Masaldan masala bir yol vardır… ‘Bir varmış bir yokmuş’la başlayan

08.09.2019 07:30 YAŞAM


Levent Turhan Gümüş

Kendimi bildim bileli masallarla ilgili oldum; önce dinleyen, sonra okuyup yazan anlatan olarak. Geçmiş zamanın içine yerleşen, adına tarih dediğimiz zaman kesitinin esas olarak egemenlere ait, onlar tarafından eğilip bükülüp şekillendirilen bir anlatı olduğunu öğrendiğim ilk gençlik yıllarımdan bu yana da masalların bize gösterilmeyen şifrelerini çözebilmeye yönelik okumalar yaptım. Söz konusu okumalar sırasında en çok etkilendiğim kitaplardan biri de Erich Fromm’un “Masallar, Mitoslar ve Rüyalar” adlı eseriydi. Sınırların, devletlerin olmadığı bir zaman kesitinde insan topluluklarının ortak bir dile sahip olduğunu belirten Fromm, semboller üzerinden ifade edilen bu dilin izlerinin masallarda, mitolojik anlatılarda ve rüyalarda görülebileceğini, bu dili çözmenin tüm insanlığı ve tarihi kavramak anlamına geleceğini söylüyordu.

Dünyanın farklı coğrafyalarına ait masalları okurken fark ettiğim tematik benzerlik masallar arası geçişkenliği, masalların adı konulmamış uzun yolculuğunu işaret ediyordu zaten. Altını kalın çizgilerle çizdiğim bu saptama sonrasında masallara bakışım salt okumanın ötesinde bir anlam kazandı.

Bütün masalları şekillendiren dert, insanı hayata hazırlama derdi beni kendi çocukluğuma, aile büyüklerinin anlattığı masallara götürdü. Konu önemliydi. Fındıklı’da gerçekleştirilecek, içinde çocuk etkinliklerinin de bulunduğu bir festivale, söyleşi konusunun masal olduğu bir etkinliğe davet edilmiştim. Yolculuk öncesi Laz masallarıyla ilgili yaptığım kaynak taramasında Lazca yayımlanan çok az çalışma olduğunu gördüm. Bu çalışmalardan biri de mutlu bir tesadüfle Fındıklılı, Laz dilbilimci Nurdoğan Demir Abaşişi’ye aitti. Abaşişi, Lazuri Paramitepe (Laz Masalları) adlı kitabında yer alan masalların tamamını Fındıklı yöresinden, Viçe’nin köylerinden derlemişti. İçinde devler, periler, olağanüstü varlıklar, insan gibi düşünüp davranan hayvanlar ve çokça kıssadan hisse, ders alınacak mesel vardı.

Lazuri Paramitepe’yi okurken bildiğim, başka bir tarih okumasını kolaylaştıracak yukarıdaki saptamanın altını yeniden çizdim: İnsanlığın ortak bir hikâyesi vardı ve bunu sembol bir dil üzerinden en güçlü biçimde aktaran anlatıcılardan biri de masallardı. İnsan toplulukları benzer sorunlarla karşılaştıklarında benzer çözümler üretmişler ve buldukları çözümleri dil aracılığıyla önce sözlü, sonra yazılı olarak kayda geçirmişlerdi. Hayatı kolaylaştıracak çözüm ne ise o, dil aracılığıyla seslendirilmiş, ihtiyaç öznesi değişse de söz konusu öznenin ihtiyaç giderici niteliği aynı kalmıştı. Pek çok versiyonu olan “Tuz Masalı” ile Lazuri Paramitepe‘de yer alan “Oropaşi Meseli”nin bu anlamda benzer özellikler içerdiğini söyleyebilirim.

