birgün

10° HAFİF YAĞMUR

Hayatın nüfuz ettiği her yerde olmak

BİRGÜN PAZAR 23.01.2022 08:48
Hayatın nüfuz ettiği her yerde olmak
Abone Ol google-news

Necmi Erdoğan *

2001 krizi sonrasında yoksullukla ilgili bir araştırma yapıyorduk. Sosyal yardım alan bir aile ile mülakat yaptık Mamak’ta. Tanışmamızdan yarım saat sonra ağlayarak çocuğunu besleyemediği için öldürmeyi düşündüğünden bahsetti kadın. Kocası yıllarca pavyon fedailiği yapmış ama işsiz kalmış. Mülakat biterken adam “Dev-Gençliler olsaydı” gibi bir cümle söyledi. Kendisi 12 Eylül öncesi Devrimci Yol hareketine bir şekilde dahil olmuş birisi. Bu ilişkiyi dışsal düşünüyoruz. Bir hatırlatmada yarar var, tam da bu örnekte kendini gösterdiği haliyle 1970’ler civarı bir pavyon fedaisi devrimcileşebilmiş. Bu fazlasıyla kayda değer. Lümpen proletaryanın örgütlenmesinden bahsediyoruz. Ona kadar ulaşabilmiş bir hareketten bahsediyoruz. Türkiye solunun tarihine baktığımızda 60’lardan başlayan bir halk hareketinden bahsediyoruz. Tam da bu süreçte solun sosyalizmin bir halk hareketi olarak ortaya çıkmasının önemli sonuçları var. 1970’ler itibariyle böyle bir gençlikle öğrenci hareketiyle sınırlanamayacağı aşikâr. Bu hareketin baleti vardır. Türkiye’nin ilk operacı ailesinin kızı da tütün köylüsünün pehlivanlık yaparak para kazananları da dahil olmuştur. 12 Eylül’den sonra 2 ay boyunca Bent Deresi’ndeki kadınların sakladığı devrimciler de vardır. Hayatın nüfuz ettiği her yere dolmuş bir hareketten bahsediyoruz.


Melih Taymaz yıllar önce gecekondu ile Devrimci Yol arasında bir bağ kurmuştu, yapılaşmasından mimarisine kadar. Gecekondu yapılaşmasının kendisi Türkiye’nin kentleşmesinde bir adaptasyon süreci olarak düşünülmeli ama yerleştiği toprakların topografyasına göre de şekil alan, bastığı topraktan gücünü alan, organik, dağınık görünen ama kendi içinde dokusu olan, ağ olarak işleyen bir niteliği var.

Bugüne getirirsek o tartışmayı işte kentsel dönüşüm var. Günümüz devrimci hareketinin mekânsal karşılığı olacaksa TOKİ konutları olacak. Yine geriye dönecek olursak, Sedat Göçmen’in Fırtınalı Denizin Yolcuları kitabında söz ettiği bir nokta var; devrimcilerin imam hatip okullarına da o bölgede hâkim olması. Günümüz çocuklarının bu okullara mahkûm olmadığını biliyoruz, onun söylediği şey bunun imkânsız olmadığı. Zor olabilir ama orada kendini var edebilen bir hareket olmaktan söz ediyoruz.

Şimdi tam da bu ilişkide bir kopuşun yaşandığı aşikâr nesnel olarak. Ama şunun tarihsel olarak gerçekleştiğini söylemek gerek 12 Eylül işkencecilerinin; “Çıkınca ne siz bu halkı tanıyabileceksiniz ne halk sizi tanıyabilecek.” Bu bağın olmadığı veya zayıf kaldığı ölçüde bu bağın yeniden kurulması, organik bir halk hareketi kurulması, bunun dışsal şekilde düşünülmemesiyle mümkündür. Önderlerinden biri Ali Başpınar bir gecekondu çocuğudur. Onların eseri olan bir harekettir.

Tam da bu çerçevede aslında hesaba katmamız gereken bir nokta var o da Türkiye halkının kültürel geleneklerini büyük ölçüde İslamcı düşünüyoruz, ancak kültürel öğeler akşamdan sabaha değişmez, değişen de eskinin izlerini taşır. Türkiye halkının kültürüyle sol arasında bir doku uyuşmazlığı mı vardır, kültürel geleneklerin içinde güçlü bir damardan da sol sosyalist bir damardan da söz etmek gerekir.

Bahsi geçen Yeni Çeltek’te bir kadının örneğidir. Sandığında Devrimci Yol bayrağı saklayan ve onunla ölmek isteyen bir kadın. Hobsbawn’ın bahsettiği gibi Çakırcalı tepkisel bir figür. Kadın cinayetlerinden bahsediyoruz, orada da kadın çeyiz sandığında bir ferace taşır, konargöçer yaşanan toplumdan gelen bir gelenektir, kadın o feraceyi giyip çıkınca kocasını boşamış olur. Bu geleneklerin bir anlam taşımadığını söyleyebilirsiniz ama bunların hâlâ bir etkisi olduğu kesin. Ayrıca Cumhuriyet’in demokratik yurttaşlık bilincinin yerleştiğini ve kolayca yok edilemediğini de biliyoruz.

Böyle olduğu sürece üzerinde yükseleceğimiz bir siyasal kültürel gelenekten de bahsetmek mümkün. Tam da orada bir yalıtılmanın bireyleşmenin yaşandığı koşullar. Gecekondu da öyle. TOKİ’leri de böyle düşünebilirsiniz. Bir kolektif hayat, imece hayatı, köyde kurulan toplumsallığı düşünelim. Veya şu anki İslamcılığın arsız gösterişçiliğini düşünün. Tam da burada bütün bunların silindiği bir durumdan söz etmiyoruz. Eşitlikçi bir damar ve sömürüye karşı sindirilmeyen, bir isyan değilse bile gücenme duygusunun bu topraklarda hâlâ olduğunu söylemek mümkün.

Kendi işinin sahibi olmak isteyen, kimsenin buyurganlığını istemeyen bir tavır, efendi-köle ilişkisinden azade olmak isteyen. Neoliberal kapitalist düzene rağmen hâlâ bu topraklar böyle bir eşitlikçi isyanın çok çeşitli şekillerde kendini gösterdiği kanısındayım.

Gramsci bundan bahsediyor; “Alt sınıflar anlayışlarını yavaş değiştirirler, heterojen şekilde değiştirirler.” Bu açıdan 70’ler Türkiye solunun halkın geleneklerini kendisine yeniden eklemlediğini söylemek mümkün. Bugün bize ters gelen yeni imajlar da çıkıyor ortaya, bunun da bir tarihi var. Nedir devrimci kültürü; “Delikanlılık, bacı, şeflere itaat” sola dönük olumsuz bir imajın üretilmesine ve birey olamadık serzenişine giden burada saklı bir nokta var. O da halk hareketi ister istemez o halkın rengine bürünmek durumundadır. Tam da böyle bir kitlesellik, kitlenin kendi rengini vermesi ama aynı zamanda dönüşmesi, halkın geri duygularının değil radikalleşmesi, ilerlemesi.

Hangi imajlarla karşılaşırız başka, grevdir, halaydır, davuldur, bunlar bir dönemin işçi hareketinin simgeleridir. Bugün hâlâ bir karşılığı vardır ama gidin Sincan’a bugün rap ile atışan çocuklar var. O çocukların diliyle de konuşabilen bir hareket olmak zorunda.

Bir halk hareketinden bahsediyoruz ama bu harekete kimlerin dahil olacağı konjonktüre şartlara da bağlıdır. Burada bir mutlak yoksulluk hali de var. Emekçi çalışan halkın yoksulluğundan da akşam aç kalma korkusundan da bahsetmek mümkün. Sümerbank’tan bahsedilmişti, onların bir etkisi olmuş mudur, kamu işçileri hareketi en geride kalmıştır o zaman. Neredeyse bir işçi aristokrasisi gibi bir fark oluşmuştur çünkü.

Elbette böyle bir hareket yaratma isteğindeki siyasetin tüm bunları hesap etmesi gerekir. Hayri Hoca, beyaz yakanın sosyalist bir hareket için çok elverişli olduğunu söylüyordu, tam da bundan, onların güvencesizliğinden Sincan’a kadar geniş bir yelpazeden sesleniyoruz. Devrimci hareket ona uygun bir zemin, bir topografya yarattığı zaman yükselebilir.

Tam da bu açıdan yalnızca tarihsel kültürel geleneklerden bahsetmiyoruz, Sincan’ın o çocukları kendi sözünü söylemek istiyor. Kendi sözünü söylemenin kendisi de devrimci hareket için önemli bir dinamiktir, “Söz halka” dediğiniz zaman, kendi sözünü söylemek isteyen bir insan, bu gençlik birilerine itaat isteyen bir gençlik de değil. Bu açıdan nesnel bir çelişki hali var Türkiye’de. Bir yandan kullaşma, tebaalaşma bir sultan iradesini kabul, öbür yanda kendi sözünü söyleme kendi kararını verme isteğindeki insanlar var.

Gençlik açısından, sosyalist fikirleri olsa bile örgütlenmekten kaçmanın yaygın olduğu ortada. Gezi’de de yine kendi sloganını kendi üreten insanlık. Bu tür kendiliğinden diyebileceğimiz yatay inisiyatifler üretilebilmesinden bahsediyoruz. Hayatın zorlayıcılığına karşı kendisini üretebilen bir iradenin yaratılması için de merkezi kolektif bir irade gerektiriyor.

Yeni Çeltek’te hayatında kimsenin önünde konuşmamış insanlardan bahsediyoruz. Yalnızca haklardan değil insan olmaktan, sözünün değerinden bahsediyoruz. Örgütlenmekten söz edildi, ama kömürün nasıl dağıtılacağı da oranın meselesiydi. Daha geniş bir toplumsal siyasal proje. Bunu Fatsa’ya taşıyalım, hareketin farklı şekilde çeşitlenmesi. MSP’linin AP’linin de kendisini gösterebildiği bir iradenin yaratılmasından söz ediyoruz.

* Necmi Erdoğan'ın Sol Fikirler Sempozyumunda yaptığı konuşmadan alıntıdır

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol