Korkusuz şehir (III): Barselona, siyasi ahlak yasası ve kenti geri almak

06.10.2019 08:37 BİRGÜN PAZAR
BBECU’nun 2015 sonrasında yönetimi aldığı Barselona kentinde neleri yapıp, neleri yapmadığına bakacağız. İnanıyorum ki yurtdışındaki temel örnekleri incelemek Türkiye’de de ortak yarar ve ortak zenginlik etrafında kurulmuş ya da kurulacak olan yönetimlere önemli bilgiler sağlayacaktır.

ALPHAN TELEK -İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü (İstanPol) Akademi Direktörü, Sciences Po Paris CERİ (Uluslararası Araştırmalar Merkezi) Doktora araştırmacısı

Neoliberal kent projesi ile insanları bütün karar alım süreçlerinden dışlayan günümüz siyasetine karşı yeni bir örnek olarak ele aldığımız Barselona kenti ve belediye yönetimi ile ilgili yazı dizimizin son halkasındayız. Burada, Müşterek Barselona (Barcelona En Comu, BECU) hareketinin ortaya koyduğu siyasi ahlak yasasını (gerçek bir yasa değil, üyelerini bağlayan ilkesel bir metin) ve BECU’nun 2015 sonrasında yönetimi aldığı Barselona kentinde neleri yapıp, neleri yapmadığına bakacağız. İnanıyorum ki yurtdışındaki temel örnekleri incelemek Türkiye’de de ortak yarar ve ortak zenginlik etrafında kurulmuş ya da kurulacak olan yönetimlere önemli bilgiler sağlayacaktır.



Siyasi ahlak yasası

BECU’nun ilkesel metni ile başlayalım çünkü ‘siyasi ahlak yasası’ BECU’nun özünü çok iyi yansıtıyor. Bunu, yüzleri değiştirmek yetmez pratikleri değiştirmek gerekir kelamının cisimleşmiş hali olarak görmek gerekir. Kendi aralarında anlaşmaya vardıkları ve ürettikleri siyasal ahlak yasasına güveniyorlar çünkü bu yasanın kent düzeyinde siyasal pratikleri değiştireceğine inanıyorlar. Siyasal ahlak yasası bir anlamda BECU’nun toplumsal sözleşmesi gibi duruyor. Bu sözleşme özellikle BECU’nun yönetime gelmesi durumunda yöneticiler için geçerli. Yöneticilerin uyması gereken ahlaki kurallar olarak nitelenebilir. Peki bunlar nelerdir?

Siyasetçilerin ayrıcalıklılar olarak öne çıkmalarını, yolsuzluk yapmalarını ve kamu yararı için değil de bireysel çıkar ve zenginlik için siyaset yapmalarını engelleyecek ilkeler, finansal denetlenebilirlik ve bunun demokratik bir şekilde gerçekleşmesi gibi unsurlar siyasal ahlak yasasının temellerini oluşturuyor. Bir başka deyişle söz konusu metin, kent yöneticileri için bir denge ve fren mekanizması niteliği taşıyor.

Siyasal ahlak yasasının ilk başlıklarından biri siyasal temsilin demokratikleşmesi, denetleme ve hesap verilebilirlik. Kararların demokratik süreçler içerisinde ele alınması ve bunların vatandaşların da içerisinde olduğu forumlara ve kurullara dayandırılması gerektiği belirtiliyor. Karar alım süreçlerinde kimlerle görüşüldüğü ve bu konuşmalarda ne tartışıldığının saydam bir şekilde açıklanması önem arzediyor. Belediyedeki makamların dağıtımı öncesinde bu makamlar için kriterlerin belirlenmesi ve bunun tüm topluma ilan edilmesi bir başka önemli başlık. Böylece kamusal görevde bulunan kişilerin ve ofislerin ne gibi vasıflar gerektirdiğinin bilinmesi ve bunun liyakat ilkesiyle uyuştuğunun vatandaşlar tarafından kontrol edilebilmesinin önü açılıyor.

Belediyeye yapılan bağışların açıklanması, kötü yönetim gösteren yöneticilerin görevden alınması diğer başlıklar olarak öne çıkıyor. Belediye başkanlarının ya da yüksek yöneticilerin görevi bıraktıktan sonra beş yıl süreyle hiç bir özel şirketin yönetim kurulunda yer almaması şartı bir başka önemli başlık olarak karşımızda beliriyor. Malum Türkiye’de de askeriyeden emekli olan bazı generallerin güvenlik şirketlerinin yönetim kurullarına girmesi ya da son yıllarda enerji bakanlığı gibi yerlerde görev yapan müsteşar ve yöneticilerin daha sonra büyük enerji şirketlerinin yönetim kurullarında yer alması söz konusu. Bu gibi durumlar kamusal kaynakların bireysel zenginlikler etrafında kurulmasını kolaylaştırdığı gibi yolsuzluk ihtimalini artırıyor. Bu gibi durumları engellemek için söz konusu metin önemli bir ilkesel giriş sağlıyor.

Öte yandan, siyasal ahlak yasasında toplumun güçsüz kesimleriyle sürekli temas halinde olunur vurgusu son derece önemli. Bu aynı zamanda belediyenin kamusal politikalarını ve önlemlerini oluştururken en güçsüzleri (güvencesizleri, yoksulları ve dışlanmışları) unutmaması gerektiği hatırlatmasını yapan bir madde. Bir başka önemli başlık ise finans kısmı. Bu sözleşmeye göre, finansın harcanması sorumlu bir şekilde gerçekleştirilecek. Belediyenin etik bankacılık ile uğraşması gerektiğinin de altı çiziliyor. Etik bankacılık, bankacılık alanında para kazanmaktan ziyade toplumu kalkındırmak için, kar amacı gütmeyen kredilendirme işlemlerinin yapılmasını esas alıyor. Yukarıda da bahsettiğim Castells’in kitabında Katalon bölgesinde 2008 ekonomik krizi sonrası bu tür kredi kooperatiflerinin ve etik bankacılık örgütlerinin ortaya çıktığı belirtiliyor. Kısacası dönüştürücü belediyecilik öyle sadece bir kişinin yani başkanın dönüşmesi ile olmuyor. Bir bütün olarak toplumun farklı aktörlerinin ve yönlerinin buna zemin hazırlamış olması ya da hazırlaması gerekiyor. Toplumsal dönüşüm hiç bir zaman tek adam işi olmadı, olamadı. İşin doğasından ötürü.

Bir başka unsur ise, belediyede borç alımından ziyade kitle fonlamasına gidilsin önerisi. Kitlenin fonladığı işlerin daha çok denetlenebilir olması belediyeleri yolsuzluğa bulaşmaktan alıkoyabilir. Bir belediye yöneticisi aynı anda birden fazla maaş almasın önerisi dile getiriliyor. Belediye yöneticilerinin hediye ve ayrıcalık kabul etmemesi, en fazla iki dönem görevde kalması diğer başlıklar olarak öne çıkıyor. Öte yandan, ırkçı söylemlerde bulunan, yolsuzluğa bulaşanların ya da haksız kazanç elde edenlerin görevden istifa etmeleri gerektiği önerisi de siyasal ahlak yasasında yerini almış durumda. Tüm bunlar ekonomik, sosyal, bireysel kriz yaşanan bir dönemde örgütlenerek bir araya gelmiş Katalon vatandaşların süzgeçten geçirerek oluşturdukları talepleri ve ilkeli siyaset formları. Krizin içerisinde doğan halkçı siyasetin kültürü bu.

Peki başarılı oldular mı?

Peki Barselona belediyesini 2015 yılında alan Müşterek Barselona hareketi ve onun belediye başkanı Colau bunları başarabildi mi? Colau halen yönetimde. Bu yılın haziran ayında gerçekleşen belediye seçimlerinde meclis çoğunluğunu elde edemedi. Ancak sosyalistler ile yaptığı koalisyon sonucu kent meclisinin 42 üyesinin 22’sinin oyunu alarak belediye başkanı seçildi. Hatırlatalım: Barselona’da halk 42 üyeli belediye meclisinin üyelerini seçiyor, onlar da belediye başkanını seçiyor. Anlayacağınız, BECU ruhu ve cismi halen Barselona kent yönetiminde. Peki istediklerini başarabildiler mi?

Colau’nun dört yılına baktığımızda hem başarı hem de başarısızlıklar görüyoruz. Colau ve BECU’nun dört yılını romantik bakış açısından ziyade gerçekçi bir şekilde değerlendirenler bu dönemin büyük zaferlerden ziyade küçük başarılar getirdiğini söylüyorlar. Colau göreve başladığında özellikle enerji ve konut alanında radikal adımlar atmak istedi. Ancak bu alanlarda büyük engellerle karşılaştı ve küçük başarılar kazanabildi. BECU’nun oluşumu ve örgütlenişindeki büyük hedefler ve isteklerin bir çoğunda büyük bir başarı sağlanamadı. Bunun çeşitli sebepleri var. Bunlardan ilki merkezi yönetimle olan yetki sorunu. Belediyelerin her ne kadar gündelik hayatta halkla teması ve deney sahası oldukça büyük de olsa, merkezi yönetimler (ulus-devlerin merkezlerinin) yetki ve sorumlulukları halen çok önemli bir seviyede.

Bir başka sorun ise, özellikle sosyal adalet sorunlarında – enerji ve konut gibi – adım atmak isteyen ilerici kent yönetimleri bütün dünyayı saran piyasa gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Bir kentin belediye yönetimini aşan sorun ve sorunsallar bunlar. Ve son derece genel sorunlar. Aynı sorunları başka halkçı belediye örneklerinde de görmek mümkün. Ancak bunlar ilerici bir yönetimin cesaretini ve arzusunu yitirmemesine engel olmamalı. Daha fazlası her zaman için yapılabilir. En temel başlıklardan biri ise kamusal hizmetlerin belediyeleşmesi olarak çevirebileceğimiz ücretsiz kamusal işlerin sayısındaki artış ve belediyenin bu hizmetleri kamu için üstlenmesidir. Bunları toplumda nasıl görebiliriz? Ulaşım, sağlık, altyapı hizmetleri, su ve enerji alanlarında kar kazanma isteğinden çok kamu için işler yapılması. Bu yeri geldiğinde su faturalarında indirim, ulaşımı ücretsiz hale getirme ya da ücretlerde indirim, cenaze servislerini baelediyenin yerine getirmesi, gençlere ücretsiz ve kaliteli ortak çalışma mekanlarının (cafe tarzı) sağlanması, yaşlılar için mahalli dinlenme ve sosyal tesislerin açılması, önemli yerlerdeki belediye alanlarının insanlara hoş ve boş zaman geçirebilecekleri ortak mekan olarak tahsis edilmesi, buralardaki hizmetin piyasa fiyatının altında olması gibi gündelik hayatta insanları rahatlatan faaliyetlerden bahsediyorum.

Toplumcu enerji şirketi ve belediye

Ancak belediyeye ait enerji şirketinin kurulması ve bunun kente enerji sağlaması çok önemli bir başlık olarak öne çıkıyor. Özellikle çağımızda enerji fiyatlarının yüksek oluşu bunları kamusal yarar değil bireysel yarar giden şirketlerin sağlamasıyla oldukça ilgili. Neden kent belediyeleri kendi elektriklerini sağlayan şirketleri oluşturmasın? Tıpkı İstanbul’da su faturalarının önemli oranda düşmesi gibi elektrik faturalarında da önemli düşüşlerin olmasını bekleyebiliriz. Bunu yapan yerler var. Daha önce Burlington’u ele aldığım yazıda Burlington kentinin elektriğini sağlayanın belediyeye ait bir kamu şirketi olduğunu yazmıştım. Bu hem güvenilmezliği azaltıyor hem de fiyatları düşürerek halkın gündelik yaşamına olumlu katkıda bulunuyor. Sosyal eşitsizliği azaltmada bu tür dokunuşlar çok önemli.

Kentleri geri alalım hareketinin etkili olduğu bir başka İspanyol kenti Cadiz’de de benzer bir durum var. Cadiz kenti belediye başkanı Jose Maria Gonzalez enerji politikası kararlarını kent sakinlerinin oluşturması gerektiği yönünde görüş bildiriyor. Hatta bu amaç doğrultusunda, kent sakinlerinden oluşan enerji forumları düzenliyor. Burada amaç hem toplumun forumlarda bu konuları ele alarak bilgilenmesi hem de enerji politikasının geleceğine onların kendilerinin karar vermesi. Kentin elektriğini 1929 yılında kurulan Electrica de Cadiz adlı belediyeye bağlı şirket sağlıyor. Şu anda kentin belediye konseyi bu şirketin hisselerinin % 55’ini elinde tutuyor. Buradan elde edilen gelirin bir bölümü ise ücretsiz belediye servislerinde yine halk için kullanılıyor.

Colau da benzer bir adım atarak Barselona’da enerji üretim ve dağıtım işini üstlenmek istedi. Ancak bunda başarılı olamadı. Colau döneminde Barcelona Energia kuruldu. Belediyedeki elektrik işlerinden sorumlu olan kişi Eloi Bodia enerji alanında kâr elde etme arayışında olmadıklarını açıkladı. Colau yoksulların elektrik faturalarını ödeyemediğini veya zorlandığını biliyor. Colau enerji şirketi kurmak istedi ve şunu söyledi yoksulların elektriğini kesemezsiniz! Bizde de durum böyle değil mi? Konda araştırma şirketinin yaptığı anketlere göre, Türkiye toplumunun önemli bir kısmı faturalarını ödeyememe endişesi yaşıyor.

Öte yandan, enerji şirketlerinin Barselona ve İspanya’da enerji üzerinde öylesine etkisi var ki bunu 2013 yılındaki güneş ışığı vergisinden anlayabiliriz. Barselona kentinin aldığı güneş ışığından faydalanmak isteyen kentliler evlerinin çatılarına güneş panelleri koydular. Ancak bir süre sonra enerji şirketleri kent yönetimine baskı yaparak güneş panelleri olan evlerden vergi alınmasını istedi çünkü bunun rekabet yarattığını ve kendi kazançlarının azaldığını söylediler. 2013 yılında güneş ışığı vergisi getirildi. Tıpkı artan alkol fiyatları karşısında insanların kendi içkilerini kendilerinin üretmesi sonrasında, Anadolu Grubu Başkanı Tuncay Özilhan’ın onlar da vergi versin önerisi gibi. Oysa ki vatandaşların bu adımı, artan piyasalaşma karşısında bir hayatta kalma stratejisi olarak belirir.

Kamusal hizmetleri belediyenin alması konusunda bir başka önemli örnek ise Colau yönetiminin enerji ve ulaşım alanında toplumun güvencesizlerine yönelik verdiği finansal destek. Enerji ve ulaşım alanında işsizler ve maaşı asgari maaşın altında olanlara destek sunuluyor. Neden aynısı Türkiye’de yapılmasın? Asgari maaşla geçinen birinin ya da bir işsizin aylık akbil fiyatının İstanbul’da 205 lira olduğunu biliyoruz. Asgari maaşla geçinen biri – ki nüfusun önemli bir kısmı – maaşının onda birini ulaşıma veriyor. Bu tam bir sosyal eşitsizlik durumu ve derhal düzeltilmesi gerekiyor. Bu insanların da gezmeye, akrabalarını ziyaret etmeye, ufacık haftasonu tatillerinde nefes almaya ihtiyaçları var. Halkçı kent yönetimlerinin onları (toplumun en güçsüz kesimlerini) desteklemesi gerekiyor.

korkusuz-sehir-iii-barselona-siyasi-ahlak-yasasi-ve-kenti-geri-almak-633754-1.
Dönüştürücü belediyecilik öyle sadece bir kişinin yani başkanın dönüşmesi ile olmuyor. Bir bütün olarak toplumun
farklı aktörlerinin ve yönlerinin buna zemin hazırlamış olması ya da hazırlaması gerekiyor. Toplumsal dönüşüm hiç bir
zaman tek adam işi olmadı, olamadı.

Kentler arası dayanışma

Bu anlamda Barselona belediyesinin ve genel olarak halkçı belediyelerin önemli bir yönünün kent dayanışması ve işbirliği olduğunu söyleyelim. Bunun kentler arasında olması da elzem. Hem de sadece ülke içinde değil farklı ülkelerin aynı ilkeleri kabul eden kentleri arasında da. Söz gelimi, Barselona belediyesinde Colau yönetiminde uluslararası komite adı verilen bir komite kuruldu. Bu komite farklı ülkelerdeki benzer örnekleri bulup iletişime geçiyor ve olası bir kentler dayanışmasının temelini atıyor. Kentler, ulusal yönetimler karşısında güçsüz olabilirler ama bir kentin hem ülke içinde hem uluslararası alanda kendine kardeş kentler bulması son derece önemli. Bu dayanışmayı arttıran ve öğrenme sürecini hızlandıran bir unsur. Bu tür komiteler Türkiye’de var mı bilmiyorum ama İstanbul ve Barselona belediyelerinin kardeş olması neden mümkün olmasın? Önemli olan ilkesel düzlemde anlaşmak ve ortak bir eylem planı ile hareket edip kentleri vatandaşlar için yaşanabilir hale getirmek ve insanlara bu kentte biraz olsun adalet var dedirtmek.

Konut sorunu karşısında kent yönetimi

Colau dönemindeki bir başka temel başlık konut sorunu. Son yıllarda konut sorunu olarak adlandırdığımız ancak ev fiyatlarının yükselmesi olarak da adlandırabileceğimiz ve rant sorunu olarak ifade edebileceğimiz unsur çok ciddi toplumsal sonuçlar getirmiş durumda. Özellikle metropol olarak nitelenen büyük kentlerde çeşitli sebeplerden ötürü ev fiyatları son derece yükselmiş ve hayat pahalılığı ile mücadele eden güvencesiz insanların mevcut maaşları ve kazançları ile asla karşılayamayacağı boyutlara gelmiştir. Söz gelimi İstanbul’da yaşayan bir asgari ücretlinin televizyonlarda reklamları dönen 2 artı 1 evleri alması mevcut koşullarda imkansız. Geçtiğimiz günlerde haber kanalları konut satışlarının yeniden yükseldiğini belirten haberler yaptılar. Bunlardan birinde, bir emlak şirketinin yöneticisi ev almanın kendi ödeme planlarıyla artık herkes için çok daha kolay olduğunu söyledi. Bunu da şöyle açıklamaya başladı: «Diyelim 500 bin liranız var». Kendimi durduramadım, kahkaha attım. Diyelim 500 bin. İstanbul’da bir ev almak için 500 bin lirayı da herhalde biriktirmişsinizdir diyor şirket yöneticisi. Bir zahmet. Onların dünyasıyla bizim dünyamız arasında dağlar kadar fark var. Bırakın 500 bini, nüfusun önemli bir kesimini oluşturan asgari ücretliler için beş bin lira birikim yapabilmek bile zor. Ev alabilmek için bir ölçüde birikim yapabilmek yani tasarruf yapabilmek şart. Ancak mevcut aylıklar ve hayat pahalılığı karşısında insanların tasarruf yapabilme kapasitesi son derece azaldı. Bu durum Türkiye’ye özgü değil. Toplumsal koşullar birbirine çok benziyor. ABD, İngiltere, İspanya, Portekiz dahil pek çok ülkede ilk ev ve ilk araba alacak birikimi gerçekleştirme olasılığı geçtiğimiz nesillere göre çok azaldı. Bu ise konut ve barınma konusunda insanları güvencesizleştiriyor. İnsanların önemli stres kaynaklarından biri de bu.

Ancak ev sahibi olunamadığı gibi kiraların da yükselmesi durumuyla karşı karşıyayız. Tüm bunlar karşısında Portekiz hükümeti konut hakkını hükümet gündemine alarak bunun önemli bir insanlık hakkı olduğunu kabul etti (Medyascope). Colau’nun da bir konut aktivisti olduğunu ve evden çıkarmalara karşı mücadele ettiğini yazmıştım. Barselona’da borçlarını ödeyemeyenlerin evlerini kaybettiğini, kira ödeyemedikleri için evlerden çıkarıldıklarını, kira fiyatlarının 2013’ten sonra yüzde 49 oranında arttığını ve konut sorununun çok ciddi bir toplumsal krize yol açtığını belirtmiştim. Öyle ki Barselona kentinde günde ortalama 10 kişi evden çıkarılıyor. Bunun dokuzu kiralarını ödeyemediği gerekçesiyle gerçekleşiyor. Bu yüzden Colau’nun belediye başkanlığı döneminde konut sorunu ile ilgili adımlar atıldığını görüyoruz. Enerji alanında olduğu gibi burada büyük ve radikal bir değişiklik yapılamıyor. Ancak yine de güvencesizler ve güçsüzler için bir konut politikası üretilmesi konusunda adım atılıyor.

Konut sorunu konusunda başlıca unsurlardan biri Barselona’da konut kullanımının finansallaşması. Aslında bu İstanbul da dahil dünyanın her yerinde konut sektörünün temel derdi. Çok basit ve çocukların sorduğu bir soruyu ele alabiliriz: Ev ne içindir? Barınmak için, her türlü hava koşulundan korunmak ve uygun şartlarda yaşamak için, hayatta kalmak içindir. Ancak çağımızda her alanda olduğu gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri olan barınmanın dahi piyasa konusu edilerek servet birikiminin aracı haline getirilmesi ile karşı karşıyayız. Birileri acı cekmiş, çekmemiş sistemi bu şekilde tasarlayanların umrunda değil. Bu bireysel acıların toplamı sosyal acı olarak tarif ettiğimiz unsuru oluşturmakta ve toplumların bütün olarak hastalanmasına neden olmakta. Bu açıdan son yıllarda konut hakkını savunan hareketlerin öne çıkması, Colau gibi aktivistlerin bunun için mücadele etmesi prekaryanın hayatta kalma stratejisinde önemli bir parça konumundadır.

Barselona’ya dönecek olursak, kentteki evlerin yüzde 40’ının yatırım amaçlı alınıp satıldığı söyleniyor. Bu ise konut hakkında büyük bir rant ve spekülasyon oluşturuyor. Colau bunun karşısında bankaları cezalandırma yoluna gidiyor çünkü bankalar bu evleri boş tutuyor ve rant değerini artırıyor. Yatırım amaçlı kullanılan evlerin çoğu bankalara ait. Öte yandan, kentte turizm çok rağbet gördüğünden ötürü, bir çok ev sahibi evlerini ihtiyaç sahiplerine kullandırmaktansa Airbnb evi olarak kiralatıyor ve daha çok para kazanıyor. Bunun karşısında Colau liderliğindeki kent yönetimi 2300 Airbnb evini kapattı. Yine de 2017 yılında 2500 evden çıkarma vakası yaşandı. Colau’nun attığı bir başka adım ise düşük gelirliler için konut yatırım programları oluşturması. Ancak istenilen seviyede değiller.

Öte yandan bu alanda belirli bazı sorunlar da yok değil. Bunlardan birini daha önce belirtmiştim. Rantı düzenleme ve denetleme konusunda belediyenin sorumluluk ve yetkilerini aşan bir durum söz konusu. Bu çoğu zaman ulusal hükümetleri bile aşan bir durum olabiliyor. Söz gelimi 1980 sonrası yaşanan piyasalaşma küresel bir dinamik ve buna kent ya da ulus düzeyinde karşı koymak oldukça zor. Dayanışma bu açıdan son derece önemli. Colau Londra eski belediye başkanı Sadiq Khan ile The Guardian’a yazdığı yazıda da bunu anlatıyor. İki belediye başkanı, kent mülkiyetinin öncelikli amacının yatırım değil insanların ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması gerektiğini belirtiyorlar.

Kent binaların ve meydanların toplamı değildir

Colau ve Khan bu açıdan konuta bakış açısının değiştirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Kiracı haklarının, sosyal ve satın alınabilir fiyatta olan evlerin önemini vurguluyorlar. İkili şunu da ekliyor: Kent sadece kentte yer alan binalar, sokaklar ve meydanların toplamı değildir, insanlarını toplamıdır. Bu açıdan tüm altyapılar ve sokaklar insanların sosyal bağ kurmasını sağlayan ve topluluklar oluşturulmasına önayak olan yerlerdir diye ekliyorlar. İkili, sosyal konut olayını radikal bir değişime uğratma konusunda kararlı olduklarını ancak kendilerini aşan bir durumda olduklarını ekliyorlar. Bu konuda küresel anlamda acil bir durum oluştuğunu ekleyen ikili, rantı kontrol etme konusunda kaynaklarının son derece kısıtlı olduğundan ötürü hükümetlerden yardım istediklerini vurgulayarak yazdıkları yazıyı bitiriyorlar. Barselona konut sorununu çözemedi ama bu sorunu halkçı bir şekilde çözmek isteyen bir belediye başkanı ile onun örgütüne sahip. Colau 2023’e kadar yönetimde olacak ve Barselona’da başardıkları ve başaramadıkları insanlığa bir çok katkı sağlayacak.

Sonsöz

Peki sonuç olarak bu yazı dizisinde ne gördük? 2008 sonrası ekonomik krizinin etkilediği İspanya’da bir vatandaşlık insiyatifinin (BECU) kent yönetimini almak için nasıl örgütlendiğini, bunu nasıl yaptığını ve vaatlerini yerine getirip getirmediğini inceledik. Bu yazıları çoğu zaman iyi bir kent nasıl yönetilir sorusunu aklımda tutarak yazıyorum. 31 Mart sonrasında Türkiye’de yaşananlar karşısında demokratik olduğunu iddia eden insanlar tarafından alındılar. Ancak kent yönetimleri çoğunlukla elitler arasındaki bir münazara sonrası alındı. Bunun hiç bir noktasında halk münazarası ya da onu harekete geçiren, sürecin parçası yapan bir süreç olmadı.

Tıpkı İspanya’daki gibi ekonomik kriz ortamının işsizliği artırması ve sosyal eşitsizliği yükseltmesi ile birlikte toplumsal koşullarda yaşanılan fakirleşme bir sosyal adaletsizlik durumu yarattı. Bunun şüphesiz 31 Mart seçimlerinin muhalefet lehine işlemesinde payı oldu. Ancak siyasal adalet meselesi de özellikle OHAL döneminden çıkan Türkiye’de oldukça etkili olmuşa benziyor. Elitlerin kurmuş olduğu bir siyasal süreç de olsa toplum seçimler aracılığıyla bunu değerlendirdi. Aslında değerlendirmek de zorunda. Türkiye’yi İspanya’dan ayıran en önemli faktör İspanya’da varolan direniş kültürünün Türkiye’de çok fazla hırpalanmış olması. Evet bugün belediyeler muhaliflerin ve demokratların elinde.

Ancak bu, vatandaşların kent yönetimlerinin karar alım süreçlerinde olduğunu, bunu denetleyebildiğini, dengeleyebildiğini, online ya da diğer yollarla katılabildiğini söylemiyor. Aslında varolan örneklere baktığımızda – kabul ediyorum henüz kısa bir süre oldu – çok da büyük bir değişiklik olmadığını görüyoruz. Kent yönetimlerinin yeniden ortak yarar ve halk çıkarı etrafında kurulması ve bütün kent mekanizmalarının bu yönde işletilmesi gerekiyor. Geleceği getiren yalnızca bu olabilir. Elitlerin oyunlarına garkolmuş bir kent yönetimi – ister İslamcı elit, ister milliyetçi elit isterse laik elit olsunlar – arzu edilen geleceği getirmeyeceği gibi sosyal eşitsizlik konularında da bir adım atamayacaktır.

Soru şu: yeni kent yönetimlerinde şu ana kadar vatandaşların ve kent sakinlerinin bir yeri oldu mu? Sosyal adalet mekanizmalarını işletecek süreçler ele alındı mı? Enerji ve konut gibi aciliyeti olan sorunlar konusunda vatandaşları da içine alan süreçler başlatıldı mı? Kent yönetimleri deneyci bir sahaları – laboratuvarları – olduğunu unutmadan çalışmalı ve üretmeli. Kabul ediyorum zor bir deney alanı ama umutsuzluğa kapılmadan çalışmalı ve geleceği elimize almayı denemeliyiz.