‘İnsan kendini yeniden doğurmak için yazmalı’

02.09.2019 09:45 KÜLTÜR SANAT
Gelirli, yazının başlıca görevinin yaşamın görünmeyen, perdelenmiş yönlerini açığa çıkarmak olduğuna vurgu yaparak, “Yazı bana kendimden kurtulmayı, yeni fikirler bulabilmeyi, kendimle ve dışımdaki her şeyle bir başka ilgilenmeyi öğretti” diyor


KADİR İNCESU

Ali Rıza Gelirli’nin denemelerden oluşan ‘Bir İzafiyet Teorisi Olarak Hayat’ adlı yeni kitabı Klaros Yayınları tarafından yayımlandı.

Bugüne kadar Acemi Yaşamlar, Sözdeki Kesik İzi, ve Kendi Boşluğunda adlı şiir kitapları ile Şiddetin Anatomisi, Tahakkümün Anatomisi, Özgürlüğün Anatomisi, Efendisiz Demokrasi, Demokrasi Komplosu, Karşı Çıkabilmenin Sükûneti, Özgür Aşk, Sözcükler ve Uygarlık İçin Anti Tez adlı deneme kitapları yayımlanan Gelirli ile mutluluk, mutsuzluk, etik, aşk, kadın, özgürlükler, kimlikler, ideolojiler, vicdan, adalet temalı denemelerinin yer aldığı yeni kitabı üzerine konuştuk.




►Yazmanın etkisini hem yazan hem de okuyan açısından değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Yazmanın sizdeki etkisi ne oluyor?
Yazı öncelikle benim için bir hayata tutunma; sonra kendini ifade ve hayata anlam katma aracı… Hayatı açıklamalıydım. Bu başka bir sanat dalıyla da yapılabilirdi kuşkusuz, ama benim gücüm yazıya yetti. Bana sorulursa, yazının başlıca görevi yaşamın görünmeyen, perdelenmiş yönlerini açığa çıkarmaktır. Bunu yazıdan daha iyi yapabilecek bir sanat dalı var mıdır bilinmiyorum. Yazı bana kendimden kurtulmayı, yeni fikirler bulabilmeyi, eski/geleneksel/naftalinli düşüncelerden uzaklaşabilmeyi, kendimle ve dışımdaki her şeyle bir başka ilgilenmeyi öğretti. Günah işlemenin verdiği haz gibi bir haz alıyorum yazıdan! Çok eksiğim biliyorum; yazdıkça tamama ereceğimi düşünüyorum. İnsan kendini yeniden doğurmak için yazmalı; insandan insana uzanan kötülük tükensin diye yazmalı. İçimdekini boşaltmadan huzura ermeyeceğimi biliyorum. Yazı bunun en etkili aracı… Kısaca yazının bendeki etkileri bunlar.

►Yazılarınızın okurda nasıl bir etki yaratmasını bekliyorsunuz?
Tabii öncelikli olarak, mümkün olduğu kadar evrensel okuyucuya yönelmek amacındayım. Şimdi söyleyeceğim şeyin çok iddialı bir talep olduğunu biliyorum ama içimden geçeni açığa vurmalıyım… Yazılarımın çiğnendikçe sarhoş eden ot gibi, alkol gibi, aşk gibi; insanları uçuran, evrenin gizlerini keşfetmede önlerine çıkan tabuları yıkan bir etki yaratmasını isterim. Vücuda yayılan sıvı gibi bedeni etki altında bırakması tek muradım. Bunu ne kadar başardım bilmiyorum; ya da başarımı mıyım bu bir muamma benim için. Bunu yaparken, yazılarımın herkesi kendi tanrısıyla (tanrısı ister göksel, ister manevi, ister maddi, ister ideolojik bir tanrı olsun) yüzleşmesine vesile olmasını isterim. Bunlar ürpertici düşünceler olabilir kimine göre. Ama günümüzde ürpertici olmayan hiçbir düşünce, özgürlük fikrine/ pratiğine hizmet edemez.

