birgün

11° PARÇALI BULUTLU

İnsan ile insan dışının bir aradalığı

Rusya’nın doğusunda Even halkıyla birlikte yaşayan Martin’in farklı varoluş biçimlerini sadelik ve incelikle ortaya koyduğu otobiyografik hikâyesi, hayatta kalma duygusunu, insanın yaşam ve ölüm karşısındaki başkalaşımını anlamamızı sağlıyor.

BİRGÜN KİTAP 09.09.2022 09:58
İnsan ile insan dışının bir aradalığı
Abone Ol google-news

İlke Kamar

İnsan ve doğa arasındaki ilişkinin nasıl olacağı sorusu hemen her filozofun üzerine zaman zaman düşündüğü konular arasında yer aldı. Özellikle Kant, Levinas, Nietzsche, Descartes bu ilişkiyi en çok sorgulayan filozoflardı. Aydınlanmadan günümüze ‘ilerlemenin’ işareti olarak gösterilen bilimsel buluşların ve teknolojik gelişmelerin yanı sıra farklı felsefi yaklaşımların da antroposentrik bakış açısının tahakkümünü ortadan kaldırmaya yetmediğini görüyoruz. Ekosistemin insana sağlayacağı fayda üzerinden değerlendirilmesi daha en baştan diğer türlerle kuracağımız ilişkiyi kötürüm hale getiriyor. Dünyanın içinden geçtiği tarihsel dönüşümle birlikte 1970’lerde özellikle de hayvanlarla ve başka türlerle olan ayrıştırıcı yaklaşımların eleştirmeye başladığını gözlemliyoruz.

Türler arası ayrımı ve insan kavramının beraberinde getirdiği ontolojik ve epistemolojik üstünlüğü eleştiren posthümanist yaklaşımlar, geleneksel olarak tanımlanan ve insan merkezci düşünceyi reddederken, ikilikler üzerine eleştirel yeni bir okuma imkânı sunuyor. Kadın-erkek, insan-hayvan, zihin-beden gibi ikiliklerin doğa ve hayvanları dışarıda bırakan eski düşünme alışkanlıklarını ve bir dizi kurucu ilişkiyi kapsayan öznenin yerinden edilmesine karşılık gelen düşünceler dikkat çekiyor. Feminist kuramcılarından Rosi Braidotti’nin işaret ettiği gibi insan merkezli bakış açısı günümüz sorunlarını derinleştirdiği gibi, çözüm üretme potansiyelini de ortadan kaldırıyor. Braidotti, çalışmalarında insan odaklı bakış açısının terkedilmesi gerekliliğini vurgularken, insan olmayan ‘diğerleriyle’ kurulacak bağa dikkat çekiyor. Benzer biçimde Donna Haraway ’in de insanın çevresinden soyutlanmasına ve ikili yapılara karşı çıktığı çok sayıda çalışması mevcut. Yoldaş Türler kavramıyla türler arasındaki sınırların geçirgenliğine işaret eden Haraway, insanın diğer türlerle kuracağı diyaloğa dikkat çekiyor.

Farklı bir varoluş hissi

Geçen günlerde yayımlanan Nastassja Martin’in Vahşi Hayvanlara İnanmak adlı kitabı, tam da insanı kendi dışındaki türlerle bütün olarak düşünmeye davet eden ve ‘ikili’ yapıya karşı çıkan bir metin. Gülce Bacalan çevirisiyle, Can Yayınları tarafından yayımlanan kitap, Antropolog Nastassja Martin’in deneyimini farklı boyutlarıyla yansıtıyor. Rusya’nın doğusunda uçsuz bucaksız topraklarda Even halkıyla birlikte yaşayan Martin’in farklı varoluş biçimlerini sadelik ve incelikle ortaya koyduğu otobiyografik hikâyesi, hayatta kalma duygusunu, insanın yaşam ve ölüm karşısındaki başkalaşımını anlamamızı sağlıyor diyebiliriz. Martin, Rusya’nın Kamçatka bölgesinde, dağlık alanda bir ayı ile karşılaşmasını titizlik ve duyarlılıkla yansıtırken aynı zamanda yaşam ve düşünme biçimlerimize farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor demek mümkün.

Hikâyenin merkezindeki olaya gelecek olursak: Ormanın derinliklerinde üzerine gelen ayıdan kaçmak yerine ayının karşısında durur Martin. O anda tanımlayamadığı bir hissin onu ayıyla karşılaşmaya doğru ittiği belirsiz bir alan oluşur. Kaçmaz ve gözlerini ayıya diker. Yaşanan boğuşma sonucunda ikisi de hayatta kalır. Bu karşılaşma Martin için değişimin tetikleyicisi olur: “Ayı gideli birkaç saat oldu ve ben hâlâ buradayım, sisin dağılmasını bekliyorum. Bozkır kırmızı, ellerim kırmızı, şişmiş ve parçalanmış yüzümün eski halinden eser yok. Efsaneler çağındaki gibi, bir belirsizlik hüküm sürüyor. Yüzümdeki kan ve vücut sıvısıyla kaplı açık yaraların altında çizgileri silinmiş, belirsiz bir suretim. Bir ölüm olmadığına göre, apaçık bir doğum olmalı bu.” Bu cümlelerle başlayan hikâyenin başlangıcı klasik olsa da yaşanan olayın sıradan bir ayı ve insan karşılaşması dışında bir deneyimi ortaya koyduğu söylenebilir. Yazarın duygu ve izlenimlerini aktarırken garip denilebilecek vahşetin en uç biçimlerinde gördüğü ‘güzellikler‘ ve bu sıra dışılık çarpıcı bir biçimde metne taşınıyor. Yani, Vahşi Hayvanlara İnanmak, dağın başında bir ayının bir kadına saldırmasına değil, sonrasında iki tür arasında tüm sırların kalktığı bir yaşantıya odaklanıyor.

"Bu bir ölüm olmadığına göre, apaçık bir doğum olmalı bu"

paçık bir doğum olmalı bu" Kitapta bu karşılaşmanın yarattığı fiziksel ve ruhsal yaralanmaların uzun bir tedavi gerektirdiğinden de bahsediyor yazar. Ve tedavi aşamalarını da anlatmayı seçiyor. Martin’in çenesinden ayının aldığı bir parça ve bedenindeki kırıklar yüzünden önce Rusya’da sonra Fransa’da devam edecek bir dizi ameliyatlar silsilesi başlıyor. Yazar fiziksel ve ruhsal iyileşme sürecini anlatırken, Doğu ve Batı arasındaki tartışmalara da yer veriyor. Bilim etiğinin anlamı ve psikanaliz üzerine tartışmalar da kitaba eşlik ediyor. Ama en önemlisi ayı ile olan bu gerilimli deneyimin çok katmanlı bir karşılaşma alanı içermesi: “Ayı benim bir yansımamsa, ben bu figürün hangi sembolik dışavurumunu titizlikle araştırıyorum? Sarı bakışları benim mavi bakışlarıma değmiş olmasaydı bu tanımlamalar belki bana yetebilirdi. Ben yine de yankı sözcüğünü tercih ediyorum. Ama bedenlerimiz iç içe geçti, anlaşılmaz bir biz oluştu, belli belirsiz hissettiğim şu ki, biz durumu çok uzaklardan, sınırlı varoluşlarımızın çok ötesindeki bir evvelden geliyor. Aklımda bir yığın soru var. Neden birbirimizi seçtik, o vahşi hayvanla gerçekte nasıl bir ortak yönüm olabilir ve ne zamandan beri.”

Martin için ikilikler yoktur artık, yeni bir varoluştur yaşadığı. Hikâyenin ilk sayfasında söylediği gibi ‘bu bir ölüm olmadığına göre, apaçık bir doğum olmalı bu.’ Bu yüzden de yüzünde kalan iz onun için onarılması gereken bir bozukluk değildir artık.

Vahşi Hayvanlara inanmak, türler arasında yeni bağlar kurmaya çalışıyor. Bir anlamda ötekiliği ortadan kaldırmayı hedeflediği de söylenebilir. Bu yüzden de hikâye boyunca hep karşıtlıklar görüyoruz. Doğu-Batı, gece-gündüz, rüya ve gerçeklik gibi. Ama bunları birleştiren ‘miedka’ oluyor. Miedka, Even dilinde, ayının izini taşıyan kişiye verilen isim. Ayı ve Martin birbirinde bıraktığı fiziksel izler aralarında ruhsal diyaloğun kurulduğu gizemli alanlar oluşturuyor diyebiliriz. Rusya’nın uçsuz bucaksız köşelerinde animist bir hikâye doğayı bir bütün olarak kabul etmeyi ve her türü bu bütünün parçası olarak görmeye davet ediyor.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol