neonaziler, bu saldırıyla 1930’ların kan sevdalısı faşizminin ardılı olduklarını bir kez daha teyit etmiş oldular.

Meselenin esas kaygı verici boyutu ise Almanya Federal Meclisi’nde temsil edilen ırkçı/neofaşist parti Almanya için Alternatif’in (AfD) durumu ve tutumu. Bu partinin ülkede faaliyet gösteren Neonazi örgütlerine yakın siyasi duruşu ve açıktan Nazi propagandası yapan Björn Höcke tarzı politikacıları toplumda kaygı yaratıyor. Höcke’nin topluma açık konuşmalarında Nazi Almanyası politikalarından esinlendiği ve onların sloganlarından –üzeri kapalı bir şekilde de olsa- alıntılar yaptığına dair çok sayıda habere ulaşmak mümkün.

AfD’nin bu neonazi yanlısı tutumu, Halle saldırısının ardından tekrar gündeme geldi. Sağdan ve soldan çok sayıda politikacı, bu ırkçı partinin topluma nefret enjekte ettiği ve duygusal duvarları daha da yükseltmeye çalıştığı konusunda aynı tondan mesajlar verdiler. Burada en dikkat çekici nokta ise herhangi bir İslamcı kaynaklı saldırıda sosyal medyayı adeta ablukaya alan, ortalığı kasıp kavuran neofaşist parti yetkililerinin Neonazi tandanslı saldırılarda ortadan kaybolmaları. Şimdi bu Halle’deki antisemitik saldırının ardından biraz konuşma gereği hissettiler o da Avrupa neofaşizminin, antisemitik ya da İsrail düşmanı olmadıklarını her platformda vurgulamaları ve ortak politika haline getirmeleriyle alâkalı. Yeni sürüm Naziler, ısrarla ve yoğun bir çabayla 1930’ların Nazilerinden farklı olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Halle saldırısına ilişkin açıklamaları da bu çabanın bir sonucu olarak değerlendiriyorum. Bu mesele öyle bir hal aldı ki, bu neofaşist parti kendi bünyesinde “Juden in der AfD” yani “AfD’li Yahudiler” adlı bir platform bile oluşturdu. Komedi içerisinde komedi anlayacağınız. Şaşırmayın, sırf İslamofobik kaygılarla gidip bu partiye üye olan Yahudiler var Almanya’da.

Ortada somut bir gerçek var. AfD’nin kuruluşundan bu yana kullandığı ırkçı/neofaşist diskur, Halle tarzı saldırılara zemin hazırladı ve bu zemini tahkim etmeyi sürdürüyor. Aksi halde Almanya’nın doğusunda ara sıra Neonazilerin “göçmen avı”na çıktığı Chemnitz, Plauen gibi kentlerde partinin bu derece güçlü olmasını nasıl açıklayabiliriz?

Antisemitizm, görünüşte AfD’nin programının bir parçası değil ancak partili politikacılar yaptıkları konuşmalarda bunu fiilen hayata geçiyorlar. Mesela, Björn Höcke adlı faşist politikacı bir konuşmasında, Berlin’deki holokost anıtını “utanç verici” olarak nitelendirdi. Yine partinin ileri gelenlerinden Alexander Gauland, her ağzını açtığında, “2. Dünya Savaşı’nda yapılanlarla ilgili utanmayı bırakın. Gazilerinizle ve şehitlerinizle gurur duyun” mesajı veriyor. Sözde antisemitizm programlarında yok.

Son yapılan kamuoyu araştırmaları Alman seçmenlerin üçte birinin popülist düşüncelere sahip olduğunu gösteriyor. Geriye kalan üçte iki için de “bunlar demokrat” demek doğru değil. Temel sorun, AfD gibi nefret söylemini tüketen partiler için kullanılan “ideolojik oy” oranlarının artıyor olması. AfD artık, popülist söylemlerle politika yapan ve protestocu seçmenin oylarını toplayan konjonktürel bir siyasi oluşum aşamasını tamamlayarak, argümanlarıyla merkez siyasete yerleşen ideoloji partisi haline dönüşüyor, tabanı oturuyor. Bunu az da olsa son yapılan Sachsen ve Brandenburg eyaletleri seçimlerinde gördük.

AfD tarzı neofaşist partiler, küresel faşist nefret ağının bir parçası durumunda. “Barış”, “insan hakları”, “kesintisiz demokrasi” idealleri üzerine inşa edilen AB’yi bekleyen en yakın tehlike bu. Bana göre burada tartışılması gereken temel sorunsal, “demokrasi, kendisini yok etmek için tasarlanmış siyasi oluşumlara tahammül göstermek zorunda mı” olmalı. Halle saldırısı, AB’nin evrensel ve insani değerlerini sonuna kadar yağmalayan ancak bu değerleri işlevsiz kılmak için çabalayan bu neofaşitlere gösterilen bu müsamahanın dayandığı sınırları göstermesi açısından anlamlı kanımca. Bu müsamahanın sonucunda, Alman Anayasası’na göre suç kabul edilen şeyler açıktan sergilenir oldu. Örneğin, medyaya demeç veren bir ırkçı, çekinmeden “ben nasyonal sosyalistim” yani “Naziyim” diyebiliyor. Durum bu. Söyleyecek başka bir şey yok. Mesele, biraz da “partim oy kaybediyor” kaygısıyla Neonazi söylemlere yaslanma gereği duyan merkez sağ ve sol politikacıların bu tutumlarını bir an önce değiştirmeleriyle ilgili. Aslında yapılan her seçim, bu tip politik anlayışların hiçbir işe yaramadığını göstermesi açısından önemli. AfD’nin oyu ikişerli basamaklar halinde artarken diğerlerinin oyu azalıyor. Şimdi herkes Neonazilere ilişkin hükümet cenahında süren ataletin sona ermesini bekliyor ve ümit ediyor. Umarım bu kez somut çalışmalar görürüz.

KATİLDEN AŞIRI SAĞCI MANİFESTO

Halle’deki saldırıyı gerçekleştiren 27 yaşındaki Stephan Balliet’in saldırı öncesinde manifesto yazdığı ortaya çıktı. Manifestosunda Yahudi Soykırımı’nın yaşanmadığını düşündüğünü belirten aşırı sağcı saldırgan, “Tüm problemlerin kökeninde Yahudiler var” ifadelerini kullanmış. Balliet, manifestosunda feminizm ve göçmen karşıtı olduğunu da belirtip, Yeni Zelanda’daki ırkçı Christchurch saldırganı Brenton Tarrant’ı takdir ettiğini belirtmiş.