Hep festival olsun

18.08.2019 11:04 BİRGÜN PAZAR
Müzik ve yemeğin kültürün ana taşları olduğundan bahsediyoruz, bir yandan Ümit ile müzik yapıyoruz üst katta da bizimkiler arada kaşık ve tencereler ile bize eşlik ediyor. Bizim için çok ilginç bir deneyim, tekrarlamak istiyoruz, izleyici ile ilişkimiz çok sıcak ve interaktif oldu.


Murat Ertel

Belçika’da tam ellinci yılını kutlayan Gent Festivalinde Compro Oro isimli bir caz beşlisine konuk olduktan sonra İstanbul’a dönüş sonrası tellerimi değiştiriyorum. Hemen hemen üç konser dayanıyor. Elektro sazımdaki tellerim ve dördüncüde konser ortasında kopan bir tel ile karşılaşmak istemiyorum. Şimdiki hedefimiz İngiltere’nin ve dünyanın en saygın ve şahane festivallerinden biri olan WOMAD (World Of Music And Dance) yani Müzik ve Dans Dünyası Festivali.


1990 yılı civarı o zamanlar Narmanlı Hanı’ndaki dükkânına taşınmış olan ve İstanbul kültür hayatında pek çok sanatçının müzikal olarak beslendiği meşhur Deniz Pınar’ın dükkânından 1985 tarihli WOMAD Talking Book Vol. 1 diye bir plak almış ve bu festilvalde yer alan sanatçıları dinleyip ben de orada çalar mıyım diye hayal kurmuştum. İşte o gün bu gün imiş.

Hayatın en harika güzellikleri kurulan hayallerin gerçeğe dönüştüğü anlar.

Peter Gabriel’in Genesis isimli grupta son olarak yer aldığı albümlerin TRT’de Stüdyo FM’de Gabriel’siz ‘And Then There Were Three’ albümü çıktığında çaldığını ve buna çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Sonra da solo çalışmalarını takip etmeye başlamıştık, o ise aynı zamanda dünya müziğine odaklanarak müthiş bir festival yapmaya başlamıştı. WOMAD’ın adını daha sonra muhteşem şarkıcı Selda’nın 1986’da davet edildiği hâlde pasaport verilmediği için gidememesi ile yine duymuştuk. Neyse ki bir yıl sonra gidebildi ve harika bir konser verdi.

BaBa ZuLa ile katıldığımız bu festivalde iki etkinliğimiz var. Konser dışında bir de Dünyayı Tadın (Taste the World) sahnesinde grubumuzdan iki kişi yemek yapacak iki kişi ise “yemek hazırlığı müziği”. Gayet ilginç bir teklif olduğu için kabul etmiştik ve heyecanlıyız. Vurmalı çalgılar çalan Levent Akman pişirmek için mantıyı seçmişti, bariton elektro udcumuz Giritli Periklis Tsoukalas ise tereyağlı biberli salçayı hazırlayacak ve çıraklık yapacak. Uçağın gecikmesi yüzünden direkt festivale gidiyoruz. Eşyaları yani davul zil ve efekt pedalları ile kostümleri ayrı araç ile yolluyoruz. Bizim araçta şarkıcı obez bir kadın var. Aramızda İngiltere ve Amerika’da da epey görülen bu hastalığın artık kadınlarda daha sık rastlandığından bahsediyoruz, herkes bu görüşte.

Festival alanına vardığımızda dikkatimizi ilk olarak renkli ve upuzun direklerde sallanmakta olan onlarca bayrak çekiyor. Bu bayrakların tasarımını 25 yıldır James Watt isimli bir sanatçı yapıyormuş. Hem de zamanla dünyanın dört bir yerinde yapılmaya başlayan tüm WOMAD’larda. Zaten 2016 Avustralya turnemizde Adelaide’deki WOMADELAIDE bizim ilk WOMAD’ımızdı ama şimdi her şeyin başladığı ana yurdundayız.
Bizi sahneye götürecek olan Buggy denilen go-cart bozması araca ancak eşyalarımız ve bir kişi sığabiliyor biz de şef Levent’i göndermeye karar veriyoruz. On –on beş dakikalık bir yürüyüş ile festivalde yer alan on bir sahneden biri olan Taste the World’u bulabileceğimizi söyleyip elimize bir harita tutuşturuyorlar. Sahneler arası transfer de Buggy’ler ile yapılacak, onların zamanlamasını yapıyoruz. Yola çıkar çıkmaz güvenlikçiler bizi uyarıyor, karşımızdan gelen insan seli sağdan ve doğru yönden geliyor çünkü İngiltere’deyiz hemen sola geçip festival alanına giriyoruz.

Festival dinleyici profili çok geniş ve bu durumdan hoşlanıyoruz. Her yaştan insanlar var burada özellikle çocuklar rahatça ortalıkta dolaşıyor ve yumuşak bir elektrik hakim. Çevre dostu festivalde plastik kullanımı en aza indirgenmiş pet ve plastikte su satılmıyor ve yerlerde hiç çöp göremiyoruz şaşırıyoruz.

Performans alanında Levent kendi özel önlüğünü giyiyor, Peri’ye de bir önlük veriyorlar. Biz de perküsyoncumuz Ümit Adakale ile beraber yüksek ve büyük bir tezgâh gibi duran sahnenin altına yerleşiyoruz. Seyirciler alanı doldurmuş bile ve birkaç dakika geç de olsa başlıyoruz. Seyirci gayet katılımcı ve heyecanlı, Levent dersine çalışmış mantı ve Selçuklular ilişkisi ile başlıyor hamuru yoğurmaya, telsiz mikrofonundan da bir yandan yaptıklarını anlatıyor. Müzik ve yemeğin kültürün ana taşları olduğundan bahsediyoruz, bir yandan Ümit ile müzik yapıyoruz üst katta da bizimkiler arada kaşık ve tencereler ile bize eşlik ediyor. Bizim için çok ilginç bir deneyim, tekrarlamak istiyoruz, izleyici ile ilişkimiz çok sıcak ve interaktif oldu.

Biter bitmez önce BBC ile sonra Jazz FM ile sonra da bağımsız bir gazeteci ile üç röportaj yapıp mantılarımızı yedikten sonra bu sefer üç buggy ile konser alanımıza zevkli bir yolculuk yapıyoruz. Festivalde Macy Gray’den Salif Keita’ya Drum & Bass’in babalarından LTJ Bukem’den Ziggy Marley’e kadar pek çok izlemek istediğimiz sanatçı var ancak vaktimiz yok. Karayip mutfağından Meksika’ya uzanan bir menüden yemek seçimi yapıp kuruluyoruz. Konser alanına şimdiden yaşı 60 ve üstü seyirciler gelip yer kapmaya başlamışlar bu kesim sanki festivali 1980’lerden beri takip edenlermiş gibi geliyor bize. Bizden bir önce The Breath isimli grubun konserini oturarak izleyenler gitmiş bile. İki Fender, Twin amplinin birinin yerine Beatles ve Rory Gallagher gibi sevdiğim sanatçıların tercihi bir Vox AC 30 ampli seçiyorum. Iki ampli birden kullanınca stereo tınısı elektro sazımın sesini genişletip büyütüyor. Prova sonrası MC gelip bizi nasıl tanıtması gerektiğini sorunca festival kitapçığında hakkımızda yer alan yazının çok iyi olduğunu ve oradan istediğini seçebileceğini söylüyorum. Bu doğru ve güzel yazı durumu hep olan bir şey değil ve WOMAD’ın ciddiyeti ile kalitesini gösteriyor. Alan hınca hınç dolmuş taşıyor ancak herkes oturuyor. Durum bizi biraz gerse de herkesi ayağa kaldırmaya çalışacağız. Ancak sahneye çıkar çıkmaz izleyici muhteşem bir alkışla bizi karşılıyor ve herkes ayağa kalkıyor. Gençler ve çocuklar da gelmiş herkesin yüzünden neşe ve mutluluk akıyor. Konser su gibi akıyor ve hem onlar hem biz çok memnunuz. Konser sonrası toplanırken bazıları ile sohbet ediyoruz ve yine buggyler ile sanatçı alanına dönüyoruz. Otele giden servise binmek için 45 dakikamız var festivale dalıyoruz. Yerlerde hala hiç çöp yok ve barış içinde bir ortam var. İlk önce 12 kişilik büyük bir Kübalı mambo orkestrası Orkesta Akokan ile dans ediyoruz. Onların başka bir mekânda dans atölyeleri de olacakmış, Kendimizi 1940’larda gibi hissediyoruz; çok güzel çalıyorlar.

Müzik bitince ana sahnede yılların babaları The Orbital’ın yaptığı elektronik müzik ve şahane görsellere bakıyoruz. Aynı saatte Led Zeppelin’in eski solisti Robert Plant’in konuk olduğu konseri kaçırıyoruz böylece. Engelliler çocuklar yaşlılar gençler her türlü insan her türlü kılığa girmiş dans ediyor.

Festivalden ayrılmak çok zor ancak yapmalıyız dönüşe geçiyoruz. Londra üzerinden İstanbul’a gidip oradan Budapeşte yakınlarındaki psikedelik OZORA Festivali’nde 2013’teki gidişimizden sonra tekrar çalacağız. Şimdi oradan yazıyorum tüm bu yazıyı bu da bambaşka ve çok keyifli bir macera.