birgün

24° AZ BULUTLU

GÜNCEL 01.06.2020 09:41

Kentler savunmasız

Salgının yoksul muhitlere etkisini BirGün’e yorumlayan York Üniversitesi’nden Kent Bilimci Prof. Dr. Roger Keil, “Kentin saçaklarındaki binalarda yoksul nüfusla karşılaşıyoruz. Buralar kentsel bölgenin dokusuna bağlı değiller ve bu yüzden savunmasızlar” diyor

Kentler savunmasız

UĞUR ŞAHİN

Koronavirüs salgını, kentlerdeki eşitsiz yaşam koşullarını açığa çıkardı. Öyle ki salgın İstanbul’da Bağcılar, Bayrampaşa gibi lokasyonları, Brezilya’da gecekondu mahalleleri ‘favela’ları, İngiltere’de ise Londra’nın doğu mahallelerinden Newham’ı vurdu. Peki, bunun arka planında yatan nedenler ne? Covid-19 pandemisinin kentler açısından neleri değiştirmesi muhtemel? Bu sorulara yanıt aramak için Kanadalı Kent Bilimci Prof. Dr. Roger Keil ile görüştük. Aynı zamanda York Üniversitesi’nde akademisyen olan Prof. Dr. Keil’e göre, konut edinmek yeniden ‘bir savaş alanı’ olacak.

►İlk olarak koronavirüsle “tanışma” hikâyenizin nasıl olduğunu merak ediyorum. Bu işin “ciddi” olduğunu ne zaman anladınız? Hemen devamında sizin ülkenizdeki son duruma dair gözleminiz nedir?kentler-savunmasiz-738312-1.

Aralık 2019’dan Mart 2020 sonuna kadar Almanya’da yaşadım ve Kanada’da salgının başlangıcını gördüm. Toronto’ya döndüğümde doğruca karantinaya girdim ve son iki aydır evimde izolasyondayım. Hemen hemen otuz yıldır yaşadığım şehre döndüğüm zaman hissettiğim yabancılaşmayı yansıtmak amacıyla bir “podcast” hazırladım. 2003 SARS salgınındaki tecrübelerden ötürü Kanada ve özellikle Ontorio bölgesinde bulunan Toronto, yeterli bir şekilde hazırlandı. Ancak her alanda kemer sıkma zihniyetine sahip olan muhafazakâr hükümetler, tıpkı SARS salgınında aniden yükselen hareketlenmeleri yönetebilecek geniş çaplı politikalardaki çöküşten önce olduğu gibi, kamu sağlığı altyapısını ciddi oranda zayıflatmıştı. Büyük ancak kentli nüfusun (yüzde 80) ABD sınırı boyunca yoğunlaştığı ülkede enfeksiyonlar ve ölümler özellikle kurumsal yerlerde ve bakım evlerinde yaşandı. Ontario ve Quebec en çok etkilenen yerler oldu. Eyalet sağlık görevlisi tarafından koordine edilen tedbirlerle pandemiyle başarılı bir şekilde mücadele ettiği için virüsün başlarda ortaya çıktığı British Columbia Eyaleti’nin hakkını teslim etmek gerekir. Daha genel olarak federal farklılıklar ülkenin anayasal mimarisi ve yönetim pratikleri için klasiktir. Liberal Justin Trudeau tarafından yönetilen ülke, özellikle Washington’daki muadillerine göre daha sakin ve sorumlu bir liderlik gösterdi. Ancak bu yerel bölgelerin sorumluluğundaki test ve temas takibi gibi günlük işleyen hareketleri kapsamamaktadır. Şu an ekonomisini ve sosyal yapısını açmaya niyetlenen ülkede federal hatta belediyeler arası farlılıklar önemli bir tartışma noktasıdır. Mayıs ayının son günlerinde geleneksel olarak aileleri bir araya getiren Anneler Günü ve Victoria Günü vardı. O günlerde karantinaya bağlılığın gevşemesinden dolayı ani ve beklenilmeyen toplu enfeksiyonlar endişe verdi.

►Türkiye’de koronavirüs salgını en çok İstanbul’u etkiledi, bunun çok sayıda nedeni var. İstanbul hakkında epey bilgili olduğunuzu düşününce, Toronto’daki ve İstanbul’daki kentsel manada koronavirüs tablosunu nasıl kıyaslarsınız?

Gördüğüm kadarıyla ülkelerinin hareketlilik merkezleri oldukları için büyükşehirler salgından daha fazla etkilendi. Ekonomik seyahatler, turizm, öğrenciler ve aynı zamanda mülteciler buralarda yoğunlaşmıştır. Büyük havalimanları bu şehir merkezlerindedir. Virüsün şehre yayılması için birçok neden ve yol bulunmaktadır. Vuhan’dan tutun Madrid, New York, Milan ve Montreal gibi en çok etkilenen merkezlere bakacak olursak, kentsel biçim ve tasarım açısından basit bağlantılar kurmamızı mümkün kılacak tek bir yayılma düzeni yoktur. Toronto ve İstanbul özellikle geleneksel kent merkezlerini çevreleyen tarım ve orman alanlarına yayılmış geniş banliyöleşme biçimleri açısından bazı benzerliklere sahiptir. Murat Güney ve Murat Üçoğlu ile birlikte bu durumu “Massive Suburbanization” isimli bir kitapta dünya çapındaki uluslararası şehirleri karşılaştırarak inceledik. Geniş banliyö yerleşimlerine sahip bu kentsel peyzajın virüs için daha yaygın bir saldırı noktası oluşturduğu doğru. Bu yeni dış çeperlerde kamu sağlığı altyapısına ve tıbbi kuruluşlara erişebilir olma durumunun genellikle düşük olduğunu görüyoruz. Kentin saçaklarındaki yüksek katlı binalarda kimi zaman en yoksul nüfusla karşılaşıyoruz. Buralar kentsel bölgenin dokusuna sağlam bağlı değiller ve bu yüzden gıdadan, ulaşıma ve sağlığa kadar birçok hizmetin eksikliğine karşı savunmasızlar. Fakat hem İstanbul’da hem de Toronto’da virüsün yayılmasıyla kentsel biçim yoğunluğunun tek başına direkt ilişkili olduğuna dair bir gösterge bulunmamaktadır.New York ve Chicago gibi şehirlerin kalabalık ve yoksul yerlerindeki dışlanmış ve ırkçılığa maruz kalmış insanların, bu şehirlerin diğer bölgelerindeki refah sahibi ve beyaz insanlara göre virüsle genellikle daha fazla karşılaştıklarına dair bazı kanıtlar bulunmakta. Fakat kurulmuş kent biçimleriyle bu yoğun tasvir arasında sınırlı bir ilişki var. Virüs kurbanlarının büyük bir kısmını bakımevleri ve hapishaneler gibi insanların kemer sıkma ve yetersiz fonlama koşulları altında toplandıkları kurumsal çevrelerde buldu.

GÜVENLİ KENT NÜFUSU İÇİN DAHA FAZLA ÇABA GEREK

►Dünyadaki salgınlar, küresel manada birçok değişikliğe neden oldu. Koronavirüs pandemisiyle birlikte kentler açısından nelerin değişmesi muhtemel?

Bunun hakkında konuşmak için henüz çok erken. Şehir nüfusunun daha fazlasının aktif toplu ulaşıma geri dönmesi ve otomobil kullanımının arkamızda bırakılması gibi birilerinin zihninde aşikâr olan değişikliklerin ötesinde üç başlığın izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Birincisi konutlandırma; kent nüfusu için güvenli, sağlıklı ve ucuz yaşam alanları için daha fazla çaba sarf etmemiz gerekiyor. İkincisi iklim değişikliği; hastalıklara karşı daha dirençli ve sağlıklı şehirler inşa etmeyi denerken sürdürülebilirlik başlığının masanın dışına itilmediğinden emin olmamız gerekiyor. Üçüncüsü kadınların kamusal alandaki ve kent işgücündeki rollerinin daha eşitlikçi bir şekilde geliştirilmesinin sağlanması gerekiyor. Çoğumuzun özellikle de çocukların evde kaldığı bir kent manzarası söz konusu. Bunu önceki on yıllarda olduğu gibi kadınların yükü haline getiremeyiz.

►“COVID-19, kentleşmiş bir gezegenin nüfusunu etkileyen ilk pandemi olmakla birlikte, çeperin pandemisidir. Virüs, en az korunan, en dağınık ve de görünürlüğü de en az olan bölgelere sirayet ediyor” diyorsunuz. Bunu biraz detaylandırır mısınız? Çünkü örneğin koronavirüs nedeniyle İngiltere'de Ulusal İstatistik Ofisi'nin (ONS) yaptığı araştırmaya göre, salgında ölüm oranları ülkenin yoksul bölgelerinde daha yüksek. İngiltere sadece bir örnek ve bunu çoğaltmak mümkün… Virüsün etkilediği kesim için neler söyleyebilirsiniz?

Bahsettiğim şey tam olarak şuydu: Virüs küresel bir şehre ulaşır ancak dış çeperdeki nüfusa ve esasen kentleşmiş toplumumuzdaki kurumlara daha fazla zarar verme eğilimdedir.Bu dış çeper ya da daha küçük ve yoksul şehirler de olabilir. İngiltere’den söz açtın. Bu bağlamda Wolverhampton’u ve ayrıca Lake District gibi turistik bölgeleri yahut gündelik ziyaretçilerinden bulaşıcı hastalık bulundurmaya elverişli olan diğer şehirlerle doğrudan bağlantılı şehirleri düşünelim. Ama esasen Britanyalı kent bilimci Jonathan Davies’in dediği gibi “Avusturya Gerçekçiliği” içinden sosyal olarak dışarıda konumlanmış kurumlara göz kulak olmalıyız. Buralar ırkçılığa maruz kalan mahalleler, Kızılderili yerleşimleri veya her türlü bakım evleri olabilir.

►Koronavirüs krizi, kentlerin sağlık altyapısının önemini açığa çıkardı. Ancak şehirlerin küresel sağlık yönetimindeki rolü hâlâ beklenen noktada değil. Sizce bunun nedeni ne?

Ulus devletler küresel sağlık yönetimi konusunda sert bir kavrayışa sahiptir. Bunun arkasında gerçekçi uluslararası diplomasi, Birleşmiş Milletler kurumlarının rolü özellikle Dünya Sağlık Örgütü ve bu kurumların sadece yahut çoğunlukla ulusal hükümetlerle başa çıkma biçimleri vardır. Uluslararası düzlemde ulus devletlerin egemenliği sürdüğü sürece bu durum bir noktaya kadar mantıklıdır. Ancak şehirlerin rolü bununla beraber net bir şekilde büyümüştür. ABD’de kendine güvenen belediye başkanlarının politikalarından gördüğümüz kadarıyla bu durum ülke içinde doğrudur. Örneğin, pandeminin büyük bölümünde sorumluluklarından kaçan federal bir hükümet karşısında; küresel ölçekte C-40 Belediye Başkanları gibi organizasyonlardaki başkanların pandeminin şehirlerindeki etkilerinde karşı güçlerini birleştirmeleri doğrudur. İki noktanın dikkatimizi çekmesi gerekecek. İlk olarak, sivil toplum ve halk inisiyatifleri belediye yönetim stratejilerinin daha güçlü bir parçası olabilir mi? İkinci olarak, kriz sona erdiğinde kaçınılmaz olarak derin bir mali çukura düşecek olan belediyeler daha üst seviyedeki yönetimler tarafından desteklenecekler mi? Her iki soru da Kanada için önemlidir ancak bunların başka yerler içinde önemli olduğunu varsayıyorum.

►COVID salgını, sıklıkla görünmez olan çevre işyerlerinin ve çalışanlarının güvenlik açığını da görünür kılması açısından da önemli. Halkın alım gücünün düşük olması ve virüsle mücadele edebilecek bir tasarrufa ya da ek bir bütçeye sahip olunmaması, özellikle yoksul kesimin uzun vadede karantina koşullarını uygulayabilmesini imkânsız kılıyor. Peki, Kanada için ne söylemek gerek? Bu koşullar altında yaşamını sürdüren kesimlerin çoğunluğu ve özelliği ne?

Evet, sağlık ve güvenlik konuları geçmişte daha az önemli ve marjinal kabul edilen, aynı zamanda en az korunan ve en kötü ücrete sahip iş kollarında şimdi kesinlikle merkezi konumdadır. Bu iş kollarını kişisel hizmet işleri ve hemşireliğin yanı sıra temel hizmetler ve otobüs şoförleri gibi kamusal alanda üretilen hizmetler olarak düşünüyorum. Kamu işverenlerinin maliyetleri düşürmesi, sürekli kar isteyen özel şirketlerin refah devletini ele geçirmesi ve çalışanlarının durumlarını zayıflatması bu iş kollarında iş güvenliğini bir mesele haline getirmiştir. Bu iş kolları için işgücü piyasasında daha iyi gelir artık en önemli önceliktir ve insanların çoğu buna destek olmak için irade göstermeye hazırdır.

►Connolly ve S. Harris Ali ile yaptığınız bir çalışmada, kentler ve bulaşıcı hastalıklarla ilgili son durumunu incelediniz. Çalışmanın sonuçları nelerdi, özetlemek ister misiniz?

İddiamız temel olarak, insanlık için yeni ortaya çıkan bulaşıcı hastalıkların yayılmasının kent hayatının dünya çapındaki muazzam genişlemesiyle ilişkili olduğu gerçeğini görmemiz gerektiğidir. Artık çoğunlukla kent gezegendeyiz. Teknik olarak kentlerde yaşamasak bile kent toplumunun dokunaçları onu mümkün kılacak maden ocaklarına, ağaç kesim yerlerine ve tarımsal bölgelere ulaşır. Kent dünyasının ilişkilerini yönetim, altyapı ve nüfus dinamikleri açısından açıkça görebiliriz.

KONUT EDİNMEK TEKRAR BİR SAVAŞ ALANI OLACAK

►Söyleşiyi sonlandırırken, dünyada devletler ve yerel yönetimler, koronavirüse karşı mücadele kentlerin çeperlerinde yaşayan, dezavantajlı gruplara yardım sağlanması konusunda nasıl bir sınav verdi?

İlerleyen zamanlarda göreceğiz. Yol alan bazı iyi inisiyatifler var. Birçok şehirde kirada oturanlar korunuyor. Düşük ücretli hizmet çalışanları tehlike altında yapmakta oldukları işlerinin görünür olduğunu fark etti.Fakat yerel yönetimlerin burada gerçek bir fark ürettiğini söyleyebilmemiz için gidilecek daha çok yol var. Birçok şey bir takım sosyal kent hareketlerinin yerel yönetimleri üzerindeki ateşi yakıp yakmayacaklarına bağlı olacak. Finansallaşmış gayrimenkul endüstrisi karı uygun fiyatlı konut sağlamaktan daha önemli olarak gören kötü yollarını değiştirmeye zorlanacağı için konut edinmenin tekrar bir savaş alanı olacağını düşünüyorum.

YAVAŞLAYAN ŞEHİRLER HOŞUMUZA GİTTİ

►Son olarak, koronavirüs kriziyle birlikte “daha yaşanılır kentler” için hangi adımlar atılmalı? Neler gözardı edilmemeli? Bu salgın sonrası bizi bekleyen birçok küresel kriz var: Örneğin: İklim krizi… Yeni bir kent tahayyülü için neler söylersiniz?

Büyük düşler söyleyebilirim. İklim krizinin önceden beri var olan gündemi COVID sonrası herhangi bir politik kent programının merkezi olacaktır. Kavramsal ve deneyimsel düzeyde iklim ve sağlığın ilişkili olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz.Dahası, şehirlerimizin yavaşlamasının bir çoğumuzun hoşuna gittiğini gördük. Şehirlerimizi rekabet edilebilirlik hedeflerine göre yapılandırmak yerine yaşam kalitesi meselelerini, sağlığı ve sürdürülebilirliği kent politikasının ana güçleri olarak görmeye ihtiyacımız var.Şu an elbette, teknoloji devleri ve emlak lobisi statükoya hızlıca geri dönmek için ellerinden geleni yapacak. Başarılı olmamaları için biz de elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.

Paris’te Mayıs 1968’in devrimci öğrencileri, "Sous les pavés, la plage!" yani, “kaldırım taşlarının altında kumsal var!” demişti. Bizim için sokağı tekrar söküp altındaki kumsalın sonsuz imkânlarını keşfetmenin zamanı geldi.


‘EN ALTTAKİLERİN GÖZDEN ÇIKARILDIĞINI GÖRDÜK’

Kentsel politikalar uzmanı Prof. Dr. Tarık Şengül: “Yaşanan süreç, yukarıdaki ve ortadakilerin, ekonomik ve siyasi aklın koruyuculuğunda koruma duvarlarının arkasına çekilebildiğini; en alttakilerin ise tümüyle gözden çıkarılabilir olduğunu gösterdi”

COVID-19’un yarattığı küresel sağlık ve ekonomik krizinin arka planında kapitalizmin yapısal ‘sorunları’ yatıyor. Koronavirüsün neden olduğu tahribatta kentlerin de payı büyük. Pandemi sonrası süreçte kentleşme anlayışının kökten değişip, değişmeyeceği de merak konusu. Fakat koronavirüs krizinin sonrası senaryolardan önce güncele bakmak hayati nitelikte.

Gazetemiz yazarlarından ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tarık Şengül göre, pandeminin işaret ettiği kriz, aslında kentsel bir kriz. Aynı zamanda kentsel politikalar uzmanı olan Prof. Dr. Şengül, kapitalizmin var olan ‘sorunlarının’ Covid-19 ile daha da derin ve yaygın hale geldiğine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Şengül, bunu şu sözlerle açıklıyor: “Salgının derinleştirdiği kriz aslında üst üste binmiş birbiriyle ilişkili dört krizden oluşuyor. Krizi, ekonomik, ekolojik, yönetsel ve toplumsal yeniden üretim alanlarında, kapitalist sistemin işleyişini de sıkıntıya sokan bir sürdürülebilirlik sorunu olarak tanımlayabiliriz. Salgının en doğrudan muhatabı ve krizini derinleştirdiği alan, toplumsal yeniden üretim alanı oldu. Bu şaşırtıcı değil çünkü toplumsal yeniden üretim alanı, belli bir toprak parçası üzerindeki nüfusun yeniden üretimi anlamına geliyor ve virüs tam da o nüfusu hedef aldı.”

KENTSEL BİR KRİZkentler-savunmasiz-738313-1.

Prof. Dr. Şengül, pandeminin asli alanının kentler olduğu görüşünde. “Bugün kentler, nüfusun asli yığılma ve dolayısıyla da yeniden üretim alanları ve bu nedenle de pandeminin işaret ettiği kriz, kentsel bir krizdir” diyor ve ekliyor: “Tüm coğrafyalarda pandemi, bir ölçek uyumsuzluğu sorununu da açığa çıkardı. Pandemi süreci ulus devletler sistemi içinde çerçevelendi ve pandeminin nasıl karşılanacağına ilişkin çerçeveyi de ulusal (merkezi) yönetimler çizdi. Pandemi, toplumsal yeniden üretim krizini kentsel bir mesele olarak tanımlarken, ulusal devletler hemen her yerde pandeminin nüfus üzerinde açtığı hasardan çok ekonomilerde yarattığı tahribatı öncelediler. Yaşamın gereğinden erken normalleştirilmesi, AVM’lerin açılması türü kararlar, önceliğin ekonomik tahribatın giderilmesine verildiğinin göstergeleridir.”

Prof. Dr. Şengül, koronavirüs krizinin aynı zamanda finansallaşmış kapitalizmin toplumsal yeniden üretim alanında uzun süredir inşa ettiği ikili yapıyı da gözler önüne serdiğinin altını çiziyor: “Yaşanan süreç, yukarıdaki ve ortadakilerin, ekonomik ve siyasi aklın koruyuculuğunda koruma duvarlarının arkasına çekilebildiğini; en alttakilerin ise tümüyle gözden çıkarılabilir olduğunu gösterdi.”

BOŞLUĞU MUHALİF BELEDİYELER DOLDURDU

Prof. Dr. Tarık Şengül, sözlerini şöyle noktalıyor: “Türkiye örneğinde, AKP iktidarının ekonomiyi önceleyen tutumu, kentlerle özdeşleşen toplumsal yeniden üretim alanını neredeyse tümüyle boş bırakmasıyla sonuçlandı. Bu boşluk, son dönemde muhalif belediyelerce görece başarılı biçimde dolduruldu ve bu durum bir siyasal/yönetsel yarılma ve krizi de tetiklemiş bulunuyor. Bu yarılmanın bu haliyle sürdürülmesi mümkün görünmüyor. Önümüzdeki günlerde belediyelerin güçsüzleştirilmesi ve işlevsizleştirilmesinin hızlanışına şahit olabiliriz.”


SALGINLAR KENT PLANLAMANIN PARÇASI HALİNE GELMELİ

BirGün’ün sorularını yanıtlayan Berlin Humboldt Üniversitesi’nden Doç. Dr. Tuba İnal Çekiç, “Salgınlar yaşamın ve kentlerin bir parçası olacak” diyor ve ekliyor: Nasıl deprem ve sel riski olan kentler planlanırken dikkate alınıyorsa bu tip salgınlar da kent planlamanın bir parçası haline gelmek durumunda.”

New York, Londra ve İstanbul gibi büyük kentlerde koronavirüs salgınının ‘kontrol altına alınması’ daha zor. Berlin Humboldt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden Doç. Dr. Tuba İnal Çekiç’e göre, bunun önemli nedenlerinden biri ‘yoğunluk.’ Ancak ölçek meselesi de bir hayli önem teşkil ediyor. Peki, salgın hastalıklara karşı nasıl şehirler inşa edilebilir? Doç. Dr. Çekiç’in bu soruya yanıtı net: “Salgınlar yaşamın ve kentlerin bir parçası olacak. Nasıl deprem ve sel riski olan kentler planlanırken dikkate alınıyorsa bu tip salgınlar da kent planlamanın bir parçası haline gelmek durumunda.”

►Tüm dünyaya yayılan koronavirüs salgını, sizce kentler açısından neleri açığa çıkardı?kentler-savunmasiz-738314-1.

