Herkesin hakikate ihtiyacı var!

27.12.2015 10:14 BİRGÜN PAZAR
Baskıcı dönemlerin topluma verdiği zarar, çürüme ve yozlaşmadır.

ÖZLEM ÖZDEMİR- info@ozlemozdemir.net / @ozlemozdemir

Fotoğraflar: PINAR ERTE / www.pinarerte.com

Tarih değiştirebilir, eğilip bükülebilir mi, kişisel çıkarlara göre yeniden yazılabilir mi? Son yıllarda tarihin pek çok sebeple çarpıtıldığına, değiştirildiğine ve bunun aydın kesim denilen kimselerce desteklendiğine çok tanık olduk. Polisiye ve tarihi harmanlayan Ahmet Ümit, bu kez yaşanmış bir tarihin içinde yolculuğa çıkarıyor bizi. Biz de yeni Kitabı “Elveda Güzel Vatanım”dan yola çıktık, 1906-1926’da geçen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yıllarında dolaştık ve bugünün Türkiye’sine vardık.

Diğer romanlarınızdan farklı olarak gerçek bir tarihi anlattığınız bu romanın yazılış amacı var mı? Ve neden o dönem?

Daha önceki romanlarıma bakarsak, iki öge üzerinde yükseldiğini görüyoruz: Birincisi suç, ikincisi tarih. Diğer romanlarda günümüzde işlenen bir cinayet vardı ve bizim kahramanlarımız o cinayeti çözerken, tarihle bağlantı kuruyorduk. Ama bu romanda bütünüyle yakın tarihe bir yolculuk yapıyoruz. Amacım neydi? Amacım şu: Bu topraklardaki 3500-4000 yıllık muhteşem bir kültürden söz ediyoruz. Bu kültürde Romalılar, Hititler, Osmanlı gibi büyük imparatorluklar var, bugüne gelindiğinde bütün bu imparatorluklardan kalan bakiye Türkiye Cumhuriyeti. Ben kendimizi sadece Osmanlının devamı olarak görmüyorum, Romalıların ve Hititlerin de devamı olarak görüyorum. Bu kadar büyük uygarlıklardan sonra, neden hâlâ Türkiye ekonomisi çözememiş, demokrasiyi kuramamış, sosyal barışı sağlayamamış, ulus meselesini, Kürt meselesini çözememiş? Neden hâlâ Alevi-Sunni, dindar-laik diye bir fay hattı var? Bir arada yaşama meselesinde hâlâ tökezliyoruz. Acaba bunun yakın tarihimizle bir bağlantısı var mı, bugün yaşadığımız sorunların sebebi yakın tarihimizde olabilir mi diye düşündüm. Ve anlattığım 1906 ile 1926 arasındaki 20 yıllık dönem, hakikaten büyük bir kırılma noktası. Acaba sorun bu kırılma noktasında mı diyerek, İttihat ve Terakki dönemini anlatmak istedim. Çünkü bugün hâlâ pek çok referans oradan geliyor. İşte; darbe deyince İttihatçılar akla geliyor ya da askerin el koyma ihtimali var mı gibi tanımlamalar bile hâlâ yaşayan tanımlamalar. Bunun sırları burada olmalı diye bir okuma başlattım ve okudukça gördüm ki, bugünün ipuçlarının çoğu orada.

Bu kitap için nasıl bir araştırma süreciniz oldu. Mesela romanda geçen Pera Palas’ta çalıştınız mı?
Sadece orada değil bu kitabın araştırması için İttihat ve Terakki’nin bütün coğrafyasını gezdim. O zaman Osmanlı İmparatorluğu 3 kıtada yer alıyor; Avrupa, Asya ve Afrika. İttihat ve Terakki geniş bir coğrafyaya yayılmış. Abdülhamit dönemi, büyük bir baskı var. Bizim aydınlarımız için o dönem Paris adeta bir kâbe! Oraya gidiyorlar çünkü orada özgürler. İttihat ve Terakki de kendine Fransız İhtilali’ni örnek alıyor. Sloganları; “Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik.” Voltaire, Jean-Jacques Rousseau gibi isimler, Fransız burjuva devriminin ideologları. Bizim aydınlar da önce Genç Osmanlı, sonra Jön Türkler, sonra da İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alıyorlar. Önce Fransa’ya gidiyorlar. Ben de onların izini sürdüm. Onların ideoloji babası Ahmet Rıza, çok önemli bir aydındır. “Meşveret” diye bir muhalefet dergisi çıkarıyor Abdülhamit’e karşı. Fransa’ya gittim ve Bonapart Sokağı 21 Numara’da onların lokalini buldum. Tabii orası Türkiye olmadığı için binalar duruyor. Sonra Selanik’e, Üsküp’e, Ohri’ye, Manastır’a gittim. Bunlar İttihatçıların önemli şehirleri. Bir de yarattığın kahramanının yaşadığı yerleri görmek olağanüstü bir süreç, şahaneydi. Tabii çok yoğun bir okuma gerçekleştirdim. Tarihçilerle, bilim adamlarıyla konuştum. 4 yılın sonunda da roman ortaya çıktı.

herkesin-hakikate-ihtiyaci-var-99597-1.

Tarihi roman yazmak zor, sonuçtan memnun musunuz?
Çok içime sindi. Kitap çıkmadan önce yakın çevremde okuttuğum insanlar vardır, Erol Üyepazarcı bunlardan biri. Hem bir polisiye bilir hem İttihat Terakki dönemini çok iyi incelemiştir. Bazı düzeltmeler yaptı ama onun dışında, olağanüstü bir roman yazmışsın dedi. İttihat ve Terakki ile ilgili bugüne kadar yazılmış 3 roman var: Abdülhamit Düşerken (Nihat Sırrı Örik), Üç İstanbul (Mithat Cemal Kuntay) ve Kurt Kanunu (Kemal Tahir). Erol abi, bu tarihe kalacak dördüncü kitap olacak dedi. Aldığım tepkilerin çoğu da bu yönde ve çok mutluyum. Zor bir iş yaptım ama içim çok rahat, bir yazar olarak Türkiye’nin önemli bir dönemini bir romana koymak çok önemliydi benim için.

Tarih sevmeyenin bile rahatlıkla okuyacağı bir kitap olmuş. Ama en önemli yanı, tarihe sadık kalarak yazmış olmanız. Ve sizce biz tarihimizi biliyor muyuz?
Bu ülkede çok yalan var, çok büyük yalanlar... Bunu yalanların en büyüğü, tarih konusunda söylenen yalanlar. Güya tarihimizle, ceddimizle çok övünen bir halkız ama bu sadece kendimize yaptığımız bir propagandadır. Gerçek anlamda tarihimizi bilmeyiz. Tarih öğrenmemizin nedeni; hatalarımızı ve yapılan olumlu şeyleri görmek, hataları tekrar etmemek, olumlu olanlardan da ders alarak sürdürmektir. Sen şimdi şöyle bir tarih yazıyorsun: Geçmişimiz şahaneydi, olağanüstüydük, hiç hata yapmadık biz… Pek, niye çöktük? Bir de bu kadar muhteşemsek atık tarihi okumaya gerek yok, buna dönmeyelim. Tümüyle yanlış bir tarih algısı var. Bugün eğer ayakta kalmak istiyorsa bu ülke, geçmişten ders çıkarması lazım. Ama sen geçmişe gerçekçi bakmazsan, ders çıkarman mümkün değil, dolayısıyla bugün hata yapman kaçınılmaz. Tabii sadece bize özgü bir şey değil bu, dünyanın her yerinde tarihi kazananlar yazıyor ve kendilerine göre yazıyor. Fakat özellikle son elli yıldır olumlu bir şey var, alternatif tarih yani resmi olmayan tarih yazımları da çıktı. Böylece dünyada resmi tarih söylemi kırılmaya başladı. Ben de bir yazar olarak onlar gibi yapmaya çalıştım, olaylara nesnel bakmaya çalışan tarihçileri örnek aldım. İttihat ve Terakki dönemine baktığımızda 3 temel yaklaşım görüyoruz: Birincisi Osmanlıcılık, yani İttihatçılara tümüyle Mason, Yahudi diyen anlayış. İkincisi İttihatçıların kendisi, (daha azlar ama hala ulusalcı çevrelerde varlar) yani onlar müthiş adamlardı, her şeyleri doğruydu diyen bakış. Üçüncüsü de Kemalist bakış açısı diyebiliriz buna, yani İttihatçılardan olmakla birlikte İttihatçıları tümüyle yok etmeye çalışan bakış. Mesela ilk meclis 1920’de açılan meclis deniliyor, hâlbuki ilk meclis 1876’da açıldı. Sonra Abdülhamit kapattı ama 1908’de Meşrutiyet ile birlikte yeniden açıldı. Ama Kemalistler, Mustafa Kemal’de dahil buna bir anlamda, (romanda bu geniş biçimde yer alıyor) İttihatçıları yok etmek istiyor. Kendilerinin İttihatçı gelenekten geldiklerini söylüyorlar ama bir yandan da görmezden gelmek istiyorlar. Bir yazarın bu üç görüşü iyi bilip, üçünden bağımsız hakikati resmetmeyi çalışması gerekir, ben de bunu yapmaya çalıştım açıkçası. Ama tabii ki ben bir tarihçi değilim, romancıyım. Yapmaya çalıştığım şey; tarihi anlatmaktan çok, tarihin insan üzerindeki, benim karakterlerimin hayatları üzerindeki etkilerini anlatmak. Bu 20 yıllık dönemin Şehsuvar Sami ve Ester karakterlerinin hayatlarını nasıl mahvettiğini ve onlardan yola çıkarak da tarih ve birey, devlet ve birey, din ve birey gibi, bütün bu meseleleri tartışmaya açıyorum.

herkesin-hakikate-ihtiyaci-var-99611-1.

EN BÜYÜK PROBLEM ÇÜRÜME!

Tarih son 10-15 yılda değiştirilip adeta yeni baştan yazılıyor. Bu konuda düşünceleriniz neler?
Bu doğru değil! Bir şey söylemek isterim; herkesin hakikate ihtiyacı var! Ve ahlak dediğimiz şey aslında hakikate yakın olmaktır. Hakikat neyse bu politik görüşümüz demek değil, çoğu insan bunu öyle zannediyor. İktidarda olanlar, muhalefette olanlar, solcular, faşistler, liberaller… Oysa hakikat bizim görüşümüz dışında bir yerde olabilir. Biz bir şeyleri savunabiliriz ama eksik de savunuyor olabiliriz. Bir yazar da bence hakikatin yanında yer almalıdır. Kendi politik görüşleri tabii olacak ama temsil ettiği görüşün yanlışlarını açıkça söyleyebilmelidir. Örneğin ben iki seçimde de HDP’ye oy verdim, fakat şu anda PKK’nın silahlı mücadele yürütmesini tümüyle yanlış buluyorum. Anlatabiliyor muyum? Bunu ülke yararına görmüyorum, bu bizi yanlış bir yere götürür. Buradaki tahlilim de şudur: Silahlı mücadele en sonunda zarar verir; sivil direniş örgütleri, biçimleri bulmak gerekir. Yapılması gereken budur, bu yapılmadı! Haziran seçimlerden bu yana ülkede demokrasi gerilemiştir, bunda hükümetin baskıcı ve saldırgan politikasının tabii ki payı var ama bu silahlı mücadeleyi seçmek, külliyen yanlıştır! Bunu da söylemek zorundayım. Hakikatten yana olmak, aydının görevi biraz da budur.

Maalesef kişisel çıkarlar doğrultusunda yaşadığı ülkenin tarihinin değiştirilmesine destek olanları çok gördük…
Maalesef bugünün Türkiye’sinde kaybedilen şey sadece demokrasi değil, insanlar onurlarını ve şahsiyetlerini kaybettiler. En büyük problem budur: Çürüme! Baskıcı dönemlerin topluma verdiği zarar, çürüme ve yozlaşmadır. Derin bir şekilde bu yaşanmaktadır. Din de çürümektedir. Ahlak, şahsiyet çürümektedir. Sol bir iktidar da olsa bu değişmez, Sovyetler Birliği de böyleydi zaten.

Üstelik tarihi o dönemin koşullarına göre değerlendirmek de gerekmez mi?
Aksi zaten doğru değil. Onun için dedim zaten, Abdülhamit’i de İttihat ve Terakki’yi de Mustafa Kemal’i de değerlendirirken aynı açıdan bakarım. O günün koşulları nelerdi, dünyada neler oluyordu, ülkenin hali neydi, ülkedeki güçler neydi? Ülkeyi kurtarabilecek çözümler vardı ama bu adamlar beceremedi demek başka bir şey, durum hakikaten zordu ama bu adamlar da yanlış politika sonucu başarılı olamadılar demek başka bir şey. İkincisi doğrudur. 2015 yılında geçmişe bakıp, ama onlar da bunları yapsalardı canım, demek yanlış olur. Bu, biz şimdi Bolu’ya 3 saatte gidiyoruz, onlar da gitselerdi demeye benzer. O zaman at vardı, gidemezlerdi! O dönemi anlatırken, o günün koşulları içinde değerlendirmek çok değerli bir şeydir. Diğer yandan tarih, geçmişten ders almak için var. İttihat ve Terakkiciler çok cesur, vatansever adamlardı fakat son derece tecrübesizlerdi. Sorunlar çok büyüktü ve onların da altında kaldılar.

herkesin-hakikate-ihtiyaci-var-99598-1.

Kendi aralarındaki anlaşmazlıklar da cabası.
Çünkü politikayı bilmiyorlar. Şiddetle, kaba güçle sorunları çözeceklerini düşünüyorlar ama o yüzden de başaramıyorlar. Baskıyla mümkün değil, bugün için de iyi bir derstir o. Korkutursunuz, sindirirsiniz ama insanların aklında hep vardır ve ilk fırsatta patlar o.

Şehsuvar Sami İttihat ve Terakki’ye katılan, yiğit bir adam ama onun duygusal yönlerini, iniş çıkışlarını da anlatıyorsunuz. Siz onu yaratırken neleri referans aldınız?
Aslında Şehsuvar Sami benim! Ben ondan 100 yıl sonra yaşadım. Onun döneminde devrimcilik, İttihatçılık. Benim dönemimde devrimcilik Marksizm’di. Söylemlerimiz dışında; Ester’le yaşadığı aşk, silahlı çatışmalar, tutuklanmalar… Bu duygular aslında kendi duygularımdı. 1. Dünya Savaşı’nı yaşamadım, İttihat ve Terakki’de yer almadım ama Türkiye Komünist Partisi’nde yer aldım, Kenan Evren döneminde yaşadım, bugünü yaşıyorum... Şehsuvar Sami’yi anlatmak benim için zor olmadı. Bir devrimciyi anlatıyorum, duygular değişmiyor. Kendini savunması, kavgaya girmesi, cesaret, korkaklık, yaşadığı tereddütler… Şehsuvar Sami’nin yaşadığı tereddütlerin çoğunu ben Sovyetler Birliği’ne gittiğimde yaşadım ama hep bir açıklama buldum kendime. Dedim ki; hep daha iyi olacak! O da hep bir açıklama buluyor kendine…

Başka türlü devam edemezdi ki… Bir yandan da bir aşk var, Ester’e çok aşık ve üstelik Yahudi bir kadın, o dönem için zor bir ilişki. Ayrıca kadın için devrim değil varoluş önemli…
Edemezdi. Ben Şehsuvar Sami’ye şöyle bir kötülük yaptım: Bir sevgili, çok büyük bir aşk koydum önüne. Ester; Paris’e beraber gidelim, sanatçı olalım, devrime katılmayalım görüşünü savunuyordu. Ben öyle bir ikilem yaşamadım. Benim yaşadığım aşkların hepsi bizim örgütten insanlarlaydı, dolayısıyla örgütü bırakalım da başka bir hayat seçelim durumu yoktu. Ama Şehsuvar Sami için bunu yapmak zorundaydım çünkü 20 yıl sonra şu soruyu sorması gerekiyordu kendine: “Ben bir inkılâba katıldım, bir hüsran yaşıyoruz, acaba 20 yıl önce Ester’le Paris’e gitseydim, Lüksemburg bahçelerine bakan bir çatı katında romanlarımı yazsaydım, o da şiirlerini yazsaydı, ne olurdu?” Böyle basit bir cümleyle başlayan bir hesaplaşmaya sokmak zorundaydım onu.

Siz Şehsuvar Sami’nin yerinde olsaydınız, Paris’e gider miydiniz?
Hayatta gitmezdim! Bir kadın için değil ama defalarca yol ayrımına geldim. 15 yaşındaydım, solcu olmuştum, okulumuzu faşistler işgal etti, biz de işgali kırmaya gittik. Tabii polis de onlarla birlikte çalışıyor, orada ilk kez üzerimize ateş açıldı. Şehsuvar Sami’nin yaşadığı olayı orada yaşadım, 3 arkadaşım vuruldu benim yanımda. İlk o zaman; “Ben ne yapıyorum, vurulan ben de olabilirdim,” diye düşündüm. Bu işlere girmemek lazım, çok sert bir hayat beni bekliyor belli dedim ama korksam da devam ettim.

İkilemlerden birisi de, bir insanın kendi mutluluğundan bir ideal, vatan için vazgeçmesi. Üstleriyle konuşmalarında da hepsinin hayatında önce vatan tercihini görüyoruz. Bu erkeklerin yüklendiği bir durum, siz bir erkek olarak bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
Doğru, erkek toplumu çünkü ve çok idealist insanlar onlar. Orada Ester farklı, adeta feminizmin öncüsü gibi davranıyor. O zaman feminizm yeni, Rosa Luxemburg, Clara Zetkin gibi kadınlar yeni çıkıyor. Ester çok güçlü bir karakter, romanda önemli bir rolü var, sonunda anlayacağız onu. İttihat ve Terakki, tam erkek dünyası ve bu değişmedi. Sol örgütlere baktığımızda dahi bu değişmedi. Bir tek TİP’te Behice Boran vardı, Behice Hanım çok önemlidir ama genellikle bütün sosyalist, komünist partilere bugün dahi baktığımızda erkek egemen yapı vardır. Sağ partilerde durum zaten vahim. Bakın AKP, CHP’ye durum felaket. HDP’de eş başkanlık belki olumlu ama hayatın içine bakınca, sadece erkeklerin olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. Bunu eleştirmek lazım, Ester’i o kadar güçlü oturtmamın nedeni de o aslında. Çünkü kadınlar çok güçlü.

O yüzden bizden çok korkuluyor. Son 15 yıldaki kadın cinayetlerindeki artışa bakın…
Tabii, çok korkuluyor, cinayetlerdeki artışın nedeni de bu. Çünkü kadın daha fazla hayata katıldıkça, “Ben seni niye çekeyim kardeşim, çalışıyorum, yemeği yapıyorum, çocuğa bakıyorum, sen ne yapıyorsun?” diyor. O yüzden öldürüyorlar kadınları…

31 Mart Ayaklanması bölümünü okuyunca ve 2015’te de benzer söylemleri gördüğümüzü düşününce, gericilik bu topraklarda hiç bitmemiş değil mi?
Benim bu konudaki tezim şu: Bahsettiğimiz Roma, Hitit, Osmanlı gibi devletlerde padişahlar güçlü. Tanrının adı değişiyor ama hepsi diyorlar ki; “Ben iktidardayım, hükümdarım ve yetkiyi dinden alıyorum. Bizim iktidarımız kutsal, benim ülkemde yaşayan herkes de kulumdur.” Bunun adına ben kul kültürü diyorum. Bu değişmedi. İttihatçılar aslında bu kul kültürünü yıkmak istiyorlardı. Fransız İhtilali’nin topluma kazandırdığı terim yurttaş, sosyalist devrimin ise yoldaştır. İttihatçılar 3 kişiydi; Talat, Cemal, Enver ama bir süre sonra tek kişinin yönetimine geçmiş, “Enverland” diye bir şey oluşmuş maalesef. Mustafa Kemal de kutsal bağımsızlık mücadelesini verdi ve o da yurttaşlığa inanıyordu. Kul kültürünü kırmak, yerine birey kültürünü getirmek istiyordu ama halk bunu yine padişahlık olarak algıladı…

herkesin-hakikate-ihtiyaci-var-99607-1.

Hatta İsmet İnönü ile bir konuşmasında; “Biz saltanatı kaldırdık, kul değil bireysiniz artık dedik ama şimdi bizden de padişah olmamızı bekliyorlar,” der.
Aynen. İsmet İnönü de, Adnan Menderes de, Süleyman Demirel de, Turgut Özal da padişah oldu... Zaten Erdoğan buna meyyal. Sıkıntımız kul kültürü, ülkeye demokrasinin gelmesi ancak kul kültürünün kırılmasıyla olur. Bu sadece seçimle kırılacak bir şey değil, kültürün değişmesi lazım. İşte kültürü değiştirecek şey bu tür romanlardır, filmlerdir, hayat tarzıdır... Cumhuriyet kuruldu, bugünkü iktidar diyor ki, ben onun alternatifiyim! Yok sayıyor ama altta nasıl bir kültür oluştuysa, nasıl ki Cumhuriyet Osmanlı kültürünü yok edemediyse, bunlar da Cumhuriyet kültürünü yok edemezler. Bizim avantajımız bu. Demek ki biz; demokratik kültürü, birey olmayı, boyun eğmemeyi, hayır demeyi güçlendirmemiz lazım. İttihat Terakki’nin “Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik” sözleri, bugün de hâlâ ihtiyaç duyduğumuz kavramlar.

İttihat ve Terakki, hürriyet için mücadele ediyor ama savaştıkları sistemi, içinde kalarak değiştirmeye çalışıyor. Saltanata karşı olup saltanatı sürdürmeleri en büyük hataları gibi geliyor bana, ne dersiniz?
Birkaç sorun var ama biri de bu. Mustafa Kemal daha radikal davranarak saltanatı kaldırıyor. Onlar da Abdülhamit’in elinden iktidarı alıyorlar önce. 31 Mart Ayaklanmasından sonra ise Sultan Reşat ise tam bir kuklaya dönüşüyor. İttihatçıların sıkıntısını bir örnekle açıklarsak; Fransız İhtilâli’ne baktığımızda şunu görüyoruz, zamanı gelen bir düşünce... Bu ne demek? Fransa’da krallık var ama başka sınıflar güçleniyor. Burjuvazi ile beraber işçi sınıfı, köylülük de güçleniyor ve taleplerini krallık karşılayamıyor. Politik olarak monarşi sistemi, ekonomik yönden önlerinde bir engel oluşturuyor. Bütün bu sınıflar diyor ki, biz artık gelişmemize uygun bir sistem istiyoruz. Bunun adı da burjuva demokrasisi, yani parlamento istiyoruz, ama krallıkta bu mümkün değil. Sonuç olarak, Fransa’daki ihtilâlin halka dayalı bir temeli var. Bizde ise böyle bir temeli yok. Aydınlarımız, siviller, askerler diyorlar ki; koca imparatorluk çöktü, monarşiyle bu iş olmaz, Meşrutiyet’i kuralım çünkü gelişmiş ülkelerin hepsinde bu var. Ama ne yazık ki halkın çoğunun bundan haberi yok.

Halkın öyle bir talebi de yok…
Yok. Çünkü üç büyük il var; Selanik, İstanbul ve İzmir. Buralarda sanayi gelişmiş, zaten İttihat ve Terakki’nin yoğun olarak örgütlendiği iller de bunlar. Fakat halkın buna sahip çıkmak diye bir derdi yok. Hatta çok matrak, 24 Temmuz 1908’de Pera Palas’ın olduğu Meşrutiyet Caddesi’nde bir gösteri düzenleniyor. Meşrutiyet’i kutluyorlar, Meşrutiyet padişaha karşı getirilmiş ama halk “Padişahım çok yaşa, bize Meşrutiyet’i getirdin” diye bağırıyor. Bunlar olacak iş değil. Dolayısıyla İttihat ve Terakki’nin handikabı, halkın sahip çıkmamasından ve koşulların olgunlaşmamasıdır. Mustafa Kemal’in başarmış olmasının nedeni bence; fiili bir işgal durumu ve bu işgale karşı bağımsızlık mücadelesi veren bir halk olmasıdır. Bunun öncüsü de bu adamlar. Öncüsü İslami bir grup olsaydı, tekrar padişahlığa dönebilirlerdi. Şunu anlamak lazım: İttihat ve Terakki öyle güçlü bir cemiyet ki; TKP’yi kuran Mustafa Suphi, Atatürk, İsmet İnönü, Said-i Nursi, Kazım Karabekir, Celal Bayar yani aydın olan kim varsa herkes İttihatçı. Aydınlanma denilen düşüncenin içinde yer alan fikir ve eylem adamları, bu cemiyetin içinde yer almış, sonra ayrışıyorlar.

herkesin-hakikate-ihtiyaci-var-99612-1.

TÜRKİYE FELAKETE GİDİYOR

Şehsuvar Sami kendi kendiyle konuşmalarından birinde, “Sahi nedir vatan? Vatanı olmayanın hayatı da olmaz,” diyor. Ahmet Ümit için nedir vatan?
Vatan aslında yaşadığımız her şey demek. Anılarımız, çocukluğumuz, ilişkilerimizin toplamı demek. Benim için vatan ne demek? 55 yaşındayım, doğumumdan bu yana biriktirdiğim deneyimler, öldürülen arkadaşlarım, Gaziantep, İstanbul, aşklar, ihanetler, dostluklar, öfkeler, bütün bunlar bizim vatanımız... Yurt dışına sıkça gidiyorum ve 12 Eylül’le politik göçmen olan arkadaşlarımla karşılaşıyorum. Belki benim bakış açımdan kaynaklanıyor ama hep bir keder var. Yerinden yurdundan edilmiş insanlarda hep bir tuhaflık var, bakışlarında bir boşluk hissediyorum. Nazım Hikmet’i düşünelim, aslında hayallerinin ülkesine gidiyor, orada çok da iyi karşılanıyor ama hep mutsuz... Bir çiçek için toprak ne ise, bizim için de vatan o demek. Şu olabilir, bazı insanlar dünyanın her yerinde yaşayabiliyor. Ben de şu an istesem, dünyanın her yerinde kitaplarım çıkıyor, buna fırsatım da var, yılın bir bölümünde çeşitli ülkelerde yaşayabilirim. Ama biliyorum ki, gittiğim her yere vatanımı da götüreceğim. Çünkü bu ilişkilerim devam edecek. Yediğim her yemeği burada yediğim kuru fasulyeyle karşılaştıracağım mesela, Türkçe bir ses duyduğumda içim cız edecek... Buna benzer bir şeyi Moskova’da 1 yıl kaldığımda hissetmiştim. İkindi vakti bir sessizlik olur ya, bir eksiklik var, nedir diyorum, sonra buldum, ezan sesi. Bu bizim hayatımızda var, kaç kere camiye gittin diyeceksin, uzun zamandır gitmedim, dindar biri değilim ama kültürü anlatmak istiyorum. Türkçe edilen bir küfür, Müzeyyen Senar’dan bir şarkı, bunların hepsi vatan… İnsanlar vatanı sadece toprak parçası zannediyor, hayır, vatan bir kültürdür!

Seçimden sonra gitmeyi düşünen insan sayısı arttı. Aidiyet hissimiz bozuldu sanırım.
Gitmemek lazım! Nereye gidiyoruz? Bak, bu ülke hep böyleydi. Biz bu ülke konusunda hayaller kuruyoruz, romantiğiz. Yanlış bu. Nasıl ki bir insan aşık olduğu birini dünyanın en harika varlığı olarak görür, bizim de halka duyduğumuz his böyle ve yanlış bir ilişki bu, gerçekçi de değil. Burjuva politikacıları bunu çok iyi biliyorlar, o yüzden hiç utanmadan yalan söylüyorlar. Biz yalan söyleyemiyoruz, çünkü çok değerli buluyoruz. Bunlar üç gün önce söylediği lafın, üç gün sonra tersini söylüyor ve halk buna inanıyor. Böyle bir halk var. O yüzden halka gerçekçi bakarsan, kızmazsın, gerçekçi bakacaksın. Çünkü halk şöyle düşünüyor; erdemden daha önemli şey ekmektir! Erdem, onurlu insanların davranışı, öteki ise hayatta kalma mücadelesinde, gerekirse öldürür, gerekirse çalar… Ayakta kalmaya çalışan, yaşarken de arabayı nasıl yenilerim diyen biri çatışma çıkınca, çıkmasın diyor işte. Hükümetimiz var, bozulmasın abi, çalıyormuş çalsın diyor, çünkü o da çalıyor. Elektriği çalıyor, suyu çalıyor, abartmamak lazım. %49’a nasıl gelindi? Bunu doğru tahlil etmek lazım! Bence insanı da abartmamak lazım… Bu bize Rönesans’tan gelen yanlış bir şey, insan öyle muhteşem, çok iyi bir varlık değil! Bir sürü hayvandan daha korkuncuz. Bir uzay mahkemesi olsa ve bir değerlendirme yapılsa, öteki türleri yok ettiğimiz için bizi yok edebilirler, o kadar çok türü yok ettik ki!

Türkiye’nin bir bölgesinde her gün çatışma, sokağa çıkma yasakları, ölümler yaşanıyor. Ahmet Ümit vatanında olanlar için neler hissediyor?
Bir kere karamsarım ve mutsuzum. Fakat eminim ki, bu politikalar sürdürülebilir politikalar değil. Daha önce bu politikalar denendi. 12 Eylül’ü de yaşadık, yıkılıp gitti. Her gün Kenan Evren’e fahri doktora verilirdi, anayasası %90’ın üzerinde oyla kabul edildi. Fakat Evren kimsesiz, kamu vicdanında lanetli bir adam olarak öldü. Bugün bunu yapanlara, diktatörlüğe heves edenlere de aynısı olacak. En küçük bir kuşkum yok. Fakat iki şeyden kaygılıyım: Bir, ülke felakete doğru gidiyor. İki, Dünya’da savaşa çok yaklaştık. Bütün komşularımızla kavgalıyız, ekonomi batak içerisinde, seçimlerde istikrar vaat etmişlerdi. Tek başımıza gelirsek kaos bitecek dediler, şu anda Türkiye tarihinin en büyük kaoslarından biri yaşanıyor! Güneydoğu’da ilan edilmemiş bir savaş var. Herkes kaygılı, sadece muhalefette olanlar değil AKP’liler de kaygılı çünkü bu dönem bittiğinde başlarına bir şey gelmesinden korkuyorlar. Dolayısıyla bir an önce demokrasiye, barışa, kardeşliğe geri dönmek lazım! Bu olursa toparlayabiliriz ama olmazsa Türkiye felakete gidiyor. Bu faturayı kimse ödeyemez! Buradan çıkış yok, gelecek hiç parlak değil. Ekonominin sinyalleri korkunç, insanlar kamplaşmış durumda, herkes mutsuz. Böyle bir ülke iyi bir yere gitmiyor.

O zaman zaten vatan dediğimiz yer kalır mı?
İşte 100 yıl öncesini anlatırken, aslında bugüne göndermek istediğimiz şey de buydu. Elveda Güzel Vatanım derken; ülkeden ayrılmayı değil, bu ülkedeki vatanını kaybediyorsun, acı olan bu. İnsanlar bunu anlamıyor, bu kitap onu anlatıyor. Bu ülkede yaşayabilirsin ama artık o vatan senin vatanın değil... Ama hiç kimsenin vatanı değil, iktidardakinin de vatanı değil…

Romanda 1900’lerin Pera’sını dolaştırıyorsunuz bize. Beyoğlu’nu çok seven biri olarak artık eskiye dair çok az yer kalması neler hissettiriyor?
Doğru, çok az bina var. Korkunç tabii, Paris’e gittim ve 1900’lü yıllardaki o binayı buldum ama buradaki pek çok bina yıkıldı. Pera Palas kalmıştı, o yüzden o binayı seçtim, otel değil anıt çünkü. Onun dışında Büyük Londra Oteli, Tokatlıyan Oteli’nin olduğu pasaj, Afrika Han, Rumeli Han var. O nedenle 1906-1926 döneminin Pera’sını anlatmak çok hoşuma gitti. Mesela Asmalı Mescit’ten çıktığınızda yol daralırmış eskiden. Odakule’nin olduğu yerde Karlman Pasajı varmış, içinde mağazalar, çiçekçiler, restoranların olduğu alışveriş merkezi… İnsanın içi yanıyor, tarih bilinci oluşmadığı için bu binaları yıkıyoruz.