Aklımda kaldığı kadarıyla “Tuz Masalı” şöyledir:

Zamanın birinde bir padişah, bu padişahın da üç kızı varmış. Gel zaman git zaman hangi kızının kendisini daha çok sevdiği padişahın kafasına takılmış. Kızlarını huzuruna çağırıp kendisini ne kadar sevdiklerini söylemelerini istemiş. Büyük kız, “gökyüzünde yıldızlar çoktur, seni şu geceleri parıldayıp duran yıldızlar kadar çok seviyorum padişah babamız“ demiş. Ortanca kız, “dünya ki kocamandır, bilmediğimiz, gitmediğimiz yeri, dağları, ırmakları çoktur; seni dünyalar kadar seviyorum sevgili babamız” demiş. Sıra en küçük kıza gelmiş. İçlerinde en akıllıları oymuş ve doğrusu bu ya, padişah belli etmese de küçük kızını diğerlerinden daha çok severmiş. Küçük kız, padişahın ve yakın çevresinin meraklı bakışları altında “seni tuz kadar seviyorum canım babacığım”, demiş. Hayal kırıklığına uğrayan padişah hiddetlenmiş, öylesine hiddetlenmiş ki önce kellesinin vurulmasını istemiş, neden sonra biraz sakinleyince zindana atılmasını buyurmuş. Gel zaman git zaman küçük kız zindanda çürüye dursun padişahın memleketinde kıtlık baş göstermiş. Uzak ülkelerden ipek, tuz, baharat getiren kervanlar gelmez olmuş. Tuzlanamayan etler kokmuş, içine tuz katılamayan yemekler yenmez olmuş. İşte o zaman padişah nasıl bir hata yaptığını ve küçük kızının aslında kendisini ne çok sevdiğini anlamış.

Oropaşi Meseli’nde (Sevgi Masalı) ihtiyaç duyulan özne değişir, tuzun yerini rüzgâr alır:

Hava çok sıcak ve bunaltıcıdır. Yağmurla birlikte nem artmış, nefes almak güçleşmiştir. Dağa yukarı oduna giden karı koca, mola verdikleri uçurumun başından aşağılara, ağaçların üzerinden kalkan sise bakmaktadır. Adam dönüp karısına kendisini ne kadar sevdiğini sorar. Kadın derin bir iç çekerek, “şimdi serin bir rüzgâr çıksa, ciğerlerimiz taze havayla dolsa da rahatlasak. İşte seni ben o esip bizi rahatlatacak rüzgar kadar seviyorum” der. “Seni her şeyden çok, dünyalar kadar çok seviyorum” gibi bir yanıt bekleyen adam bu yanıt üzerine zıvanadan çıkar, tartışmaya başlarlar. İtiş kakış derken kadın uçurumdan aşağıya düşer, ölür. Adam korku ve telaşla kendisini dağa vurur. Kan ter içinde nefessiz kalmıştır, bayılmak üzeredir. Tam o sırada hafif bir rüzgar çıkar, adam rahatlar. İşte o zaman nasıl bir hata yaptığını, karısının aslında kendisini ne kadar çok sevdiğini anlar ama artık çok geçtir.

Viçe’de, masallarla gerçek hayat arasındaki ilişkiyi, çetin doğa koşullarında ayakta kalmanın masallara nasıl sirayet ettiğini yerinde gözlemleme olanağım oldu. Fındıklı bir yıl önceki Fındıklı’dan farklıydı. Sanki masallardaki gibi sihirli bir el çaylıklara, fındıklıklara, derelere ve tepelere dokunmuş, sokaklar, cafeler, parklar genç, dinamik, güler yüzlü bir iklimi giyinmişti.

Abarttığımı düşünüp “marti matartale” diye söze başlayacaklar için söylediklerimin abartı içermediğini, “meci”den (imece) kaynaklı bir sihirle ilişkili olduğunu belirtmeliyim. Viçe halkı, “Yeşil Altın Gümüş Deniz” Festivali boyunca sıklıkla dillendirilen “meci”yi, kendi kültüründe içkin olan dayanışmayı bir yapabilirlik olarak sahiplenmiş, zoru kolay kılmıştı.

Dağların hemen denizin kenarından başladığı bu coğrafya, deresiyle, yöreye özgü taş ahşap karışımı evleri ve sis bastığında görünmez olan dağlarıyla çokça masalsı öge barındırıyor.

Doğu Karadeniz’de, “Sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin bir şarkı söyler gibi ölebilenlerin” memleketinde halk yeni bir hikâye yazmaya hazırlanıyor.

Tulum sahnedeki yerini aldı. Horon için işaret verildi. Söz sırası Viçe halkında; bu yeni hikâye, onlar nasıl yazarlarsa öyle okunacak artık.