Pargalı İbrahim Paşa neden öldürüldü?

02.12.2019 10:00 KÜLTÜR SANAT
“Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir: Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş ve reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği veya ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vaki gibi kalır; çünkü her şey harb,sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”

DOĞUKAN BOZKURT

Avusturya ile yapılan 1533 tarihli İstanbul Antlaşması’nın müzakereleri sırasında kullanılan bu sözler, İbrahim Paşa’ya aitti. Bu iddialı beyanların diplomatik bir misyon gereği kasıtlı olarak abartı içerdiği düşünülebilir. Fakat sadrazamın eriştiği gücün boyutu ile alakalı çağdaş yerli ve yabancı tüm kaynaklar mutlak suretle birleşirler.
Sultan, Manisa Sancak Beyi iken hizmetinde bulunan İbrahim, onun tahta çıkışının akabinde sırasıyla önemli görevlere getirildi. 1524’te Piri Mehmed Paşa’nın azl edilmesi üzerine ise teamüllere aykırı olarak Rumeli Beylerbeyliği ile birlikte veziriazam tayin edildi. Fakat yeni sadrazam devlet işlerinde o kadar acemiydi ki, Celalzade, divan usül ve kaidelerini öğretmesi için İbrahim Paşa’ya şahsi tezkireci olarak verildi. Ardından Mısır’daki isyanı bastırmak üzere yola çıktı. Bu onun kendisini gösterdiği bir sadrazamlık seferi olarak görülebilir. Mısır’da kısa sürede yaptığı ıslahatlar ile iyi bir devlet adamlığı referansı ortaya koyduğu anlaşılıyor. Zaten buraya gönderilmeden önce de padişahın kız kardeşi ile görkemli bir düğün sonucunda evlendirilerek hanedana damat olmuş, gücü gittikçe pekişmeye başlamıştı.

1524 yılına ait Venedik elçilik raporunda ilk defa kendisinden bahsedilen İbrahim Paşa’nın; görkemli düğünü, Pargalı oluşu ve sultan ile olan yakın ilişkisine dikkat çekiliyordu. 1526’da Bragadino’nun raporunda ise kendisine oldukça geniş yer ayrılan İbrahim’in zirveye ulaştığını görüyoruz. Aynı raporda sultanın ona sormadan hiçbir iş yapmadığı, paşanın da sultana epeyce sadık olduğu belirtiliyordu. Öte yandan sultanın, paşaya olan teveccühü halkın da gözünden kaçmamış, paşa; Makbul İbrahim olarak anılmıştır. Peki ne oldu da Makbul İbrahim bir gece ansızın Maktul İbrahim’e dönüştü?

Sadrazamın gücünün zirveye ulaşması ile I.Süleyman tarafından Osmanlı ordularına serasker tayin edilmesi aynı döneme rastlar. Seraskerlik beratını bizzat kaleme alan Celalzade’nin; “Tabakatü’l Memalik ve Derecatü’l-Mesalik” adlı eserinde beratının tamamına ulaşabiliyoruz. Sultan burada, topraklarının ve devletin eriştiği büyüklüğe atıfta bulunarak; “...doğru emirler verebilecek parlak fikirli bir vezir ayırarak saltanat işlerini onun eline vermek gerekmiştir” diyerek söze başlar ve ekler; “Bu çetin işleri görebilecek ancak bir adam bulabildim. O da… büyük vezirim İbrahim Paşa’dır.” Sultan tarafından savaş meydanlarının aslanı olarak tanımlandıktan sonra paşanın senelik tahsisatı, 2 milyon akçeden 3 milyon akçe gibi ciddi bir meblağa çıkarılmıştır. Ardından sultan sözlerine şöyle devam eder; “...herkes, bu sadrazama her zaman… ikram eyleyecek; huzuruna gidiş gelişte ve karşılamakta ve her ne isterse, benim inci yağan sözlerimden çıkmış gibi… sözünü dinleyip kabul edecek...” diyor ve ekliyordu; “… Onun yaptıklarını tamamıyla kabul ediyorum.” Nereden bakılırsa bakılsın, sultanın paşaya olan sonsuz bir teveccühü söz konusuydu. Hanedan ve padişah odaklı bir yapıda, özellikle kapıkulu kökenli bir paşanın sıfırdan bu denli yükselmesi ve adeta sultanın iktidarını gölgeleyecek noktaya erişmesi, İbrahim Paşa vakasını tarihimizde ayrı bir yere koymamızı sağlar.

İbrahim Paşa’nın idamına giden süreçte Irakeyn Seferi bir dönüm noktasıdır. Bu seferde İbrahim Paşa yalnızdı. Osmanlılar ilk defa Doğu’daki düşmanlarının üzerine sultanları olmaksızın gitmekteydiler. Bu nedenle askerler arasında “şaha karşı şah gerek” nidaları yükseliyordu. Sonuçta İbrahim Paşa, Tebriz’i ele geçirdi ve kendisine “Serasker Sultan” demeye başladı. Sultan unvanının padişah dışında biri tarafından kullanılması daha önce karşılaşılan bir durum değildi. Celalzade şöyle diyor; “Bugüne kadar birçok yararlılığı görülen İbrahim Paşa, günden güne değişmeye başladı. Anlaşılan padişahtan gördüğü fazla iltifat onu şımarttı… Hatta Bağdad’dan dönüşünde, Ulama’nın teşviklerine kapılarak imzası üstündeki “serasker” kelimesinin sonuna “sultan” kelimesini ilave etti.” Celalzade bu noktada kabahati Ulama Paşa’da bulur. Ona göre Ulama Paşa’nın sözlerine fazla kıymet veren İbrahim Paşa yanlış yola sürüklenmiştir. Serasker Sultan fikrinin mucidi de Celalzade’ye göre bu Ulama Paşadır; “Ulama ona “Acem Şahı, bayağı saltanatı ile beraber sancak beylerine ve hanlarına varıncaya kadar sultan demektedir. Yeryüzünün kıskandığı bir padişahın Seraskerine, Serasker Sultan denilirse çok mu?” demişti.” Fakat İbrahim Paşa’nın küçüklükten itibaren devlet terbiyesi alarak yetiştirildiği göz önüne alınınca bu unvanı kullanmasının sakıncalarını kavrayamayacak kadar masum olduğunu düşünemeyiz. Sonuçta paşanın ciddi bir güç zehirlenmesi yaşadığı anlaşılıyor. Zira aynı seferde Defterdar İskender Çelebi ile yaşadığı gerilim de bu noktada önem taşıyor. Dellallar ordu ile ilgili Seraskerin emirlerini ilan ederken; “Serasker Sultanın emridir” diye okumuş, İskender Çelebi’nin de buna karşı çıkarak; “Serasker sultan deme, serdar hazretlerinin emri diye nida et” şeklindeki ikazı, İbrahim Paşa’yı, Çelebi’ye düşman etti. Paşa, bu hadiselerden sonra seferde yaşanan aksaklıkların sorumluluğunu İskender Çelebi’ye yüklemiş, sultanı da bu fikre ikna ederek onun idamını sağlamıştır.

1534’te Venedik Senatosu’nda okunan bir rapora göre İbrahim Paşa hakkında artık şöyle denmekteydi; “İbrahim’in kendisine duyduğu sevgi, Türk Bey’ine duyduğu sevginin çok üstündedir… ülkenin idaresinde tek olmak istiyor.” Yine aynı raporda paşanın orduda ve devlet idaresinde yarattığı düzensizliklerin sultan nezdinde rahatsız edici boyuta geldiği belirtiliyordu. Bu rapor, İbrahim Paşa’nın Irakeyn Seferi sırasında yazılmıştı. Sonuçta İbrahim Paşa, seferden dönüşünün akabinde sultanın emri ile ansızın idam edildi. Celalzade, paşanın idamı ile ilgili şöyle diyor; “İbrahim Paşa, İran topraklarına ayak bastıktan sonra istişareye aldırış etmedi. İşte kitap, işte Kur’an diyenleri kovardı… Padişah, İbrahim Paşa’nın bu yaptıklarından haberdar olunca fazlasıyla öfkelendi...” Görüldüğü üzere Irakeyn Seferi sırasında yaşananların, İbrahim Paşa’nın, makbullükten maktullüğe evriliş sürecini hızlandırdığı anlaşılıyor. Hatta I.Süleyman, sadrazam Ayas Paşa’ya, İbrahim Paşa’nın saltanat aleyhinde olduğunu, bu sebeple din ve devlet düşmanıdır diyenlerin haklı çıktığını söylemiş, böylece ona karşı olan nefretini idamından sonra bile açıkça göstermiştir. Ölümünün ardından İbrahim’in cenazesi gizlice defnedilmiş, kabri gizlenmiş, adeta devletin son 15 yılına damga vurmuş bu isim hiç yokmuş gibi davranılmıştı.