Salgın, kentlerde elbette öncelikle sağlık altyapısının önemini açığa çıkardı. Kentler için sağlık altyapısı; yüzbin kişi başına düşen yatak sayısı, yoğun bakım yatak sayısı, her kademedeki sağlık personeli sayısı demek. Aynı zamanda da bu sağlık hizmetin erişilebilirliği demek ve erişebilirliği sadece mekânsal anlamda düşünmemek gerek. Burada kapsamlı bir erişilebilirlikten bahsediyoruz. Her şeyden önce kapsayıcı olmalı, yani kimseyi dışarıda bırakmadan aynı zamanda mekânsal olarak kolay erişebilir olması önemli. Örneğin ABD’de sağlık bir kamu hizmeti olarak tanımlanmadığından pek çok insan finansal olarak karşılayamayacağı gerçeğinden hareketle hastanelere gitmekten çekindikleri için yaşamını yitirdi.

Salgının ortaya çıkardığı bir diğer kentsel ihtiyaç ise açık ve kamusal alanlar oldu. Yeşil alanlarla ilgili standartları yeniden hatırlattı bizlere. Kişi başına minimum 9 metrekare yeşil alan ayrılması gerekliliği Dünya Sağlık Örgütü’nün kentlere tavsiyesi. Bu ortalamaya yaklaşamayan kentlerde parkların da kapatılması gerekti ve sokaklardan banklar toplatıldı. Oysa insanların sosyal mesafe kurallarını çiğnemeden parkalara çıkabildiği koşullar ve kentler de olabildiğini gördük.

Son olarak da yoğun yapılaşmış, Londra, New York ve İstanbul gibi ölçeği kaçmış kentlerde salgının kontrol altına alınmasının daha zor olduğunu gördük. Mutlak sokağa çıkma yasağı dışında bu kentlerde sosyal mesafe koşullarının sağlanması çok güç. 15 milyonun yaşadığı İstanbul’da insanların spor ve yürüyüş yapmasına dahi izin veremezsiniz alan yetmeyeceği için. Üstelik yeşil alan kapasitesinin yanı sıra erişebilirliğini de gündeme getirmek gerekiyor. Yani mahalle ve semt ölçeğinde herkesin ulaşabileceği ve nüfusa yetecek büyüklükte alan sağlamanız gerekir. Bunu da Kadıköy’de sağlarken, Esenyurt’ta sağlayamadım diyemezsiniz. Planlama ve mekânsal standartlar bu nedenle varlar.

Mahalle ya da semt ölçeğinde her tür ihtiyacınızı karşıladığınız durumda karantina insanların yaşamlarını zorlamaz. Yani gitmeniz gereken yere bu iş ya da doktor olabilir ya da sadece rekreatif amaçlı bir seyahat olabilir. Kalabalık toplu taşıma araçlarına binmeden yapabiliyorsanız anlamlı.

►New York, Londra ve İstanbul gibi büyük kentlerde salgının kontrol altına alınmasının daha zor olduğunu belirttiniz. Konuyu biraz daha açacak olursak; neden daha zor? Bunun nedeni yüksek yoğunlukta yapılaşma ve kalabalık nüfusların bir arada yaşamasına sebebiyet veren kent dizaynları mı?

Evet, ancak bu sadece yoğunlukla alakalı değil, aynı zamanda ölçek meselesi de. Yani yoğun yapılaşmayı tek başına sorun olarak tanımlamak yanlış olur. Ama 15 milyonluk bir kentte eğer bu nüfusa hizmet edecek altyapınız yoksa bir problem... Günlük katledilmesi gereken mesafeler kentin organizasyonu da buna dahil. Sürdürülebilir çevreler için yoğun yapılaşma uygulanmak istenen bir strateji ve İstanbul’un Amerikan kentleri gibi yapılaşması mümkün de değil, istemeyiz de. Oysa burada asgari kentsel standartların sağlanmadığı yoğunluklardan bahsediyoruz. Bu nedenle İstanbul’u sadece yoğunluk üzerinden değerlendirmek yanlış olur. İstanbul, Türkiye nüfusunun beşte birinin yaşadığı bir kent. 81 ili olan bir ülkede yatırımların çoğunun bu kentsel bölgede gerçekleşmesi yanlış olan; üstelik de deprem riski de göz önünde bulundurulduğunda. Öte yandan, yoğun yapılaşma kentlerin çeperlerinde tarım ve orman arazilerini korumak için önerilen bir yapılaşma stratejisi ama biz onu da koruyamadık. Salgın sürecinde bile Kanal İstanbul saçmalığını konuşabiliyoruz. Veya Atatürk Havalimanı’nın tamamının tıpkı buradaki Tempelhof Havalimanı gibi tamamen açık alan olarak korunması talebini bile dillendirmeye cesaret edemiyoruz. Üstelik el çabukluğu marifetiyle pist de kullanılamaz hale getirildi ve sahra hastanesi olarak gündeme gelen yapılaşma serüveni başladı bile.

►Peki, devamında koronavirüs, ülkelerin sağlık sistemi ile kentlerdeki sağlık altyapılarını sorgulamamıza da sebep oldu. Berlin ile İstanbul’u karşılaştırsanız neler söylerseniz?

Yatak kapasitelerini bu iki kent için karşılaştırdığımızda yüzbin kişi başına İstanbul’da 261 hastane yatağı bulunurken, buna karşılık Berlin’de ise 536 yatak var. Hekim sayısı açısından iki kent birbirine çok benzer durumda. Berlin’de bin kişiye 2.2 hekim düşerken, bu rakam İstanbul’da 2… Ancak yatakların dağılımına baktığımızda İstanbul’daki hastane yataklarının yüzde 38.’i özel hastane yatağı. Oysa Almanya’da hastane bir kamu hizmeti ya da kilise veya Kızılhaç’a bağlı hastaneler. Toplamda da hastanelerin sadece yüzde 7’si özel. Burada çalışan herkes, maaşının belli bir kısmını sağlık hizmetleri için ödüyor ve işveren de aynı miktarda ödeme yapıyor. Primler ve hizmetler, tamamen hükümetin denetimi altında ve sigorta, hastane masraflarının yanı sıra doktor muayeneleri, ilaç ve tedavi gibi temel masrafları karşılıyor. Sunulan bir diğer seçenek de özel sigorta, kamu görevlileri, serbest meslek sahipleri ve yılda 70 bin avrodan fazla geliri olanlar özel sigorta seçeneğinden yararlanabiliyor. Daha pahalı olan özel sigortada ücretleri, kişinin istediği hizmete göre değişiyor. Temel hizmetler için herkes aynı ücreti ödüyor ancak özel sigorta, bazı ek masrafları da karşılayabiliyor. Bu nedenle kimseyi dışarıda bırakmayacak şekilde aynı hizmetin alınması söz konusu. Türkiye’de biliyoruz ki özel hastanelerin bazıları bildiğimiz otel hizmeti sunacak kapasiteye sahip. Bu nedenle İstanbul için söylediğimiz yatak kapasitesinin bir kısmına aslında erişemeyen bir toplumsal sınıf var. Dolayısıyla buradaki en temel farklı yine kapsayıcılık üzerinden kurmak isterim.

EVDE KALMAK SINIFSAL BİR AYRICALIK

►Koronavirüsün yayılımının kimi ülkelerin yoksul bölgelerinde daha fazla olduğu açığa çıktı. Almanya için ne söylerseniz? Hemen devamında sizce Türkiye’de Bağcılar, Esenler, Bayrampaşa gibi yerler diğer lokasyonlara göre neden daha fazla etkilendi?

Eğer kapsamlı ve zorunlu bir sokağa çıkma yasağı ilan edecek ekonomik gücünüz yoksa işe gidip gelmek durumunda olanlar tabii ki virüse daha çok maruz kalıyor. Evde kalmak sınıfsal bir ayrıcalık, bunu unutmamak gerek. Öte yandan virüsün bulaştığı herkesi öldürmediği de bir gerçek. Aynı tipteki virüs dahi farklı bedenlerde farklı tepkiler veriyor, bu da bağışıklık sistemlerimize bedenlerimizin direncine bağlı. Tıpkı ülkelerin ve kentlerin ekonomik güçleri ve sahip oldukları altyapı ile gösterdikleri direnç gibi. Yani ne kadar sağlıklı bir bedenle yakalandığımıza bağlı virüse. Almanya geçen sene bütçe fazlası vermiş bir ülke ve ikinci günü bile beklemeden bu bütçe fazlası salgın kapsamındaki desteklere ve ihtiyaçlara ayrıldı. Oysa bunu yapamayan, haftalarca gecikmeyle karantina koşullarını uygulamaya geçirebilmiş ülkeleri görüyoruz, yani dirençli olmayanları. Bu da bedenin direnci ve o güne kadar ne sağlıklı beslendiğiniz ve ne kadar sağlıklı bir çevrede yaşadığınızla alakalı. Amerika’da obezitenin ve obeziteye bağlı rahatsızlıkların yaygın olduğu yoksul bölgelerde ölüm oranlarının nasıl yüksek olduğunu gördük.

Buradan örnek verecek olursak Almanya organik gıdaya erişimin en kapsayıcı olduğu ülkelerden biri denebilir. Çok geniş bir orta sınıfa ulaşabiliyor organik gıda, çünkü üretimi oldukça yaygın ve bölgesel üreticiler kooperatifler aracılığıyla organik bölgesel ürünlerin dağıtımı oldukça yaygın bir uygulama. Maksimum yüzde 25 fiyat farkı ile hatta kimi zaman konvansiyonel yöntemlerle üretilmiş ürünle aynı fiyata tüketiciye ulaşabiliyor. Yani tarım ilaçlı gıdalar yemeden, sağlıklı çevrelerde spor yapabilen bisikletle ulaşımını sağlayabilen bir kentteki bedenle hava kirliliğine maruz kalmış rekreasyon için kapalı alanlara AVM’lere giden bir toplum aynı karşılamıyor virüsü.

İstanbul’daki Bağcılar, Esenler, Bayrampaşa gibi ilçeler açısından İBB İstatistik Ofisi toplu taşıma verileri paylaşmıştı. Bu ilçelerde karantina koşulları oluşturulamadı bile. Dolayısıyla evde oturma lüksü olmayan, üstelik de yoğun yapılaşmış alanlarda sağlıklı kentsel altyapıya dahi sahip olmayan yoksul sınıflar için maalesef virüs de demokratik değil.

BELEDİYELERİN SÜRECE DAHİL EDİLMEMESİ UTANÇTIR

►Almanya ve Türkiye’yi kıyaslasak, sizce ülkeler kentler açısından nasıl bir sınav verdi?

Berlin de mutlak sokağa çıkma yasağı hiç uygulanmadı fakat kimsenin de işe gitmesi gerekmedi. Diğer bir deyişle devlet, evde kalınmasının koşullarını sağladı. Açık alanlarda sosyal mesafe şartlarına uyulduğu sürece vakit geçirmenin önüne de bir engel konulmadı. Çünkü kent buna imkân sunuyor. Toplu taşıma kullanmadan zorunlu bütün işler yapılabilir ölçekte bir kent ve mahalle ölçeğinde kalarak bir yaşam sürdürebiliyorsunuz. Kentin bir ucundan diğer ucuna da bisikletle seyahat edebiliyorsunuz. Üstelik salgın sürecinde kent yönetimleri bu konuda daha fazla destekleyici çözüm önerdi. Örneğin yeni bisiklet yolları açıldı ve bisiklet kiralama opsiyonları ilk yarım saat için ücretsiz yapıldı.

Almanya’da federal sitemin bulunması tabii ki karşılaştırmayı biraz anlamsızlaştırıyor ancak burada merkezi idare paranın aktarılması noktasında aktif rol oynadı. Temel olarak karantina uygulamasına ilişkin desteği sağlayıp genel kuralları belirledikten sonra eyaletler açıkladı aslında kendi durumlarına ve kapasitelerine göre nasıl uygulanacağını. Kapsayıcılık kavramını burada bir kez daha vurgulamak gerek. Salgın yönetimine ve karantina kapsamına ilişkin tüm duyurular 9 dilde; Angela Merkel’in tüm konuşmaları ise 6 dilde çevirileri ile birlikte yayınlandı.

Oysa İstanbul’da merkezi idarenin oy kaybederiz korkusuyla belediyeye çok da alan bırakmamaya çalıştığını izliyoruz. Bu da Türkiye’nin siyasi kültürünün bir parçası. Aynı zamanda AKP’nin son yerel yönetim seçimleri ile sarsılan 20 yıllık iktidarını kaybetme korkusu. İlk kez gerçek ve siyasi idarenin kendi yaratmadığı bir kriz ve ortak bir düşmanla karşı karşıyayız ancak birlik ve beraberlik siyaseten dahi sağlanamadı. Salgın için kurulan kriz yönetimine muhalif belediyelerin dahil edilmemiş olması gerçek bir utançtır bence. Çünkü belediyeler yerele mahallelere ve topluma en kolay erişilebilen ölçek. Belediyelerin ve İstanbul’da özellikle büyükşehir belediyesinin de sürecin yönetilmesine önemli katkısı olduğunu izliyoruz. Hem bilginin yayılması açısından hem de salgınla mücadele kapsamında. Örneğin hijyenin sağlanması açısından belediyeler en önemli kurumlar. Öte yandan yardımların organize edilebileceği, maske ve kolonyanın dağıtılacağı ölçekler de ulusal ölçek değil elbette.

Türkiye senelerdir har vurup harman savurduğu kamusal kaynakların, dış borcun yükü ile karşıladı krizi. Üstelik pek çok yatırım için özel firmalara verilen hazine garantileri de döviz kuru ile birlikte çöktü ekonominin üstüne. Bunun sonucunda da faturaların bile ertelenmesi devlet tarafından sağlanamazken vatandaş dayanışması ile örgütlendi. Çok kıymetli bir dayanışma örneği olmakla birlikte devletin örgütlemiş olması gereken bir alan daha vatandaşa bırakılmış oldu. Berlin’deki sivil inisiyatiflerin dayanışması gerçekten mahalle ölçeğinde riskli gruplara gıda taşınması ya da evsizlere kıyafet ve hijyen malzemesi sağlanması noktasında oldu.

BİZİ BEKLEYEN DAHA PEK ÇOK KÜRESEL KRİZ VAR

►Son olarak Covid-19, kentler açısından ne gibi değişikliklere yol açacak?

Nelere yol açacağını şimdiden kestirmek zor çünkü hâlâ yaşıyoruz salgını. Seyrinin nasıl değişebileceğini ne kadar uzun süreceğini ve dünya ekonomisini ne kadar daha sarsacağını bilmiyoruz. Ama çok belli ki salgınlar yaşamın ve kentlerin bir parçası olacak. Nasıl deprem ve sel riski olan kentler planlanırken dikkate alınıyorsa bu tip salgınlar da kent planlamanın bir parçası haline gelmek durumunda. Ekolojik, ekonomik ve mekânsal alanlarda etkileyecek kentlerimizi bu salgın ya da etkilemesini istiyoruz demeliyiz çünkü sadece salgın değil önümüzde bizi bekleyen daha pek çok küresel kriz var. İklim krizi örneğin ekolojik, ekonomik ve mekânsal alanla ilişkimizi yeniden gözden geçirmemizi gerektirecek. Her şeyden önce doğa ile ilişkimizi egemen olmaya çalışmadan yeniden kurmak zorundayız. Doğa ve ekonomi çelişkisinde her zaman ekonomik sürdürülebilirliği seçen kapitalizm de kriz içine girecek kaçınılmaz olarak. Kendini korumak üzere de olsa onun da yeniden yapılanması gerekecek. Örneğin kentlerin tarımla daha barışık bir ilişki kurması gerekecek. Tamamen dışa bağımlı tarımsal üretimin riskler taşıdığını biliyorduk ama bir daha gördük. Kentler açısından aynı zamanda ekonomik sektörlerde çeşitliliği sağlamak gerekiyor. Kentlerin ekonomik direncinin bir boyutu da bu. Tamamen turizm ekonomisine bağımlı kentlerin bu yaz önemli ekonomik güçlüklerin beklediğini biliyoruz. Bunun dışında mekânsal standartları kamusal alanlarla ilişkilerimizi de yeniden sorgulamak gerekecek; AVM’lerin bir rekreasyon alanı olamayacağını zaten biliyorduk ama bunu yeniden bağırmak için bir fırsat. Korona, kentlerdeki haklarımızı talep etmek için bir fırsat.


HİÇ ‘NORMALLEŞMEYENLER’ ANLATTI: ELDİVEN VE MASKEM VARDI AMA KORUMADI

kentler-savunmasiz-738315-1.

