İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı Adnan Özyalçıner: Yalnızca sevgidir bizi yaşatacak olan

01.11.2019 13:43 BİRGÜN KİTAP
Adnan Özyalçıner, “Benim için önemli olan yaşanan gerçekleri, öykü gerçeği içinde kurgulamaktır. Gerçeği, gerçeklikleri daha gerçek kılma yolunda, üst gerçekçi ögelerden de yararlanmak vardır. Gerçeğin gerçek yüzünün ortaya çıkarılmasını isteyen insancı, toplumcu, gerçekçi bir yazar olarak görüyorum kendimi de, yerimi de” diyor

KADİR İNCESU

‘İstanbul Öykücüsü' olarak anılan Adnan Özyalçıner için 'yazmak' yaşamının her anında, her döneminde bir tutku olmuş… Hayata her zaman bir 'yazar' gözüyle bakmış. Başta yaşadığı çevreyi, gözlemlerini, anılarını kurgulayıp, öyküleştirmiş. Yazdığı her öyküde yenilikler yaratmış. Öykülerinin sevilmesinin temelindeki ana öğe seçtiği konuyu anlatış ve öyküleme tekniğidir de... Özyalçıner; evinde, sokağında, mahallesinde, kentinde, ülkesinde yaşayan insanların sesi, sözü, çığlığı olmuş.


Adnan Özyalçıner’i tanımayanlara bir fikir versin diye mutlaka anlatmam gerekir ilk kez karşı karşıya gelişimizi…

Yıl 1999… TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın başlamasına birkaç gün var. Cumhuriyet Kitap Eki’nde Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner’in birlikte hazırladığı dört kitaplık Emek Öyküleri serisinin ilanını görünce fuara gidip serinin Grev Bildirisi adlı ikinci kitabını alıyorum. İstanbul Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası’nda yaşadığımız 102 gün süren grevin de etkisiyle… Aynı gün bitirip diğer üç kitabı da alıp, yutarcasına okuyorum.

Yine o günlerde Beyoğlu Zambak Sokağı'nda bulunan Cumhuriyet Kitap Kulübü’nde Adnan Özyalçıner'in imza ve söyleşi günü olduğunu duyunca, soğuk ve yağmurlu havaya aldırmadan erkenden yola çıkıyorum… Kalabalık olur, acele etmeliyim diye söylenerek Kazancı Yokuşu'nu çıkıp, koşar adım kitap kulübünden içeri girdiğimde kitapları incelerken görüyorum Özyalçıner’i.

SALONDA TEK BAŞIMA

İlan edilen söyleşi saati gelince Adnan Özyalçıner kendisine ayrılan yere geçti, ben yakınındaki sandalyeye oturdum. Özyalçıner, kasketini masanın sağ tarafına, ellerini birleştirerek masanın üzerine bıraktı. Bir süre salonu inceledikten sonra bana doğru dönüp, gülümseyerek, "Çek sandalyeni sen de gel buraya" dedi. İkiletmedim bile söylediğini.

Salondaki tek okuruydum. Böyle bir fırsat kaçar mıydı?

Hava şartları çok olumsuzdu. İsteseydi Merter'deki evinden çıkıp, Beyoğlu'na gelmez; hadi geldi diyelim, baktı ki salonda bir kişi var; birkaç dakika kalır “ben gidiyorum” da diyebilirdi. İki saat süresince konuştuk. Konumuz öykülerdi. Özellikle kendisiyle ilgili pek çok detay anlattı.

Okumak gibi fotoğraf çekmek de bir tutkuydu benim için. İşin içine fotoğraf girince yakınlık daha da arttı. Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner’i gördüğüm her yerde fotoğrafladım. Bir süre sonra da bana 'ailemizin fotoğrafçısı' demeye başladılar.

Sonra… Sonrası zamanla kendiliğinden gelişti. Kitaplarını birkaç kez okuduğum Adnan Özyalçıner ile önce Kıyı Dergisi için uzun bir röportaj yaptık. Sonraki süreçte BirGün’ün sayfalarında yer alan söyleşilerimiz de oldu.

Her karşılaştığımızda geleneksel hale getirdiğimiz fotoğraf çekimini yaparız. Çok iyi poz verir. Sonrasında ise sohbete geçeriz. Her zaman öyküleri ve yazın yaşamı üzerine soracak sorularım vardır. O da sorduğum her soruya sabırla yanıt verir. Bir gün olsun “Yeter, yoruldum” dediğini duymadım. Yüzü her zaman güler, somurttuğu görülmemiştir.

EKMEK KARNELİ GÜNLER...

Özyalçıner 31 Aralık 1933 gecesi 12 ya da 12’yi geçe doğmuştur. Ancak nüfustaki kayıtlarda 18 Şubat 1934 tarihi geçer. Kendisinden önce doğan kardeşi Hüsnü’nün kırkı dolmadan ölmesi nedeniyle babası bir süre bekler nüfus kaydını yaptırmak için…

Çocukluğu Karagümrük’te geçer… İkinci Dünya Savaşı yılları; ekmek karneyle. Ağır işçi olan baba yarım, anne çeyrek, iki kardeş de çeyrekten de az ekmek alabilmektedir. O günleri anlatırken “Mutluydum. Çocuktum. Hele yazları mutluluğuma diyecek yoktu. Çocukluğum bütün yoksunluklara karşın mutlu geçmiştir diyebilirim” der.

Karagümrük bir işçi semtidir. Çoğu okuma yazma bilmeyen yaşama tutunmaya çalışan, yaşam mücadelesi içinde olan insanların yaşadığı bir semt… Her şeyin farkındalar; yaşadıklarını, onlara dayatılanları bilip, görüp, tartıp sonuçlar çıkarabiliyorlar. Gelecekleri konusunda da hayalleri var ancak içinde bulundukları durumu, açıklayabilmekten, ifade edebilmekten yoksunlar. Bu durumda onların düşüncelerini kendi içlerinden birisinin anlatması gerekmektedir. Özyalçıner de “Gördüğüm, bildiğim, düşündüğüm kadarıyla onlara yaşatılanları, düşlerini, hayallerini, düşündüklerini, gelecek umutlarını yazmalıydım. Yazmaya çalışıyorum. Becerebildiğimce” derken Karagümrük’ün yazın yaşamına etkisini tüm gerçekliğiyle ortaya koyuyor.

Çocukluğundan itibaren pek çok dergi, Nat Pinkerton, Arsen Lüpen, Peyami Safa’nın Server Bedi imzalı polisiyeleri, halk öyküleri de dahil ne bulursa okur. Daha sonra Ömer Seyfettin, Yakup Kadri’den Yaban, Halide Edip’ten Sinekli Bakkal, Reşat Nuri’den Acımak, Refik Halit Karay’dan Sürgün, Halit Ziya’dan Mai ve Siyah da ilk edebiyat okumaları arasına girer.

'AŞIRI GERÇEKÇİ...'

İstanbul Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olan Salim Rıza Kırkpınar yazarlığını ortaya çıkarır. Kırkpınar öğrencilerinden İstanbul’un anıtlarını anlatmalarını ister. Özyalçıner, mahallesinde oyun oynadıkları alan içerisinde yer alan surları yazar. Ansiklopedik bilgiler değildir yazdıkları: “…çevresinde yaşayanları, atları, kırlık alanları, çukurlukları içindeki bostanları, paslı tenekeler, cam parçaları, çer çöp içindeki yıkık dökük haliyle betimleyerek anlattım. Salim Rıza’nın etkisi, beğenip sınıfa okuttuğu ilk kompozisyon ödevim Sur’la kendime güvenimi sağlaması, yazarlığa yönlendirmesiyle oldu. Okuyacağım kitaplara, yazarlara kadar yol göstermesiyle…”

Lisedeyken düzenlenen öykü yarışmasında 'aşırı gerçekçi bulunduğu için' üçüncü olabilir. Kenar Mahalleden üst başlıklı öykülerinin On-Üç dergisinde yayınlanmış olmasını da yazarlığının ilk aşaması olarak kabul eder.

SENNUR SEZER İLE TANIŞMA

Yıl, 1960. İlk öykü kitabı Panayır yayınlanalı kısa bir süre olmuştur. Doğan Hızlan, okuru olan Sennur Sezer ile tanıştırır. 3 Ağustos 1967’de evlenirler. Ayşe Bengi ve Ahmet Emre isimli iki çocukları olur. Kızından Adnan Taylan adlı bir de torunları…

Sezer, Özyalçıner’e "silah arkadaşım benim" diye seslenir.

Bir sevgi şiirine başlamalıyım / Eskittiğimiz günler için / Yorgun akşamlarında / Verdiğin güven, yarın ekmeği / Umudu işçinin / Eve dönememenden korkmak / Uyanamamaktan daha doğal (…) / Bir sevgi şiirine başlamalıyım / Silah arkadaşım benim / Silahı halka güvenmek / Silahı yaşamak olan

Özyalçıner de şiirler yazar sevdalısına, fakat kimseyle paylaşmaz. Israr etmeyin, ikna edemezsiniz. Ben de çok ısrar ettim. Sonunda Ülkü Tamer’in çektiği bir fotoğrafın arkasına yazdığı, 26.11.1966 tarihini taşıyan dizelerini paylaştı:

Sennur’a / Bütün ağaçlar çiçeksiz / dingin heykeller güzün. / Bir ilkyaz başlattın bende / Gün ortası karanlığında mevsimin / Işıltılı bir hüznü sürsün / Bundan böyle yüreklerimiz.

İLK GÖZ AĞRISI PANAYIR

Özyalçıner, a Dergisi Yayınları’nın üçüncü kitabı olarak yayımlanan Panayır’da 1957'den sonra yayımlanmış, yaşamayı vurgulayan, öne çıkaran öykülerine yer verir. Kendi deyişiyle, “Ölümle anlatılmış, ama umudu besleyen öykülerdi. Yaşaması gerekirken, düzenin getirdiği haksız, umudu diri, canlı tutan ölümler...”in anlatıldığı öyküler… Panayır’dan sonra Sur basılır, Ülkü Tamer’in de gayretleriyle…

Yeri gelmişken a dergisinden de söz etmeliyiz. Söz Özyalçıner’de: “Sanırım 1955 yılının başlarıydı. Kemal Özer, ben, Konur Ertop, Ülkü Tamer, Asım Bezirci, Onat Kutlar, Demir Özlü, Hilmi Yavuz, Erdal Öz, Ferit Öngören, Ergin Ertem, Uğur Cankocak, Ercüment Uçarı, Yüksel Yaşar, Doğan Hızlan, Onay Sözer vardı. 1956'da Demokrat Parti iktidarı, baskıyı büsbütün artırınca üniversitede iktidar karşıtı hareketler başladı. a dergisi, özgürlüklerin kısıtlanmasıyla baskılara eylemsel karşı koyuşların yanı sıra, kültürel bir karşı koyuşun gereğinden doğdu. İktidarın siyasal, toplumsal baskılarına karşı çıkmak olduğu kadar edebiyatın yozlaşmışlığına, gerçekçiliğin basmakalıpçılıkla yüzeyselliğine de karşı çıkmaktı. Genç kuşak, siyasal iktidara olduğu gibi edebiyatın iktidarına da karşıydı.”

istanbul-kitap-fuari-nin-onur-yazari-adnan-ozyalciner-yalnizca-sevgidir-bizi-yasatacak-olan-644328-1.


50 KUŞAĞI...

Özyalçıner üyesi olduğu 1950 kuşağının en temel özelliklerinden birisinin, neyi anlatması gerektiğini bilmesi kadar, nasıl anlatması gerektiğinin de ayırdına varmış olması olduğuna dikkat çekiyor, 50 Kuşağı öykücüleri içersindeki yeri için şunları söylüyor: “Benim için önemli olan yaşanan gerçekleri, öykü gerçeği içinde kurgulamaktır. Gerçeği, gerçeklikleri daha gerçek kılma yolunda, üst gerçekçi ögelerden de yararlanmak vardır. Metaforlara dayalı dışa vurumcu, izlenimci bir anlatım içinde betimlemelerle bezeli imaginer bir anlatım edinmişimdir. Amacım insanı, toplumu, toplum gerçeğini bu yolla daha derinlikli, daha kapsamlı bir biçimde anlatabilmiş olmak. Elbet buna öykülerimdeki dilsel yapıyı, dil bilincini, Türkçecilik esas olmakla birlikte asıl söz dizimindeki değişikliklere dayalı bir anlatım biçimini yeğlemiş olmamı eklemeliyim. Gerçeğin gerçek yüzünün ortaya çıkarılmasını isteyen insancı, toplumcu, gerçekçi bir yazar olarak görüyorum kendimi de, yerimi de.”

Özyalçıner “Yağma kitabında dikkat çeken tarzıyla ilgili 'eşya-insan' ilişkisinin öykülerinin temelinde olduğuna vurgu yapıyor: “Bu kez kentin kendisini kişileştirdim. Amacım, bir kentin öyküsünü anlatmaktı. Bu anlatılanlarda bir romanın yoğunluğu, derinliğine bir incelemecilik aranmamalı. Kitaptaki öykülerle anlatılmak istenen bir kentin öyküsünden belirgin bir kaç çizgi. Bu yüzden öykülerde ne yer ne de kişi adlarıyla karşılaşılacaktır. Ama betimlemelerden çıkarılacak sonuca göre İstanbul’un anlatıldığı da kimsenin gözünden kaçmayacaktır. Gerek tek tek kişilerin öykülerinin anlatımında, gerek kalabalıklar konu edilirken, gerekse düpedüz kent anlatılırken ekonomik, toplumsal çelişkiler açısından ülkemiz sorunlarıyla insanın göz önünde tutulduğu, bir kentin öyküsünün bütün bir ülkeyi giderek üstünde insanların yaşadığı bütün kara parçalarını kapsadığı anlaşılacaktır.

Yağma’nın alt başlığı ‘Bir Şehrin Öyküsü’nde başkişi, öyküsü anlatılmaya çalışılan kentin kendisidir. Kişilerin birbirinden çok kentin kendisiyle, yani eşyayla olan ilintilerindeki çelişkiler, bu kitaptaki öykülerin başlıca özelliklerindendir. Yaklaşık 70 yıllık bir ömür o kitaplara verilen… İnsanın çektiği acılar, toplumun yöneticilerle olan çelişkileri var öykülerimde. Bunun dışında da hayata bağlılık, umut ve geleceğe güven var. Biz varız bu kitaplarda, bütün bir İstanbul var. Ama bu başka bir İstanbul, öteki İstanbul… İşçinin, yoksulun; acı çeken, ama bu acıya rağmen umudu olan topluluğun öyküleri…”

YAZINA ADANAN BİR ÖMÜR...

Özyalçıner yaşamını yazmaya adamıştır. Yaşadıklarını anlatmak için yazarlığı seçtiğini ifade eden Özyalçıner’in söyledikleri de dikkate değer: “Benim yaşadıklarımsa bana, topluma, çoğunlukla yaşatılan acılar, çiğnenen insan hak ve özgürlükleriyle her türlü eşitsizlikle ayrımcılıklarıdır. Bütün bunlara karşı çıkmak, olan bitene, çıkarcılığa, sömürüye ses çıkarabilmek içindir. Daha çok da hep içlerinde olduğum/olacağım sesini çıkaramayan çoğunluğun adına. Kısaca, insanların savaşsız, sömürüsüz bir dünyada insanca yaşamasını, insana da, yaşama da sevgi duymasını istiyorum. Yalnızca sevgidir bizi yaşatacak olan.”

TANIŞMAK İÇİN MÜKEMMEL FIRSAT

Adnan Özyalçıner’in Sennur Sezer ile birlikte yayına hazırladıkları dahil 53 kitabı var. Öykü kitaplarının yeni baskıları da Manos Kitap tarafından yapılan Özyalçıner’in okurlarına bir de sürprizi var. Kitaplarına girmeyen ilk dönem öyküleri de bir arada yayınlanıyor. Aradan geçen bunca yıldan sonra neden ilk öykülerini kitaplaştırma gereği duyduğunu sorduğumda ise “Dönüp geriye bakmakla, nereden nereye geldiğimi benim de okurlarımın da görmesini, bilmesini istedim. Öykülerimde neyin değişip neyin değişmediğini görmek de önemli. Örneğin dil, dille anlatımla nasıl uğraştığımı görmek, bugünkü yalınlığa ulaşmanın basamaklarını izlemek çok önemli” dedi.

Adnan Özyalçıner TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı… Özyalçıner ve kitaplarıyla tanışmak için mükemmel bir fırsat…

***

Onur ödülünü başkaldırıcı 50 Kuşağı ile paylaşıyorum

Adnan Özyalçıner TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı... Duygularını sorduk, o da bizimle paylaştı:

"Her insan fark edilmekten hoşlanır. Ben de onur yazarı olarak fark edilmiş olmaktan mutluluk duyuyorum. Ben mutluluğumu 1950 kuşağı yazarlarından biri olduğumdan ikiye katladım. Bu mutluluğu, 1950 Kuşağı yazarı, şairi arkadaşlarımla paylaşıyor olmaktan daha çok mutluyum.

1950 Kuşağı başkaldırıcı bir kuşak olarak ortaya cıkmıştır. 1950 kuşağı öykücüler, şairleri, eleştirmenleriyle birlikte dönemin siyasal iktidarının özgürlükleri kısıtlayan baskıcı tutumuna karşı çıktıkları gibi edebiyatın kalıplaşmış, neredeyse bir örnekleşmiş gerçekçi anlayıştaki iktidarına da karşı çıkmıştır. İnsanı, yalnız dış edimleriyle değil, duyguları, düşünceleri, hayalleri, düşleriyle birlikte bir bütünsellİk içinde, doğası, çevresi, toplumsal yaşam içindeki ilişkileri, çelişkileriyle anlatmıştır.

Bana göre yazmak, kendini ifade etmek demektir. Duygularıyla düşüncelerini paylaşmaktır. Bir var ki yazar, kendini ifade ederken başkalarını da ifade etmeli, edebilmelidir. Kendilerini ifade edemeyenlerin duygularıyla düşüncelerini paylaşarak, paylaştırarak.

Ben öyle yaptım, öyle yapıyorum."

cukurda-defineci-avi-540867-1.