►Gün Zileli’nin de önsözde dikkat çektiği “Hayatın köşe başlarını, ana duraklarını kollamaktan ışıklı caddelerinin ve göz alıcı vitrinlerinin hep uzağında kaldım,” sözünüzle anlatmak istediğiniz nedir?
Evet, gerçekten de “Hayatın köşe başlarını, ana duraklarını kollamaktan ışıklı caddelerinin ve göz alıcı vitrinlerinin hep uzağında kaldım.” Bunun daha genç yaşlardayken maddi ve özel bir takım nedenleri vardı. Hep tetikte olmalıydım, zira hayatta kalmam buna bağlıydı. O yüzden köşe başları ve ana duraklar önemliydi. Fantezilerle, parlak ışıklarla vakit geçirecek bir lüksüm hiç olmadı. Daha erişkin yaşlarda ise tüm bu gerçeklerin yanında entelektüel bir tercihti benimki. Basit bir hayat, karbon ayak izi en küçük hayat talebi, beni ışıklı caddelerden ve göz alıcı vitrinlerden uzak tuttu.

►Hayatın kadınlara hiçbir vakit erkeklere sağladığı konforu sağlamadığına dikkat çekiyorsunuz. Bu durumun nedenleri ve sonuçları ile yapılması gerekenler üzerine neler söylemek istersiniz?
Ne yazık ki kadın ve erkek ‘insan’ üst kimliğinde eşitlenemedi. Kadın ve erkek, cinsiyetleri üstü bir ilişki geliştiremedi. Erkek hep egemen kimlik oldu; tanımladı, tarif etti, norm koydu. Her tanımlama aynı zamanda bir sınırlamadır, çerçeve çizmedir. Sınırlanan ve çerçeve çizilen hep kadın oldu. Bu durumun sosyolojik, psikolojik nedenlerine girmenin yeri burası değil. Ayrıca konu gerek akademik çevrelerde gerekse toplumsal yaşamda yeterince tartışılıyor zaten. Bugün bize gerekli olan yeni bir “kadınlık” bilgisi ve yeryüzüyle yeni bir ilişki tarzı. Zira erkeğin kadınlığa ilişkin bilgisi “inşa” edilmiş bir bilgidir. Hakiki bir bilgi değildir. Gerçi, orta yerde “kimlik” diye bir insan gerçeği olduğu sürece ötekileştirmeler, dışlamalar hep olacaktır. Kaldı ki kimlik bir iktidar sorunudur. Ve iktidar, kimlik üretmeden, şiddet üretmeden geri duramaz. Bu noktada yapılması gereken ve bize acilen lazım olan, yeni bir kadınlık bilgisi ve yeni bir insanlık inşası…

►Sizin bir yazınızda sorduğunuz “Neden kendim gibi değilim?” sorusunu ben de size sorsam…
Aslında bu soruyu –belki haddimi aşarak- kendim üzerinde tüm insanlara soruyorum. Kendiniz gibi misiniz? Neden kendiniz gibi değilsiniz? Benim cevabım şu: çünkü ruhumuz, karakterimiz; mitler, ideolojiler, inançlar tarafından sakatlanmış. O nedenle “kendim” olmak zahmetli iş! Mücadele, emek ve itiraz istiyor. Bu da hiç kolay bir şey değil. Günümüzde “kendim” olmanın bir bedeli var. Bazen, hatta genellikle sorunların üstüne üstüne gitmek yerine etrafından dolanıyoruz. Bu da “Neden kendim değilim” sorusuna yanıt oluyor sanırım.

►‘Şiir yazarı’ ve ‘Şair’ tanımlarınız da dikkat çekiyor. Bu tanımlarda belirleyici olan etkenler neler?
Aziz Nesin’in dediği gibi memleketimizde her üç kişiden beşi şair… Şiir dünyamızı bundan iyi anlatan bir söz duymadım. Ne büyük ironi! “Şiir yazarı” ve “şair” tanımlamasına döndüğümde: bir, şiirden nemalanmak isteyenler var bir de şiire itibarını iade etmek isteyenler var. Şiire hak ettiği değeri verenler şairdir –ki bunları şiirlerini okuyunca kolaylıkla anlıyorsunuz… Diğer tarafta da, şiir üzerinden itibar bekleyenler var, bunlara da şiir yazarı diyorum ben.