Türkiye’de bugün koronavirüs tedbirleri kapsamında yeni bir dönem başlıyor. Tedbirler kapsamında kapanan restoran, kafe, kıraathane ve çay bahçeleri kapılarını açıyor. İdari izinde bulunan veya esnek çalışma sistemine dahil olan kamu personeli, mesaiye başlıyor.

Ama ‘kimisi’ için değişen bir şey olmayacak: Onlar zaten hep dışarıdaydı. Vakaların başladığı andan itibaren hiç ‘normalleşmemişlerdi’ ki… Her gün sokaklarda, çalıştıkları yerlerde ter döküyorlardı. Onlardan birisi İstanbul’un Beyoğlu bölgesinde çalışan motokurye Erdal Elveren. Elveren’e yaşadıklarını soruyorum, “Gerekli önlemleri alarak çalışıyoruz” yanıtını veriyor ve ekliyor: “İlk zamanlar gülüyorlardı bana dezenfektanım var diye. Bu süreçte koronaya yakalanan arkadaşlar oldu. Bir arkadaşım Getir’de çalışıyordu, yakalandı, tedavi oldu. Şimdi çalışmaya devam ediyor.”

‘EK İŞTE YAKALANDIM’

Elveren’in ardından koronavirüse yakalanan İsmail ile görüşüyorum. Kendisi online alışveriş kolunda faaliyet gösteren ‘büyük bir firmada’ çalışıyor. Çalıştığı yerin ismini vermek istemiyor çünkü bu süreçte işsiz kalmaktan korkuyor. Üstelik İsmail, söz konusu firmada çalışmaya ‘ücretsiz izinde’yken başlamış. Şöyle diyor İsmail: “Çalışırken koronaya yakalandım. Ücretsiz izne çıkmışsın, ek iş bulmuşsun, ek işte yakalanıyorsun. Evde oturduğun yerde yakalanma imkânın yok bu lanet virüse.”

İsmail, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ateşim 39’ları gördü. Doktorlar, ‘yüzde yüz koronasın, evine git, izole ol’ dediler. 15 gün evde yattım, gelir yok bir şey yok. ‘Pozitifsin’ dedikleri zaman ilk önce aklıma çocuklarım, ailem geldi. Borçlarım da aklıma geldi. Babam, ‘keşke seni çalıştırmasaydım’ dedi, bir çöküş yaşadık o an. Kredi borcum var. Sonra test sonucu negatif çıktı ve çalışmaya başladım. Ortalama 20 yere sipariş götürüyorum, sokağa çıkma yasaklarında da çalıştım. Eldivenim maskem vardı ama korumadı.”

Kargo çalışanı Ahmet de salgın boyunca ter döktü. Sabah 08.30’da işbaşı yapıyor ve günde en az 100 teslimat yapıyor. Anlattığına göre bu süreçte dağıtım oldukça fazlaydı: “İşine yarayan malzemeyi de alıyorlar yaramayanı da. İnsanlar can sıkıntısından habire internete saldırıyor; göz kalemi ruj, boya, aklına gelebilecek her şeyi a’dan z’ye alıyorlar. Salgın başladı başlayalı hep dışarıdayız, devlet yasaklamadı, keşke herkese eşit davransalardı. Biz tedirginlikten ziyade insanlardan şikayetçiyiz. Maskesiz, çıplak elle kargo alıyor virüs bulaşmıyor, kalem tutup imzaya gelince, ‘virüs var, bana kalem tutturuyorsunuz’ diyor. Oysa o kargo bana gelene kadar onlarca insanın elinden geçiyor. Böyle tartışmalar yaşanıyor.”

CİRO İÇİN TEHLİKE...

Peki, ya koronavirüs önlemleri nedeniyle kapatılan ancak 11 Mayıs’ta açılan AVM çalışanları? Onlar ne düşünüyor?

Kemal Erzurum’daki bir AVM’de ülkenin önde gelen ayakkabı firmalarından birinde çalışıyor. Yeni evlenmiş, eşi hamile. Kemal, “İmkânım olsa, emin olun çalışmam” diye giriyor söze: “Müşterileri ikaz etsek de kurallara pek uyulduğu söylenemez. Mesela bir müşteri maskesiz bir şekilde mağazaya girmiş, Maskesini biz verdik! Büyük firmalar çalışmakla da kalmıyor, hedef verip, satış yapmamızı bekliyor. Bayram cirosu kaçmasın diye hepimizin hayatını tehlikeye attılar.”

Bir başka AVM çalışanı ile daha görüşüyorum. İsmi Nuray. AVM’lerin açılması kararına şiddetle karşı çıktığını anlatıyor ama nafile… Nuray, AVM’lerin kapatıldığı anda çalıştığı şehirden, ailesinin yanına yani başka şehre gitmiş. Şehirden çıkış yasağı olduğu için de bir süre işbaşı yapamamış. Bir nevi şanslı olduğunu aktarıyor ancak arkadaşları onun kadar şanslı değil. Nuray, AVM’de çalışmak zorunda olanların kendisine anlattıklarını bana aktarıyor: “Hamile kadınların mağazaya gelip, ürün deneyip maske takmadıklarını, iki beyefendiye maskelerini takması istendiğinde çalışanlara kızıp küfredildiğini duyuyorum. En acısı da şu: Mağazaya gelen bir kadının oğlunun evde karantinada olduğunu söyleyip, ürün denemesi, arkadaşlarımı mutlu etmiş. Acınası halimize resmen gülüyoruz. Kadın mağazaya gelince mutlu olmalarının sebebi, mağazanın belki tekrar kapanma ihtimali… Ben de dönmek zorundayım ama dört gözle mağazanın yeniden kapanmasını bekliyorum, herkes gibi.”

Yarın: 5 ülke 5 uzman

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız